10. bölüm / 17
KIRIK AŞK10.Bölüm
Bölümler 17Şu an: 10.Bölüm
- 1 KARŞILAŞMA3.039 kelime
- 2 2. BÖLÜM2.964 kelime
- 3 KORKU HAVUZUNDA BOĞULMAK3.463 kelime
- 4 4.BÖLÜM3.955 kelime
- 5 5.BÖLÜM3.896 kelime
- 6 6.BÖLÜM3.874 kelime
- 7 7.BÖLÜM3.605 kelime
- 8 8.BÖLÜM3.569 kelime
- 9 9.BÖLÜM6.230 kelime
- 10 10.Bölüm3.070 kelime · Okuduğun bölüm
- 11 11.bölüm5.159 kelime
- 12 12. Bölüm4.096 kelime
- 13 13. Bölüm4.190 kelime
- 14 14. BÖLÜM5.157 kelime
- 15 FİNAL5.836 kelime
- 16 FİNAL 2271 kelime
- 17 Gizem ve Geride Kalanlar207 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
ŞARKI: LEE SEUNG YOON- WE ARE
Yazardan not: Şarkıyı kavuşma kısımlarında dinlemenizi öneririm.
GİZEM’DEN…
Saat akşam dokuz olmuştu. Kaçmak için iyi bir zamandı. Sadece kamera işi sıkıntılıydı. Bunun için de Mavi Kanarya bana işaret gönderecekti. Kamera nöbeti ona geçtiğinde kamera ışığının kırmızı olacağını söylemişti. Nöbet değişim mevzusunu da arkadaşının dokuzda nöbetçi koruma olacağını söylemişti. Bu yüzden evden kaçma yollarım artacaktı. Mavi Kanarya benimle beraber dışarı çıkaracak ve hemen ardından orada duran polis arabalarına bindirecekti.
Bunların hepsi az önce gönderilen yemek tabağının altındaki notta yazılıydı. Şimdi yapmam gereken şey sadece balkondan atlamak olacaktı.
Bu düşüncelerle sürekli gözlerim kameradaydı. Heyecanlı ve bir o kadar da korku bedenimi esir almıştı. İlk kez konuştuğum ve gördüğüm bir adama güvenmek ne kadar doğruydu bilmiyordum ama yapmak zorundaydım.
Tam bu sırada kameradaki kırmızı ışığı fark etmemle işaretin geldiğini anladım. Anında yataktan kalktım ve hemen pencereden baktım.
İşte bu! Nöbet değişimi başlamıştı. Korumalardan ikisi gitmişti bile. Bundan istifade edip pencereyi açtım ve boydan açılan bu kapı gibi pencereden atladım.
Yere düşerken bacağım acısa da belli etmeden hemen ayağa kalktım ve notta yazılan karşıdaki gül bahçesine doğru ses çıkarmadan gitmeye başladım.
Tam o sırada önüme geçen birisiyle yürümeyi bıraktım. Adamın arkasını dönme ihtimalini düşünerek hızlıca ve sessizce yan tarafımdaki çalılara saklandım.
Ben çalılarda derin bir nefes almaya çalışırken korkudan dışarı çıkmak üzere olan kalbime bastırdım.
Az daha yakalanacaktım! Neredeyse bitiyordu benim için! Korkudan kıkırdadım kendi halime.
Adam birden benim olduğum tarafa yürüyünce korkuyla çalılara daha da büzüldüm ve görünmez olmayı diledim.
Tam ayakkabısı yan tarafımda duruyordu ve kafasını aşağıya eğse beni görebilirdi. Ben sessizce dua ederken birden arkadan birisi “Çağrı, yenge arıyor seni! Koş aç telefonu!” deyince adam hızla gitti.
Bunu diyen kişiyi sesinden tanımıştım. Bu Mavi Kanarya olmalıydı. Çalılardan çıkınca gördüğüm kişiyle yanılmadığımı anlayınca gülümsedim.
Mavi Kanarya hızlıca benim yanıma geldi ve “Küçük Kanarya acaba bensiz yapabilir mi işini? Malum ben de yakalanırsam ikimiz de asla buradan çıkamayız!” deyince sinirlendim.
Gül bahçesinin önüne gelince orada duran bir adam bize el işareti yapmıştı. Onun yanına gidince aslında evin her yerinin sarıldığını görmüştüm. Şaşkınlıkla Mavi Kanarya’ya
dönünce “Burada polisler baskın verecek. Seni de çıkardığımıza göre görevimizin önemli bir kısmı bitti sayılır. Şimdi sen bu arkadaşla beraber gidiyorsun.” Dedi.
Karşımdaki adama baktım ve minnet dolu bir sesle “Teşekkürler, Mavi Kanarya. Sana çok şey borçluyum. Umarım bir daha karşılaşırız ve borcumu öderim.” Deyince o sadece gülümsemişti. Sonra da yanındaki arkadaşı benim kolumdan tutmuştu. Yavaş ve temkinli adımlarla arka bahçeden çıkacakken bir silah sesi duyulmuştu.
Ben hızla kulağımı kapatırken yanımdaki adam “Daha hızlı ol!” deyince koşar adımlarla yürümeye başlamıştık.
Kalbim ağzımda bahçeden çıkacakken birden arkamızdan bir silah sıkma sesi gelince elimi
kafama koydum ve ufak bir çığlık attım. Arkama baktığımda bir korumanın silahı bize doğru doğrulttuğunu görünce korkuyla olduğum yerde kaldım.
Demek ki buraya kadardı, her şeyin sonu burası olacaktı! Yanımdaki adama doğrulttuğu silahı bana çevirdi ve “Oooo, kimler varmış burada? Ufak bir kız çocuğu var galiba. Kaçmak üzeresin herhalde ama şimdi buraya geliyorsun!” diye bağırdı.
Ben gitmek istemiyordum. Ama silahı yanımdaki adama doğrultmuştu. Korkuyla yanımdaki adama baktım. Bana temkinli şekilde adım attı ve kolumdan tuttu. Bana güven verircesine bakıyordu.
Acaba doğru bir anı mı bekliyordu? Doğru an ne zamandı, ne yapacaktı? Karşımızdaki korumanın acıma duygusu alınmış gibiydi. Bir çatışmanın kenarındaydık ve her saniye yeni bir silah sesi geliyordu. Bu adam neden beni almak istiyordu ki? Neden sorunsuz bir şekilde gidemezdik buradan?
Ben gözlerimden akan yaşlarla kolumu kurtardım yanımdaki polisten. Benim yüzümden kimseye bir şey olmamalıydı. Yapacak bir şey yoktu, demek ki burada ölecektim. Ben korumaya baktım ve “Geliyorum tamam. Bırak silahını, bir şey yapma kimseye.” Dedim. Kaderime teslim olmuştum artık. Yapacağım hiçbir şey yoktu. O sırada yanımdaki polis “Gitmeyeceksin. Gideceğiz buradan, sadece bekle.” Dedi ve yine kolumu tuttu.
Birbirlerine bakarken koruma gülümseyerek “Demek ki buraya kadarmış! Polis Bey sizi öldürmekten başka seçeneğim yok.” Dedi. Sonrasında ise iki el silah sesi geldi arkadan. O anda korkuyla çığlık atmış ve korumanın yere düşen bedeniyle afallamıştım. Ne olduğunu anlamadan öylece bakıyordum.
Arkadan Mavi Kanarya gelmiş ve korumayı vurmuştu. Bize gülümseyerek baktı ve “O kadar çığlık atmasaydın iyiydi. Ama olsun. Nasılsınız? Bir şeyiniz yok ya?” dedi. Ben korkudan şoka girmiş bir vaziyette hiç cevap vermeden sadece korumaya kilitlenmiştim. Aklıma Göktuğ’un yaralandığı o an gelmişti.
Sonra da Mavi Kanarya’ya bakıp ağlamak üzere bir sesle “O iyi değil mi? Ölmedi değil mi?” deyince yanıma geldi ve kendinden emin bir sesle “Ölmedi, yaşıyor. Öldürecek bir kurşun değil, emin ol.” Dedi. Sonra da “Çağrı, gidiyoruz. İçeri girecek diğerleri, bizim şimdi gitmemiz lazım.” Deyince Çağrı denen adamla birlikte bahçeden koşarak çıktık.
Bahçeden çıkıp ormanın içlerine doğru koşarken birden önümüzde siyah bir araba durdu. Ben bunların kim olduğunu anlamazken dışarı çıkan adamlardan birisi “Hadi Savaş!” diye seslendi. Ben Savaş’ın kim olduğunu anlayamazken Mavi Kanarya kolumdan çekti arabaya doğru. Demek gerçek adı Savaş idi. Adının hakkını veriyordu.
Beni de bindirdikleri bu siyah sivil polis arabasında beş kişiydik. Savaş ve Çağrı ağabey önde arabayı süren ve yanında oturan polislerle konuşuyor, şakalaşıp gülüşüyorlardı. Bense sadece sessizce duruyordum.
Zor şeyler yaşamıştım şu son zamanlarda. Ailemi sürekli özlüyordum ve sürekli canım acıyordu. Bir gün içinde ailem olmadan neler yaşamıştım. Neredeyse bir ay olacaktı ama her günüm farklı bir duyguyla geçiyor gibiydi. Ya sadece gülüyordum ya sadece ağlıyordum ya da sadece özlüyordum.
Kaçırılmıştım ve kaçıran kişiden neler duymuştum. O adamın hayatını mahvetmişti benim ailem. Benim babam vicdansızlık yapmıştı. Pişman olmamıştı. Yaptığı hiçbir şeyden pişman olmadan benimle
oynamıştı. Gözüme bakarak yıllarca başka bir çocuğun ailesiz kalmasına sebep olmuştu. Adam karşılığında bir özür ve adalet istemişti.
Kaçırılmıştım, öldürüleceğimi düşünmüştüm. Kalbim ağzımda kaç saat geçirmiştim. Sonra ise bir odaya kapatılmıştım.
Evet, şimdi kurtarılmıştım ama ya kurtarılmasaydım? Ya karşımdaki adam daha farklı birisi olsaydı? Ya bir psikopat olsaydı? Ya beni öldürseydi bu saatler içinde?
KÜÇÜK KIZ KAVUŞACAKTI SEVDİKLERİNE. SARILACAKTI ANNESİNE, SEVDİKLERİNİN KOKUSUNU ALACAKTI. GÜLÜŞLERİNİ GÖRECEKTİ. ONLARIN DİZİNDE YATABİLECEKTİ. ANNESİ YA DA BABASI SAÇLARINI YİNE OKŞAYACAKTI. KAVUŞACAKTI Yani...
AMA KAVUŞAMAYANLAR?.. ONLAR İÇİN HİÇBİR ZAMAN KAVUŞULACAK BİR GÜN OLMAYACAKTI. ONLAR SOLAN BİR NERGİS ÇİÇEĞİ GİBİYDİ. YOK OLMUŞ VE DAYANMA GÜCÜNÜ YİTİRMİŞ NERGİSLER GİBİ… NE SEVDİKLERİNE KAVUŞACAK NE DE YAŞAYACAKTILAR ONLAR...
ONLARIN BİLDİĞİ TEK ŞEY ÖLÜMLERİ, ÖLÜMLERİNİN NASIL OLACAĞIYDI. ÖLDÜRÜLMELERİNİ BİLECEKLERDİ YANİ. ONLARI ÖLDÜRENLER VE NASIL ÖLDÜRÜLDÜKLERİ…
NERGİS ÇİÇEĞİ SAYGI ANLAMINA GELİRDİ. AMA İKİNCİ ANLAMI DA UNUTLMAK DEMEKTİ. İŞTE BİR AMAÇ İÇİN ÖLDÜRÜLEN VEYA ÇEŞİTLİ İŞKENCELERE UĞRAYAN KADINLAR İÇİN NERGİS ÇİÇEĞİ VERİLMELİYDİ. HEPSİNE YAŞANILAN ŞEYLER İÇİN SAYGI DUYULMALIYDI. AMA ONLAR VE YAŞADIKLARI UNUTULMUŞTU.
O BELKİ İŞKENCE ÇEKMEMİŞTİ, BELKİ KİMSE ONU DÖVMEMİŞTİ AMA YAPILABİLİRDİ. ÖLDÜRÜLEBİLİRDİ. ÖLDÜRÜLÜP HABERLERE ÇIKTIKTAN SONRA UNUTULABİLİRDİ. BELKİ DE ADI BİLE BİLİNMEYEBİLİRDİ… ÇÜNKÜ HER ÖLDÜRÜLEN, ŞİDDET GÖREN KADIN BİLİNMİYORDU.
Ben içimden düşüncelere dalmışken araba durdu. Etrafa sorarcasına bakıyordum. O sırada
Çağrı Ağabey “Ee, Küçük Kız! İnmek gibi niyetin yok galiba! Git de annene bir sarıl bence!” deyince şaşırmıştım. Ne zaman gelmiştik evime? Arabadaki saate baktığımda iki saati geçtiğini gördüm. Özgür kalalı iki saat geçmişti. Bir dakika! Ben evime de gelmiştim. Sonunda buradaydım. Evimdeydim…
Ben duygu karmaşası içinde aşağı indiğimde içime kavuşmanın sıcaklığı dolmuştu. Bir gün geçmişti alt tarafı ama bende o bir gün çok şeydi.
Bu bir günde her duyguyu yaşamıştım. Ama en büyükleri özlem ve korkuydu. Hele özlem… Sevdiğim herkes özellikle de annem burnumda tütmüştü. Annemi çok özlemiştim.
Ben bu düşüncelerdeyken gözümden yaşlar akmaya başlamıştı bile. Ellerimle yüzümü sildim ama gülemiyordum bile. Zorla bir gülümseme koydum suratıma ve kapıya doğru yürümeye başladım.
Her şeyin bittiğini düşünmüştüm önce. Ölecektim ya da daha da kötüsü olacaktı. belki cesedim bile bulunamayacaktı. Bunları düşünmüştüm ama sonra Ahmet Bey beni bir odaya çıkarmıştı. Onun intikam planı için mükemmel bir yemdim. Bana iyi davransa da benim kalbim hep bu bahçedeydi.
Ailemin olduğu yerdeydi… Gözlerimde hep ailem ve sevdiklerim vardı. Kalbimde annemin şefkatine özlem vardı.
İnanmamıştım kurtulduğuma, bunlar rüyaydı kesinlikle. Kaçırılmam, bir yere kapatılmam ve yaşadığım her şey rüya olmalıydı. Ben rüyadan uyanacaktım. Bu bahçede yürümek bile belki de rüyamdı. Ama uyanmak istemiyordum bu rüyadan. Gözyaşlarım daha da hızlanırken kapıyı çalmıştım. Bu rüya çok güzeldi. Uyanamazdım.
O sırada kapı açıldı ve Selin’i gördüm. Selin şok içindeydi. Bana bakıyordu sadece. Beklemiyordu kimse dönmemi galiba.
Sonra da “Sen… Kardeşim… Gerçekten sensin!” demişti. En son cümlesinde ağlayarak bağırmıştı. Hemen arkasından da kollarını boynuma sarmıştı.
Bana sımsıkı sarılmıştı ve ağlamaya başlamıştı. Ben de ona sarılmıştım. İkimiz de ağlıyorduk. Hem gülüp hem ağlıyorduk.
Duygularımız karmaşıktı. Sanki bir mikser tüm duygularımızı karıştırmıştı.
Selin sarılmayı bırakmamıştı. Hem saçlarımı okşuyor hem de sürekli “Geldin, geldin! Kardeşim geldi benim!” diye ağlıyordu. O sırada Selin’in çığlıklarına duyarak gelen babam ve annem donmuş bana bakıyordu. Selin’e dönerek “Tamam Kardeşim! Dur bir de annemlere sarılayım!” dedim ve annemin karşısına geçtim. İçimdeki sevinçle karışık annemin perişan halini görünce üzülmüştüm.
Benim yüzümden böyle olmuştu. Gözleri şişmiş ve kızarmıştı. Çok fazla ağlamıştı. Saçları darmadağınıktı. Gözlerinden yorgunluk akıyordu hep. Ama beni görünce yorgunluk yerine şaşkınlık duygusu hakim olmuştu. Beni inceliyordu o halde bile. Hiçbir şey demeden bana bakıyordu.
Dayanamadım ve “Anne ben geldim, hiç özlemedin mi beni?” deyince gözlerinden yaşlar gelmeye başladı.
Sonra da hıçkırarak ağlayınca ben de bir kez daha ağladım. Annemle birlikte birbirimize sarılıp ağlamaya devam ettik. Sadece ağlıyorduk.
Onu çok özlemiştim. O benim saçlarımı okşuyor, kokluyordu. Bense sadece ağlayıp “Anne seni çok özledim!” diyordum.
Onun sıcak kollarını, en rahat yastıktan bile rahat dizlerini çok özlemiştim. Benimle odamı dağıttığım için didişen annemi çok özlemiştim. En ufak konularda kavga edişimizi özlemiştim.
Biz birbirimize sarılmış ağlaşırken annem beni kendinden çekti ve “Kızım nasılsın? Bir şey yaptılar mı sana? Aç mısın, üşüdün mü? Yaralandın mı Balım?” deyince gülümsedim.
Sonra yine ona sarıldım. Hem ağlayıp hem de ona sarıldığım için gülüyordum. Gözlerimden yaşlar boşalırken bana iyi gelecek olan tek şeyi yapıyordum: Annemin güvenli kollarına, şefkat dolu kalbine sarılıyordum.
Anneme sarılırken “Gayet iyiyim ama özledim. Sadece bir gündü ama ben seni çok özledim. Sadece biraz sana sarılmak istiyorum Valide Sultanım!” dedim.
Babama sarılmayacaktım çünkü o adama dediklerini unutmamıştım. Göktuğ ile de konuşup adaletin sağlanması için elimden geleni yapacaktım. Ona bakmak bile istemiyordum. Konuşmam gerekiyordu ama şimdi yapmayacaktım. Babam biz annemle ayrıldığımızda kollarını açınca elimi uzattım sadece. Elimi sıkması yeterdi. O da bu duruma şaşırmıştı ama bundan ileri artık gidemezdim. içimden bir ses sarılmam için yalvarsa da yapamazdım. O insanların ailesini dağıtan adama sarılırsam kendime hakaret etmiş olacaktım. Vicdanı olan kimse bunu yapamazdı, unutamazdı o adamı ve ailesini.
Yaşanan o kadar şeyden bihaber yıllarca yaşamıştım ve hiçbir şeyi umursamamıştım. Bu kadar şeyden sonra olamazdı. Babam benim içimdeki ona olan sevgi çiçeğimi öldürmüştü. Hiçbir şey kalmamıştı geriye. Adaleti ben sağlayacaktım. Babam bile olsa bunu yapacaktım. Kalbim acısa da ve bu acı dayanılmaz olsa da…
Benim uzattığım ele şaşkınca bakan babam canı acıyan sesle “Sarılmayacak mısın? Beni özlemedin mi?” deyince kendimle mücadele etmem gerekmişti.
Kalbim acıyordu. Sanki bir şey batırıyorlardı oraya. İnanılmaz canım yanmıştı. Ona sarılmamak için zor duruyordum. Kaçırıldıktan sonra duyduklarım canımı daha fazla yakmıştı ama.
Benim için baba demek “süper kahraman” demekti. O benim süper kahramanımdı eskiden. Ne zaman yere düşsem hemen yanıma koşan, yardım isteyince peleriniyle orada durduğunu düşündüğüm, beni omzunda taşıyan ve beni güldürmek için kahraman olan kişi süper kahramandı.
Babam bana soran bir sesle “Neden Kızım? Ne oldu?” deyince gözlerimdeki yaşlar tekrar akmaya başladı. Titreyen bir sesle “Çünkü BENİM SÜPER KAHRAMANIM ÖLDÜRDÜ KENDİSİNİ…” dedim.
Babam bana yıkılmış gözle bakınca derin bir nefes aldım. Babamı yıkmıştım. Onu diri diri toprağa koymuştum belki de. Ben de aynı acıyı hatta daha fazlasını yaşıyordum. Kalbim, aklım ve vicdanım savaştaydılar. Bu savaşı beynim kazanmıştı ve bu durum kalbimi daha fazla acıtıyordu.
Babam bana yıkılmış gözlerle bakarken sadece izlemiştim. Başka yapacak hiçbir şey yoktu çünkü. O, hızla evden çıkarken annem bana dönmüştü hüzünle. “Kızım yapma! Babanı çok üzdün. O sen bulunana kadar kafayı yedi.” Deyince anneme baktım. Babamı koruyordu! Biliyordu ama hala onu koruyordu! Hayal kırıklığıyla “Anne… Anne bile bile… Nasıl?” diye kekeledim. Sesim titriyordu ve tüm bedenim titriyordu. Annem elimden tutunca hemen elimi çektim ondan. Onun sıcacık ve şefkat akan ellerini bırakmak eni çok zorlasa da… “Kızım, evet yanlış yaptık! Ama inan bana bilmediğin çok şey var.” Deyince sorar gözle baktım. Annem yüzümü okşadı ve sonra da salonu gösterdi.
Hepimiz içeri girince bana “Kızım o adamın bilmediği ama benim bildiğim çok şey var. Onun karısı hamileyken çok fakirleşmiştiler. Baban pişmandı ve o adamı hapisten çıkaramadı. Çünkü Göktuğ’un babası izin vermedi çıkması için. Her gün eve geldiğinde ağlıyordu baban vicdan azabından.
Sonra bir gün eve sevinçle geldi ve hatasını telafi edebileceğini söyledi. O gün çok mutluydu. O adamın bir karısı olduğundan ve çük bir çocuğu olduğundan bahsetti.
Onlara yardım edecekti. Bu yardımının bilinmesini istemiyordu. Bu yüzden bu fakir aileye her gün gece yarısı belirli bir miktar yardım götürtüyordu. Arada bir gizlice kontrol ettiriyordu. Ama bir gün bundan sıkıldı ve özür dilemesi gerektiğini düşünerek onların evine gitti. O kadından af dilemiş ve o da affetmişti. Maalesef ki babanın yardım teklifini istememişti.
Aradan birkaç ay geçti. Bir gün kadın aradı babanı. Yardım istiyordu. Doğum ağrıları başlamıştı. Ben o gün baban evde telefonu unuttuğu için aramayı cevapladım.
Hemen kadının yanına bir ambulans gönderttim. Sonra da babanı aradım. Umut’u da o gün evden baban aldı ve eve getirdik. Hastaneye gittiğimizde kadın ve kızı yaşıyordu. Kızı kuvözdeydi. Sebebi ise doğarken çok zayıf olmasıydı.
Sonradan öğrendik erken doğum olmuş ve sezaryenle doğum yapılmış. Çocuğun zayıflığı ve kuvözde olması… İki gün boyunca bebek tek kaldı orada. Bizi içeri almadılar akrabası değiliz diye.
Annesi de o arada uyanmıştı tabii ki ama ayağa kalkamıyordu. Hafif bir hareket etse başı dönüyordu. İki gün sonra annesi gitti bebeğin yanına.
Bir görsen bebeği! O kadar tatlı, o kadar şirin bir bebekti ki! Saçları uzun ve siyahtı. Çok gür saçı vardı. Bembeyazdı, süt gibiydi. Masmavi gözleri vardı. Bu kadar tatlı bir bebek ben hiç görmemiştim.
Annesine beş dakika görme izni verilmişti. Gidip annesi parmağını uzatınca bebek parmağına sımsıkı sarıldı. Beş dakika boyunca hiç bırakmadı. Annesi onunla konuştu, onunla güldü. Ama biliyor musun ne oldu?
O tatlı bebek birdenbire öldü. O ölünce de kadın derin bir depresyona girdi.” Dedi titreyen bir sesle.
Zavallı kadın her şeyi tek başına yaşamıştı. Her şeyle tek mücadele etmişti. Çok güçlü olmalıydı ki bu kadar şeyle mücadele edebilmişti. Ama bu durum babamı adalete vermeme engel değildi. Ya da o adamın isteğini yapmasına engel değildi.
“Sonra? Ne oldu sonra?” deyince annem gözlerini tekrar sildi ve “O arada o adam hapis cezasını doldurdu. Biz kadını sürekli psikiyatra götürüyorduk çünkü kadın her gün daha da kötüye gidiyordu. Baban bin pişmandı ve her saat ağlıyordu. O kadını götürüp getirmek onun da psikolojisini bozmuştu. Günler böyle giderken bir gün kadın psikiyatrın eczaneden ilaç yazdığını söylemiş babana. Baban da sokağın kenarındaki eczaneden kadının ilacı alması için duruyor. Gerçekten psikiyatr ilaç yazmış ama daha farklı ilaçlar… Kadınsa gidip eczaneden alakasız ilaçlar almış. Reçetesiz uyku ilaçları…
İşte sonra oğluna da pamuk şeker alıyor ve o gün gece babana gelen mesajda kadın “HER ŞEY BİTTİ VE BEN MUTLUYUM. KENDİNİZİ AFFEDİN.” Yazmıştı. Ertesi gün öğrendik ki kadın intihar etmişti.” Dedi.
Sonlara doğru ben de ağlamıştım artık. Ağlanmayacak gibi de değildi. Umut kim bilir ne düşünmüştü veya nasıl hissetmişti? Canı kim bilir ne kadar acımıştı? Annesini kaybettikten sonra neler yaşamıştı kim bilir? Annesi ölmeden önce yorulduğunda dinlenecek bir limanı vardı ama sonra… Annesi öldükten sonra ne limanı kalmıştı ne de kendisi kalmıştı.
Hızlıca kalktım ve evden dışarı çıktım. Annemin arkamdan telaşla bağırışlarını duymadan sadece koştum. Evden çıktıktan sonra da koşmaya devam ettim. Burada bir park vardı, biraz uzak olsa da durmadım. Hızlandım. Sadece ağlıyordum ve arada gözlerimi siliyordum. Hiçbir şeyden haberim olmadan yıllar geçmişti. Benim babam neler yapmıştı, neler yaşamıştı Umut ve ailesi! Ama ben bihaberdim burnumun dibinde olanlardan!
Anlatılacak bir his değildi bu yaşananlar… İçimdeki acının, hüznün ve öfkenin hiçbir tarifi yoktu. Ben sadece ağlamak istiyordum. Ağlamak ve bu yangını bitirmek…
Bunları bir kabus farz edebilmek istiyordum. Uyanacaktım ve bitecekti her şey… Ama gerçekti işte bunlar! Koşarak ve ağlayarak bir şeyleri geçirmeyi planlıyordum. En azından şu acıyı geçirmeliydim.
Nefes nefese parka gelince kendimi çimenlere attım. Ter içinde kalmıştım ve suratım hep ıslanmıştı. Babama karşı nasıl davranmam gerektiğini bilmiyordum.
Gerçeği anlayınca her türlü yardımı yapmış olabilirdi ama her şeyi daha iyi araştırsaydı bu kadar şey de yaşanmayacaktı. Kalbim affetmemi beynim de affetmemem konusunda ısrarcıydı. Akışına mı bırakmalıydım yoksa daha farklı mı davranmalıydım?
Hiçbir şey olmamış gibi nasıl davranacaktım? Nasıl yapılan büyük yanlışa rağmen babama iyi davranacaktım? Nasıl kendisini affedebilirdim ki? Ne yapabilirdim ki? Ne yapmalıydım? Ne yapmamalıydım? Hangi yol doğruydu? Hangisini tercih edersem mutlu olabilirdim?
Yavaş yavaş gün ağarırken aklıma bir fikir gelmemişti. Sadece gün doğumunu izlemiştim ve şöyle her şeyi en başa almıştım. Belki o zaman doğru yolu bulabilirdim. Tam o sırada telefonum çaldı.
Arayana bakınca kalbim yine hızlanmıştı. Göktuğ arıyordu. Ama neden bu saatte arama ihtiyacı hissetmişti ki? Kötü bir şey olmadığını umut ederek telefonu açtım. “Neredesin şimdi?” diyen mest eden sesiyle gülümsemiştim. Gülümsediğimi belli eden sesle “Parktayım, sen ne yapıyorsun?” dediğimde bana tuhaf özlem dolu bir sesle “Dünyanın en güzel kızını izliyorum.” Dedi. Ben kaşlarımı çatarak dediği şeyi düşünürken birden öfkeyle ayağa kalktım. “Pardon, kim acaba bu güzeller güzeli kız?!” dedim sinirle.
Ben burada neler yaşıyordum ama o bana neler diyordu! Ne demek ya ‘Dünyanın en güzel kızı’! içime kıskançlık tohumları ekilmişken öfkeyle birlikte bir ağlama da gelmişti. Ağlamak üzereydim dediği şeye. Ben neyle uğraşıyordum o ne diyordu? Hemen bir kıza mı aşık olmuştu?
Birden “Şimdi kusura bakma, ben o güzeller güzeline gidiyorum!” deyince gözlerim dolmuştu. Bugün kaçıncı kez olduğunu sayamadığım bir şekilde yine ağlıyordum. Ben hüzünle telefonu elimden düşürürken birden birisinin kolları belime dolandı. Tanıdık olan misk ve amber kokusuyla şaşkınlıkla arkamı döndüm. “İşte hanımefendi, benim dünya güzelim. Tanıştırayım kendisini.” Deyince gülümsedim.
Göktuğ bana şaka yapmıştı! Ben içime ferahlık gelirken burnumu çektim ve gülümsedim. O kadar şeyin ardından bir de bu şakayla ciddi ciddi ağlamaya başlamıştım.
Hemen ona sarıldım ve onun saçlarımı okşamasına izin verdim. Ben onu çok özlemiştim meğerse! İçime dolan mest edici kokusuyla sakinleşmem gerekirken daha da fazla ağlamaya başlamıştım. İçimi bir sevinç dalgası doldururken özlem kasırgasıyla birlikte sevinçten ağlamaya başlamıştım.
Göktuğ saçlarımı okşarken ona ağlayarak “Benim babam yüzünden birisi ölmüş. Bir aile dağılmış Göktuğ!” diyerek içimi döktüm. Göktuğ buruk bir sesle “Gerçeği öğrendin demek, peki ne düşünüyorsun güzelim?” deyince şaşkınlıkla ona döndüm.
Benim yüz ifademden ne düşündüğümü anlamış olacak ki “Evet, ben en başından biliyordum. Hatta bıçaklanma olayından beri biliyordum. Senden sakladım çünkü… Bu gerçek seni yıkacaktı. Ailenden ayıracaktı belki de. Bunu göze alamazdım Gizem.” Dedi buruk bir sesle.
Ona hak veriyordum. Şu anda bile ne haldeydim, bir de annemden duymuştum asıl gerçekleri. Tepkisiz kaldığımı görünce Göktuğ “Bana inanıyor musun?” dedi. Onaylarcasına kafamı salladım. Sonra da ona baktım ve “SENİ ÇOK SEVİYORUM.” Dedim. Sonra da dudaklarımı onun dudaklarına bastırdım
YA NEFRET… YA YAŞAM YA ÖLÜM… İŞTE HER ŞEY BU YANGININ SÖNMESİYLE SONA ERECEKTİ ÇÜNKÜ HER YANGIN BİR GÜN SÖNERDİ. GERİDE SADECE YANANLAR VE ONLARIN HİKAYESİ KALIRDI… PEKİ BU HİKAYENİN SONU NASIL OLACAKTI? BU ATEŞİN GAZABINA UĞRAMIŞ NİCE İNSANIN YOK OLMASI MI YOKSA TEK İNSANIN YANMASIYLA HERKESİN MAHVOLMASI MI?.. İŞTE KADERİN KARAR VERECEĞİ YER BURASIYDI…
Bölüm etkileşimi
