12. bölüm / 17
KIRIK AŞK12. Bölüm
Bölümler 17Şu an: 12. Bölüm
- 1 KARŞILAŞMA3.039 kelime
- 2 2. BÖLÜM2.964 kelime
- 3 KORKU HAVUZUNDA BOĞULMAK3.463 kelime
- 4 4.BÖLÜM3.955 kelime
- 5 5.BÖLÜM3.896 kelime
- 6 6.BÖLÜM3.874 kelime
- 7 7.BÖLÜM3.605 kelime
- 8 8.BÖLÜM3.569 kelime
- 9 9.BÖLÜM6.230 kelime
- 10 10.Bölüm3.070 kelime
- 11 11.bölüm5.159 kelime
- 12 12. Bölüm4.096 kelime · Okuduğun bölüm
- 13 13. Bölüm4.190 kelime
- 14 14. BÖLÜM5.157 kelime
- 15 FİNAL5.836 kelime
- 16 FİNAL 2271 kelime
- 17 Gizem ve Geride Kalanlar207 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
1 HAFTA SONRA…
Gerçekler dediğimiz neydi? Bizim gördüklerimiz miydi yoksa göremediklerimiz mi? Görmek istediklerimizdi belki de… Ya da görmek istediğimiz ama atladığımız şeyler… Belki de yüzleşemediğimiz olaylardı. Bir ihtimal yüzleşebildiklerimizdi. Ya da gördüklerimiz değil de duyduklarımız mıydı? Birilerinin söyledikleri miydi? Yoksa birinci ağızdan dinlediklerimiz mi? Hatırlananlar mıydı yoksa hafızadan silinenler mi? Hissedilenler miydi yoksa hislerimizi sınırlayan sözcükler mi? Gözler miydi, kulak mıydı, beyin miydi; duygular mıydı, mantık mıydı? Söylediklerimiz miydi gerçekler yoksa söyleyemeyip sonsuza dek sustuklarımız mı? Geçmişin acıları mıydı yoksa geleceğin kaygısı mıydı?
Gerçekler her şeydi. Hem bugün hem yarın… Hem geçmiş hem gelecek… Hem duygular hem mantık… Hem söylenen hem söylenmeyen… Hem duyulan hem görülen… Gerçek buydu. Ve gerçeğin en güzel huyu da mutlaka ortaya çıkabilmesiydi. İçimize gömdüklerimiz bir gün ortaya çıkardı. Görüp sakladıklarımız, yaptıklarımız ya da yapamadıklarımız… İsteklerimiz, hayallerimiz ve aslında hayatımız hepsi gerçekti. Saklanan gerçekler bir gün ortaya çıkardı. Çünkü gerçek dediğimiz kavram saklanamazdı. Bir şekilde yüzleşmek için ortaya çıkardı. Ortaya çıktığında insan bazen darmadağın olurdu, bazen sevinirdi, bazen ters köşe olurdu.
Biz darmadağın olmak üzereyken tekrar düzelen kişilerdendik. Neredeyse mahvolmak, dibe batmak üzereyken tekrar yukarı çıkan kişilerdik. Ailem ve ben bu saklanan gerçeklerle yıkılmış gibiydik. Ama sonra toparlanmıştık. Yüzleşmeliydik bu gerçekle. Hayatını kararttığımız insanlardan özür dilemeliydik. İşte bu yüzden şimdi buradaydık.
Etrafımızdaki kalabalık sadece gazetecilerdi. Göktuğ’un çağırdığı gazetecilerden oluşuyordu. Neden çağırmıştık onları? Çünkü yıllar sonra bir gerçek ortaya çıkmıştı. Bu gerçeğin acısını belki bir özür telafi edemezdi artık. Ama onunla yüzleşmek şarttı. Biz de bunu yapacaktık.
Gazetecilere haber vermiştik ve şimdi Göktuğ zorla evden getirdiği babasını konuşturacaktı. Hepimiz mahallenin en geniş ara sokağına insanları toplamıştık. Burada konuşmayı gerçekleştirecektik.
Sekreter Ahmet’e yapılan iyilik-kötülük her şey anlatılacaktı. Önce Göktuğ’un babası konuşacaktı. Çünkü bunu yapmayı o istemişti.
Hepimiz siyah giyinmiştik. Göktuğ ve ailem bu kararı almıştık. Hem resmi hem de yas anlamında bu rengi seçmiştik. Her şey zaten önceden ayarlanmıştı. Şimdi sadece kanallardan buraya gelen gazeteciler sayesinde adalet sağlanacaktı. Umut da buradaydı. Ahmet Bey de polis gözetiminde gelmişti.
Saat gelmişti ve her şey hazırdı. Göktuğ bana baktı ve konuşmasına başladı. Bakışlarıyla herkesi süzüyordu.
“Değerli Gazeteciler,
Toplanma nedenimiz bir masum insanı burada aklamak ve onun karartılan hayatı için özür dilemek. Ben Göktuğ. Ailemizi hepiniz tanıyorsunuz. Buraya kadar geldiniz, teşekkürler. Şimdi asıl konumuza gelelim: Burada toplanmamızın nedeni olan kişi kim? Aklanma nedeni ne? Ya da niye biz buradayız ve bu konuşma yapılıyor?
Hatırlayan vardır aranızda 15 Mart tarihinde bir haber yapıldı. Bir adam hapse girmişti şirkette casusluk yaptığı için. Şu anda arkanızda duran adam hakkındaydı bu haber. İki patronun yaptıkları bir hata yüzünden bu adamın hayatı karardı. Bu iki patron arkamda gördüğünüz orta yaşlı olan iki erkek. Ve evet onları da tanıyorsunuz hepiniz! Yıldırımlar Şirketi ortakları olan o iki patron. Birisi en tepedeki diğeri de onun yerine işleri yapan kişi. Bu kişiler yıllar önce arkadaki adamı yani Ahmet Bey’i hapse attırdılar. Sebebi ise şirkette casusluk ve kendi hesabına para geçirmeydi. 15 Mart tarihli davada alınan karar buydu. Zaten fakir olan bu adam aslında hiçbir şey yapmamıştı. Hatta kendisinin bu işte ne haberi vardı ne de ifadesi yalandı.
Evet doğru duydunuz! O adam ve oğlu şu anda arkanızdalar! Gerçekleri açıklamaları için babamı buraya çağırdım. Kendisi konuşsun.” Dedi ve elindeki mikrofonu babasına verdi.
Gurur duyuyordum bunu açıklamaktan ve biraz da korkuyordum. Çünkü bundan sonra ne olacağını hiçbirimiz bilmiyorduk. Şu anda hala iflas etmeyen bu şirket şu andan itibaren iflas edebilirdi. Büyük ihtimalle de edecekti. Ama bunu yapmalıydık. Ne olursa olsun onlar bunu hak ediyorlardı.
Bu sırada babası konuşmaya başladı:
“Her şeyin başlangıcı Ahmet ile aynı anda işe alınan Yunus yüzünden oldu. İkisi de bizim sekreterimizdi ama biz ondan şüphelenmedik. Yunus bizim hesabımızdan para aktarımı yapmak istemiş ama sonra bundan vazgeçmişti. Rakibimiz olan şirketin bizi yok etmek için şirkete soktuğu casustu Yunus ama biz ondan şüphelenmemiştik. Çünkü Yunus zengin bir ailede büyümüştü ve verilen para ona yetiyordu. Hiçbir şeye ihtiyacı yoktu bu yüzden ısrarla Ahmet Bey’in suçlu olduğunu düşündük. Onu suçladık ve onu hapse attırdık. Sonrasında arkamda gördüğünüz adam bana geldi ve Yunus olduğunu söyledi. Bunu öğrenmeme rağmen hiçbir şey olmamış gibi onu kaderine terk ettim. Evet suçlu benim ve özür dilerim.” Dedi.
Her yandan flaşlar patlıyordu ve benim gözlerim yaşarmak üzereydi. Yutkundum ve toparlandım. Kafamı kaldırdım ve arkamı döndüm. Ahmet Bey ve Umut’a baktım. Ahmet Bey gülümsüyor ve ağlıyordu. Acıyı tekrar yaşıyordu ama bu suçtan aklanmıştı artık. Sevinçliydi ama büyük ihtimalle bugünü karısı da görsün isterdi.
Babam mikrofonu ayarladı ve kameraların önünde birden diz çöktü. Ben de herkes gibi şaşkınlıkla ona bakarken “Ahmet Bey sizden gerçekten özür diliyorum ama bilmeniz gereken şeyler var. Karınızla bir süre aile olarak görüştük. Daha doğrusu gizlice gittim kapısına. Gerçeği fark eden ilk kişi ben oldum.
Yunus’un bilgisayarını gizlice kontrol ettirdim ve o zaman öğrendim. Ama yapacağım hiçbir şey yoktu. Yapacağım bir şey kalmamıştı. Bunu sadece ortağıma da söyledim. Belki bir şekilde çıkartılırdı diye söylediğimde beni odadan kovdu. Bana inanmadı. Sonrasında ise Ahmet Bey’in bir ailesi olduğunu ve fakir olduklarını öğrendim. Her gün eve çeşitli erzaklar getiriyordum. Her gün o eve yemek, giysi, oyuncak getiriyordum.
Ahmet Bey karınızın hamile olduğunu öğrendim. Bu yüzden her türlü sebzeyi, meyveyi alıyordum. Ama bir gün tam kapısının önüne geldiğimde bir erkek çocuğuyla kadının dışarıda olduğunu gördüm. Onlarla tanışmak ve özür dilemek istedim. Telafi edemezdim geçmişi ama bunu en azından yapmalıydım. Karınız o kadar iyi bir insandı ki benim anlattıklarıma kızmadı bile. Sadece affettiğini ve onlara acımamam gerektiğini söyledi. İşte o olaydan birkaç gün sonra ben evde telefonumu unuttuğum zaman karıma söylemiş karnına şiddetli bir ağrı girdiğini. Karım hemen ambulansı aradı ve ev adresinize yönlendirdi. Ardından beni aradı. Umut’u kendi evimize götürdük ve hastaneye gittik.
Gittiğimiz hastanede benim doktor bir arkadaşım vardı ve o yardım etti. Ama maalesef kızınız sonrasında öldü.
Karınıza cenazede, evde o günden sonra daha sık yardım etmeye başladık. Sürekli eşim evine sabahları gidiyordu. Akşam bize getiriyordu. Beraber vakit geçiriyorduk. Ama bir gün bize sizin hapisten çıkma vaktinizin geldiğini bu yüzden ertesi gün doktordan sonra bize gelemeyeceğini söyledi. Ertesi gün onu psikiyatra götürdük yine.
Sonra eve gelirken ilaç alması gerektiğini söyleyince arabayı durdurdum. İşte karınız oradan aldığı uyku ilaçlarını alıp evde intihar etmiş. Özür dilerim!” dedi.
Babam bunu derken ağlıyordu. Kendi sebep oldukları büyük bir hata yüzünden büyük bir bedel ödenmişti. Bu hatanın bedelini hem biz hem de etrafımızdaki herkes ödemişti. Gazeteciler normalde sürekli sorardı bu hikaye için. Ama hepsi tanıdığımız kişiler olduğu için tembihlemiştik onları. Soruların hepsi cevaplandığı için soru kalmamıştı artık ortada.
Gazetecilere konuşmalar bittikten sonra Göktuğ “Evet yapacağımız açıklama bu kadardı. İsterseniz ikramlardan yararlanabilirsiniz.” Dedi.
Evet her şeyi düşünmüş ve ona göre hazırlanmıştık. İkramları annem, Selin, ben ve Göktuğ’un annesi hazırlamıştık. Ortamı erkekler hazırlamıştı. Konuşma da doğaçlama yapılmıştı. Her şey hazır olunca da yapılan şeyin hakkında babalarımızı ikna etmiştik. Bu süreçte Göktuğ ile ilk kez bugün görüşüyordum.
Sevgilimi özlemiştim. Bir haftadır görüşemiyordum onunla. Sadece telefonda yazışmalarımız vardı bu süreçte. Okulda bile görüşememiştik. Okuldaki arkadaşlarımız ben sınıfa girdiğimde beni alkış tufanı ile karşılamıştı. Sonra da herkes bana nasıl olduğumu, yaralanıp yaralanmadığımı sormuştu. Gelen her hoca bu olayı ve nasıl olduğumu sormuştu. Rehberlik Hocası beni bu hafta içinde sürekli odasına çağırmış ve bu olayların nasıl olduğunu sormuştu. Her bir detayı bilenlerdendi. Ama Göktuğ hiç okula gelmemişti bu bir haftada.
Onu her gördüğümde nabzım hızlanıyordu. Bir an önce gidip ona sarılmak istesem de yapamazdım şimdi. Arkamda Ahmet Bey ve Umut vardı. Onlarla konuşmalıydım. Arkamı döndüğümde Umut’un bana doğru dalgın bir şekilde baktığını gördüm.
Ahmet Bey ve Umut’un yanına gittim. “Ahmet Bey sözümüzü tuttuk Göktuğ ile. Umut hakkında da… Umut bizim okulda okuyacak. Arkadaşlarıma hiç bahsetmediğim için rahat olabilir. Kimse onu suçlamayacak. Bu aramızda bir sır olarak kalacak. Siz de lütfen kendinize iyi bakın. Her hafta ziyarete geleceğiz üçümüz.” Dedim resmi bir sesle. Ahmet Bey’i asla suçlamıyordum.
Affetmiştim onları, evet. Neden affetmeyeyim ki? Hem de her şey bizim ailelerimiz yüzünden olmuşken… Ben değil o beni affetmeliydi. Umut beni affetmeliydi. Umut’a baktığımda onun da
ağladığını gördüm. Hemen bana sarıldı. “Teşekkürler Gizem! Bana ve babama yardım ettiğin için. Sayende artık annem rahat uyuyabilir!” dediğinde ben de sarıldım ona.
Ahmet Bey bana baktı ve “Sen çok iyi birisin Gizem. Hem affedici hem de adaletlisin. Teşekkürler Kızım! Ben çıkana kadar Umut’a iyi bakın!” dedi. Sonra da Göktuğ’un amcası onu polis arabasına götürdü. Onunla olan hikayemiz de bu sayede burada bitmişti.
Sırada Umut vardı. Onunla olan hikayemiz daha bitmemişti ama artık bu hikaye acı dolu olmayacaktı. Acı sayfaları bitmişti. Artık Umut da bizden birisiydi. Hapsolduğu intikam kafesinden artık çıkmıştı.
Olmak zorunda kaldığı Umut olmayacaktı bizimleyken. Olmak istediği Umut olacaktı. Yeni okul ve yeni hayat ona sunduğumuz bir diğer iyilikti. Tanışmamız, arkadaşlığımızın aslında kötü bir geçmişten geldiğini ya da bu yaşananları kimse bilmeyecekti. Hem onun için hem bizim için…
Ailelerimiz zaten yaptıklarını anlatmıştı. Daha derine inmeye ve beni kaçırdıklarını anlatmaya gerek yoktu. Biz zaten affetmiştik onları. İkisi de bana herhangi bir zarar vermemişti. Beni kaçırmıştı çünkü adalet istiyorlardı. Haklılardı da… Çünkü bana da yapılsa ben de tüm kanunları çiğnerdim. Adalet sağlansın diye ben de aynısını yapardım sanırım.
Umut orada ağlarken sadece dolan gözlerimdeki yaşları serbest bıraktım. Elimden hiçbir şey gelmemesi canımı yakıyordu. Ama yapamazdım. Göktuğ o sırada yanıma gelmişti ve ciddi bir sesle “Umut, kalk yerden ve rahatla artık. Kazandınız artık bu savaşı. Eve git artık ve özgürleş. İntikamın alındı ve adalet sağlandı kardeşim!” dedi. Sonra da elini uzattı kafasını kaldırıp Göktuğ’a bakan Umut’a.
Umut elini tuttu ve ayağa kalktı. Ardından da ona sarıldı. Göktuğ ile birlikte gülümsedik. Bu sayfa da kapanmıştı.
Gazeteciler dağılmaya başlarken Göktuğ Selim’e baktı ve “Selim, burası sana emanet! Bizim bir yere gitmemiz gerekiyor!” dedi. Ben sorarcasına bakınca Göktuğ bana soğuk bir sesle “Sevgilim, sen de bir şeylerle yüzleşmelisin. Gerçeklerden kaçamayız çünkü.” Dediğinde ruhum daralmıştı bile. Ne olduğunu bilmiyordum ama benim kaçtığım gerçekler bir taneydi sadece. O da Mert’ti.
Umut, ben ve Göktuğ beraber arabaya bindik. Sonra da yola çıktık. Nereye gideceğimizi bilemesem de soru sormuyordum. Göktuğ’a güveniyordum. Beni sevmediğim bir yere götürmezdi, biliyordum.
Sadece Umut ile ne işimiz vardı? Eğer ben Mert ile yüzleşeceksem neden o da geliyordu? Neler oluyordu daha bilemediğim?
İçime kaygı tohumları düşerken düşündüğüm şeyin olmaması için dua ediyordum. Göktuğ, beni Mert ile yüzleştirecekti! Ben hazır değildim buna! Mert yine bana bir şey yaparsa? Ya bu da bir oyunsa?
Ben ne yapacaktım yanlış bir şey derse bana?
O sırada yolun yavaş yavaş gittiği yeri görünce panikle Göktuğ’a döndüm. Burası… Yangının çıktığı yerdi! Göktuğ’a bağırarak “Arabayı durdur! İneceğim! Göktuğ arabayı durdur!” dedim. İçimdeki korku halen o günkü gibi kendini göstermişti. Yapamazdım! Ben onunla yüzleşemezdim!
Göktuğ ben bağırınca bana bakmış ve tam yağının çıktığı yerde durmuştu. Ben hızla kapıyı açıp dışarı çıktım. Göktuğ bunu yapamazdı bana! Birden gelip barışmamı isteyemezdi! Ben hala o günle yaşarken beni buraya getiremezdi!
Arabadan inip tersi yöne koşmak istediğimde çoktan Mert’i görmüştüm bile. Mert karşımdaydı ve bana bakıyordu üzüntüyle. Ben hayal gördüğümü düşünürken Göktuğ yanıma gelmişti.
Gayet sakindi benim aksime. Sinirle Göktuğ’un ceketinin yakasından tuttum ve “Ne demek bu Göktuğ?!” diye bağırdım. Ağlamıyordum ama öfkeliydim. Ellerim ayaklarım titriyordu. Ben Mert’i affedemezdim çünkü onun yüzünden kolumda iz vardı. Bu izle yaşayacaktım. Tenimdeki izi geçmiştim ama ya kalbimdeki iz? Her gece beynimde canlanan o iz? Ne olacaktı?
Mert isterse hapse girsin bana yaptığı hiçbir şeyi unutamamıştım, unutamayacaktım. Çünkü onun yaptığı sadece zalimlik değildi sadistlikti. Beni Azra’nın eline bırakmıştı. O gün oradaki arka kapıyı fark etmesek yanacaktık. Yanarak ölecektik belki de! Nasıl olur da Göktuğ onunla yüzleşmemi isterdi?
Göktuğ “Lütfen Gizem, sadece benim için! Sevgilim olmaz mı?” dediğinde kalbim teklemişti bile. Öfkeyle ceketin yakasını bıraktım ve onu ittim. Kırgındım ona. Beni anlamıyordu, hiçbir şeyin farkında değildi. Mert orada öylece durmuştu ve niyeti neydi bilmiyordum ama bir şeyler karıştıracaktı.
Göktuğ halen sakindi ve bu sakinliği benim daha çok korkma sebebim oluyordu. Onun soğuk kahverengilerine bakarken “Göktuğ! Yalvarıyorum, gidelim!” dedim ağlayarak. Olumsuzca kafasını sallayınca kaçışım olmadığını anladım.
Mert’e döndüm. Halen daha bakışlarında karanlığı saklıyordu. Karanlıktan korkan ben asla onun karanlığına bir daha girmek istemiyordum. Ama bunu yapmazsam buradan gidemezdim, bunu da biliyordum. Umut da arabadan çıkmıştı ve beni izliyordu. Mert de bana bakıyordu. Göktuğ ise yanımda gözüküp kilometrelerce bana uzak duruyordu.
Gözyaşlarımı sildim. Ağlamamalıydım. Ama olmuyordu işte! Ben sildikçe yenileri dökülüyordu. Mert bana yaklaşmak için adımlarını hızlandırdığında Göktuğ bana baktı ve “Ben de yanındayım. Sana bir şey olmayacak.” Dedi. Onun dedikleri şu anda hiçbir şey ifade etmiyordu. Bu yüzden ona kırgım bir şekilde baktım. Sonra da “Bana yardım et.” Dedim. Bana gülümsedi ve Mert’in yanına gitmeyi kabul etti.
Mert’in yanına gittiğimizde bana elini uzattı. Bense sadece sahte bir gülümseme koydum suratıma. Bana kendinden emin bir şekilde bakarken ben korkuyla bakıyordum. “Gizem. Nasılsın?” deyince cevap vermedim. Bana bu soruyu sorduğunda hep başıma bir şey geliyordu küçükken.
“Gizem en baştan başlayalım. Sana asla zarar vermek istemedim emin ol. Sadece… Sadece seni diğer kızlardan korumak istedim. O kızlardan uzak durman için sana gizlice yardım etmek istedim. Ama her şey yaptığım hatalar yüzünden mahvoldu. Affedemezsin ama… Deneyebilir misin beni affetmeyi?” dediğinde de cevap vermedim.
Ne demeliydim? Hiç sorun olmayacağını mı? Yardım ederken canımı yaktığı için teşekkür mü etmeliydim yoksa? Ya da her gün yapılan zorbalıklarına göğüs gererken hiçbir şey hissetmediğim yalanını mı söylemeliydim? Ne demeliydim? Ne yapmalıydım?
“Seni o depoya kapatmamın sebebi senin casus olduğunu düşünmemdi. Biz Göktuğ ile tanışıyoruz. Ona keskin bir düşmanlığım vardı bu olanlardan önce. Bu düşmanlığın zirvesindeyken sen çıktın karşıma. Göktuğ’un gizli bir casusu vardı ve… Senden şüphelendim. Çünkü sen bizi sevmiyordun. Ama şu da vardı: Eğer seni kapatırsam belki de gerçek casus kendini açık ederdi. Bu yüzden o gün seni
depoya kilitledim. Yanına Mehmet ve Onur’u da aldım çünkü onlardan da şüpheleniyordum.” Dediğinde kalbime hançer saplanmışı sanki.
Ben onun dediklerini daha fazla dinlemek istemesem de Göktuğ için denemeliydim. Ama daha fazla dayanamayacaktım! Dediği şeyler saçmaydı! Bu düşüncelerle gözüm döndü ve Mert’in suratına çok sert bir tokat attım. Sonra da öfkeyle kahkaha attım.
“Nasıl yani? Beni oraya lanet çeten için mi attın?! Ben masumken sen!? Nasıl bunu yaptın Mert? Eğlendin sanırım! Nasıldı ha nasıldı? Biz yanarken ne hissettin?! Bir şey olmayacağını mı düşündün?!” deyince Göktuğ’un gözleri açıldı. “Ne yangını Gizem?” dediğinde daha da histerik kahkaha attım.
Sonra ikisini işaret ederek öfkeyle “Aa, ayıp bak Mert! Göktuğ’u magazinin gerisinde bırakmışsın! Ne oldu biliyor musun Göktuğ? Savunduğun kişi beni bir depoya kapattı. Sonra Azra denen bir manyak, psikopat kıza verdi. Gitti! O kız da arkadaşlarıyla depoyu ateşe verdi!” dediğimde şaşırdı Göktuğ.
Şaşırmıştı ama öfkesi bakışlarından belliydi. Bakışları fırtınalı bir denize dönmüştü. Ama ben korkmuyordum bu denizden. Sadece çok sinirliydim şu anda. Madem gerçeklerden bahsediyorduk o zaman tüm gerçekler anlatılmalıydı!
İçimdeki öfke söylediklerimle azalsa da Mert’in “ Azra’nın depoyu yakacağını bilmiyordum! Öğrendiğimde hemen Umut’u gönderdim yanına!” dediğinde yine sinirlendim. Ama bu sefer susması için tokat atmadım. Dizine sertçe tekme attım. Göktuğ beni kolumdan yakalasa da ben durmadım ve çıldırmış bir şekilde onun ayağına tüm gücümle bastım.
Mert yere düştüğünde benim öfkem bitmemişti daha. O acıyla dizini ovalarken tam suratına yumruk atacakken durmuştum. Bunu yapamazdım! O zaman ne farkım kalacaktı ki ondan? Hem yumruk atsam ya da öldüresiye dövsem ne olacaktı? Krizlerim mi bitecekti yoksa kabuslarım mı?
Az önce sinirden deliren ben değilmişim gibi kafamı kaldırdım ve hiçbir şey olmamış gibi saçlarımı savurdum. Yüzümü yalayan rüzgar kendime gelmeme yardım etti. İyice kendime gelince Mert’e döndüm. “SENİ AFFETTİM MERT. AMA BENDEN UZAK DURMAN ŞARTIYLA…” dedim. Sonra da Umut
ile birlikte arabaya bindik.
Koltuğa oturduğumuzda Umut şaşkındı. Onu her şeye rağmen affetmeme mi yoksa sinirime mi ya da Mert’in yakma girişimine mi? Neye şaşkındı bilmiyordum ama aynadan bakışlarını görebiliyordum. Rahatsız ediciydi bakışları. İlk kez mi sinirlenen kız görmüştü yani? Bu kadar şaşırılacak neydi ki?
Ona döndüm ve “Neye bakıyorsun acaba? İlk kez mi sinirli kız gördün!” dedim. Umut gözlerini kırpıştırdı ve sonra kafasını evet anlamında salladı. Bu sefer şaşırma sırası bendeydi. Ciddi miydi? Yok, şaka yapıyordu! Yuh! “Oha Umut, hiç mi birisini sinirlendirmedin lan! Başka bir yalan bulmalısın!” deyip güldüğümde Umut “Gizem ciddiyim ben çünkü hiçbir kızı sinirlendirmedim.” Dediğinde daha büyük kahkaha attım.
O anda arabaya binen bir adet sinirli Göktuğ ile birlikte gülmemi bastırdım. Göktuğ hem sinirliydi hem de pişman… Mert ona bir şeyleri anlatmamıştı anlaşılan. Ama ben ona bunu yapmaması gerektiğini söylemiştim zaten. İnat etmeseydi bu kadar şaşırmazdı, pişman olmazdı. Mert ondan bir şeyler saklamıştı ve o hiçbir şeyi düzgünce araştırmadan beni buraya getirmişti. Kusura bakmasın ama iyi bir tribi hak ediyordu!
O arabayı çalıştırmıştı ve nereye gittiğimizi bilmiyorduk. Ne Umut ne ben… Sinirliydim ona hem de çok. Bilmediği şeyleri öğrenmeden burada bana iyilik yaptığını sanıyordu. Ama eline hiçbir şey geçmemişti. Öfke ve nefretten başka…
YARIM SAAT SONRA…
Göktuğ arabayı otoparka bırakacaktı. Biraz uzak olduğunu söylemişti sadece. Biz de inmiştik öyle deyince.Konuşmadan, gayet sessiz bir şekilde gelmiştik. Burası bir lokantaydı. Şık ve tatlı bir lokanta…
Çok büyük değil, ortalamaydı. Ama dekorasyonu çok güzeldi. Masalar rengarenkti, gökkuşağı gibi gözüküyordu. İnsana huzur veren bir restorandı.
Her tarafta çiçekler, direklere dolanmış sarmaşık güller vardı. Bu güzel restoranda her şey ahşaptandı. Bahçesine doğru ilerlerken manzarayı görünce sessizliği ilk ben bozdum.
“Allah’ım bu ne güzel manzara! Dağlar ve deniz sanki iç içe! Göktuğ Umut bakın şu manzaraya!” dedim. Bunu derken hem gülüyor hem de yerimde zıplıyordum.
Bu çocuksu halime Göktuğ ve Umut gülerken birden içeriden bir teyze çıktı. Teyze epeyce yaşlı duruyordu ama yüzü çok tatlıydı. Bir koltuk değneği vardı sağ kolunda. Ayağında da alçı… Sarı bir elbise giyinmişti. Elbisesinde papatyalar vardı. Bu elbise kesinlikle ona ayrı bir tatlılık vermişti. Yüzü de çok tatlıydı. İnce ve şekilli bir burnu vardı. Esmer teni vardı. Her ne kadar yaşlanmış olsa da kesinlikle ruhu gençti.
Göktuğ’a bakarak “Oğlum gelmiş! Göktuğ’um gelmiş! Hoş geldin oğlum!” dediğinde şaşkınca Göktuğ’a baktık. Umut ile aynı anda “Nereden tanıyor teyze seni?” dediğimizde birbirimize baktık. Göktuğ bize baktı ve “Anneanem çünkü. Fatoş Ninem o benim.” Dedi. Sonra da ninesinin elini öptü.
Birbirlerine sarıldılar ve teyze bize döndü. Gülümseyerek “Bu güzel kız da kimmiş? Yoksa senin sevgilin mi?” deyince Göktuğ’a baktım ve utançla kafamı eğdim. Önümde durdu ve gülümseyerek yanaklarımı okşadı. Göktuğ “Evet benim sevgilim bu kız. Adı da Gizem. Güzel değil mi?” dediğinde kadın onayladı. Bana tatlı bir sesle “Ben de Fatoş Nine. Göktuğ da benim torunum. Sen çok güzelsin.” Diye devam etti konuşmaya. Sesi insanın kalbini rahatlatıyordu.
Sonra Umut’un yanına gitti ve “Peki bu kim biricik torunum? Daha önce hiç görmedim ben bu oğlanı.” Dediğinde Umut bize baktı. “O da benim arkadaşım okuldan. Kendisi ilk kez buraya geliyor.” Dedi Göktuğ.
Böyle dediğinde Umut minnettarlıkla bize baktı. Ne düşünmüştü acaba? Onu tanımadığımızı söyleyecek halimiz yoktu!
Fatoş Nine bize baktı ve gülümsedi. Sonra da arkasına döndü ve içeriye doğru “Aybükem, bize kalan yemeklerden getir canım! Misafirimiz var!” dediğinde içeriden bir kız çıktı. “Hemen getiriyorum!” dedi.
Bizi en güzel manzaralı masaya götürdü. Manzara ayaklarımızın altına serilmiş gün batımıydı. Gün batımı dağların arasındaydı. Bu güzel manzaraya sadece şaşkınlık ve hayranlıkla bakıyordum.
Kızıllaşan gökyüzü dağların heybetiyle birleşmişti. Ben bu haldeyken birden Aybüke geldi.
Hafif dalgalı saçları, yuvarlak yüzüne çok yakışan perçemi ona ayrı bir tatlılık katarken giyindiği kırmızı siyah puantiyeli gömlek ile uğurböceği gibi duruyordu. Yuvarlak ve büyük gözleri vardı. Gözlerine çok az sürdüğü maskara ile gözleri daha da güzel durmuştu. Dudaklarına hafif bir kırmızı ruj sürmüştü.
Bu haliyle gerçekten çok güzeldi ve bu bir tehlikeydi! Ben içime üşüşen kıskançlık tohumlarının filizlenmesini engellemeye çalışırken Umut’un bakışları da gözümden kaçmamıştı. Hayran hayran bakıyordu şu anda. Aybüke’ye dönünce bakışlarının sebebini anlamıştım.
Hafifçe sırıttım. İkisi de şu birkaç saniyede birbirlerine aşık olmuş gibi bakıyordu. O zaman kıskanılacak bir durum yoktu. İçimdeki kıskançlık tohumlarını hemen yok etmeyi başardığım çok mutluydum.
Fatoş Teyze bir tane sandalyeyi fazladan kendisi için getirmişti. O da Umut ve Aybüke’nin bakışlarını görmüştü.
Aybüke masaya tüm yemeklerden koyunca çok güzel kokmuştu ortam. Yemekler şahane duruyordu. Zeytinyağlı sarma, etli sebze dolması, zeytinyağlı kuru biber dolması, kuru patlıcan dolması, kıymalı gözleme, patatesli ve ıspanaklı börek vardı masada.
Hepsinin kokusu çok güzeldi ve ben de yemek yemekten zevk aldığım için hemen başlamıştım. Önce sarmadan almıştım. Bu kadar güzel tadı olamazdı sarmanın! Göktuğ ve ben karşılıklı, Umut ve Aybüke de karşılıklı oturmuşlardı. Fatoş Teyze öyle demişti.
Fatoş Teyze bana bakarak “Güzel kızım evlilik ne zaman?” dediğinde sarma boğazıma dizilmişti. Boğazıma kaçan sarmanın etkisiyle hızlıca öksürdüğümde Göktuğ bana su uzatmıştı. Bu teyze çok hızlıydı sanırım. Daha çok olmamıştı sevgili olalı…
Fatoş Teyze endişeyle “Ayy, boğdum güzelim kızımı! Kızım iyi misin? Al biraz su iç!” dediğinde Göktuğ gülerek “Teyzem biz daha yeni sevgiliyiz. Hem unuttun yine, ben lise son sınıfım. Gizem ve ben okuyacağız önce.” Dediğinde Fatoş Teyze gülerek bana baktı. “Kız sen bu yüzden mi boğuldun?
Utanmana ne gerek var Gizem? Sen şunu söyle bakayım: Göktuğ’un bir yanlışı var mı sana? Varsa hemen döveyim ben torunumu!” dedi.
Hepimiz kahkaha atarken Göktuğ elimden tuttu. Sonra da o büyüleyen bakışlarından birisini bana gönderdi. Ben ona şaşkınca bakarken elimi tutarak masadakilere baktı ve “Benim ona bir yanlışım olabilir mi acaba? Gönlümün Kraliçesi o iken nasıl ona yanlış yapabilirim?” dediğinde herkesten şaşkın ve hayran çığlıklar yükselmişti.
Bense sadece kızarmıştım ve gülümsemiştim. Bu hamleyi beklemediğim için ne yapacağımı şaşırmıştım. Göktuğ’a baktığımda bana bakışlarındaki o huzur veren hisle “O bana kötü bir şey yapmaz. Biz birbirimizi gerçekten çok seviyoruz.” Dedim.
Bunu tanıdığım insanların içinde söylemek… Ne bileyim biraz utandırmıştı! Yanaklarım kızarmıştır kesinlikle!
Kendimi topladıktan sonra yemeğe devam etmiştim. Kalbim onun aşkını sonuna kadar hissediyordu. Hava kararmıştı iyice. Umut’u Fatoş teyze’nin yanına bırakmıştık. Çünkü onun da gidecek yeri yoktu. Ama Fatoş Teyze’nin oteli vardı. O kabul etmişti. Okula bir otobüsle gidebiliyordu hem de.
Bu düşüncelerdeyken Fatoş Teyze’nin restoranından çıkmıştık. Birlikte değildik. Göktuğ önden gitmişti arabayı getirmek için. Ben de kaldırımda yürüyordum. Göktuğ ve ben… Fatoş Teyze’nin dediği gibi olur muydu acaba? Bu hislerimiz biter miydi yoksa sonsuzluğa gelir miydi? Sadece bir heves miydi bizdeki yoksa gerçek aşk mı?
Birden arkamdan gelen erkek sesleriyle arkama döndüm. Bir grup sarhoş genç bana laf atıyordu sanırım. Sanki beni takip ediyorlar gibime gelmişti. Sadece ben durunca onlar da durmuştu. İçimi bir korku kaplarken çantamdaki parfüm şişesini hazırladım. Bu aslında göz yaşartan parfümdü. Özellikle her çantama koyuyordum başıma bir şey gelirse kullanayım diye.
O sırada arkadan birisi “Güzellik, bize katılmalısın! Seni eve bırakalım istersen!” deyince sakin olmaya çalışarak yürümeme devam ettim. Başıma bela almaya gerek yoktu. Adımlarımı iyice hızlandırmak istediğim sırada birden birisi kolumu yakaladı. Arkamı döndüğümde burnuma dolan alkol kokusuna dayanamadım ve karşımdakinin burnuna bir yumruk attım.
Aynı anda çıkardığım parfümü gözüne sıktım. O, acıyla yere düşerken ben de karşımdaki gençlere bakıyordum. Her yerde belayı çekiyordum kesinlikle!
Gençler sinirlenmişti. Ama bu umrumda değildi çünkü ben de sinirlenmiştim. Elimdeki parfümü sımsıkı tuttum ve ardından sarsak adımlarla bana doğru gelen başka birisinin kasıklarına doğru sert bir tekme attım. Ben ikisini de yere attığımda birden yolda duran arabayla şoföre bakmak isteyince saçımdan sertçe tutulunca ayağına bastım ve adama dönüp sertçe çenesine tekme attım.
O sırada arkamı sağıma dönünce suratıma gelen sert bir tokatla yere düştüm. Tam kendimi acıya hazırlamıştım ki adamın acıyla çığlık atmasıyla gözlerimi açtım. Göktuğ gelmişti! Adamın elini çevirmiş duruyordu. Bana baktı ve “Kırmalı mıyım Sevgilim?” dedi. Hemen yerden kalktım ve hayır anlamında kafamı salladım.
Öyle dediğimde adama sert bir tekme attı. Sarhoşlardı ama yalan yok daha akılları başlarındaydı! Göktuğ’un arkasından gelen bir adam görünce onu geriye ittim, gözüne parfümden sıktım.
Hepsi şu anda yerdeydi. Acıyla kıvranmıyorlardı belki ama yerden kalkamıyorlardı. İçimde bastırdığım korkuyla Göktuğ’a baktım. İyi görünüyordu, bir şey yoktu sanırım. Göktuğ “İyi misin? Bir şeyin yok değil mi?” dediğinde kendimi tutamadım ve ona sarıldım.
Benim bu ani tepkimle önce bir şey demese de sonra o da bana sıkıca sarıldı. Elimde ve dizlerimde yaralar vardı ama umursamıyordum. Çok korkmuştum. Evet karşımdakileri dövmüştüm ama bu korkumu geçiremezdi. Burada bugün çok farklı bir şey olabilirdi. Birbirimize sımsıkı kenetlenmiş gibi sarılmıştık. Onun güvenli kollarında korkum azalmıştı ama geçmemişti.
Göktuğ bana “Lütfen ağlama artık Gizem! İyi misin, bir şeyin var mı? Arabaya binelim anlatırsın orada!” dedi üzgün ve korkan bir sesle. Saçlarımı okşadı ve başıma bir minik buse kondurdu.
Arabaya bindiğimizde Göktuğ elimi tuttu ve avcumdaki yarayı gördü. Halen ağlayan bana baktı ve sonra da yırtılan pantolonumu gördü. Torpido gözünden çıkardığı yara bantları ve kolonyayla bana baktı. Dizimdeki yara biraz büyüktü. Kesikti.
Ben kolonyayı görünce ağlamayı kestim ve “Hayır Göktuğ! Asla kolonyayı dizime süremezsin! Çok acıyor sonra.” Dediğimde gülümsedi. “Korkma Gizem! Hiç hissetmeyeceksin acıyı, sadece gözlerime bak yeter.” Dedi. Ben korkuyla gözlerine iyice odaklandığımda birden dizimde hissettiğim derin acıyla ağlamaya tekrar başladım. Küçük bir çocuktan farksızdım şu anda! Dizim çok acıyor ve yanıyordu.
Göktuğ’a dönerek “Üfle ya da elinle rüzgar yap! Acıdı! Yandı!” dedim. Göktuğ gülümseyerek bana baktı ve eliyle rüzgar yaptı. İşte tam o anda telefon çaldı…
O TELEFON ACI ACI BAĞIRIYORDU SANKİ. SAHİBİNİN ONU AÇMAMASI İÇİN YALVARSA DA ANLAMAMIŞTI ADAM ONU. ŞİMDİ ADAM MECBUR KALACAKTI AŞKINI YOK ETMEYE. KENDİ ELİYLE KIRIK OLAN AŞKINI YOK EDECEKTİ. BABASI YİNE YAPMIŞTI PLANINI VE OYUN ŞİMDİ BAŞLAMIŞTI.
YA BU AŞK YOK OLACAKTI VE ÖLECEKTİ… YA DA ONU BAŞKASI ÖLDÜRECEKTİ. İŞTE ŞİMDİ KADERİN CİLVESİ KENDİSİNİ GÖSTERMEYE BAŞLAMIŞTI. BU AŞK ATEŞİ ARTIK DIŞARIYI DA ETKİLEMEYE BAŞLAMIŞTI. ŞİMDİ İSE SIRA KADERDEYDİ. ÇÜNKÜ KADERİN SON BİR OYUNU HER ZAMAN VARDI. KADER HER ZAMAN OYUNUNU EN SON YAPARDI. ŞİMDİ DE ŞAH VE MAT ZAMANIYDI…
BU ATEŞ SÖNECEK MİYDİ YOKSA HERKESİN İÇİNDE BİR YANGIN OLARAK MI KALACAKTI? ADAM AŞKINI YAŞATMAYI SEÇECEKTİ YOKSA ÇARESİZCE HER ŞEYİ BIRAKMAYI MI?
Bölüm etkileşimi
