14. bölüm / 17
KIRIK AŞK14. BÖLÜM
Bölümler 17Şu an: 14. BÖLÜM
- 1 KARŞILAŞMA3.039 kelime
- 2 2. BÖLÜM2.964 kelime
- 3 KORKU HAVUZUNDA BOĞULMAK3.463 kelime
- 4 4.BÖLÜM3.955 kelime
- 5 5.BÖLÜM3.896 kelime
- 6 6.BÖLÜM3.874 kelime
- 7 7.BÖLÜM3.605 kelime
- 8 8.BÖLÜM3.569 kelime
- 9 9.BÖLÜM6.230 kelime
- 10 10.Bölüm3.070 kelime
- 11 11.bölüm5.159 kelime
- 12 12. Bölüm4.096 kelime
- 13 13. Bölüm4.190 kelime
- 14 14. BÖLÜM5.157 kelime · Okuduğun bölüm
- 15 FİNAL5.836 kelime
- 16 FİNAL 2271 kelime
- 17 Gizem ve Geride Kalanlar207 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
KALP YANGINLARI
GİZEM’DEN… SABAH…
Sabah kalktığımda ilk işim mutfakta iş yapan annemin yanağına buse kondurmak olmuştu. “Günaydın Valide Sultan! Nasılsın bakalım?” dedim. Aynı zaman da ağzıma attığım bir parça peyniri de çiğnediğim için çok boğuklaşmıştı sesim. Annem de gülümseyerek “Günaydın Balım! İyiyim sen nasılsın? Fazla enerjiksin yine!” dediğinde bir öpücük attım anneme.
Annem gülerken kafasını sağa sola salladı ve “Deli Kız hiç değişmezsin!” dedi. O öyle dediğinde tezgaha dayandım ve elimi pijamamın cebine koyup “Bu kalp hep çocuk kalmalı ki eğlenmeyi unutmasın Valideciğim!” dedim. Sonra da ağzıma annemin doğradığı domateslerden attım.
Annem elime ufacık vurarak “Yine tuttu oburluğun! Yemek yok, bekle biraz! Zaten birazdan herkes kalkacak.” Dediğinde yediklerim boğazımda kalmıştı. Göktuğ hala mı evdeydi? Boğazıma kaçan domatesin etkisiyle öksürürken annem biraz su verdi.
Annemin kafasını ‘bundan olmadı’ anlamında sallayıp göz devirirken ben öksürüğümü sakinleştirmekle meşguldüm. Annemin herkes demesi beni biraz panikletmişti sebebini bilmediğim şekilde.
Zorlukla sakinleştikten sonra anneme “Göktuğ da mı burada? Hala gitmedi mi?” dediğimde annem bana sadece susmakla cevap verdi. Annemin yanına gittim ve tekrar “Anne basit bir soru, neden susuyorsun? Evet ya da hayır!” dedim. Annem yaptığı sucuklu yumurtayı da ortaya koyduktan sonra bana döndü ve “Sana ne Gizem! O misafir ve şimdi burada, neyi üsteliyorsun acaba?” dediğinde anneme “Aman tamam be! Soran da kabahat!” diye trip attım.
Aslında az sonra gelecek soruyu az çok tahmin ettiğim için strateji uygulamak istemiştim. Çünkü küçüklükten beri biliyordu zaten. Hatta sadece beni değil onun hislerini de biliyordu. Bunu sormasını istemiyordum. Cevabını vermek istemiyordum.
Ama maalesef annem korktuğum şeyi yaptı. “Yoksa başka bir şey mi var? Doğruyu söyle.” Dediğinde şaşırmış gibi yaptım ve bilmezden gelerek “Ne var ki benim bilip senin bilmediğin. Senin bilip bilmeden bildiğimi söylediğin şey ne? Bence direkt söyle.” Dediğimde annem “Evet, söyleyeyim. Sen Göktuğ ile sevgili misin yoksa?” dedi.
Şaşırmış bir ifadeyle öylece kalakaldım sadece. Çünkü nereden anladığını anlamamıştım. Suskunluğumu cevap olarak aldığını belli eden bir sesle “Anlamıştım zaten. Ama o sana göre bir çocuk değil. Ailesi değil yani. Bunu da bil. Ona göre davran.” Dedi. Her şeyi biliyor muydu yani? Hem de en başından beri… Peki neden saklamış ve bilmezden gelmişti? Ne zaman anlamıştı? Kim söylemişti?
Annem her zamanki gibi “Çünkü annen senin ciğerini biliyor kızım. Sen inan ya da inanma! Ben bir anneyim ve kızımın ne yaptığını, ne sakladığını, ne söyleyeceğini aklına gelen her şeyini bilirim.
Anneler öyledir hele de ben!..” dediğinde şaşkınlığımı attım üstümden.
Bildiğine göre rol yapmama gerek yoktu! Aklımdaki soruları teker teker sıralayarak “Peki nereden anladın? Ya da kim söyledi? Bir de neden Göktuğ bana uygun değil aile olarak?” dedim. Annem bana baktı ve acıyla tebessüm etti.
Sonra da “Göktuğ çok iyi yetiştirilmiş bir çocuk. Annesi her zaman ona sevgi göstermek istese de kocasından gördüğü şiddetten dolayı onunla ilgilenemiyordu bazen. Buna rağmen çok iyi yetişti. Ama şu var Gizem: babası alkolik halen daha. Oğluna olan ve karısına karşı öfkesi yüzünden ikisini de sürekli döverdi. Bu da Göktuğ da hasar bırakmış olabilir. Çünkü şiddete meyilli birisi ki adı tüm mahallenin ağzında. Her kavgada onun adı geçiyor. Sen bilirsin ama bunları da bil.” Dedi ciddiyetle.
Bu kadar şeyi nasıl biliyordu? Ne ara bu kadar şey öğrenmişti? Onu rahatlatmak için “Anneciğim merak etme! O da kavgaları bıraktı artık. Hem zaten sen de biliyorsun Göktuğ ile küçüklükten hoşlanıyorduk birbirimizden. O asla bana zarar vermez.” Dedim. Annem sen bilirsin dercesine kafasını salladı.
Şaşkınlığım daha da artarken anneme baktım. “Hayırdır Valide Sultan? Sen böyle bir konuda bana hiç kızmıyorsun! Neyin var, hasta falan mısın yoksa?” dedim şakayla karışık ciddiyetle. Annem elindeki dilimlenmiş peynirleri masaya koyduktan sonra “Hadi babanı kaldır ve Göktuğ’a seslen! Gelsinler artık sofraya. Geç kalacaksınız yoksa!” dedi.
Yatak odasına gittim aklımda dolu sorularla. Sonra da babamın yanındaki boş yere atladım. Babam “Vayy, bir ufak ayı geldi sanki!” dediğinde güldüm ve “Hadi Koca Ayı, kalk kahvaltıya!” dedim neşeyle.
Babam üstündeki yorganı çekerken Göktuğ’un yattığı salona geçtim. Her ne kadar onu seyretmek istesem de evde insanlar olduğu gerçeğinden dolayı yüksek sesle “Kalk Göktuğ kahvaltı zamanı!” dedim. Uyku sersemi bir halde çekyattan kalktı ve banyoya gitti.
O banyoya gidince ben de mutfağa geri geldim ve yavaş yavaş kahvaltıya başladım. Babam ve annem de başlamışlardı zaten. Tam o sırada birinin telefonu çalmaya başladı. Bizim telefon zil sesimiz olmadığı için Göktuğ’un olduğunu anlamıştık.
Göktuğ banyodan çıktı ve telefonu meşgule aldı. Arayan kimse iki kere daha arayınca babam “Acil bir şey vardır belki oğlum, aç bak!” dediğinde Göktuğ mahcup sesle “Kusura bakmayın Efendim ama benim şimdi gitmem lazım. Çünkü arayan babam. Belki acildir. Siz hiç kalkmayın ben hemen gidiyorum. Ama davetinize geleceğim.” Dediğinde hepimiz ayaklanmıştık bile.
Göktuğ hepimizle görüştükten sonra gülümsedim ona. Bana bakarak “Kendinize iyi bakın. Teşekkür ederim ve size sözüm olsun geleceğim bir gün kahvaltıya.” Dediğinde babam samimi bir sesle “Sana kahvaltı borcumuz var zaten Evlat! Hadi görüşürüz, kendine iyi bak!” dedi.
Göktuğ Kar’a da el salladı ve arabaya bindi. Biz de kahvaltıya oturduk. O sırada babamın telefonu çalınca annem “Hayırdır, bugün telefonlar susmuyor. Seni kim arıyor?” dediğinde güldüm. Annem haklıydı, bugün telefonlar susmamıştı bir!
Babam “Efendim? Gel tabii ki, akşama bekliyorum!” dediğinde merakla baktık. Babam telefonu kapattığında “Kim geliyor? Hayırdır?” dedi annem meraklı sesle.
Babam gülümseyerek “Selin babasının telefonundan aramış. Bize bu akşam misafir olarak geleceklermiş. Ben de kabul ettim.” Dediğinde annem itiraz eden sesle “Bugün için ve haftaya için bir şeyler yapacaktık ama… Neden kabul ettin ki?” dedi. Annem öyle deyince babam bana bakarak “Kızımın arkadaşları olur fena mı Hanım? Hem ne güzel biz de biraz sohbet eder rahatlarız, fena mı? Sen çok yıprandın, Gizem yıprandı. İyi olur hatta acaba sınıftan da mı çağırsak arkadaşlarını? Planımız için mekan büyük zaten.” Dediğinde ben iyice meraklanmıştım.
Aslında iyi fikirdi bu. Hem arkadaşlarımla kaynaşmak hem de kendi stresimi atmak için yapacakları şeye sınıfı da katmak güzel olabilirdi. Ne yapacaklarını bilmiyordum ama zaten bu akşam olacağı için sıkıntı değildi. Merak edip duracaktım ama işin sonunda eğlenecektim de!
Bunu düşünerek annemden önce ben atladım ortaya. “Olur hem de çok güzel olur! Ne olacağını bilmiyorum ama çok güzel olabilir bu!” dedim. Babam gülerek beni işaret etti ve “Gördün mü? Kızın daha bilmeden kabul etti teklifi, sen de düşünme ne olacağını akışına bırak Hanım! Hem sen de eğlenirsin, hem de kızın arkadaşlarıyla daha çok samimi olur!” dedi.
Ben kahvaltımı bitirip odama geçtim sonra. O sırada telefonuma gelen bildirimle müzik listemden çıktım. “O GÜN BUGÜN. AKŞAM HER ŞEY BİTECEK.” Yazısıyla yine korkmaya başlamıştım. Neyden bahsediyordu? Biten neydi? Ne oluyordu? Kimdi bu yine? Niye dünden beri bu mesajlar geliyordu?
Korku tüm bedenimi esir ederken kafamı resetlemek ve hiçbir şey düşünmemek için dolan gözlerimi sildim. Ece Mumay’ın şarkılarından birini açtım. Affetmem adlı şarkısıyla dolaptan formalarımı çıkardım ve yavaş yavaş hazırlanmaya başladım.
GÖKTUĞ’DAN…
Eve geldiğimde babamın salonda beni beklediğini gördüm. Dün annemin doktor işi bittikten sonra annem eve gitmek istememişti. Onu en yakın arkadaşının evine gece bıraktıktan sonra Gizem’in babası aramıştı. Beni bugün akşama doğru olan doğum günü kutlamasına davet etmişti. Ama bugün okula gitmeyecek ve onlara yardım edecektim.
Ama babam yine beni cennetimden koparmıştı! Babam beni görünce dalga geçen bir sesle “Oğlum mu gelmiş ne?! Sence ne yapsak Göktuğ! Önce seni ufak bir sorguya alalım değil mi? Mesela, bayım neredeydiniz?!” dediğinde gözlerimi devirdim.
Meydan okuya bir sesle “Seni ilgilendiren bir yer değildi ama illaki öğreneceksen Gizem’in evindeydim!” dedim. Sadece sabır çektiriyordu bana. Babam gülümsedi ve “Gizem kimdi? Ah, buldum! Senin sevgilindi değil mi?! Peki anlaşmamız neydi?” dediğinde derin bir nefes almıştım.
Artık dayanacak sabrım da kalmamıştı. Bu yüzden ona direkt yüzleşmek için sordum aklıma gelen soruyu. “Bir baba neden bunu yapsın? Neden benden nefret ediyorsun?! Neden beni, annemi ve sevdiğim kızı kendi öfkenin kurbanı ediyorsun!?”.
Babam bana baktı ve tiksinen bir ifadeyle “Hep bu soruyu sormanı bekledim biliyor musun? Neden demen gerekliydi. Sen sormadan gerçekleri anlatamazdım. Senin canını yakmak neden istiyorum biliyor musun? Çünkü senin gibi oğlum olamaz benim!” dediğinde kalbime acı yükü binmişti.
“Neden?” dedim sadece. Çünkü başka bir şey diyemezdim. Neden benden nefret ediyordu? Ben ona ne yapmıştım ki bana bu kadar kötüydü? Anneme neden kötüydü, neden benim hayatımı karartmak istiyordu? Ne için yapıyordu bunu?
Söylediği sözlerin ağırlığı kalbimi delip geçerken kendimi öldürmek istemiştim. Sağır olmak istemiştim. Duymamak istemiştim bu sözleri. Babamdan bunları duymamak, yüzündeki her mimiğin benden nefret ettiğini görmemek istemiştim.
Babam bana baktı ve “Sen benim oğlum olmadın hiçbir zaman! Sen annenin sevgilisinden olan oğlusun!” dedi iğrenerek. Sözleri bir hançer gibi kalbime tekrar tekrar saplanırken beynimde söylediklerini sorguluyordum.
Ne demişti? Yalandı değil mi? Yalan söylemişti bana! Yalandı hepsi! Bu yükü bana yükleyemezdi, ağırdı hem de çok! Bu yük kaldıracağımdan daha ağırdı. Gözlerim yaşarırken bana baktı. Güldü ve benim yıkılışımı seyretti. Sadistçe yapıyordu bunları.
Yutkundum ve “Olamaz.” Dediğimde bana güldü ve “Mutlu olmadın sanki. Neden ki? Yoksa bir an bana olmayan sevgin ve saygını mı hissettin?!” dediğinde kafamı kaldırdım. Dizlerim beni taşıyamadığı için çekyata oturmuştum.
“Ne dediğinin farkındasın değil mi?” dediğimde acıyla güldü. “Beni hep şiddete meyilli, kumarbaz, alkolik olarak hatırladın. Ama hiçbir insan bir şeyler yaşamadan doğuştan kötü olmaz. Ben anneni ilk gördüğüm zaman ona aşık olmuştum. Hem de körü körüne aşıktım. Ondan başkası yoktu benim için. Annen o zamanlar köyde yaşıyordu, bense şirketimi yeni kurmuştum. Sürekli şehirdeydim yani. Bir gün köye gittiğimizde anneni birisiyle gördüm. Anneme söylemiştim zaten onu sevdiğimi. O da bana alacaklarını söylemişti. İstemeden bir gün önce sevdiği bir adam olduğunu öğrendim. Annen o adamla aşk yaşıyordu ve ben de onun hayalini kurmadan yatamıyordum bile.
Ertesi gün hemen istemeye gittik. Babası başlık parasını anneme zaten önceden söylemişti. Çok ucuz bir miktardı ama ben bunu kafaya takmamıştım. İşime gelmişti.” Dedi ve derin bir nefes aldı.
Buraya kadar bir sıkıntı yoktu ama sanırım can alıcı nokta buradan sonrasıydı. Babam tekrar devam etti. “Sonra bizim eve zorla getirdiler anneni. Annen bu evliliği istemiyordu, bizimle gelmedi. Babası da parayı geri vermemek için onu zorla döverek getirdi. O gün annen eve geldi. Ama asla beni sevmeyeceğini söyledi. O zaman da bilmiyordum hiçbir şey. Annen aslında beni hem sevmediği için hem de gebe olduğu için istemiyordu.” Dedi ve yine durdu.
Hikayenin sonu nereye gidecek bilmiyordum ama kalbimdeki ağrı gitgide artıyordu. Babam yine devam etti. “Bunu da öğrendim ve bunu da kabullendim. Bu arada düğün hazırlıkları yapılırken annen ve sevgilisinin görüştüğünü bilmiyordum. Düğünde kaçacaklardı. Düğünde kaçacaklarını öğrendiğim zaman deliye dönmüştüm. Düğünden önceki bir saatte kaçmak istemişlerdi ve tesadüf eseri bana yakalanmışlardı. İşte her şey o zaman başladı.” Dedi.
Şimdi gerçek hikaye anlaşılmıştı. Empati yapmak istemiştim ama yapamamıştım. Bazı şeylerin empatisi olmazdı çünkü. Bazı şeylerin empatisinin olması için aynı şeylerin yaşanması gerekliydi. Babamın yerine kendimi koyamıyordum. Gizem ile böyle bir şey yaşansa ne tepki verirdim? Nasıl davranırdım? Bilemiyordum. Ama bunu çocuktan çıkarmazdım, bunu biliyordum. Babama bu düşüncelerde “Neden ayrılmak istemedin peki? Neden aşkını bu kadar takıntılı hale getirdin?” dediğimde güldü. Bana batı ve “Çünkü ondan ayrılsaydım hem sen hem de annen ölecektiniz.
İnanıyor musun annenin o adamla yaşayabileceğine? Bu hikayede en masum bendim. Ama en suçlu da ben oldum. Ben ve aşkım masumduk ama annen… Annen suçluydu! Benden nefret edebilirdi, yapmamalıydı ama! Benim zaten aklımda bir müddet sonra ondan ayrılmak vardı. Ona hem mal varlığımdan verecek hem de benim için zor olsa da onların mutluluğunu izleyecektim uzaktan.” Dediğinde suratı acı çeken bir ifadeye dönmüştü.
Bense diyecek bir şey bulamamıştım ona. Ne teselli eden bir söz ne de kendimi avutan bir cümle… Bu anlattıklarında ben yoktum bile. Benim suçum neydi peki bu hikayede? Ben ne yapmıştım peki bu hikayenin suçlusu olacak? Annemin mutsuz olması için araç mıydım yoksa?
Bir annenin en büyük acısı evladının acı çekmesi olduğunu söylerdi annem. Belki de bu yüzden böyle yapıyordu. Onun çektiği acının mislini ona yaşatmak ve vicdan azabı çektirmek için bunu yapıyordu. Kalbime biraz daha yük biniyordu gerçekleri öğrenince. Kendimi suçlamasam da annem kendini hep suçlamıştı bundan emindim.
Anneme kızgın olmasam da şimdi ona kırgındım. Çünkü bana yalan söylemişti hem de defalarca kez! Beni sevmek için nedeni olmayan bu adama karşı hep saygı duymamı ve onu örnek almamı istemişti. Canımı yakıyordu bu. Ne yapmam gerektiğini bilmeden öylece kalmıştım gerçeği öğrenince de.
Babam olmayan adama “Peki ben… Ben masum değil miyim? Ben neyin günahını işledim ki hayatımı mahvettin?” dediğimde bana iğrenen sesiyle “O adamla olan benzerliğin bile yeter! O adam ölmeden önce aynı senin gibiydi. Hatta sen onun koyasısın! Zevklerin, sevdiğin renkler, sevdiğin kıza olan bakışların… Her şeyinle aynısın! Bu bile yeter sana olan nefretim için! Anladın mı şimdi?” dediğinde bunu hazmetmek için gözlerimi kapatmıştım.
Anlamakta güçlük çekiyordum. Evet, annem yanlış yapmıştı! Evet, annemin ailesi yanlış yapmıştı! Ama ben ne yanlış yapmıştım ki!? Ben sadece ismini bile bilmediğim babamın çocuğu olarak ne yanlış yapmıştım? Suçum yoktu benim! Gizem’in suçu neydi! Biz birbirimizi sevmek dışında ne suç işlemiştik?!
Hiçbir şey söylemeden karşımdaki yabancıya baktım. Sonra da yerimden kalktım. Gizem ve ailesine söz vermiştim, zaten bugün ayrılacaktım. İki adım atmıştım ki babam bildiğim ama benimle alakası olmayan adam bana “Sen de bugünden sonra ayrılacaksın o kızdan! Çünkü sizin acı çekmenizden zevk alıyorum! Bir de o kızla uğraşmak çok zevkli olacak. Neden biliyor musun? Çünkü sizi acılarınız bana zevk veriyor!” dedi gülerek.
Arkam dönükken söylediği bu sözlere hiçbir tepki vermedim. Çünkü mecalim yoktu hiçbir şeye.her şey üst üste gelmişti. Bu itiraf beklediğim bir şey değildi. Annemle o adam bir yanlış yapmıştı ve bunun bedelini herkes ödeyecekti. Eğer annemle bu cehennemde yaşamazsak daha da kötüye gidecekti her şey.
Gizem için her şeyi yapabilecekken şimdi onu üzen ve onun kalbini bin parçaya bölen ben olacaktım. Doğum gününde yapacaktım hem de! Kalbim sonsuz acıya mahkum olurken sadece sorum şuydu: Biz ne yapmıştık ki cezamız ağırdı?
Gözlerim kalbimdeki acıdan dolayı yaşarırken bir hediye dükkanına girdim. Ona alacağım son hediye özel olmalıydı. Büyük ihtimalle bir daha konuşamayacaktım bile onunla. Hediye dükkanı minicikti ve bu ufak tefek yerde her zaman kaliteli şeyler olurdu. Her yerde hediyelik bardaklar, takılar, lambalar, tabaklar, takımlar vardı.
İçeriye girince bir yaşlı teyze yanıma geldi. Mavi bir başörtüsü vardı. Üstünde papatyalar vardı. Orta yaşlı bu kadın sıcak bir enerji veriyordu insana. Gülümsedim ona ve “Kız arkadaşım var benim. Sizce nasıl bir şey almalıyım ona?” dediğimde kadının gülümsemesi genişledi.
“Bak burada bir lamba var. Kızlar karanlıktan korkarlar genelde. Bence sevecektir.” Dedi kadın bir rafı işaret ederek. Lamba çok güzeldi. Beğenmiştim. Elime aldığım ve inceledim. Sonsuzluk işaretinin içinde isim yazmak için özel bir bölme vardı. Bunun yanında sonsuzluk işaretinin tam ortasından iki tane kalp ve bir tane oklanmış kalp çıkıyordu.
Kadına döndüm ve “Teyze buna isim yazılıyor değil mi?” dediğimde kadın evet anlamında kafasını salladı. Hemen kasaya doğru gitti. Oradaki çocuğa “Oğlum bak buna isim yazılacak. Şu sonsuzluk işaretinin ortasına. Hem oğlumuzun hem de o şanslı kızın ismini yaz hemen.” Dedi. Çocuk onayladı ve bana “Biraz yan taraftaki kafemizde çay için. On beş dakikaya hazır olur. isimler ne acaba?” dediğinde “Gizem ve Göktuğ.” Dedim.
Sonra da yandaki minik kafeye geçtim. Hemen sipariş verdim ve Tarkan’ın Dudu adlı şarkısı eşliğinde çayımı içmeye başladım. Çok fazla müzik dinleyen birisi değildim. Sözlerini bilmiyordum ama sanki nakaratında Gizem’i anlatıyor gibime gelmişti.
Gizem’in gözleri mavi ya da yeşil değildi ama kahverengileri deniz gibiydi. Mavi olmayan gözleri mavi gözlere bedeldi benim için. Onun sayesinde kahverengiyi seviyordum. Gözlerinin kahverengisi o kadar güzeldi ki… Kalbi hızlandıran gözleri ve bakışları vardı. Onu sevmeyi güzelleştiriyordu bakışları.
Bu düşüncelerdeyken önüme konan lambayla arkama baktım. Az önceki çocuk bana gülümseyerek “Bitirdim. Sizi çağırdım ama duymadınız.” Dediğinde ben de gülümsedim. O kadar dalmıştım ki Gizem ve gözlerine, duymamıştım çocuğu. Hem hediyeyi hem de çay parasını ödedikten sonra tekrar arabaya bindim.
GİZEM’DEN…
“Hocam ya biraz bize de insaf edin! Hep ders hep ders! Ne yapalım sıkılıyoruz biz!” diyen Batuhan ile sınıf öğretmenimiz “Kusura bakma Batuhan! Herkes ders çalışacak demiştik zaten! Hepiniz söz verdiniz ve şimdi de sözünüzden dönüyorsunuz!” diye kızdı Muhammed Hoca.
Kendisi coğrafyacıydı ve gerçekten coğrafya dersi çok eğlenceli geçiyordu. Sağ olsun hep espri yaparak ya da eğlenceye dökerek dersi işliyordu ve sıkmıyordu. Ama sanırım biz de biraz fazla sıkılmıştık. Bir türlü bitmiyordu bu dönem!
Birden Ümeyir “Hocam ya yalan söylüyor arkadaş! Kesinlikle sen çalışmıyorsun zaten! Bak biz çalışıyoruz!” dedi. Sesinde biraz alay olsa da kimse gülmemişti. Muhammed Hoca “Sen de başlama Ümeyir! Hadi test çözmeye hadi!” dedi kızmış bir sesle. Bağırmasa da kızdığını belli etmişti.
Şu anda bir ders vardı çıkmaya. Herkes kabul etmişti gelmeyi. Ne için olduğunu sorduklarında geçiştirmiştim. Selin hariç herkese söylemiştim zaten o da akşam bizdeydi. Bu düşüncelerdeyken sınıfta derin bir sessizlik olmuştu. Herkes ya uyuyor ya da ders çalışıyordu. Ben de kendimi yorgun hissettiğim için sıraya kafamı koymuştum.
Ama uyuyamıyordum çünkü canım sohbet etmek istiyordu. Şu anda gözüme Erdinç, Şahin ve Esma’yı kestirmiştim. Orada şu anda çok güzel dedikodu dönüyordu. Kağıtlara yazıp dedikodu yapıyorlardı.
İçimdeki katılma isteğine engel olamayarak Hoca fark etmeden onlara yakın boş sıraya geçtim.
Erdinç sessizce bana sırıtarak “Hayırdır Gizem? Niye geldin?” dediğinde gülme isteğimi bastırarak “Dedikodu vardır sizde! Biraz sohbet herkese lazım , hem zaten bu dedikodu sayılmaz yani!” dediğimde Esma sessizce kıkırdadı. Aynen anlamında göz kırptıktan sonra “E sen nasılsın Şahin?” dedim. Bana baktı ve “Üzgünüm Gizem Hanım! Sizinle konuşacak dedikodum yok!” dedi ciddi olmayan sesle. Onun trip atan surat ifadesini görünce ciddi kalamadım ve kıkırdadım.
Gerçekten çok eğlenceli çocuklardı. Muhabbetleri insanı sarıyordu. Güldüren eğlenceli hareketleri vardı. Ne zaman onlara doğru kafamı çevirsem suratımda bir gülümseme oluşuyordu otomatik olarak. Az sonra sınıf kapısı açıldı. Ben Göktuğ'un geldiğini düşünürken onun değil de Selim'in gelmesi beni üzmüştü. Ben suratım asık bir şekilde dururken Erdinç bana döndü ve samimi sesle “Hayırdır, yardım lazım mı?” dedi.
Gülümseyerek ona baktım ve hayır anlamında kafamı salladım. Okuldaki herkes bizi biliyordu zaten. Ama Göktuğ ile ilgili bana ne kadar taktik verebilirdi ki? Ne diyeceğini merak etmemiştim çünkü klasik şeylerden bahsedecekti büyük ihtimalle. Ben hala tereddütteyken Erdinç “Kulağına bir şey diyeyim mi? O şimdi nerede olabilir biliyor musun?” dediğinde merakıma yenik düşüp biraz eğilince Erdinç ellerini iki yanına açıp “Ben de bilmiyorum.” demişti.
Taklaya gelmiştim ya! Ona içimden saydırırken içeri Mert girmişti. Onu görmemle aklıma yüzleşme olayı gelmişti. Aklımdan bir kere bile atamadığım o yangının sebebi aslında Azra olsa da bu durum değişmezdi. Affedebilecek kadar iyi değildi psikolojim.
Bana selam verince sadece ters yöne bakmıştım. Başka bir şey yapamazdım da... Ondan kaçmak geçmişimden kaçmak olacaktı ama kaçamazdım. Bunlar yaşanmıştı ve bitmişti. Etkisi halen devam etse de ondan kaçamazdım, biliyordum. Bir gün canımın yanacağını hep biliyordum.
Gözlerim dolduğunda kafamı yukarı kaldırmıştım. Birden yanıma oturan kişiyle dikkatim dağılmıştı. Erdinç'İn gözünden kaçmasa da sormamıştı. Aslında dikkatli bir çocuktu. Mert ile olan geçmişimi bilmese de ondan rahatsız olduğumu anlamıştı.
Yanıma oturan kişi Umut'tu. Bugün gelmesini beklemiyordum. Bana baktı ve gülümsedi. Ardından “Merhaba Gizem! Günaydın akadaşlar!” dediğinde Erdinç kafasını aşağı doğru hafifçe eğip kaldırdı. Umut'u işaret ederek “Bu benim eski komşumun oğlu. Adı Umut. Umut buradaki iyi arkadaşlarımdan birisi Erdinç bu da.” dedim. Şahin bizi sessizce dinlerken birden Mert'in bakışlarını üzerimde hissetmemle onun oturduğu yere döndüm.
Mert bana bakıyordu. Bakışlarında pişmanlık vardı. Bu pişmanlığı beni üzmüyor ya da sevindirmiyordu. Ben ona karşı bu geçmişle sadece nötr hissediyordum. Sıfırdım yani. Pişman olduğu için onun adına üzülüyordum ama bu kendimi düşündüğümde kızgınlığa yerini bırakıyordu sadece.
Ona kızgındım hem de sonsuz kızgındım. Ne üzüntü vardı ne sevinç. Sadece öfke vardı. Onu görünce haykırmak istiyordum öfkemi. Ama bir şey beni durduruyordu: Vicdan. Onun gibi olamazdım. Ondan farklıydım ben.
Bu kadar zamandır intikam almak için hiç uğraşmamamın sebebi ile aynı sebepti öfkemi haykırmamam. Sebep aynıydı yani benim kendime olan vicdan sorgulamamdı. Kendi kalbime vermem gereken vicdan sorgulamasıydı. Ben Mert'ten farklı olmalıydım. Affedemezdim belki ama onun pişmanlığına karşı öfkemi içimde yaşayabilirdim.
Gözlerimi ondan aldığımda sınıfa birden Göktuğ girdi. Öyle ani girmişti ki herkes korkmuştu. Gülen bir yüzle kızgın olan hocaya “Hocam bugün akşam Gizem arkadaşımızın evine gideceğiz . Lütfen herkes eve gelirken ufak hediyeler alabilirse alsın.” dediğinde herkes bir ağızdan 'voooov' diye bağrdı.
Hiçbir şey anlamamıştım bu davetten. Bugün günlerden neydi ki? Erdinç'e “Bugün ayın kaçıydı?” dediğimde Şahin “Bugün ayın on beşi.” dediğinde gözlerim kocaman açılmıştı. Bugün doğum günümdü! Benim daha yeni jetonum düşmüştü! Gülerek “Ya benim doğum günüm bugün! Ama unuttum ya!” dediğimde Umut bana “Cidden mi? Hangi insan unutur ki doğum gününü!?” dedi.
Demek tüm arkadaşlarım ve ev ahalisiyle doğum günüm kutlanacaktı. Babam da bu yüzden arkadaşlarımı çağırmamı istemişti. İçimdeki ufak heyecanla ortadaki en arka sıraya oturan Göktuğ'a baktım. Acaba bana hediye almış mıydı?
Doğum günlerimde asla hediye beklentisinde olmazdım ama Göktuğ bana yıllar sonra ilk kez hediye alacaktı. En son gitmeden iki gün önce almıştı hediye. O anlar aklıma yavaş yavaş dolarken gülümsedim Göktuğ'a.
9 YIL ÖNCE...
“Kızım, hadi gel artık! Çok süslendin, Göktuğ gidecek şimdi!” diye beni çağıran annemle bağlayamadığım kolyeyi yere fırlattım. Çok güzel olmuştum ama kolyeyi takamıyordum! Kendime kızacakken aynadaki yansımam ile gülümsedim. Kuğu gibi olmuştum bu beyaz elbiseyle. Gelinlik gibi tülleri kat kat duruyordu. Omuzlarımın biraz aşağısında kolları duruyordu. Bunu alırken düşük omuzl oluğunu söylemişti satan amca. Çok güzel bir elbiseydi.
Dantel ile kaplanan belimin aşağısı sade tüldü. Tüllerin açılış şekli sanki çiçek yaprakları gibiydi. Papatyaya benziyordu tüllerin katları. Belimin yukarısı da çeşitli dantel desenlere sahipti. Bel kısmımda ise kalın bir kemer detayı vardı.
Ben sinirimi güzelliğime bakarak yok ederken saçlarımda gezdirdim elimi. Saçlarımı örmüştük kafamı çerçeveleyen bir şekilde. Kafamın etrafından yapılıyordu. Annem bunun adının Hollandalı örgüsü olduğunu söylemişti. Saçlarımın ortasına çiçek şeklindeki tel tokaları taktıktan sonra hazırdım!
Tam odadan çıkacaktım ki kapıma birisi vurdu. Annem kapıma vurmazdı. Babam da akşam gelecekti. Göktuğ muydu acaba? Hemen kapıyı açınca Göktuğ hayranlıkla bana baktı. Gözlerini birkaç kez kırptı ve sonra şaşkınlıkla “Çok güzel! Prenses olmuşsun Gizem!” dediğinde onun şaşkınlığına gülümsedim.
Minicik yaşıma aldırmadan “Senin için giyindim. Yoksa bu elbiseyi neden alayım ki? Bak sen de takım elbise giyinmişsin!” dedim. Göktuğ da çok yakışıklı olmuştu. Asi saçlarına hafifçe şekil vermiş ve lacivert takım elbise giyinmişti. Çok da güzel parfüm sıkmıştı.
Bugün özel bir gündü. Hem doğum günüm hem de veda günümüzdü. Küçük bir kız olsam da bu birbirimizi son görüşümüzdü. Onun için ikimiz de şık olmak istemiştik. Sonuçta birbirimizi belki hiç göremeyecektik. Bu yüzden hiçbir arkadaşımı çağırmamıştım eve. Sadece Göktuğ'u çağırmıştım. Annelerimiz ve biz...
Göktuğ ile birlikte birbirimize gülümsedik. Ona bakmak benim için en güzel şeydi. Ama artık bu güzel şey de bitecekti. Bir daha hiç onun yüzünü göremeyecektim. Bu düşüncelerdeyken “Hadi Küçük Bey, pasta yiyelim! Sonra da... Oyun vaktii!” dedim neşeyle onu çekiştirirken.
Göktuğ hiçbir şey demeden benim sürüklediğim yere geliyordu. Salona gittiğimizde Göktuğ'un annesine “Hoş geldiniz! Anne pastamı keselim çünkü biz son kez oyun oynayacağız.” dediğimde annem hüzünlü bir gülümsemeyle bana baktı. Sonra da tamam dercesine kafasını sallayıp mutfağa gitti.
Göktuğ'un annesi yanım ageldi ve titreyen sesiyle “Çok üzgünüm ben! İnan Göktuğ ile birbirinizi çok sevdiğinizi biliyorum ama onu senden alıyorum. Affedebilir misin beni?” dedi. Bunu derken gözleri dolmuş ve ellerime sımsıkı tutunmuştu.
Onun gözlerinden yaşlar düşerken benim de kalbim acımıştı. Onun teyzem gibi görüyordum hep. Teyzem ağlamamalıydı, hem de bugün hiç ağlayamazdı. Gülümseyerek ellerimi onunkilerden çektim ve yanaklarına götürdüm. Yanaklarındaki yaşı silerken “Benim doğum günüm bugün. Kimse üzülmeyecek ve ağlamayacak! Hem sen beni unutmazsın, kalbimizin hep bir olduğunu söylersin.
Benden neden özür diliyorsun ki o zaman?” dedim.
Göktuğ'dan ayrılmak zordu ama biz mesafeleri atlatabilirdik. Kalbimiz vardı, o her yeri yakın ederdi. Göktuğ da annesinin yanağından öptü ve “Ağlama annem, ben sana kızgın değilim. Gizem de değil.” dedi. Annesi ikimize de sımsıkı sarıldı ve saçlarımızı okşadı.
O sırada annem yanmış mumları olan pastayla salona girmişti. Teyzem hemen gülümsemeye çalışırken “İyi ki doğdun Gizem! İyi ki varsın Gizem! Mutlu yıllar sana!” dedi herkes. Kutlama şarkısını bitirdikten sonra Göktuğ bana yaklaştı ve “Happy birthday to you!” dedi. Ben ne dediğini anlamayıp kızdım.
Koluna vurup dudaklarımı büzdüm. Sonra da kollarımı bağladım göğsümde. Ben ona böyle küs bir vaziyette dururken annelerimiz güldü. O sırada Göktuğ beni tutup çekmişti. Sonra da sımsıkı sarılmıştı. O öyle sarıldığında kalbim atmayı bırakmıştı. O güzel kokusunu içime çektiğimde gözlerimi kapattım. Sonra da ben de sarıldım. “Gizem, iyi ki doğdun! İyi ki tanıştık seninle, seni çok seviyorum!” dedi.
O anda kalbim atışlarını ikiye katladı. Onu bir daha göremeyecek olmanın getirdiği hüzünle canım daha da çok yandı. Göktuğ benim arkadaşımdı ya da ben o zaman öyle sanıyordum. En sevdiğim kişiydi. En çok oynadığım, en çok güldüğüm... Ailemden sonra beni en çok koruyan da oydu. Benim için Göktuğ çok derin anlamları olan biriydi.
Göktuğ benden ayrıldıktan hemen sonra pastayı kestik ikimiz de. Onunla berbaer keseceğimiz son pastaydı ve ben onu da çağırmıştım. İlk kez orada el ele tutmuştuk. Birbirimize bakmış ve aşktan habersiz kalbimizde aşk ateşini çıkarmıştık.
İşte pastayı yerken Göktuğ bana aldığı son hediyeyi vermişti. Veda hediyemi... Bilezikti bu. Hem de en değerlim olan ve dokuz yıl boyunca bileğimden asla çıkarmayacağım bileziğimdi. Kırmızı bir ipti.
İkimizin de dokuz yıl boyunca bileğinden çıkarmadığı bir kader bağı... GÜNÜMÜZ...
Bileğime baktım hemen. Bu bir kader bağı denilen kırmızı ipti. Onun bana aldığı ve benim asla bileğimden çıkarmadığım bileklik... Kalbimin atışını her baktığımda değiştiren bileklik... Kader bağının sevgililer arasında bağlandığı zaman onların ilişkisini devam ettirdiğini söylerlerdi. Kaderinde birlikte yazılan insanlar bağ kopmadığı sürece ayrılamazlardı. Ayrılık olsa da kaderi bir olan insanların bağı asla kopmazdı. Bizim de bağımız kopmuyordu. Kopmayacaktı hiçbir zaman.
O sırada çıkış zili çalmıştı. Geçmişin anılarından kendimi koparmak için bileğimdeki bakışları sevdiğim adama yönlendirdim. Bana bakıp gülümsediğini görünce hemen yanına koştum. “Sevgilim neredeydin acaba?” dedim yanına oturunca. Bana baktı ve saçlarıma elini koydu. O böyle yapınca gözlerimi kapattım ve ona sarıldım.
Onu gerçekten çok seviyordum. Kendimden vazgeçecek kadar çok seviyordum. Onun için her şeyi yapardım. Onun kokusunu içime çekmek için, onun güvenli kollarında hapsolmak için... Ben ona aşıktım! Hem de her hücremle...
bu düşüncelerimin arasındayken yanımıza Selin ve Selim geldiler. Onlar da sevgililerdi. Bunu saklamıyorlardı. Tüm okul biliyordu. Bu yüzden bizden daha rahatlardı. Bizim saklamamız gereken şeyler vardı. Umut olsun, Mert olsun, Göktuğ'un babası olsun...
Tam Göktuğ'a sarılmışken telefonuma yine bir bildirim geldi. 'Özel Numara' yazısının altında iki tane alyans resmi duruyordu. Bunun ne olduğunu anlamazken birden gelen mesajla Göktuğ'dan hızlıca ayrıldım. Mesajda yazanlar şöyleydi:
VE ADAMIN BUGÜN SON GÜNÜYDÜ. ÇÜNKÜ YOLLAR AYRILACAKTI. ANNESİ İÇİN SEVDİĞİNDEN VAZGEÇEN ADAM SENCE SÖZLENİNCE NE YAPACAKTI?
Bu cümleler bende şok etkisi bırakırken Göktuğ'a baktım. Hiçbir şeyi fark etmeyen Göktuğ Selim ile şakalaşıyordu. Mesaj gerçekten sadece ayrılıktan bahsediyordu. Diğer mesajlara da bakınca şok olmuştum sadece. Engellediğim tüm numaralardaki mesaj bir ayrılıktı. Hepsi aynı kişidendi yani...
kendimi tuvalete gitmek bahanesiyle dışarı attım ve bu numaraya mesaj attım.
KİMSİN SEN? NEDEN FARKLI NUMARALARDAN MESAJ ATIYORSUN? NEDEN GİZLİ DURUYORSUN VE NEDEN BU MESAJLARI ATIYORSUN?!
Ben yazdıktan sonra hemen gelen mesajla tekrar tüylerim diken diken oldu.
ÇOK İYİ TANIDIĞIN BİRİ DEĞİLİM AMA GÖKTUĞ BENİ BİLİR. SENDEN NEFRET EDİYORUM, SENDEN İNTİKAM ALMAK İÇİN BU MESAJLARI ATIYORUM.
Bu seferki psikopat kimdi? Ne intikamından bahsediyordu? Neden sürekli benim telefonuma mesaj atıyordu? Neyin intikamını istiyordu?
Göktuğ'un haberi olmadan okuldan çıktım. Eve gitmeliydim. Bu kim bir şekilde öğrenmem gerekiyordu. Ya da bir şekilde düşünüp bu kötü şakayı artık sonlandırmalıydım. Göktuğ beni seviyorsa neden başkasıyla sözlenecekti ki? Hangi cesaretle bizim birbirimizle olan ilişkimizi sorgulayabilirlerdi?!
Kalbimiz birbirine bağlıydı ve bizim sevgimiz yıllara meydan okumuştu. Yıllardır birbirimizi görmesek de tanımıştı kalplerimiz. Zaman yaşadığımız her şeyden ders çıkartmamıza yardım etmişti. Özlemden, aşktan, kırgınlıktan, intikamdan... Yaşadığımız zorluklara göğüs gerebilmiştik.
Bizim aşkımız bu kadar şeye rağmen devam edebiliyorsa nasıl bir olay bizi ayırırdı ki? Neden ayrılmamız gerekmeliydi ki? Göktuğ sözlenmezdi ben hariç kimseyle. Kendimden daha fazla emindim. O da beni çok seviyordu. Beni benden daha çok severken bize kimse engel olamazdı.
Bu düşüncelerdeyken Kar'ın havlamasıyla kendime geldim. Ayaklarım beni eve getirmişti bile. Kar'ı sevip okşadıktan sonra kapıyı çaldım. Tam bir kez daha çalacaktım ki annem kapıyı açmıştı. Bana gülümseyerek “Kızım benim! Hoş geldin Balım!” dedi ve sonra da sarıldı. Anneme “Hoş buldum Kaymağım!” dedim ve ben de sarıldım.
Odama doğru yöneldiğim sırada annem arkamdan “Kızım yavaş yavaş hazırlan. Odandaki elbiseye bak bakalım, beğenecek misin?” dediğinde koşarak odama gitmiştim. Odamdaki dolabımda asılı duran elbiseyle çığlık attım sevinçten. Bu benim bir zamanlar çok istediğim o elbiseydi!
Yemyeşil bir elbiseydi. Dizlerimin iki parmak altında bitiyordu. Balon kollu bu elbise kare yakaydı. Yakası çok açık değildi. Elbisenin etekleri çok güzeldi. Eteklerinde taşlar vardı. Şekilli olan bu taşlar sanki ateş gibi duruyordu. Kolları tüldü. Kemer detayında da taşlı süsleme vardı. Çiçek gibi duruyordu.
Elbisemi yavaş yavaş giyinmeye başladım. Bir yandan da maşamı hazırlamaya başladım. Maşayı prize taktıktan sonra gözlerime eyeliner çektim. Uzun çektiğim bu eyeliner çok güzel olmuştu. Sonra gözlerime rimel sürdüm. Isınan maşayı saçlarıma doladım. Sadece uçlarını dalgalandırmak istiyordum. Bu yüzden sadece uçlarını doladım.
Bu işlemleri yaparken Göktuğ'un beni güzel bulup bulmayacağını merak ediyordum. Beni rahatsız eden numaradan bahsetmeli miydim? Göktuğ beni gerçekten böyle mi güzel bulacaktı? Sever miydi? Acaba yanılıyor olabilir miydim? Beni sevmiyor ama seviyor gibi yapıyor olabilir miydi? Başkasını sevebilir miydi Göktuğ?
Bu düşüncelerle birlikte elimi yakınca irkildim. Kendime gelmemde elimi yakmam gayet etkili olmuştu. Elime üfledikten sonra baktım. Hafifçe kızarmıştı. Çok umursamadım. Zaten elma gibi olan yanaklarıma çok çok azıcık allık sürdüm ve biraz da parlatıcı sürdüm. Dudağımın rengi olan bir tane ruj aldım. Rujun üstüne azıcık dudak parlatıcısı sürünce hazırdım.
Takılarıma gelmişti sıra! Setlerimden birini çıkardım. İçinde yüzük kolye ve küpe vardı. Kelebek şeklinde çerçevesi olan yeşil taşla süslenmişti. Yüzüğü de, küpesi de, kolyesi de öyleydi. Takı işini de bitirince ayndan kendime baktım. Çok güzeldim!
Ben her şeyimi toparladığım sırada annem dışarıdan kapımı tıkladı ve “Kızım hadi artık çıkacağız!” dedi.
Birdenbire içime gelen ufak huzursuzluğa aldırmadan neşeyle odadan çıktım. Annem beni baştan aşağıya süzdüğünde geldi ve saçlarımı okşadı. Sonra da bana sıkıca sarıldı. Gurur duyan bir sesle “Sen ne kadar büyüdün güzel kızım! Benim gençliğime ne kadar benzemişsin! Şu anda çok duygulandım!” dedi. Gözlerim dolu dolu ona baktım. Sonra da tekrar ona sıkıca sarıldım.
Annem benim canımdı. Beni her zaman benden iyi tanıyan kişiydi. Acaba ona anlatsam bu mesaj mevzusunu bana kızar mıydı? Bana ne kadar kızardı? Anneme dürüstçe her şeyi anlatsa mıydım? Bu olanları ona anlatmak zorundaydım. İçimden bir ses bu kişinin bize çok yakında zarar vereceğini söylüyordu. Bizi çok yakından tanıyan birisiydi ama ben onu tanımıyordum. O zaman bu kişiyi annem tanıyor olabilirdi.
Anneme utangaç bir sesle “Anne ben sana bir şeyler anlatacağım. Ama bana kızma lütfen! Sadece bana yardım etmelisin.” dediğimde annem şüpheli gözlerle bana baktı. Annemi salonda bir koltuğa oturttuktan sonra “Anne bunu sana nasıl söylerim bilmiyorum ama...” derken annem “Göktuğ ile sevgilisiniz ve bundan rahatsız olan birisi var değil mi kızım?” dedi bana hafif kızgın sesle.
Ben ona şaşkınca bakarken annem kaşlarını çatmış bir vaziyetteydi. Şaşırmamıştı. Ama bana kızgın olduğunu da hissedebiliyordum. Annem “Nereden bildiğimi düşünüyorsun değil mi? Nasıl dersen kızım ben senin gelişinden biliyorum ne diyeceğini. Sana güveniyorum Kızım ama benden sakladığın şeyleri de tahmin ediyorum.” dedi.
Annemin dedikleriyle gözlerim dolu dolu olmuştu. Titreyen sesimle “Anne ben özür... Özür dilerim! Anne ben seni çok seviyorum ama... Ama seni üzmek istemedim. Belki kendim bulurum o kişiyi dedim ama olmadı!” dedim. Artık ağlamaya başladığımda annem saçlarımı okşamıştı. Anneme sımsıkı sarıldım ve “Kızım ben sana hep dedim değil mi? Ben seni çok seviyorum. Kararların bana saçma da gelse ne zaman canın sıkılırsa yanındayım hep.” dedi ve ıslanmış yanaklarımı sildi. Biz orada öylece sarılmış durmaya devam ediyorduk.
KIZ ANNESİNİN TESELLİSİYLE KALP YANGINLARINI SUSTURMAYA ÇALIŞIYORDU. KALBİ ACIYORDU TEREDDÜT VE TEDİRGİNLİK TOHUMLARIYLA. BU AŞKIN YANGINLARI KORKUNUN ETKİSİYLE SÜREKLİ KALPTEKİ ORMANLARI YOK EDİYORDU. KIZ BU KADAR AŞIKKEN GERÇEKLERİNİ GÖREMİYORDU. BU AŞKIN ONA DA ÇEVRESİNE DE ZARAR VERECEĞİNİ GÖREMİYORDU.
DİĞER TARAFTAN ADAM BABASININ KATI KALBİNE KARŞI DURAMIYORDU. YORULMUŞTU ÇÜNKÜ. BABASINA KARŞI ÇIKMAYA ÇALIŞTIKÇA BABASI YENİ BİR ŞEY YAPIYORDU. SEVDİĞİ KIZA KAVUŞAMIYORDU ADAM. KALBİNDE BÜYÜK AŞKIN YANGINLARI SÜREKLİ BÜYÜYORDU AMA ADAM SEVDİĞİNE ULAŞAMIYORDU.
BABASIYSA MASUM İKİ AŞIĞI YOK ETMEK İÇİN HER YOLU DENEYECEKTİ. BUNLARDAN BİRİSİ DE ADAMIN KIZA DÖNMEMESİ İÇİN KENDİNE VERDİĞİ SÖZDÜ. BU SÖZÜN İLK AMACI DA ŞİRKETTEKİ YEMEKTİ. YARIN AKŞAM OLACAK YEMEĞE AİLE YEMEĞİ DEMİŞTİ. ADAMI ORADA PRANGALAYACAKTI. ONUN KALBİNE ASIL KAZIĞI VURACAKTI.
BU SEFER NE OLACAKTI? EN ÇOK KİM ETKİLENECEKTİ? KIZ MI ADAM MI YOKSA HERKES Mİ?
Bölüm etkileşimi
