KIRIK AŞK kitap kapağı

9. bölüm / 17

KIRIK AŞK

9.BÖLÜM

Vaveyla Yazarı: Aylin Gün

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 17Şu an: 9.BÖLÜM

1GÜN SONRA… GÖKTUĞ’DAN…

Uyanmıştım. Şimdiyse marketlerin önünde duruyordum. Neden mi? Kamera kayıtlarına bakıyorduk. Ne yapalım yani?

Sevdiğim kızın ne halde olduğunu bilmeden dört saat hastanede uyumuştum.
Herhangi bir sorunum olmayınca da kimse beni tutamamış ve polis amcamla aramaya başlamıştık.

Aileler darmadağındı. Özellikle Gizem’in ailesi… Annesi çok ağlamış ve sonunda kriz geçirip bayılmıştı.

Şu anda evde yatıyordu zavallı kadıncağız. Ağlamıştı, bağırmıştı ve bizi tehdit etmişti. Gizem’i annesinin feryatları için de olsa bulmalıydım. Ne olursa olsun onu bulmalı ve ailesine kavuşturmalıydım.

Bana gelirsek nasıl mıydım? Sevdiğim kız kayıptı. Kamera kayıtları ise bize çok bir şey göstermemişti.

Mert’in gönderdiği ekran görüntülerine bakıp gittiği kafeyi bulmuştum. Sonra amcamla beraber kafeye bakmıştık.

Kafede masalar düzenliydi. Amcam da etrafa bakmıştı ama şüpheli bir şey yoktu. Sonra oranın kamera kayıtlarına bakmıştık ama bir şey bulamamıştık.

Oradan da yan taraflardaki kafelerin kayıtlarına bakmaya gitmiştik. Üç kafeye de bakmıştık ama bir şey yoktu. Neredeyse bir saat olmuştu ama nedense işe yarar görüntüler bulamamıştık.

Yine bir kafeye girip kafenin arka sokağa bakan kamerasına bakmaya başladık.

Birden sokağa giren bir siyah arabayla amcama “Amca! Bu araba… Bu arabanın sokağa girişi ile Gizem’in kaçış saatleri uyuşuyor. Biraz ileri sarıp bakalım.” Deyince amcam kafasıyla onayladı.

İşte, bulmuştuk! Gizem ekrandaydı ve telefonla birisini arıyordu. O sırada araba duruyordu ve… Kaçırılma olayı böyle olmuştu demek ki.

Canım acımıştı ve kalbim endişeyle daha da kavrulmaya başlamıştı. Gizem’in mücadelesi ve benim orada olamayışım çok canımı yakmıştı. Acımla birlikte bir el omzuma dokununca arkama döndüm.

Amcam bana destek olurcasına elini omzuma vurmuştu. Sonra da “Sakin ol evlat! Bulacağız onu. Merak etme!” deyince ona sarıldım.

Amcam bana bir baba gibi sarılırken “Aklını kullan. Şu anda duygularına odaklanma. Hiç hatırladığın bir şey var mı bu olayla ilgili? İyi düşün oğlum!” dedi. O öyle deyince düşündüm. Gizem ile hiç bu olayı konuşmamıştık.

Ama aklıma oteldeki olay gelince ona döndüm ve “Aslında babam anlattı mı bilmiyorum. Ama bir otelde o adamla karşılaştık. Gizem de oradaydı…” diyerek anlatmaya başladım.

Anlattıktan sonra amcam bana şüpheyle “Oğlum bir şey soracağım. Sen bu kızı bu kadar arıyorsun hani, acaba bu kız kim? Ben senin en son endişelendiğin zamanı gayet iyi hatırlıyorum. Annen için korkmuştun ve endişelenmiştin. Oğlum, sen hiç duygularına yenilmezdin! Bu kız kim ki bu kadar duygusal davranıyorsun?” deyince hüzünle gülümsedim.

Amcama özlem dolan bir sesle “O kız beni ben olduğum için seven, bana annemden sonra en çok değer veren ve benim tüm acı günlerimde aklımda ve kalbimde olan kişi. Küçükken sana sevdiğimi söylediğim kızı arıyoruz.” Deyince amcam şaşkınlıkla “O kız çocukluğundaki kişi mi yani? Hani bana hep ‘Onu seviyorum.’ Dediğin kişi bu kız mı?” dedi.

Kafamı onaylarcasına sallayınca omzumu sıvazladı ve gülerek “Desene aşktan bu hallerin. O zaman daha da çabuk olalım!” dedi. Sonra ekranlara tekrar döndü ve o siyah arabanın ekrana yansıyan plakasını aldık.

Aklıma gelen bir soruyla amcama döndüm ve “Amca diğer kafelerde neden yoktu bunlar? Neden biz görmedik?” deyince amcam iç çekti ve “Büyük ihtimalle silindi. Birisi ya da birileri tarafından…” dedi.

O bana öyle deyince ona döndüm ve “Babam yüzünden oldu bunlar amca. Bana yardım et ve sevdiğim kızı bulayım lütfen.” Dedim. Amcam “Yardım edeceğim oğlum.” Diyerek telefondan birisini aradı. Ben daha fazla yanında durmadım ve dışarı çıktım. O sırada telefonum çaldı.

Telefona baktığımda arayanın Mert olduğunu gördüm. Telefonu açtım ve “Ne var yine?” dedim soğuk sesle.

Biraz durdu ve kahkahayla “Sevdiğin kızı bulman için yardım ediyorum ama anlamıyorsun galiba. Salaksın değil mi? Neyse uzatmayalım. Derhal benim tatil evime geliyorsun. Sana iyi ve mükemmel bir sürprizim var.” deyince öfkeyle “Bana bak Mert, cidden seni öldürürüm. Ne istiyorsun lan!?” diye bağırdım.

Ben bağırınca “Telefona bir mesaj göndereceğim. Hem konum hem de fotoğraf olacak. O zaman tıpış tıpış geleceksin!” dedi.

Sonra da kapattı. Hemen ardından iki kere bildirim sesi geldi. Bildirimlere sıkıntıyla tıklayınca gördüğüm fotoğrafla şok oldum.

Umut! Ne işi vardı orada?
Nasıl yani? Selim bana uyandığımda onun ambulans çağırdığını söylemişti. Orada olduğunu ve yanımda kimsenin olmadığını söylemişti.

Ben de üstelememiştim. Nasıl oluyor da, Umut orada ve Mert ile birlikte oluyordu? Mert benim başımın dertte olduğunu nasıl bilip de Umut’u kendi evinde tutuyordu? Ya da bunlar tesadüf müydü? Gerçekten onu yakalaması tesadüf olabilir miydi?

İşin aslını öğrenmek için daha yeni içeriden çıkan amcama “Amca ben bir şey unuttum evde. Hemen alıp geleceğim, nerede olursun?” deyince amcam “Ne unuttun ki?” dedi.

Aslında unuttuğum bir şey yoktu ama amcama gerçekleri öğrenmeden Umut’tan bahsedemezdim. Aklımda onunla ilgili güzel bir plan vardı.

Amcama bakarak “Ya önemli bir şey değil. Sadece Gizem ile ilgili.” Dedim ve sorularını dinlemeden gelen taksiyi durdurdum.

Taksinin içi boştu ve bundan faydalanıp hemen taksiye bindim. Taksiciye “K… Mesire Alanı ve Bungalov Evleri’ne gideceğiz.” dedim.

O sırada telefonum çaldı. Arayan babamdı. “Ne var?” dedim gayet resmi bir sesle. Babam “Bana bak Göktuğ! O adam ne isterse istesin sakın beni tehlikeye atacak bir hamle yapma! Bu hem annen hem de senin için kötü sonuçlar doğurur.” Deyince gülümsedim.

Bu yüzden araması gereksiz olmuştu. Ben daha güzel cümleler beklerken böyle demesi yorgun olan bedenimi öfke ile germişti.

Ona sakin bir şekilde “Sen zaten annem ve benim için her zaman bir varmış bir yokmuş gibiydin. Annem ve ben sen gidince daha mutlu olurduk. Yine mutlu oluruz, neden mi? Çünkü ölen birisi için ben üzülmeyi bıraktım. Sen bir ölüsün! Yok ettiğin ve bitirdiğin hayatlar seni zaten öldürdü! Ama bu ölü bedenin yaptıklarının cezasını Gizem çekmeyecek. Karşı taraf seni bile isterse veririm. O yüzden kapat şimdi!” dedim.

Benim yanımda olup o kızı bizimle araması gerekirken beni tehdit ediyordu! Zaten ondan asla iyilik beklemezdim ama bu da olmamalıydı.

Yaptığı şeylerin cezasını o kız ve ben çekerken, bizden özür dilemek için kendini hazırlaması gerekirken o beni tehdit edip sindirmeye çalışıyordu.

Arkadaşıyla yaptıkları yüzünden ufacık bir pişmanlığı bile yoktu. Nasıl bu kadar zalim olabilirdi ki? Nasıl bu kadar vicdansız olurdu bir insan? O sırada telefonum tekrar çalınca sıkıntıyla ofladım. Arayan kişi Selim’di.

Telefonu açtım ve ona direkt “Sana kim haber verdi? Kim hastaneye gelmeni istedi? Mert Umut’u nereden biliyor sen bilmiyorken?” deyince karşıdan derin iç çekme sesi duyuldu.

SELİM’DEN… MERT ARAYINCA…

Selin’e kendimi affettirmeliydim. Onu çok seviyordum.

Hani ilk görüşte aşk derler ya işte ben de onu gördüğümden beri sürekli onunla ilgili düşüncelerdeyken kendimi buluyordum.

Onun canını yaktığım için kendimden nefret edip Gizem’e onunla ilgili sorular sormuştum. Bana sevdiği şeyleri söylemişti. Onu bir kafeye çağırmış ve orada ufak bir hediyeyle konuşacaktım. Özür dilemeli ve çıkma teklifi etmeliydim artık.

Yaklaşık yarım saat öncesinden gelmiş ve yanımdaki hediye torbasına bakıp gülümsemiştim. Bize ait olan masaya oturmuş ve Selin’i beklemiştim.

Onu beklemek bile çok güzelken onunla sevgili olma gerçeği kim bilir nasıl güzeldi! Selin her zaman güler yüzlü ve cana yakındı. En sevdiğim özelliğiydi bu. Benim etrafımda kimse bu kadar cana yakın değilken o benim için her zaman için farklı olmuştu.

Tanıştığımız zaman da gülüşüne ve kısılan güzel gözlerine karşı kalbimde bir dalgalanma hissetmiştim.

Önceleri kabullenmek istemesem de bu hisse zamanla alışmıştım. Selin çok güzel kalpliydi. Onun görünüşünü değil aslında güzel kalbini seviyordum. O da beni seviyordu. Bakışlarıyla bunu beli ediyordu. O güzel gözlerinde beni görünce farklı duygular beliriyordu.

Birden yanıma gelen garson kıza “Benim için pasta ayrılmıştı. Onu bu masaya gelen kızla birlikte getirin lütfen.” Deyince kız kafasıyla onayladı ve gitti.

O sırada arkadan “Selim ne var, neden çağırdın beni?” diyen Selin ile arkamı dönmüştüm. Masaya gelmemiş ve arkamda durmuştu.

Önceden bakışlarında korku yokken şimdi korku da gözlerine eklenmişti. Benim yüzümden benden korkması çok canımı yaksa da belli etmeden gülümsedim.

“Gelip otursana. Yorulmuşsundur.” Dedim yumuşak bir sesle. Selin çok narin ve kibar bir kızdı. Herkes için iyi düşünen, görgülü ve narindi. O yüzden onu bir daha incitmemeliydim.

Bana ürkekçe bakan kıza “Öncelikle seninle konuşmak istediğim iki konu var. Bunlardan ilki seni incittim. Bundan dolayı özür dilerim. Bir daha olmayacak, emin ol. Lütfen bu hediyeyi de özür hediyesi olarak kabul et.” dedim ve hediyeyi verdim.

Selin bana delirmişim gibi baktıktan sonra paketi aldı ve açtı. Gözlerindeki merak duygusuyla birlikte paketi açmakla açmamak arasında tereddüt ediyordu. Sonunda dayanamadı ve paketi açtı. Gözleri kocaman açıldı ve bana şaşkınlıkla baktı. “Ama bu benim almak istediğim gümüş takım! Bunu nereden biliyorsun?” dedi.

Gülümsedim ve Gizem’den akıl almanın ne kadar doğru karar olduğunu anladım. Karşımdaki kız o kadar güzel gülüyordu ki!

Gülümsüyor ve gözlerinin içi gülüyordu. Bana baktı ve masaya yaklaşıp “Çok teşekkür ederim! Çok güzel bu hediye!” dedi.

Sonra da üçlü takımı kutudan çıkardı. Önce küpelerini yavaşça taktı, sonra yüzüğünü.

Kolyeye gelince bana baktı ve çekinerek “Acaba kolyeyi sen takar mısın?” dedi. Onun istekleri benim için bir emirdi. Yerimden kalktım ve kolyeyi saçlarının üstünden yavaşça taktım.

Bunu yaparken Selin’in heyecanı da gözümden kaçmamıştı. Gülümseyerek yerime geçtiğimde Selin o güzel saçlarını kolyeden çıkardı.

Kolye ona çok yakışmıştı. Takım Markazit taşındandı. Pembe bir taştı ve çiçekli desenle etrafı çevrelenmişti.

Bu taşlı takımı Gizem tavsiye etmişti ve ben de tabii ki almıştım. Ardından arkadan garson kızlar geldi ve iki tane servis açtılar. Selin şaşkınlıkla bana bakarken ben sadece göz kırptım ona. Utanıp bakışlarını arkaya odaklayınca güldüm.

Selin’in bakışlarındaki değişimle pastanın geldiğini anlamıştım.

Selin hızla bana dönerken “Bu çocuk sana sürpriz yapmak istedi.” Dedim yine muzipçe. Selin bana artık sorarcasına bakıyordu. Haklıydı da! Artık söylesem iyi olurdu. Selin elini masaya koymuştu ve ben de elini tutup ona baktım.

O şaşkınlıkla
bana dönerken bakışları bile anlamama yetmişti. Beni seviyordu! Ona “Senden hoşlanıyorum Selin. Hem de çok…” dediğimde Selin önce ifadesizce bakmıştı.

Bu durum beni korkuturken birden gülümsemiş ve elimi tutmuştu. Bu beni sevince boğarken birden telefon çaldı.

Arayanın kim olduğuna bakınca MERT olduğunu görmemle suratım ciddileşti. Ne istiyordu acaba? Açtım ve onun nefretlik sesini duydum. “Ne var Mert? Çabuk söyle!” dedim.

Mert endişeyle “Şimdi yanında kim varsa onu da alıp Manolya Hastanesi’ne Göktuğ’un yanına gidiyorsun. Ona benden bahsetmiyorsun çünkü benim onu kurtardığıma inanmaz. Bir de Gizem’in arkadaşı ve senin hoşlandığın kıza da söyle: Gizem kaçırıldı. Kaçıran da Umut.” Deyince şokla ayağa kalktım ve bağırdım.

“Ne?! Ne dediğini biliyor musun sen! Umut neden böyle bir şey yapsın ki?!” dediğimde Selin de kalkmış ve onun kolundan tutup arabaya götürmüştüm. Sadece birkaç dakikalık yolumuz vardı ve Mert her şeyi o arada anlatmıştı.

Selin bana endişeyle bakıyor, bense ona nasıl anlatacağımı ve onun tepkisini bilmiyordum.

Telefonu kapattığımda “Güzelim, şimdi şöyle ki sakin ol. Derin nefes al ve diyeceklerimi iyi dinle. Umut denen bir çocuk Gizem’i kaçırmış.” Deyince Selin önce çığlık attı ve sonra da korkuyla ağlamaya başladı.

Ağlarken ona sarıldım ve “Lütfen sakin ol. Göktuğ hastanede, onun yanına gitmeliyiz. Gizem’in ailesinin yanında da böyle olma lütfen.” Demiştim.

Yol boyunca Selin sadece ağlamıştı. Onu böyle görmek yüreğimi parçalasa da ağlamasına izin vermiştim.

Umut neden birden böyle bir şey yapmıştı, Mert nereden biliyordu ve Göktuğ nasıldı? Gizem şimdi ne yapıyordu?

Hastanenin içine girince Göktuğ’un ailesini görmüştük. Selin iyi değildi, Göktuğ’un annesi ona sarılınca ikisi de ağlamaya başladı.

Göktuğ’un babası bana “Ne olduğunu öğrenebildin mi? Mert beni aradı ve sadece Gizem ile Göktuğ’un durumundan bahsetti.” Deyince kafamı iki yana salladım.

O sırada arkamızdan “Lütfen yardım edin! Karım fenalaştı!” diyen bir adam sesiyle kapıya doğru baktık. Göktuğ’un babası telaşla “Ne oldu?” dediğinde adam “Fenalaştı haberi duyunca.” Dedi.

Onun kim olduğunu anlamıştım. Gizem’in ailesiydi bunlar. Ben de onların yanına gidecekken burada durmamın daha iyi olduğunu düşündüm.

Ben buradaki iki kişinin yanında kalırsam daha iyi olurdu. Selin ve Göktuğ’un annesi yan yana oturmuşlardı.

İkisi de perişan bir haldeydiler. O sırada bir doktor yanımıza geldi ve “Göktuğ Bey’in yakınları siz misiniz?” deyince hemen ayağa kalktım.

Adam benim yanıma gelmiş ve “Kendisi gayet iyi ama burada birkaç gün dinlense daha iyi olur. İyi günler efendim.” Dedi. Derin bir nefes verip rahatladım. Göktuğ uyurken ben de Selin ile birlikte oturdum. Göktuğ’un annesi odaya girerken biz Selin ile birlikte sessizce oturuyorduk.

SELİM BİR YALAN BULAMIYORDU SEVDİĞİ KIZA. O KIZIN GÖZYAŞLARI ONUN KALBİNİ PARÇALASA DA OLMUYORDU İŞTE. SEVDİĞİ KIZ AĞLIYORDU VE ONU SUSTURAMIYORDU. ÇÜNKÜ NE SÖYLESE YALANDI. AMA BAZEN İNSANIN YALANLARA İHTİYACI OLURDU.

KIZ BELKİ DE ASLA GERİ GELMEYECEK KARDEŞİ İÇİN AĞLIYORDU. ONA SADECE BİR CÜMLE İYİ GELİRDİ, YALAN DA OLSA FARK ETMEZDİ: O İYİ OLACAK VE BURAYA GELECEK.

BAZEN YALANLARA İHTİYAÇ DUYARIZ. KÜÇÜK YA DA BÜYÜK YALANLAR… PEMBE YA DA BEYAZ VEYAHUT BAŞKA RENKTE BİR YALAN…

NEDEN BİLİYOR MUSUNUZ? ÇÜNKÜ O ZAMAN DAHA DA MOTİVE OLURUZ HAYATA. HİÇ KOPMAYIZ YANI BAŞIMIZDA OLANLARDAN.

HAYALLE KARIŞIK YALANLAR İNSANIN KORKUSUNU BASTIRIR, KENDİNİ KONTROL ETMESİNİ SAĞLAR.

İŞTE SELİN DE BUNU İSTİYORDU. KALBİNE İYİ GELECEK BİRKAÇ KELİME… UZUN OLMAYAN AMA ONU YATIŞTIRAN BİRKAÇ CÜMLE…

ÇÜNKÜ KARDEŞİNİN ÖLME YA DA BİR DAHA BULUNAMAMA İHTİMALİ ONU KAVURUYORDU. GÖZYAŞLARI DURMUYORDU. KARDEŞİNİ YANINDA İSTİYOR VE SÜREKLİ ONUNLA ANILARINI HATIRLIYORDU.

İŞTE O ANDA YANINDAKİ ADAM ONA KALBİNİ ISITAN VE ONA İYİ GELEN MEŞHUR YALANI SÖYLEDİ: ONU BULACAĞIZ, SÖZ!

Selin’in yanından kalktım ve Göktuğ’un polis olan amcasını aradım. Ona bildiklerimi anlatınca “Tamam oğlum. Az sonra geliyorum.” Dedi. Telefonu kapattı.

Bize yardım gerektiğinde Göktuğ vermişti amcasının numarasını. Yardım gerekiyordu şimdi de.

Selin yavaş yavaş sakinleşmişti. Bunu da fırsata çevirerek “Gizem’in annesinin yanında dur. Ben de Mert ile konuşacağım olayın detaylarını.
Göktuğ uyanmadan gelirim.” Dedim ve hastaneden çıktım.

Mert ile konuşmam gerekliydi. Olayın ne olduğunu, detaylarını öğrenmeliydim. Onu aradığımda sürekli ulaşamayınca öfkeyle saçlarımı karıştırdım.

Neredeydi ki? Ya da neden burada değildi? Nasıl hem orada olup hem de Göktuğ’u tek göndermişti? Neden Umut? Umut nasıl böyle bir şey yapardı ya da neden yapardı? Gizem neredeydi? Nerede olabilirdi? Nasıl bir durumdaydı? İyi miydi kötü müydü?

Aklımda bu kadar düşünce varken yapabildiğim sadece eli kolu bağlı oturmaktı. Böyle çaresiz olamazdım. Çaresiz durmaktan nefret ediyordum ve şu an da çaresizliğin ötesindeydim. Göktuğ kalkana kadar çok zaman geçebilirdi.

Kardeşimin bu hale gelmesinin sebebini gerçekten çok merak ediyordum. Göktuğ çok iyi dövüşürdü. Onu bu kadar kötü yapabilecek kadar usta bir dövüşçü gibi durmuyordu Umut.

Ya da Gizem… O kadar ustaydı ki! Ne olmuş olabilirdi ki kaçırılmıştı? Ne olmuştu ki bu kadar dağılmışlardı? O sırada telefonuma mesaj geldi. Gelen mesajı açtığımda ‘BİLİNMEYEN NUMARA’ yazıyordu. Hastaneden çekilmişti. Ben kafamı kaldırıp etrafa bakınca bir tane yazılı mesaj gelmişti.

KİMSE BİLMİYORDU İNTİKAM NELER YAPTIRIRDI? İNTİKAM ATEŞİ NASIL AŞKLARI, SEVGİLERİ, KARDEŞLERİ YOK EDERDİ? İŞTE BÖYLE, YANLARINDAN GEÇSE DE KİMSENİN FARK EDEMEYECEĞİ BİR ŞEKİLDE…

Yazılan mesajı okuduğumda iliklerime kadar korkmuştum. Çünkü onun yanındaydı mesajı atan kişi!

Koşarak ve insanlara çarparak ilerlerken yanımdan geçen güvenliği durdurdum. Ona “Yardım edin! Hasta odasında birisi var! Hastaya zarar verecekler!” deyince ikimiz de koşmaya başladık.

Korkudan kalbim ağzıma gelirken odanın kapısından çıkan yüzü kapalı adamla beraber “Burada!” diye bağırdım.

Güvenlik hızla adamın peşinden koşarken ben sadece Göktuğ’un derdindeydim. Hemen içeri koştum ve serumu kapattım. Seruma ilaç atmış olabilirdi.

Göktuğ’Un nabzını ölçerken içeri giren aileyle güldüm ve “Ya kardeşim nasıl merak ettim de.” Deyince Göktuğ’un babası “Olanları gördük. Bir şeyi var mı?” dedi oğluna bakarak.

Kafamı salladım. Yanıma geldi ve o sırada Göktuğ uyandı. O etrafına bakıp “Gizem?” derken herkes kafasını eğmişti.

Diyecek bir şeyimiz yoktu. Bana baktı ve “Sen nereden çıktın? Umut nerede? Mert nerede?” dedi bana sersemce. Ona baktım ve “Ambulansı ben aradım.
Sen nasılsın? Burası hastane.” Deyince gülümsedi ve yorgun bir sesle “Teşekkürler ama biraz daha yatmak istiyorum.” Dedi.

GÖKTUĞ ARADIĞINDA...

Bana sorduğu soruya karşı bir cevabım yoktu. Bir şey bilmiyordum ve bana deneni yapmıştım. Ama tabii ki bu sorunun geleceğini biliyordum.

Bu yüzden de doğruyu söylemem gerektiğini düşündüm ve Selin’in yanında oturuyorken “Kardeşim, Mert beni aradı. Bana ambulansı aradığını ve hastanenin ismini verdi. Ben de geldim. Başka bir şey bilmiyordum. Ama sana da bir şey demediğim için üzgünüm. Mert beni de çağırdı az önce. Şimdi gideceğim ama bana Umut’la ilgili hiçbir şey demedi.” Dedim.

Ben daha konuşmamı yeni bitirmişken telefon suratıma kapandı. Selin’e döndüm. Hala daha ağlıyordu ve kardeşini anlatıyordu.

Onunla tanıştığı andan başlayarak her şeyi anlatıyordu. Birden bana döndü ve “Mert mi Gizem’i bulmak istiyor?” dedi korkuyla. Onu onaylayınca Selin “Gizem’e ne yaptılar bilmiyorsun değil mi? Onlar Gizem ve birkaç kişiyi yakacaklardı!” diye bağırınca şok oldum.

Ben ne diyeceğimi bilemez haldeyken Selin “Selim bir şeyler yap! Göktuğ ile de oyun oynuyor
olabilir.” Deyince hemen Göktuğ’u aradım.

Göktuğ ile iki yıl önce konuştuğumuz kız Gizem miydi yani? Bir depo yangınından bizim arkadaşlarımızı kurtaran kız o muydu?

İçimdeki minnet duygusu kabarırken Mert’in nasıl böyle bir şey yaptığını merak ediyordum. O zaten ateşten korkardı ama nasıl olur da insanları yakmaya çalışırdı? Acaba başka birisi mi yapmıştı? Mert vicdansızdı ama asla birisini yakmazdı. Kim olabilirdi ki başka onunla? Bizim arkadaşlarımız, Gizem ve… Diğeri kim olabilirdi?
Neden böyle bir şey yapacaktı? Kim bu kadar vicdansız olabilirdi ki?

O sırada telefonum tekrar çaldı. Arayan kişi Yahya Hoca’ydı. Okula da haber verilmişti Gizem için.

Büyük ihtimalle duymuştu. Hemen aramayı cevapladım. “Nasılsın Selim? Ne oldu, nasıl olmuş?” dedi Hoca. Üzgün bir sesle “Daha arıyoruz. Kamera kayıtlarına bakacaktı Göktuğ ve amcası. Ben gitmedim onlarla. Göktuğ ailesinin yanında durmamı istedi.” Deyince Yahya Hoca önce bir müddet sessiz kaldı.

Sonra da “Bulacaksınız inşallah. Yardıma ihtiyacınız olursa biliyorsunuz. Bak sınıf arkadaşların da sana selam söylüyor. Asla pes etmeyin. Gizem’i bulacaksınız. Peki kim bu adamlar?” deyince sıkıntıyla “İnanın Hocam bilmiyorum ama galiba Göktuğ ile bir ilişkisi varmış.” Dedim.

Yahya Hoca yine moral verir bir sesle “Bulacaksınız, inanın bana.” Dedi. Sonra da kapattı.

Mert’i aradım tekrar, hemen açtı. Ona “Yangını çıkaran senken nasıl oluyor da şimdi onu arıyorsun? Ya da o kadar psikolojik şiddeti uyguladığın insanı şimdi neden arıyorsun?” deyince Mert üzgün sesle “Emin ol ben yangını çıkartmadım. Gizem’e iyi davranmak istedim. Ama önce iğrenç dedikodular çıktı ve sonra da onu okulun arkasında dövmek istediler. Ben de bu dedikodular dursun diye ona kötü davranıyordum. Bir de o yangını Azra çıkarttı. Ben yanında değildim ve Gizem’i bırakması için onunla konuşmuştum. Ama o beni dinlemedi ve onları öldürmeye teşebbüs etti.” Dedi.

Ona “Tamam. Şimdi geleceğim oraya ve Göktuğ ile bana her şeyi anlatacaksın. Anlaşıldı mı? Konum at.” Dedim.

Sonra da Selin’e “Sevgilim lütfen kendine gel. Şimdi seni yalnız bırakıyorum. Lütfen endişelenme. Emin ol bulacağız onu.” Dedim ve çıktım. Arabaya bindim ve Göktuğ’u aradım. “Ben de geliyorum.” Dedim. Sonra da onu dinlemeden kapattım ve yola çıktım.

GİZEM’DEN…

Uyanmıştım. Tepemdeki kameraya baktım hemen. Hala yeşil yanıyordu. Balkondan dışarı çıktım ve adamlara baktım.

Hala daha nöbet değişimi olmamıştı. Sıkılıyordum hem de çok! Esirlik çok zordu. Burada kendimi esir gibi hissediyordum. Ayağımda prangalar yoktu belki ama kalbimi prangalamışlardı buraya.

Annemi, babamı, Selin’i ve Göktuğ’u… Çok bir zaman geçmemişti ama sıkılıyordum ve korkuyordum. Bana ne yapılacağını bile bilmiyordum. Odadan çıkabilir miydim bilmiyordum.

Kapının önüne geldim. Kapının kolunu çevirince kapı açılmıştı. Tam dışarı çıktığım için sevinirken önümdeki korumayla suratım asılmıştı. Tam bir akılsızdım!

Neden burada serbest olasın ki salak Gizem? Yüzüme sahte bir gülümseme kondurarak “Mutfak nerede? Acıktım da.” Deyince koruma bana baktı ve sessizce beni itti.

Ben ne olduğunu anlamadan kapıyı kapatıp kilitleyince öfkeyle kapıya bir tekme attım. Sonra da kameraya baktım ve dil çıkardım.

Sıkıntıyla pencereye giderken aklıma gelen çılgın fikirle birlikte gülümsedim. Pencereden mesafeye baktım. Çok az bir mesafe vardı yani atlayabilirdim. Ama geceyi beklemeliydim ve kameranın kapanma saatini…

Bu düşüncelerle beklemeye başladım ve tam o sırada kapı tekrar açıldı. Arkamı dönünce az önceki korumanın yemek bıraktığını gördüm.

O an aklıma gelen soruyla ona “Ya, acaba ben ne kadar süre daha kalacağım burada?” dedim. Koruma hiçbir cevap vermeden arkasını dönünce yine tek kaldığımı anladım. Yemeğimi aldım ve altına sıkıştırılmış şeyle kaşlarım çatıldı.

Kameraya baktım, sonra da o zıt tarafa dönünce ben de notu hızlıca çıkardım. Pantolonuma sıkıştırdığım notu banyoya gidip okuyacaktım. Elime aldığım tepsiyi hiçbir şey olmamış gibi yerine bıraktım, sonra da banyoya gittim.

Hızlıca notu açınca içinde “EĞER KAÇMAK İSTERSEN GECE SAAT DOKUZU BEKLE –MAVİ KANARYA-” yazdığını gördüğümde şok olmuştum.

Bu adamların içinde casus mu vardı? Ya da tanıdığım biri miydi bu kişi? Neden yardım etmek istiyordu bana? Nasıl bir şeyin içindeydim ben? O koruma mıydı bana yardım edecek kişi? Ya da yardım mı edecekti yoksa bu başka bir tuzak mı olacaktı? Saat dokuz neden diyordu? Nöbet değişim saatleri mi dokuzdu yoksa başka bir şeye mi dikkat çekmek istiyordu? Elimde kalem yoktu.

Odada da olmazdı. Şüphe çekmek istemiyordum ama galiba başka bir çarem yoktu. Bu yüzden elimi ısırdım. Çok saçma gelebilirdi ama ne yapacağımı şaşırmıştım bu teklifle. Bu benim son şansım olabilirdi. Bu yüzden kanımla “Tamam” yazmıştım.

Sonra da banyodan çıktım. Parmağımın acımasına bakmadan gidip yemek yemeye başladım. Kamera yine başka tarafa dönünce hızlıca tabağın altına koydum notu.

Sonra da hızlı hızlı yemeye başladım. Her birinden birkaç lokma alıp tabağı bırakmıştım masanın üstüne. Bir küçük kase pilav, bir küçük kase mercimek çorbası vardı sadece. Başka bir şey yoktu.

Tam o sırada kapı sertçe açılınca irkildim. İki tane koruma girdi. Bir tanesi sert bir yüzle “Bizimle geleceksiniz.” Dedi. Sesinde daha çok emir vardı ve beni sinirlendirmişti bu.

Tesadüfen diğer korumaya bakınca saçının maviye boyanan bir tutamını görünce kaşlarımı çattım.

Birden bana göz kırpınca öfkem şaşkınlığa döndü. Güvenebilir miydim ona? Gerçekten notu o mu göndermişti? Adını bile bilmediğim bu adama güvenmeli miydim?

Bu düşüncelerle gülümseyerek ayağa kalktım. Hiçbir şey belli etmemeliydim. Ben yavaşça ayağa kalkıp kapıya gidince birden kolumdan sertçe tutulmamla kafamı çevirdim. Yanımda duran mavi saçlı adamla göz kırptım ben de. O gülümsedi.

En fazla yirmi beş yaşlarında duran bir yüze sahipti. Koruma olarak çok heybetliydi. Sert bir mizacı yoktu sanırım. Çok güçlü tutuyordu ama kolumu acıtmıyordu.

Güven veren gözleri vardı. İnsanı korkutmayan bakışlara sahipti. Siyah takım elbise çok yakışmıştı. Siyah saçları epeyce dağınıktı ve bu ona ayrı bir hava katıyordu. Çekik gözleri vardı ama gerçekten güzeldi. Ela renkli gözleri onun havasını daha da değiştiriyordu.

Ben onu incelemeyi bitirdiğimde bana döndü ve “Saat dokuz, sonrasında seni kaçıracağız Minik Kanarya.” Deyince ona baktım şokla.

Nereden biliyordu ki benim kabul edeceğimi? Ona şaşkınlıkla baktığımı görünce “Sence şu an kameraları kim kontrol ediyor ve sana kim yardım etti?” deyince daha da şaşırdım.

Bunu asla beklemiyordum. O sırada salona geldik ve Umut’un babasını görünce içimdeki şaşkınlık korkuya dönüştü. Korkuyla karışık ona bakınca ayakta duran adam bana geldi ve “Nasılsın?” dedi.

Umut’un babası Ahmet’in sesinden huzursuzluk akıyordu. Ben ondan çekinerek “Nasıl olmalıyım? Burada zorla tutuluyorum.” Deyince dudağı hafifçe kıvrıldı.

Sonra da bana koltuğu gösterip “Otur. Ailenle konuşalım biraz. Bakalım ne yapıyorlar?” dedi alayla. Ben heyecanla koltuğa otururken mavi saçlı koruma telefondan numarayı tuşladı ve bana verdi telefonu.

Sesli arama yapılmıştı. Bu arada ben de heyecanıma hakim olmaya çalışıyordum. İçimde oluşan heyecan ellerime yansımıştı. Acaba nasıldı ailem? Annem ne tepki vermişti olanları duyunca? Babam ne yapmıştı? Selin nasıldı? Annem çok mu kötüydü?

O sırada telefon açıldı ve “Alo, kimsiniz?” diyen babamın sesiyle gözlerim doldu. Onları çok özlemiştim! Ağlamamı yutup babama titreyen sesle “Baba, babam!” dedim sadece. Babam heyecanla “Kızım, Gizem! Nasılsın balım? Neredesin canım kızım?” dediği sırada telefon elimden alınmış ve

Ahmet Bey “Nasılsınız Patronum? Beni tanımamış olamazsınız.” Dedi.

Babam ile ne konuştuklarını anlamasam da Ahmet Bey “Eğer kızını gerçekten istiyorsan öncelikle oğlumu bırakacaksınız. Sonra da bir milyon liraya kızınızı alacaksınız. Ama öncesinde gazetecilere benimle ilgili gerçekleri anlatıp teslim olacaksınız. Yoksa kızının canı çok yanar!” deyip bana baktı.

Ben hem korkulu hem de dolmuş gözlerimle ona bakınca sadistçe gülümsedi. Ardından telefonu kapattı. Burada tam sekiz saat geçmişti. Babam ne yapacaktı bilmiyordum ama ben kaçacaktım.

Babam bu adama yaptığı şeylerden pişman olduğunu belirten ne bir konuşma sergilemişti bu zamana kadar ne de bir davranışta bulunmuştu.

Bir aileyi dağıtmıştı hem de kendisi de bir aileye sahipken… Hem bana hem kalbime ihanet etmişti sevdiğim insanlar.

Bir insan kazık yediğinde canı yanardı. Her insan böyleydi ama bu… Farklıydı bu işte. Babamdı!

Benimle küçükken oyunlar oynayan, bana her düştüğümde yardım eden, yaralarımı saran… O benim kahramanımdı. Ama benim kahramanım başkasının hayallerini yıkan insandı.

Başkasının evladını aç ve sevgisiz bırakan adamdı. Başka bir babaya çeşitli kötülükler yapan ve daha da önemlisi onu kötülüğe teşvik eden adamdı. Başımıza gelen tüm olayların sorumlusuydu benim babam.

Bu düşüncelerdeyken Ahmet Bey’e dönüp “Özür dilerim. Bunlar hiçbir şey ifade etmeyecek biliyorum ama babam adına ben çok özür dilerim. Ben… Üzgünüm telafi edebileceğim bir şey değil ama en azından özür dilerim!” dedim ağlayarak.

Gözlerimdeki yaşlar durmazcasına akarken “Sen suçlu değilsin. En başından beri sen bu hikayedeki en masum insanlardansın. Ama baban bir kez bu korkuyu yaşayıp beni anlamalı. Sana değil benim öfkem ve kinim. Babana öfkeliyim ve sana asla daha fazla zarar verecek bir şey yapmam. Özrün için teşekkürler. Ama özür dilemesi gereken baban.” Deyince şaşkınlıkla ona baktım.

Yüzünden ciddi olduğunu anlayabiliyordum. Üzgündü, ama öfkesi daha fazlaydı. Öfkesi onu yok etmeden o öfkesini bitirmek istiyordu. Bu yüzden de onu yok edecek yola başvurmuştu. Bu yol da intikamdı…

KIZ DÜŞÜNDÜ ODASINA GİDERKEN. DEMEK Kİ ÖFKE BÖYLE BİR ŞEYDİ. İNTİKAM İNSANLARIN ÖFKESİNİ SÖNDÜRME YOLUYDU.

İNTİKAM MASUM İNSANLARIN YOK EDİLDİĞİ BİR YOLDU. SUÇLU KİMSELERİN ETRAFINDAKİ HİKAYELERİN MASUMLARI ÖLDÜRMESİYDİ İNTİKAM.

KALBİNDEKİ HER ŞEYİ YAKACAK BİR YANGINDI İNTİKAM. İYİLİĞİ YAKAN, KALBİN GÜZELLİĞİNİ YAKAN, ŞEFKATİ YOK EDEN BİR YANGINDI. İNTİKAM ÖFKENİN YANGININI SÖNDÜRME YOLUYDU.

AMA BU YANGIN YOK ETTİĞİ HER KALP İÇİN YENİ BİR YANGIN OLUŞTURUYORDU.

BU YANGIN GİRDİĞİ HAYATLARI, YAKTIĞI YÜREKLERİ ACIYA ZİNCİRLİYORDU. İNSANLIĞIN FELAKETİ GİBİYDİ BU İNTİKAM YANGINLARI. BU FELAKET TÜM HAYATLARI VE MASUM ÖYKÜLERİ ÖLDÜRMÜŞTÜ.

Ben odaya girmiş ve yatağın üstüne oturmuştum. Saat sekiz olmuştu ve nedense içimde en ufak heyecan, küçük bir kaygı kırıntısı kalmamıştı.

Bir saat sonra kaçacaktım ama az önce olanları düşünüyordum. Ahmet Bey aslında kötü birisi değildi. Benim babam ve Göktuğ’un babasıydı kötü olan. Bendim belki de kötü olan… Ailemin işlediği günahları bilmeden yaşayan ve kaygısızca, korkusuzca, utanmadan nefes alan…

O adam iyi birisiydi. Benim ailemin yaptığı yanlışlar yüzünden kötü olmuştu. En kötü halinde bile benim masum olduğumu düşünüyordu. Benim bu hikayedeki en masum kişilerden olduğumu düşünüyordu.

Bana çok büyük bir zarar vermemişti aksine çok şey öğretmişti. Sadece birkaç saatlik zaman diliminde bana dünyanın kötü yönünden bahsetmişti.
Kendisinin de içinde bulunduğu zalim taraftan…

Ona saygı duyuyordum. Düşmanının kızını intikam almak için kaçırmıştı. Düşmanı yüzünden neler yaşamıştı ama bana yine de iyi davranıyordu. Bu bir günde bana hiç şiddet uygulamamış ya da psikolojik olarak bana acı çektirmemişti bizzat.

Yanına alıp konuşmuştu bile. Başka birisi olsa belki yaşanan o kadar şey için beni öldürmek isterdi, öldürürdü hatta.

Ama o sadece özür ve adalet istemişti. Karısının ölümü ve yaşadığı onca zorluğa rağmen beni dövmemişti, zorla bir şey yaptırmamıştı.

Adalet istiyordu, bunu belli etmişti. Bir tane özür ve pişmanlık belirtisi görmek istiyordu. Karısının, çocuğunun acısına karşılık bir özür… Yaşanan ve yıllarca eskimeyecek, kabuk bağlamayacak bu yaraya karşılık sadece adalet istiyordu. Onu anlıyordum.

GÖKTUĞ’DAN…

“Nerede lan sevdiğim kız!? Söylesene lan!” diye bağırıp yakasına yapıştım Umut’un. Bir buçuk saattir Selim ile birlikte Mert’in evine gelmiş ve Umut’u konuşturmaya çalışıyorduk. Ama konuşmuyordu.

Asla konuşmayacağını söylemişti. En sonunda dayanamayıp Umut’un telefonundan yüz tanıma sistemini açtırdım onun yüzünü okutarak. Sonra da onun babasına fotoğraf atmıştık.

Ne olacağını bile bilmeden bunu yapmak iyi hissettirmiyordu. Ama oynayacak başka kozum yoktu elimde.

Hiçbir şey yapamamak beni kötü hissettiriyordu. Çaresizdim yani. Bu benim sabrımı taşırıyordu.

Gizem iyi miydi, kötü müydü? Başına ne gelmişti? Ne haldeydi? Kalbimdeki yangın içimi eritiyordu.

Yok oluyordum her saat. Kafayı yemek üzereydim. Kendimi delirmek üzere buluyordum onu düşününce. Gözünden bir damla yaş akmasını bile istemezken o benim sevdiğim kızı kaçırmıştı. Bir intikam planına kurban edecekti belki de.

Tam ona yumruk atacaktım ki Mert araya girdi. Bana kendinden emin bir sesle ve uyaran bir tonla “Yeter Göktuğ. Bırak konuşmasın. Az sonra götürürüz amcana. O konuşturur!” demişti.

Sesi yavaş yavaş yükselirken Umut bir anlık korkmuştu. Ama hemen toparlamıştı kendini. Hiçbir şey olmamış gibi herkese büyük bir cesaretle bakıyordu.

Birden gülmeye başladı ve “Merak etme Göktuğ, kız iyi! Ama daha ne kadar iyi olarak kalabilir bilemem. Babam benim kaçırıldığımı öğrendi sonuçta. Sen ona fotoğraf attın ya, artık sonu ne olur bilemem o kızın.” Dedi. Bunu demesiyle oturduğum yerden kalktım ve onun bağlandığı yerde boğazına yapıştım.

Onu öldürecektim! Beynimde sadece bu düşünce vardı ve gözüm kararmıştı. Geri dönüşü olmayan bu yola girmek üzereyken birden Umut’un suratının yavaş yavaş morarmaya başladığını görmemle ellerimi hızla geri çektim.

Hem ellerime hem ona baktım ve az önce ne yaptığımın şokuyla hemen dışarı çıktım. Selim ve Mert beni durduramamıştı.

Bir an gözüm kararmıştı ve öfke beni ele geçirmişti. Sadece bir anlık öfke karşımdaki insanı öldürecektim! Gizem’e ulaşmak uğruna onun asla istemeyeceği birisi olacaktım.

Birden bir el omzuma kondu. Arkamı dönünce Selim ve Mert’i gördüm. İkisi de bana ve dağılmış halime bakıyordu üzüntüyle.

Birkaç saatti ama çok yıpranmıştım. Katil olacaktım az önce. Birkaç saat beni ve bir ömrü yok edecekti.

Selim “Hadi gidelim eve! Amcan baksın ona. En başından konuşacağını düşünmek bir hataydı. Sen de yıprandın. Saat sekiz oldu. Ailelerimiz zaten Gizem ile uğraşırken bir de bizi merak etmesinler.” Dedi.

Onu onayladım bir şey demeden. Mert gitmişti Umut’u evden çıkarmaya. O sırada telefonum çaldı. Babam arıyordu.

Babam beni asla aramazdı. Sadece annem için arardı. Onun dışında aramazdı. Ben telefonu açınca babamın “Az önce Gizem’in babasını aradı o adam. Şartları varmış. Onları yerine getirmezsek Gizem’e ulaşamayacağını söylemiş.” Deyince kahkaha attım.

“Adam haklı bence baba! Bir ufak özür dileyin bence. Hayatını karartmışsınız ya hani!” dedim. Arayacağını biliyordum. Ama geç olmuştu sonuçta.

Bu düşüncelerle “Şartları neymiş söyledi mi?” dedim hemen ardından. Babam “Evet, söylemiş. İlk önce Umut serbest kalacak. Sonra da biz özür dileyeceğiz gazetecilerin önünde ve adalete teslim olacağız.” Dedi.

Bu denilenleri Gizem’in babası yapacaktı ama benim babam yapmazdı. Ama yine de
“Ne düşünüyorsun sen peki? Malum tüm suçları işlemişsiniz beraber!” deyince babam umursamaz sesle “Pişman değilim ben. Çünkü ben bir şey yapmadım. Sadece atılan iftiraya inandım o kadar.” Deyince çıldırmıştım.

Öfkeyle bağırarak “Ne dediğinin farkında mısın lan!? Neler yaptınız o adama casus olduğu iftirasına inanıp! Sırf kendi egon için arkadaşının kızını harcayacak mısın?! Sen de özür dileyeceksin!” dedim. O sırada Umut ve Mert çıkmıştı evden ve arabaya binmiştik.

Babam “Ben o adama hiçbir şey yapmadım! Sadece onu işten attım! Ama davayı o açtı! Sonra da öldüğünün haberi çıktı televizyona!” deyince yine kahkaha attım.

Sinirden artık katil olabilirdim. Nasıl olur da bu kadar şeyin içinde bana hiçbir şey yapmayacağını söylerdi? Nasıl olur da bir insanın hayatıyla oynadıktan sonra geri çekilip izlemek isterdi? Bu halde egosuyla nasıl hareket ederdi? Ben sevdiğim kız için bu kadar çabalarken nasıl bu kadar acımasız ve normal sesle söylerdi bunları? Hiç mi vicdanı yoktu?

Telefonu kapatmıştım ve Selim’e dönüp “Amcam şu anda bizim evde. Onu arayacağım. Bu arada kendinizi hazırlayın, biraz fırça yiyeceğiz!” dedim.

O arada tekrar telefonum çaldı ve kim olduğuna bakmadan açtım telefonu.

“Alo.” Dedim. Karşı taraftan amcamın “Nerede olduğunu bulduk. Ahmet nerede biliyorum artık.” Deyince içime bir heyecan dolmuştu.

Sevinçle içimdeki özlemle “Neredeymiş amca? Nasılmış? Nereden öğrendin?” dediğimde amcamın kahkahasını duydum. İçim içime sığmıyordu.

Kalbim hızlanmıştı ve ben ona kavuşma hayalime sonunda ulaşacaktım.

“Sakin ol Oğlum! Anlatayım hemen. Bizim orada bir adamımız vardı. O görmüş orada çalışırken. Yarım saat sonra kaçacaklar ve oraya bir baskın verilecek. Yani o adam bulmuş orada delil toplarken. Rahat ol yarın yanında olacak!” deyince kendimden emin sesle “Amca bana izin ver, ben de gideyim oraya! Gizem’i en azından alayım oradan.” Dedim.

Amcam birden sert bir sesle “Gizem orada olabilir ama sen de gidersen işler daha da karışır. Gidemezsin, evde duracaksın! Çok tehlikeli şeyler olabilir, o adam ikinizi de idare edemez. Hem kendini hem o kızı hem de keyif için oraya giden seninle ilgilenemez, zaten bu çok tehlikeli ve yanlış!” dedi. Bu dediğiyle birlikte bir şey demedim. Ardından telefon kapandı. Ama duyduklarımla sevinmiştim.

Şimdi sırada babamı ikna etmek ve onun gazeteciler önünde özür dilemesini sağlamak vardı. Bunu da amcamla yaptıracaktım.

En azından özür dilemeleri gerekirdi bu kadar yanlış için. Birkaç gazeteci tanıdığı vardı babamın. Onların telefonlarını ben de biliyordum.

Şirket işleri için birkaç kez aramam gerekmişti babamın yerine. Onu egosunun kölesi olmaktan kurtaracaktım ve tüm bunlar için onu adalete ben teslim edecektim.

Gazetecilerden birisini aradım ve “Merhaba Ufuk Bey. Ben Göktuğ.” Dedim telefon açılınca. Karşı taraftan “Evet, tanıdım sesinizden. Buyurun, bir şey mi vardı? Ne istiyordunuz?” dedi kalın bir ses. “Efendim size mükemmel bir haber teklifi ile geldim. Birkaç güne size göndereceğim konusuyla.” Dedim.

Adam resmi bir sesle “Başlık için öneriniz ne acaba?” deyince “Büyük Özür yazın lütfen. Sizi birkaç gün sonra da birkaç yerden gazetecilerle birlikteyken açıklamamı kaydetmeniz için çağıracağım.” Dedim.

Telefonu kapattığımda “Umut, seni de orada serbest bırakacağız ve bu arada güzel haber! Gizem bulundu. Yarın yanımızda olacak!” dedim.

Umut’un suratı kızgın bir hale gelirken şimdi sırıtan bendim. Bu yüzden aynadan ona baktım ve “Ne oldu Umut? Sanki kızgınsın. Ama sen de haklısın Umut. Yıllarca uğraş, emek ver, sonra da her şeyi batır!” dedim. O daha da sinirlenirken bense sadece gülümsedim.

Bu hissin tarifi yoktu. İçimdeki heyecan dakika geçtikçe artıyordu. Onu merak edişim son saatlerini yaşıyordu. Mutluydum, kendimi o kadar mutlu hissediyordum ki…

Bir gün boyunca çektiğim acı artık yok olmuştu. Ona olan sonsuz özlemim şimdi sadece meraka dönmüştü.

Acaba şu an nasıldı? Ne yapıyordu? Herhangi bir yeri acıyor muydu? Ya da beni özlemiş miydi? Onu görmek için daha çok zamanım vardı ama güvenilir insanların elinde olması beni sadece merak duygusuna itiyordu.

Umut sinirlenirken Mert o sırada sevinçle “Peki Gizem nasılmış? Ne yapıyormuş ve neredeymiş?” deyince Selim araya girdi. “Oğlum bir dur! Sakin ol, ne bu heyecan? “ dedi.

Gülümsedim. Gizem’in bulunmasına herkes çok sevinmişti Umut hariç. Dikiz aynasından ona bakıp gülümsedim daha da fazla.

O sırada bizim eve gelmiştik. Amcam kapıda bizi bekliyordu, olanlardan habersizce. Hepimiz arabadan inince amcam hızla yanımıza geldi.

Sevinçliydi o da. Gözlerinin içi gülüyordu şu anda. Bana gurur duyarak baktı ve “Gel buraya kerata! Bulduk sevdiğin kızı da!” deyince güldüm.

Elini omzuma koydu ve arkadan gelenlere baktı. Umut’un dışında diğerlerini tanıyordu. Mert’e bakışları şaşkın ve kızgındı. Ama bir şey demedi. Umut’u göstererek “Hayırdır oğlum, bu kim? Tanıyor muyum?” deyince kafamı iki yana salladım.

Ona “Bu, Gizem’i kaçırmaya kalkan çocuk. Bir de bunun babası var. Belki işine yarar. Bir şeyler anlatmadı bize ama belki sana anlatır. Adı Umut. Sekreter Ahmet’in oğlu kendisi.” Deyince amcamın gülen yüzü soldu ve yerini öfkeye bıraktı.

Bize bakıp “Siz bir polisin işini yapmaya mı kalktınız? Bunlar basit şeyler mi sanıyorsunuz? Hırsız-polis oyunuyla karıştırdınız mı? Bir gün içinde bu çocuğu bana getirmeniz gerekirken şimdi mi getirmek aklınıza geldi! Gizem’i bulmak daha da kolay olabilirken siz kendinize serüven mi aradınız bu kadar şeyin içinde?!” diye bağırdı.

Hepimiz kafamızı eğmiş onu dinlerken birden amcam Umut’a “Demek sen ve baban kaçırdınız Gizem’i. Anlat bakalım delikanlı, bildiğin her şeyi. Yoksa seni tıktırırım içeri!” dedi.

Ben onu izlerken birden içeriden babamın sesi duyuldu. Öfkelenmişti bir şeylere ve yine annemden çıkarmak istiyordu anlaşılan. Bir şeyler kırıp dökme sesi geldi ve ardından annemin çığlığı duyuldu. Ne olduğunu bilemesem de öfkem ve geçmişim beni yine kör etmişti.

Eve hızla girince karşımda bir canavar bulmuştum. Küçüklüğümün en büyük psikopatı yine buradaydı. O kişi benim babamdı.

Gördüklerim bende şok etkisi yaratmıştı ve sabitlenmiştim sanki yerime.
Babam dediğim adam annemi duvara yapıştırmış ve boğazını sıkıyordu. Annemin yüzü yavaş yavaş morarırken aklıma gelen tek şeyi yaptım: Babam dediğim adamın kafasına kırılmamış büyük bir bibloyla vurdum.

Babam acıyla karışık sersemlemiş ve biblonun da tuttuğum kısım hariç hepsi kırılmıştı.

Babam bana doğru bakmış, annem yere düşüp öksürmeye başlamış bense geçmiş anılarımla ve anın şokuyla yüzleşiyordum. Kendimden bir kez daha nefret ederken arkamı dönmüştüm.

Evin kapısında duran amcam, Selim, Mert ve Umut şaşkındı. Gördükleri durum onları sadece büyük bir üzüntüleri ve şaşkınlıklarıyla yerlerine sabitlemişti. En büyük sırrım şu anda ortaya çıkmıştı: Benim babam belanın kendisiydi.

12 YIL ÖNCE…

Küçük çocuk evde arabayla oynuyordu. Herkes gibi gece dışarıda oynamak isterken şu anda bu dört duvar arasına hapsedilmişti. Sebebini bilmiyordu bile.

Daha doğrusu biliyordu ama anlayamıyordu ufak beyni, sevgi dolu kalbi. Her gün çocuklar dışarıda oynarken o erken saatte eve geliyordu.
Arkadaşlarıyla eve gelmek istediğinde annesinin buruk ve ona anlamsız gelen açıklamasıyla karşılaşıyordu: “Hayır oğlum çünkü baban kızar.”

Bu açıklama hiç değişmiyordu ve ona her gün zindanı yaşatıyordu. Babası kötüydü, bunu biliyordu.

Annesi onu dövmezken babası her gün annesini ve küçük çocuğu dövüyordu. Hiçbir sebep yokken… Her yaşadığı şeye sinirlenip onu dövüyordu.

Demek ki babası kötüydü. Bu küçük kalbinde var olan tek şey korku olmuştu. Kalbinin her zerresini saran bu duygu onun kıpırdamasına bile izin vermiyordu.

Eline aldığı minik arabalara baktı. Sonra da koluna… Kolu mosmordu.

Sebebi ise…Evet babası dövmüştü onu yine. Çünkü eve geç kalmıştı. Her tarafı kırılmış arabaya küçük çocuk. Dün babasının onu dövdükten sonra kafasına fırlattığı arabalara… Kolu acıyordu ama söylemiyordu.
Yine içine atıyordu.

O sırada babası girdi içeri. Yine bir şeylere kızmıştı. Küçük çocuk yerde uzanmıştı ve parçalanmış arabalarına dalmıştı. Babası ona baktı kalkması için. Ama bu çocuk kalkmıyordu

Halen daha itaat etmeyi öğrenememişti. Karısının çığlıkları ortalığı inletirken çocuk yine kalkmamıştı.

Adam karısının sesinden rahatsız olmuştu ve öfkeyle ona sert bir tokat attı. Kadın alnını kapıya vurmuştu ve bayılmıştı çoktan.

Adam karısına bakmadı bile ve küçük çocuğun acıyan kollarından tuttu. Küçük çocuk yine korkuyla adamın gözlerine baktı.

Bir şey demeden duysun istiyordu çığlıklarını bir yabancının. Bu sefer annesi de araya giremeyecekti. Çocuğun gözleri doldu ve kaderine razı oldu.

Babası onu yere fırlatıp döverken küçük çocuk annesinin baygın bedenine baktı ve tek bir şey diledi: BİR GÜN ANNESİNİN YEDİĞİ HER TOKADIN BEDELİNİ BABASINA ÖDETECEK KADAR GÜÇLÜ OLABİLMEYİ.

GÜNÜMÜZ…

Aklıma gelen anılar ve kimsenin bilmediği ailemle karşılaşmak herkesi şok etmişti. Amcam öfkeyle ağabeyine bakıyordu ve ondan iğrendiğini açıkça belli ediyordu. Arkadaşlarımsa dağılan her şeyi topluyordu.

Mert annemi kaldırmış ve ben de annemi salona taşımıştım. Umut ve Selim ise ortalığı süpürüyordu.

Camlar her yerdeydi. Anneme baktım. Sadece uyuyordu. Babamı öldürmek istiyordum ama yapamıyordum. Aklıma hep annemin yüzü geliyordu.

Ben gözlerimden yaşlar akmaya başlayınca hızlıca dışarı çıktım. Arkamdan Selim ve Mert seslenmişti ama bakmamıştım.

Bir babam yoktu. Bir ailem yoktu benim. Vardı ama sadece laftaydı.

Benim çocukluğum bile kollarım morarmış gezen bir küçük çocuktan ibaretti. Hiçbir şey yoktu bizim ailemizde. İyi olan hiçbir anımız…

Her gün daha da yok olan annem vardı. Her gece ağlayan bir annem vardı. İçindeki sessiz fırtınaların duyulmasını isteyen ben vardım. Korku dolu gecelerimiz vardı bizim. Babam yoktu benim için. Sadece silik bir fotoğraf olmuştu o. Asla affedilmeyecek hataları vardı onun. Sadece ağlanacak halimiz vardı…

HEPİMİZ GÖZLERİMİZLE GÖRDÜĞÜMÜZE İNANIRDIK. GÖZLER DOĞRU GÖRÜRDÜ ÇÜNKÜ.

AMA YA GÖRMEDİKLERİ VARSA? ADAMIN HAYATINI KİMSE GÖRMEMİŞTİ ASLINDA. ROLLERİ GÖRMÜŞLERDİ.

DOĞRU SANDIKLARI KİŞİLERİ AMA ASLINDA GERÇEK OLMAYAN ROLLERİ… ADAMIN HAYATI SAHTEYDİ HEP. HEPSİ SAHTEYDİ BELKİ DE HAYATLARIMIZIN. GÜLÜYORDUK DIŞARIYA AMA ASLINDA İÇİMİZ KAN AĞLIYORDU. ÖLÜYORDUK KALP ACIMIZDAN AMA DIŞARIDA ÖZEL MASKEMİZİ TAKIYORDUK. DIŞARIYA ÖZEL HER ŞEYE GÜLME MASKEMİZİ…

ARKADAŞLARI İNANMAMIŞTI ADAMIN. GÖRDÜKLERİ ŞEYLER KİMSENİN İNANACAĞI ŞEYLER DEĞİLDİ. GÖRDÜKLERİ ŞEY ASLINDA ADAM İÇİN NORMALDİ. HER GÜN YAŞADIĞI ŞEYLERDİ. AMA ARKADAŞLARI HİÇ GÖRMEMİŞTİ. ÇÜNKÜ HEP MASKE TAKARLARDI ONLAR DA DIŞARIDA.

ADAM HEP MASKELİYDİ DIŞARIDA. AMA ARTIK SONUNDA MASKE DÜŞMÜŞTÜ. İNSANLARIN İNANMADIKLARI YÜZLERİ ORTADAYDI. ÇÜNKÜ DEĞİŞEN AİLESİ DEĞİL, YERE DÜŞMÜŞ BİR MASKEYDİ…

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

1.175okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.