KIRIK AŞK kitap kapağı

11. bölüm / 17

KIRIK AŞK

11.bölüm

Vaveyla Yazarı: Aylin Gün

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 17Şu an: 11.bölüm

GÖKTUĞ’DAN…

Sevdiğim kız karşımdaydı. Her şeyim olan ve beni koşulsuz seven sevgilim sonunda yanımdaydı. Onsuz geçen saatler boyunca yaptığım tek şey ona olan hatıralarımı hatırlamaktı. Her şey çok güzeldi onunla. Tüm derdim tasam uçmuştu onu sağlam görünce. Kızgındım aslında her şeye ama onunlayken öfkem kaybolmuştu. Sadece aşka ve özleme bırakmıştı yerini. Onu seviyordum ve onsuz yapamamıştım. Sadece iki gün geçmişti onun kokusu olmadan. Onun gülüşü olmadan… İçime içime işleyen bakışları olmadan… Beni her gün sevdiğini bildiğim kalbi olmadan…

Ona bir şey oldu diye çok korkmuştum. Onu öldürecekler diye iki gündür gözüme uyku girmemişti. Aklımda haberlerde çıkan kadınlar, gencecik fidanlar gelmişti. Onun öldüğü ihtimali bile beni delirtirken ya gerçek olsaydı… Ya onu direkt öldürseydi o adam? Ya psikopat olsaydı? Ya Mert Umut’u yakalamasaydı ve Gizem’e Umut bir şey yapsaydı? Ne yapacaktım o zaman? Nasıl yaşayacaktım onsuz? Her şey yok olsa ne olacaktı bize?

Şimdi ise karşımdaydı hasret kaldığım bakışlar. İpeksi saçlarının kalbimi serinleten kokusu buradaydı. Sürekli gülümseyen ve beni gülümseten kişi buradaydı. Naif sesi buradaydı. Beni ilk kez kendisi öpmüştü. Sonra da utanmış ve hemen geri çekilmişti. Bu ufacık buse bile beni heyecanlandırmıştı.

Kalbimi hızlandırmış, başımı döndürmüştü. Midemde hissettiğim dalgalanmalar onun benim üzerimdeki delici etkisiydi.

Beni öpüp çekildiğinde utandığını anlamıştım. Benim için en tatlı anlarından biriydi bu. Hiçbir zaman unutamayacağım bir an, birkaç saniye. Kısacıktı belki ama dünyalara bedeldi. Bu düşüncelerle halime şükrettim. Onu tekrar görme şansı bana verilmişti. Daha ne isteyebilirdim ki? Onun kılına bile zarar gelmemişti.

Ben onun bana sarılmasının etkisiyle derin bir nefes alırken güneş doğmuştu. Yorgundu ama asla belli etmiyordu. Ağlamıştı biliyordum. Ama kendisi anlatırsa daha iyi olacaktı. Gözlerinden hüzün akıyordu. Bu duyguyu biliyordum. Hüzünle karışık bir vicdan azabıydı. Bir şeyler öğrenmişti belki de. Ama bana belli etmek istemiyordu sanırım.

“Göktuğ baksana bir. Ben seni çok özledim sence insanlar yıllar geçse de birini özler mi? Mesela ben ölsem beni özler miydin? Ya da intihar etsem?” deyince gülümsedim. Çimenlerin üstüne uzanmış ve gökyüzüne bakıyorduk. O hep içindekileri böyle yerlerde dökerdi. Gökyüzü onun huzur bulduğu yerdi. Gökyüzünü görebileceği bir yerde ağlar ya da derdini anlatırdı.

Sorduğu sorudan ne demek istediğini anlamıştım. Umut ve ailesinin yerine kendisini koymaya çalışıyordu. Vicdanını rahatlatmak istiyordu. Yapmak istediği şey, söylediği şey ve ses tonu bunu ele veriyordu. Zaten asla saklamak gibi bir derdi yoktu. Benim kolumda uzanmıştı, ona çevirdim bakışlarımı. Acı dolu bir sesle “Sen özlemez miydin beni hiç? Acı çekmez miydin? Canın acımaz

mıydı?” dediğimde bana dönmüştü. Gözlerinin içindeki o acı veren duygu benim de canımı yakıyordu. “Özlerdim hem de çok… Peki ben bir hata yapsam ve bunu senden yıllarca saklasam? Ben seni sevip başka birisine zarar verseydim ne yapardın?” deyince içim acımıştı. Babama yapacağım şeyi ona da mı yapardım acaba? Ona aynısını yapabilir miydim? Babama kinliydim ama ona… Bana en kötü günlerimde yardımcı olan bu küçük kalpli kıza? Yapabilir miydim ona da aynı şeyi? Cevabım ne olurdu? Bilmiyordum. O böyle bir şeyi yapsa durumum ne olurdu ya da ne yapmak isterdim?

Bilemiyordum, kestiremiyordum. Benim cevapsızlığımdan anlamıştı o da ne dediğimi.

Sessiz kalmak en iyisiydi bazen. Bazı soruların cevabı sessizlikte gizliydi. Kelimeler bitmişti çünkü o sorular sorulunca. Kelimeler yorulmuştu o anda ve yorgun kelimeler dinlenmek istiyordu. İşte o anlarda sessizlik kelimelerin durağı bizim de cevabımız olan liman oluyordu. İkimiz de şimdi sessizdik ama aynı şeyleri düşünüyorduk. İkimiz de Sekreter Ahmet ve onun ailesini düşünüyorduk. Soruların sessizlikle gizlenen cevabını düşünüyorduk. Birkaç saatte aldığımız dersleri düşünüyorduk. Bunları düşünürken sessizliğin limanında mola vermiştik.

Gizem benim kollarımda uzanıyordu. Ben gökyüzüne bakıyordum. Çimenlerin üstündeydik. Gizem epeydir kıpırdamıyordu. Acaba uyumuş mu diye baktığımda gördüğüm şeyle gülümsedim. Uyumuştu. Hem de çok güzel… Melek gibi uyumuştu. Rüzgar onun saçlarını yavaş yavaş okşarken o da dayanamamıştı ve uyumuştu. Birden bana doğru döndü ve belime sarıldı. Ben şaşkınlıkla onu itmek isteyince daha da sarıldı.

Uykunun etkisiyle gözleri kapalı kafasını kaldırdı ve suratını bana çevirdi. Sonra da başını göğsüme dayadı. Kalbimin atışları değişirken bunu duymamasını istiyordum. Bana bırakmak istemiyor gibi sımsıkı sarılmıştı. Bundan şikayetçi olamazdım tabii ki. Halimden memnun ben de uykusuz olduğum için orada ona sarıldım ve uyumak için gözlerimi kapattım.

GİZEM’DEN… 3 saat sonra…

Çalan bir telefon sesiyle gözlerimi açtım. Yani bu dördüncü falandı! Uykulu uykulu açtığım gözlerimle etrafa baktım. Güneş tepedeydi. Yakıcı değildi ama tepedeydi. Sonra yaslandığım yumuşak şeye bakınca gözlerim fal taşına döndü. Nasıl yani? Ben Göktuğ’a mı sarıldım yani? Göktuğ uyuyordu ama ben uyanmıştım. Kendimi çekmeye çalışınca birden ellerimden birisini kıpırdatamadığımı fark ettim. Elime bakınca sımsıkı elimi tuttuğunu görmüştüm.

Bu durum beni heyecanlandırırken gözlerim istemsizce onun yüzünü incelemeye başladı. Uyurken o kadar güzel duruyordu ki! Saçları rüzgarın etkisiyle dağılmıştı ve bu onun yüzüne daha çok yakışıyordu. Kendisi gibi asi olan bu saçlar çok güzeldi ve bende dokunma hissi yaratıyordu. Onu izlemek için biraz daha yaklaştım suratına doğru. Sonra da tutmadığı elimle saçını hafifçe okşamaya başladım. Bunu yapmamla birden elimden sertçe tutulmamla ağzımdan ufak bir çığlık kaçtı.

Göktuğ yarı uykulu yarı uyanık bir şekilde bana bakışlarını çevirdi. Biz bir müddet böyle bakışırken Göktuğ sersemliğini atınca elimi bıraktı ve “Ne yapıyorsun Gizem?” dedi bana. Onunla bu kadar yakın mesafeden konuşurken kızaracağımı düşünerek titreyen bir sesle “Hiç… Hiçbir şey!” dedim ve hızlıca toparlandım. Bütün vücuduma bir sıcaklık yayılmıştı. Elimi tuttuğunu unutarak kalkmak için hamle yapınca birden üstüne düştüm. Ben onun kahverengi hareleriyle bakışırken kalbime bir sıcaklık geldi.

Kendini toparla kızım! “Özür dilerim.” Dedim ve elimi ondan kurtardım. Ben ayağa kalkınca Göktuğ’un bana gülümsediğini görünce sinirle omzuna vurdum. “Niye gülüyorsun ya? Elime koala gibi yapışacağını nereden bilebilirim acaba?!” deyince gülümsemesi büyüdü ve kahkahaya dönüştü.

Onun bu halini epeydir görmediğim için özlemle ve mutlulukla izliyordum. Biraz da utançla… Ağzıma gelen her şeyi patır patır söylememeliydim kesinlikle. Bunu aklıma not ederek tekrar ona baktım.

Onun gülümsemesiyle içim sevinçle doluyordu. Onunla yan yana olmak bile bana çok iyi geliyordu.

Birden tekrar telefon çalınca Göktuğ gülümsemeyi bıraktı ve yine ciddileşti. Telefona bakıncaysa daha da sinirlendi. Ben onun kim olduğunu daha da merak ederken onun gözlerini fırtına bürüdüğünü görünce kaşlarımı çattım. Ne oluyordu? Kim arıyordu? Neden Göktuğ birden böyle ciddileşmişti?

Kime bu kadar sinirliydi?

Ben bu düşüncelerle onu dinlemeye koyuldu. Konuştuğu kişi kimdş bilmiyordum ama sesi bir patron gibi olmuştu. Değiştirmişti. “Evet, tam da istediğim gibi bir başlık. Tüm haber ajanslarında yayınlanmasını istiyorum. Bir de babamın açıklaması için eve birkaç gazeteci gönderin.” Deyince kaşlarım daha da çatılmıştı.

Ne haberiydi bu? Neyden bahsediyordu Göktuğ? Kim ve ne haberiydi bu? Neden babası açıklama yapıyordu? O telefonu teşekkür edip kapattıktan sonra ona döndüm. Sorar bir sesle “Ne haberi Göktuğ? Kiminle konuştun? Ne işler çeviriyorsun yine?” dedim.

Ben ona bakmaya devam ederken o hala daha cevap vermiyordu. Cevapsız bırakılacak bir soru değildi bu. Neden bana söylemiyordu ki? Neydi bu kadar önemli olan ve bana söylemediği şey? Neden konuşmuyor hatta beni duymuyormuş gibi davranıyordu? Bana güvenmiyor muydu?

Aklımdaki bin tilkiyle birlikte onun yanına doğru kaydım ve ona “Ne oldu Göktuğ? Neden susuyorsun, anlatamaz mısın bana? Yoksa güvenmiyor musun bana?” dedim yumuşak bir sesle.

Bana baktı ve gözlerindeki kutuplara beni çekti. İçime hemen bir üşüme gelirken kalbim kırılmıştı. Bu bakışlar bana çok yabancıydı. Hiçbir zaman bu yüzünü bana göstermemişti. Ona “Neden bana öyle can yakan bir şekilde bakıyorsun Göktuğ? Ben mi bir şey yapmışım yoksa bilmeden?” deyince gözlerini kapattı. Sonra da tehlikeli bir sesle “Benimle bir oyun oynayabilir misin Gizem? Adaleti sağlamak için…” dedi.

Anlayamıyordum ne olduğunu. Sanki tüm algım durmuş gibiydi. Benim anlamadığımı biliyordu. Bu yüzden bana anlatmalıydı her şeyi. “Babanın özrünü ve babamın Umut’a, ailesine yaptıklarını duymak ister misin Gizem? Ya da şöyle sorayım: Babanı haber yapmak ister misin? Yoksa sadece izler misin adaletsizliği?” deyince şokla durdum.

Gözlerimi kapattım ve açtım. Ne dediğini duyuyor muydu Göktuğ? Bana direkt babamı hapse attırıp attıramayacağımı soruyordu! Birden değiştiğine mi kızmalıydım beni kıracak bu sözü düşünmeden etmesine mi öfkelenmeliydim yoksa şoku üzerimden atıp yanıtlayamadığıma mı?.. Ne dediğini ya da ne yapmak istediğini anlayamıyordum.

Göktuğ’a şaşkınlıkla gülümseyerek “Ne? Ha ha! Delirdin mi sen?!” dedim kahkaha atarak. Ne dediğini bilemiyordum ve anlamıyordum. Ben daha dün neler yaşamışken şimdi nasıl olur da böyle bir şey sorabilirdi bana? Göktuğ bana gülümsedi ve “Dediğimi anladın Gizem. Babalarımızın bu cezaya

ihtiyacı var! Anlasana Gizem, hep bizim canımız yanıyor ama bir kez de onların canı yansın! Benimle misin?” deyince kalakalmıştım sadece.

Babasıyla ne yaşadığını bilemezdim ama kendi ailemin onlara yaptıkları yardımları biliyordum. Göktuğ’un yanında olamazdım. Polisler araştırıp bulmalıydı doğruları. Ben yapamazdım bunu. Bu kadarı olamazdı. O adam benim babamdı! Göktuğ’un babası o adamın hapisten çıkmasına izin vermemişti ama babam o aileye hep yardım etmeye çalışmıştı. Onlar bu şehirden kaçana kadar yardımcı olmuşlardı.

Ona net bir sesle “Hayır olmaz! Anlatacaklarım var hem sana.” Dediğimde Göktuğ sinirle omzumu tuttu ve beni hafifçe sallayarak “Ne dediğinin farkında mısın sen Gizem!? Onlar yüzünden neler yaşadın, benim annem neler yaşadı biliyor musun?! Sen nasıl bu olanlardan sonra onları affedebilirsin!?” diye bağırdı.

Gözlerim yavaş yavaş acıdan dolayı yaşarırken çenem titremeye başlamıştı kendimi sıktığım için. Onun kollarını iterek “Ne yaptın farkında mısın sen!? Ben senin sevdiğin Gizem! Neden uğursuz bir haber için kalbimi kırıyorsun!? İstemiyorum ben bunu yapmak!” diye bağırdım.

Göktuğ daha da sinirlenmişti. Bu halini hiç görmemiştim. “Benim annem dün akşam şiddet gördü! Babam onu öldürmeye kalktı Gizem! Uğursuz mu? Hah! Uğursuz olan kötü olan o adam mı yoksa ben mi!?” dedi bana öfkeyle.

Dedikleriyle donmuştum. Ne, ne demişti o? Annesinin şiddet gördüğünü mü söylemişti? Babası mı yapmıştı? Neden ama? Bu olayla ne ilgisi vardı ki o kadını dövmek istemişti? Göktuğ hala bana öfkeyle bakınca “Ne dedin sen Göktuğ?! Neden annen şiddet gördü?” dedim gözlerim dolu dolu.

Bana baktı ve sinirle önüne döndü sonra da “Her gün dövüyordu annemi. Bu ilk değil. Ama son olmalı artık. Benden ve annemden aldıkları için bir bedel ödemeli. Bana çocukluğumu borçlu ve onu da veremez artık. Bana olan bu borcunu hapiste yaşayarak geçirsin. Hem aile içi şiddet hem de bu olaylar… Hapse girmesi için yeter de artar bile.” Deyince duyduklarım beni daha da şaşırtmıştı.

Sonra da Göktuğ’a bakmıştım gözlerimden akan yaşlarla. Gözlerimi kapatıp sakinleşmek isterken yapamamıştım. Demek ki bu yüzden dışarı her çıktığında kolları uzun giyerdi. “Yani sen… Sen bu yüzden hep uzun kollu giyindin!” dedim kalbim bin parçaya bölünürken.

Göktuğ bana döndü ve ağladığımı görünce pişman bir vaziyette bana sarıldı. Ben onun acısını fark etmediğim için daha da ağlamaya başlayınca “Şşşt, sakin ol! Bilemezdin neler yaşadığımızı! Suçlama kendini!” dedi. Ona baktım ve “Ama… Ama Göktuğ, canınız çok acımıştır. Anneni ve seni çok mu dövüyordu baban?” deyince bana baktı ve kafasını ‘hayır’ dercesine salladı. Ama inanmamıştım.

“Sana yardım edeceğim ama ben de bir şeyler öğrendim. O yüzden babam sadece özür dileyecek o ailenin yanına gidip.” Deyince “Tamam sevgilim.” Dedi.

Sonra ona anlatmaya başladım… 10 DAKİKA SONRA…

“Demek ki babanın cidden suçu yok. Benim babamın yüzünden oldu yine. Üzgünüm Gizem.” Dedi bana bakarak. Bir şey diyememiştim. Sadece susmuştum. Kırgın mıydım? Evet, çünkü beni dinlemek

istememişti ilkin. Kırılmıştım biraz. Ona sadece kolumu işaret ederek “Bir daha asla bu tarz bir şey olmayacak Göktuğ.” Dedim ciddi bir sesle.

Ben şiddet içeren bir ilişki istemiyordum. Ben saygının ve güvenin hakim olduğu bir ilişki istiyordum. Göktuğ saygılı ve güvenilecek biriydi, biliyordum. Ama yaptığı şey yanlıştı. Ne olursa olsun canımı yakmamalıydı.

Göktuğ “Üzgünüm Gizem, bir daha asla olmayacak.” Dedi bana hak veren sesle. Onun dediği şeyden sonra yüzüne baktım ve gülümsedim. Ben gülümseyince o da gülümsedi.

Birden telefon geldi. Benim telefonum çalıyordu. Annemdi arayan. Telefonu açtım ve sakin bir sesle “Efendim annem?” dedim. Sesi çok telaşlıydı. “Hemen gel Gizem! Baban iyi değil!” deyince Göktuğ’a baktım endişeyle. O ne olduğunu sorarcasına bakarken anneme “Tamam ne oldu anne? Hastanede misiniz?” dedim. Babama ne olmuş olabilirdi ki? Yoksa benim yüzümden mi olmuştu?

İçimde büyümeye başlayan suçluluk duygusuyla “Kızım biz şu anda ambulansla gidiyoruz. Baban eve geldiğinde midesinin bulandığını söyledi ve sonra kusmaya başladı. Ardından da bayıldı. Biz de ambulansı aradık. Şimdi Yıldız Hastanesi’ne gideceğiz.” Dedi.

Telefon kapanmıştı ama ben endişeliydim. Kendimi sakinleştirmeye çalıştıkça kalbim daha fazla sıkışıyordu. Ya babama bir şey olursa o zaman ne yapacaktık? Benim yüzümden miydi? Benim dediklerimi kaldıramamıştı ve belki de ciddi bir şey vardı onda. Gözlerim dolmamalıydı. Şimdi ağlayamazdım! Babam orada mücadele ederken olmazdı.

Göktuğ “Ne olmuş Gizem? Neyin var? Kim hastanede?” deyince sesimin titrememesi için önce yutkundum. Sonra da “Babam… Babam fenalaşmış. Şimdi hastaneye gidiyorlar.” Dedim. Sesim donuktu ama biliyordum ki içimde yine fırtınalar kopuyordu. Hiç durmayacak fırtınalar sesime yansımasa da kalbim acıyordu.

BU YÜZDEN İNSAN SESSİZLİĞİ KONUŞMAKTAN ÇOK SEVMELİYDİ. ÖFKESİNE HAKİM OLUP KIRMAMALIYDI KİMSEYİ. ONLARA ÇOK AĞIR YÜKLERİ YÜKLEMEMELİYDİ. KIZ BUNU UNUTMUŞTU. DÜŞÜNMEDEN KALP DELEN SÖZLER ETMİŞTİ. ŞİMDİ DE BU DELİCİ SÖZLERİN ETKİSİNİ GÖRÜYORDU VE VİCDAN AZABI ÇEKİYORDU.
SÜPER KAHRAMANI İLK KEZ ONUN YANINDA DEĞİLDİ. O ANDA ANLADI KIZ: JOKER BİLE OLSA EĞER KALBİMİZ ONA KAHRAMAN DEDİYSE O KİŞİ HER ZAMAN İÇİMİZDE KAHRAMANDIR.

KIZ GÜLÜMSEDİ ACIYLA VE SONRA DA “JOKER ŞİMDİ DE BEN SENİN KAHRAMANIN OLABİLİR MİYİM?” DİYE DÜŞÜNDÜ…

Arabaya binmiştik ve beş dakikalık yolu gelmiştik. Şimdiyse hastane kapısından girmiştik içeri. Ben giremiyordum. Söylediğim sözler ve bunun ağırlığı kalbime dokunuyordu. Söylememem gereken her şeyi söylemiştim. Halbuki babamla ilgili bilmediğim daha neler varmış!

Ona bir şey olursa ben ne yapacaktım? Onun durumu ya ağırsa ne yapacaktım? Nasıl davranmalıydım? Ben suçluydum ve cezasını çekmeliydim. Ama cezam bu kadar acı olmamalıydı. Allah’ım ne olur bana yardım et! Ben kaldıramam bunu! Kalbimi korku ve endişe prangalamıştı. Ne kalbim atabiliyor ne de bana acı çektirmeden durabiliyordu. Çok canım yanıyordu.

Hastanede sadece öylece duruyordum. Göktuğ oraya buraya koşuyordu bense hastanede yaşadıklarımla, kötü anılarımla çığlık atmamak için zor duruyordum. Tepkisizdim. Aklımda elime bulaşan kanlar geliyordu, nefesim daralıyordu. Kıyafetimin en üstten iki düğmesini açıp nefes almak için elimi yukarı aşağı sallamaya başladım. Kalbim çok hızlı atıyordu ve aklıma gelen görüntüler, içimdeki vicdan azabı beni daha da zora sokuyordu.

Nihayet Göktuğ yanıma gelmişti. Bana baktı ve “Baban üst kattaymış Gizem.” Dedi. Tam yürümeye başlayınca gözlerim kararmıştı. Sırtımdaki bu vicdan azabının ve geçmişin yükünü taşıyamamıştım. Gözlerim iyice kararınca önden giden Göktuğ’a seslenmek istedim. Ama yapamadım. Sesim çıkmıyordu. Nefesim iyice daralırken yerimde durdum. Göktuğ hissetmiş gibi arkasını dönünce fısıltıyla “İyi değilim.” Dedim.

Göktuğ beni anlamış mıydı bilmiyorum ama gözlerim açılmıştı ve her şey dönüyordu. Ben yerimde sallanırken bacaklarım beni daha fazla taşıyamadı. Gözlerim kapandı. Yere düşeceğim sırada duyduğum son şey Göktuğ’un belime dolanan güvenli kollarıydı…

GÖKTUĞ’DAN...
“Gizem uyan! Gizem aç gözünü!” diye bağırdım. Yanıma gelen hemşireler onu benden almıştı. Bense şaşkınlık ve korkuyla onları izliyordum. Neyi vardı? Ne olmuştu? Neden bayılmıştı?

Kalbim kaygıyla atıyordu. Bayılmıştı ama ben bunu anlatamıyordum kalbime. Sakin olmak istesem de yapamıyordum. Onu öyle görmek beni çok korkutmuştu. Korku içimi kemiriyordu. Hemşireler onun tansiyonuna bakmış ve sonra “Hasta gayet iyi efendim. Ama tansiyonu çok düşmüş. O yüzden bayılmıştır. Korkulacak bir şey yok. Onu biraz dinlendirelim acilde.” Dedi ve sedyede onu götürdüler.

Hemşirenin dediğiyle derin bir nefes almıştım. Sonra da ferahlamanın etkisiyle gözlerimi kapatmıştım. Birden telefon çalınca kim olduğuna bakmadan açtım. “Alo oğlum nerede kaldınız? Gizem de açmıyor ne oldu?” dedi Gizem’in annesi. Sesinde bariz telaş vardı. Annesine açıklama yapacağımı bile bilmeden öylece durdum. Nasıl denilirdi ki? Hem onu telaşlandırmamalı hem de ona söylemem gerekiyordu.

Acil bölümüne gelmiştik ve “Şey… Gizem nerede mi? Biz şu anda hastanedeyiz ama Gizem… O biraz kötüleşti de. O yüzden onu sakinleştiriyordum.” Diye yalanla karışık doğruyu söyledim. Bunu yapmak doğru muydu bilmiyordum ama ne yapacağımı da bilmiyordum ki!

Annesi ağlayarak “Ah güzel kızım benim! Kendisini mi suçluyor?” deyince “Evet, kendini suçluyor. Onun yüzünden olduğunu söylüyor sürekli.” Dedim üzgün bir sesle. Aslında merak da ediyordum neden kendini suçladığını. Ama şimdi soramazdım. Bana anlatmamıştı neden kendini suçladığını. Babasıyla ilgili olduğunu tahmin ediyordum.

Ben ne olduğunu merak ederken Gizem’in annesi telefonu kapatmıştı. Sadece kızının düzeldikten sonra odanın önüne gelmesini söylemişti. Kendisi gelemese de Selin’i göndereceğini söylemişti bir de.

Gizem’in yatağının başına gelmiştim ben de bu arada. Melek gibi uyuyan sevgilimi izlemeye başlamıştım. Bana söylemediği ama onu bayıltan sebebi gerçekten merak ediyordum. Neden bana söylememişti? Neydi onu bu kadar dertlendiren ve taşıyamadığı yük?

Ben onun her şeyini seviyordum ve onun anlatamadığı şeylerde yanında olmak isterken neden bana anlatmamıştı? Benden saklamış mıydı yoksa unutmuş muydu anlatmayı?

Solgun yüzünü inceledim. Solgun ve baygınken bile üzgün olan yüzünü… Seni üzen ne Gizem? Neyin vicdan azabını çekiyorsun Gizem? Bilmediğim ama bilmek için içimi kemiren olay ne?

Onun yatağına doğru gittim ve kalbime dokunan o güzel saçlarını okşadım. Dağılmıştı ama yine de çok yumuşaktı. Onun saçlarını okşamak bile o kadar güzel bir histi ki… Elini tutmak istiyordum ama tutamazdım. Çünkü bizim için de güzel bir anı olmasını istiyordum ikimizin el ele tutuşması. Güzel ve asla unutulmayacak bir an... Kalbimize her zaman zincirleyeceğimiz bir anı… Beynimiz unutsa da kalbin unutmayacağı, unutamayacağı bir an…

Eline baktım sonra da. Bileğindeki bilekliğe gözüm takıldı ardından. Bileğindeki bileklik… Gülümsedim. Bu bileklik bizim birbirimize yaptığımız bir bileklikti. O bana yapmıştı bu bilekliği. Ben de ona yapmıştım. O günü hatırlayınca yüzümde hep bir gülümseme oluşuyordu.

9 YIL ÖNCE...
“Ya anne ben istemiyorum bileklik yapmayı! Ben kız mıyım ya!” diye bağırıyordum odanın içinde. O gün Gizem ile dışarı çıkacaktık ama ailelerimiz izin vermemişti. Bu yüzden onların evine gidecektik. Kahvaltı yapacaktık ve sonra da annelerimiz bize verilen ödevi gösterecekti. Renkli boncuklardan bileklik yapacaktık. Nasıl yapılacağını bilmiyorduk.

Kızgındım öğretmenime. Kim böyle bir ödev verirdi ki? Neden takı yapmalıydık ki? Başka bir şey mi yoktu cidden? Annem bana sert bir sesle “Sus bakayım! Yoksa bugün Gizem ile asla oynamana izin vermem! Şimdi gidiyor muyuz yoksa sen evde mi kalıyorsun?” deyince hemen fikir değişmiştim.

“Tamam anne geleceğim. Ama bu çok uzun kollu, hava sıcak. Başka bir tişört giyinsem? Kısa kollu tişörtlerimden mesela?” dediğimde annem üzüntüyle yere çökmüştü. Gözlerinde buruk bir tebessüm vardı. Bana sadece kafasını sallayarak olmayacağını anlatmıştı bile. Bunun üstüne babamdan bir kez daha nefret etmiştim.

Kollarımı kapatma sebebim oydu. Onun beni dövmesiydi. Yine bir hafta önce yediğim dayaktan dolayı kollarım morarmıştı. Bu yüzden de uzun kollu giyiniyordum. Üzgünce başımı eğdim ve gözlerimden birer damla yaş düştü.

Annem gözlerimi silip bana sımsıkı sarıldı. Sonra da “Hadi çıkalım canım benim!” dedi sahte sevinçli sesle. Gülümsedim ona ve elini tuttum.

Sonra da Gizem’in evine indik. Kapıyı o açmıştı. Pespembe sıfır kollu bir elbise giyinmişti. Fırfırlı bir eteği vardı elbisenin. Üstünde bir kız vardı. Winx karakteri olan Bloom’du bu. Turuncu saçlarıyla gülümsüyordu. Mavi bir kıyafeti vardı. En sevdiği karakterin bu kız olduğunu söylerdi hep. Hatta filmini bile izlemiştik onun. Bu düşüncelerdeyken bizi ev almışlardı. Birbirimize sarıldık.

Annelerimiz salona geçerken biz de onun odasına geçtik. Pembe ve krem rengi dolabı vardı odada. Duvarı açık pembe boyalıydı ve yatağı da aynı renkti. Beyaz küçük bir komodin vardı hemen yanında da. Komodinin yanında bir çekyat ve onun çaprazında da kahverengi beyaz bir çalışma masası…

Çekyata geçtim ve oturdum. Gizem gülümseyerek etrafında döndü ve “Nasıl güzel miyim? Annem yeni almıştı.” Dedi bana. Gülümsedim ve etrafında dönen küçük kıza “Çok güzelsin tıpkı çiçek gibisin.” Dedim. Böyle deyince Gizem kafasını eğdi ve gülümsedi. Bu utangaç bir tebessümdü.

“Beğenmene sevindim. Peki saçlarım nasıl?” dedi kısalttığı saçlarını göstererek. “Güzelsin.” Dedim ona. Kahverengi saçları uzun daha güzeldi ama küt kesmişti. Ama o Gizem olduğu için fark etmezdi bana. Ona her şey yakışırdı çünkü.

Gizem ardından elindeki boncukları bana gösterdi ve yanıma bir kutunun içine getirdi. Annelerimiz yan odadaydı. Onlara söylememiz gerekiyordu. Gizem’e bunu söyleyince bana gülümsedi ve neşeyle “Annem bana gösterdi Göktuğ.” Dedi. Eline aldığı ipi dikkatlice iğne deliğine geçirdi. Çok büyük bir ciddiyetle yapıyor olsa da çok tatlı duruyordu. Bu düşüncelerle onun renkli boncukları tek tek geçirmesini izledim.

Sonra bana bir tane iğne ve ip verdi. Yavaşça elinden aldım ve onun gösterdiği gibi yapmaya başladım. Bu sırada dikkatimi çeken bir şey olmuştu. Gizem’in bilekliğindeki renkler benim en sevdiğim renklerdi. Lacivert, siyah ve beyaz… Ne yaptığını anlamıştım sanırım. Benim için yapıyordu.

Ben de gülümsedim ve onun için boncukları dizmeye başladım. Siyah, kırmızı, açık mavi… Değişik boncuklardan beraber bilekliği yapmaya devam ettik. Gizem bitirmişti. İpi düğümleyince hazırdı bileklik.

Birden kolumu çekmişti. Kolum acıyınca “Acıdı!” diye bağırmıştım. Gizem kolumu hemen bırakmıştı. Sonra da bileğime kadar açmıştı ve morluğu görmüştü. Ağlamaklı bir sesle “Ne oldu sana? Yoksa birisiyle mi kavga ettin?” deyince gülümsemek zorunda kalmıştım.

Ardından acımasına rağmen “İyiyim düştüm sadece. Annem öpünce geçmişti. İyileşti merak etme.” Deyince Gizem zorlukla gülümsedi. Bir şey demeden hazırladığı bilekliğini koluma taktı. Bileğimde hafif moraran yer kapanınca Gizem gülümsedi. Sonra da “BU BİLEKLİK TÜM YARALARI SARACAK EMİN OL. ÇÜNKÜ KALBİMDEKİ SEVGİYLE YAPTIM VE SEVGİ HER KÖTÜYÜ İYİLEŞTİRİR.” dedi.

O öyle deyince gülümsedim bilekliğe bakarak. Sevgiyle büyülenen bu sıradan bileklik benim için çok önemliydi. Ben de bitirdiğim bilekliği onun bileğinden tutarak taktım ve “BÜYÜYÜNCE DE SAKLA. ÇÜNKÜ BUNDA DA BENİM SEVGİM VAR GİZEM. ÜZÜLÜNCE BUNA BAK VE RAHATLA.” Dedim.

İkimiz de birbirimize gülümseyerek baktık ve hediyelerimizi çıkartmayacağımıza söz verdik. GÜNÜMÜZ…

Bir saat olmuştu neredeyse. Hala uyanmamıştı. Onu izlemeye devam ederken birden Selin’in sesini duydum. “Burada Gizem adında biri var mı acaba?” diye soruyordu. Onun yanına gitmek için ayaklandım. Selin’in arkasından omzuna dokundum. Bana dönünce onun haline üzülmüştüm. Gözleri ağlamaktan kan çanağına dönmüştü. Saçları dağılmıştı ve üstünde pijaması vardı. Hazırlıklı gelmemişlerdi yani birden olmuştu.

Selin bana baktı ve yeniden ağlayarak “Ne oldu ona? Neden gelmedi yanımıza?” dedi. Ona üzüntüyle “İyi değildi. Tansiyonu düşünce bayıldı.” Dediğimde Selin “Vicdan azabı çekiyordu çünkü babasına ağır sözler etti.” Dedi. Sonra da yatağa doğru geldi. Gizem’e baktı.

O sırada Gizem gözlerini açtı. Selin sevinçle “Uyandın Gizem. Nasılsın?” deyince bana bakışları döndü. Bana baktı hiçbir şey demeden. Sonra da Selin’e döndü ve halsizce “İyiyim.” Dedi. Selin o öyle deyince yanına gitti ve sımsıkı sarıldı boynuna. Gizem gözlerini kapattı ve gülümsedi. Sonra da Selin’e “Babam nasıl? İyi mi?” deyince Selin kendini geri çekti ve “Şey, babanın tansiyonu çok yükselmiş. Bu yüzden de fenalaşmış.” Dedi.

Gizem birden gülümsedi ve ağlamaya başladı. Hem gülüyor hem de ağlıyordu. İki zıt duyguyu bir anda yaşıyordu. Sinir boşalması geçiriyordu galiba. Selin ile birbirimize baktık ve sonra da Gizem’in haline baktık. İkimiz de aynı şeyi düşünüyorduk sanırım: Delirmenin eşiğine geldi en sonunda.

GİZEM’DEN...
En sonunda delirmiş gibi iki zıt duyguyu da yaşıyordum. Delirmiş gibi hissediyordum, ne yapacağımı ya da ne tepki vereceğimi şaşırmıştım. Babam iyiydi! Kötü bir şey yoktu. Benim dediklerim yüzünden olmuştu işte.

Sürekli aynı şeyi düşünüyordum. Babam iyiydi, iyi olacaktı. sevinç tüm vücudumu esir almıştı. Benim için ailem her şeydi ve babam da benim her şeyimdi. Onunla her zaman arkadaş gibi olmuştuk. Baba- kız değil sanki iki kanka gibiydi. Onunla birlikte her hafta sonu ormanlık bir arazide yürüyüş yapardık. Her zaman onu arkadaşım hatta kardeşim gibi görmüştüm. Bana hep iyi davranmıştı.

Küçükken birlikte oyunlar oynardık. Eve geldiğinde ya kapının arkasına saklanırdım ya da direkt boynuna atlardım. Kötü bir şey yaptığımda bana kızmazdı ve hep hatalarımdan ders çıkarmamı söylerdi. Onun dizlerine uzanıp saçımı okşaması benim en sevdiğim şeydi. Her gün akşam yapardı.

Çocukluğum hep onunla mutlu geçmişti. Ben onunla kaydıraktan kayarken sevmiştim çocuk olmayı. Doğum günümde birbirimizin yüzüne krema sürdüğümüzde istemiştim büyümemeyi.

Hastalandığımda endişelendiği zaman istemiştim onun gibi olmayı. Benim rol modelim, idolüm annem ve babamla geçirdiğim günlerdi.

Ayağa kalkmak isteyince Göktuğ ve Selin hemen beni yatağa bastırmıştı. Onlara öfkeyle baktığımda Göktuğ “Önce sağlık sevgilim.” Demişti. O böyle deyip gülümseyince Selin’in gözleri şokla açılmıştı. Doğru ya bilmiyordu ki Selin! Ben Göktuğ’a sus dercesine bakınca Göktuğ muzip bir ifadeyle “Niye anlatmadın ki Gizem? Anlatsana artık, saklama artık!” dediğinde utançla başımı eğdim.

“Neden anlatmadın bana Gizem? Neyse Göktuğ ben arkadaşımı tanıyorum. O bana anlatacaktı kesin! Sen de Selim’e anlatmadın!” dedi Selin. Ona gülümsediğimde bana bakışlarıyla kızdığını belli etmişti. Bu bakışlar hiç iyi değildi! Şu anda ses çıkarmıyordu ama sanırım beni öldürecekti. Yüzüme sahte bir gülümseme yerleştirip Göktuğ’a “Neyse bırakalım bu boş muhabbeti. Ben artık babamı görmek istiyorum. Şu serumun çıkartılması gerekiyor.” Dedim.

Ben böyle konuyu değişmek isterken Göktuğ bir hemşireyi çağırdı. Hemşire kız gelince gülümseyerek “Nasılsın? İyi hissediyorsun değil mi?” dedi. Serumu çıkarırken Göktuğ yanıma doğru geldi. Kız serumu çıkardıktan sonra Göktuğ’a bakınca benim içi bir öfke kaplamıştı.

Hemşire de güzeldi maalesef ki! Göktuğ’a kafamı kaldırdığımda onun da hemşireye gülümsediğini gördüm. Selin bana gülümseyerek bakıyordu. Şu anda Göktuğ’un bakışlarını kıskanıyordum sanırım! Hayır, hemşire şu anda otuz iki diş sırıtıyordu! Ama ben bu kızı döveceğim!

Sapsarı boyadığı saçlarını dağınık topuz yapmıştı. Yuvarlak ve dolunaya benzer bir suratı vardı. Gözleri çekikti ve rimeli çok sürmüştü. Beyaz tenliydi. Gözlerinin mavisi, gözlerinde deniz varmış gibi gösteriyordu. Fiziği gayet düzgündü ve boyu da benimle aynıydı. Kısacası bu kız çok güzeldi!

Sinirle kendimi yerken kız “Adınız ne acaba?” dedi hayran hayran. Ama ben bu kızı kesin döverim! Kendimi sıkarken “Adım Göktuğ, sizin adınızı alabilir miyim?” diyen Göktuğ ile bakışlarım kıkırdayan Selin’e kaydı. Ben ona sinirle nasıl baktığımdan habersiz o hemen gülümsemesini keserken bu sefer Göktuğ’a bakmıştım öfkeyle. O ise bana sadece göz kırpmıştı.

Demek ki benim dövmem gereken kişi kız değildi, yanımdakiydi! Yüz veren benim sevgilimdi! O sırada kız yine hayran “Şey… İsmim Melike!” deyince Göktuğ yine gülümsedi. Ardından elini uzatınca ben artık sinirden çatlamak üzereydim! Kız tam elini uzatacakken yüzümdeki sahte gülümsemeyle araya girdim. “Ama sevgilim, sen beni unuttun sanırım!” dedim gözlerimle Göktuğ’u öldüreceğimi anlatırken.

Kız şaşkın bir ifadeyle “Ah, siz sevgilisi misiniz? Zaten bu beyefendiyle de çok yakışıyorsunuz!” diyen Melike ile sahte gülümsememi bozmadan “Evet güzelim sevgilisiyim, teşekkürler. Gidebilirsiniz şimdi.” Dedim. Kız biraz bozulmuş biraz da mahcup bir ifadeyle arkasını dönünce öfkeyle Göktuğ’a döndüm.

“Ne yapıyorsun acaba sen? Ne bu her gördüğün tanımadığın insanlarla tanışma hevesin?” dediğimde Göktuğ kaşını kaldırdı. İmalı bir vaziyette gülümseyerek “Pardon ama hanımefendi sordu ben de cevapladım. Hayırdır sendeki bu sinir?” dediğinde sinirle arkamı döndüm. “Ben sinirli değilim! Ama sen çok uyuzsun ve odunsun!” dediğim anda belimden tuttu ve kendine çevirdi.

“Ne dediğini bir daha söyler misin Kıskanç Prensesim?” dediğinde hiçbir şey söyleyememiştim. Ben öylece dururken Göktuğ diğer eliyle saçlarımı okşadı. Gözlerinin rengi değişiyordu sanki. Ondan gözlerimi kaçırmak istesem de yapamıyordum. Kokusu beni mest ediyordu ve büyülenmiş gibi hissediyordum. Derin bir nefes aldım kokusundan ve gözlerimi kapattım.

Ben onun soğuk kahverengilerinde kaybolmak için gözlerimi açtığımda beni kendine daha çok bastırdı. Sonra da saçımdan bir tutam tuttu. Onu burnuna götürdü ve kokladı. Bu hali en güzel tablo olabilirdi. Çok güzeldi, yakışıklıydı, iyi kalpliydi ve etkileyiciydi sevdiğim kişi. Kalbimin sahibiydi.

Saçımdaki tutamı öptükten sonra “Benim en güzel şifamsın. Her gülümsememin en güzel sebebisin. İyi ki varsın Küçük Prenses.” Dediğinde ona gülümsedim. Onu çok seviyordum. O da beni seviyordu. Tüm kızgınlığımı almıştı bir anda. Sadece sakin sözleriyle kalbime haykırmıştı aşkını.

Biz birbirimizle bakışırken birden arkadan Selim’in hafifçe öksürmesiyle irkildik. Ben tam Göktuğ’dan kurtulmak için onu itmeye çalışırken utançla gözlerimi kapatmıştım. Selim mahcup bir sesle “Kusura bakmayın! Hiçbir şey duymadım Göktuğ, yemin ederim!” dediğinde Göktuğ sinirle “Oğlum kırk yılda bir romantik olayım dedim, içine ettin lan iki dakikada!” dediğinde gözüm kapalı kıkırdadım.

Ben kıkırdadığım sırada Selim “Ya bak ağabey, vallahi istemeden böldüm! Ama insan burada da romantik olmaz yani! Hiç mi bir şey bilmiyorsun cidden?!” deyince gözlerimi açtım ve kahkaha atmamak için kendimi sıktım.

Göktuğ sinirliydi ama biliyordu Selim haklıydı. Bu yüzden ne gülmemek için kendisini sıkan bana bir şey diyordu ne de karşımızda mahcup vaziyette kendini savunan Selim’e kızabiliyordu. Utançla Göktuğ’u tekrar ittirmeye çalışınca tekrar beni kendine doğru bastırdı. Sonra da “Oğlum seni döveceğim, git başka yere lan! Hadi defol!” deyince Selim çıktı.

Selim gidince sinirlenmiş haline baktım ve kıkırdadım tekrar. O kadar komik bir şeye kızmıştı ki elde değildi gülmemek. Beni bırakmıştı Selim gittikten sonra bu yüzden kendimi sağlama almak için geriye gittim. Ona dil çıkardım. Bunu görünce imalı bir sesle “Bana bak Prenses, seni öyle bir severim ki feleğin şaşar!” dedi.

O öyle deyince “O zaman benim feleğim şaşacak kadar sev! Bakalım ne olacak? Cidden feleğim şaşacak mı?” dedim gülerek. Bana baktı ve gülümsedi.

Sonra da suratı ciddileşti ve “Bu kadar güldüğün yeter bence. Baban nasıl görmeye gidelim! Annen seni merak etmişti ve aramıştı. Ama ben bir şey demedim. Bana anlatmadığın derdin, vicdan azabını da anlatacaksın.” Dedi. Ondan bir şeyler sakladığımı anlamıştı demek ki.

Gülen yüzüm düştü tekrar ve kendimi yine suçlamaya başladım. Burada Göktuğ ile gülüşmeyi bile hak etmiyordum ben. Babam orada yatarken ben burada eğlenemezdim hele de benim yüzümden olmuşken bu kadar şey.

Yüzüme sahte bir gülümseme yerleştirip Göktuğ ile birlikte bulunduğumuz yerden çıktık. Hastanenin her yeri farklı farklı hastalarla doluydu. Her insanın yüzünde farklı bir duygu vardı. Bazılarında öfke vardı. Bazılarında kaygı… Bazılarında endişe… Bazılarında üzüntü… Bazılarında sevinç… Hastane her duygu demekti. Burada her duygu bulunabilirdi. Ama en çok endişe ve üzüntü hakim gibiydi hastanelere. Duygu sarmaşığıydı hastaneler. İçinde bir gün içinde tüm duyguları yaşayabilirdiniz. Hem personel hem hemşire hem doktor hem hasta olarak…

Asansör durduğunda düşünce alemimden çıktım. Babamın odası hemen asansörün yanındaydı. Kapının önüne gittiğimizde kendimi hazırlamam için Göktuğ bana biraz zaman verdi. Hazır olmak için derin bir nefes aldım ve içeri girdim. Annem babamın başındaydı. Selin ve Selim büyük ihtimalle kantindeydiler. Babam uyanıktı ve bize bakıyordu ikisi de.

Gözlerim dolmuştu babamı görünce. Annem bana bakmıştı ve titreyen bir sesle “Kızımız gelmiş hayatım! Kızımız çok üzüldü ve çok ağladı.” Dedi. Ben boğazıma bir şey düğümlenmiş bir vaziyetteydim. Babam bana gülümsedi. “Kahramanına sarılmak istemiyor musun Kızım? Kahramanın seni çok özlemiş!” dedi sol kolunu açarak.

Daha fazla tutamadım kendimi ve ağlayarak babama koştum. Ona bir şey oldu diye çok korkmuştum ve çok pişmandım. “Baba…Babacığım! Ben özür… Özür dilerim!” dedim ağlamaya devam ederken. Kekeleyerek konuşuyordum. Çünkü çok fazla ağlıyordum. Babam benim saçlarımı okşadı ve o da titrek bir sesle “Biliyorum Kızım. Ağlama artık, ben de seni çok seviyorum ve özledim. Senin yüzünden olmadı.” Dediğinde babama daha sıkı sarıldım. Ben yapmıştım. Babamı ben bu hale getirmiştim.

Ağlayarak ondan sürekli özür diliyordum ve babam sürekli suçlu olmadığımı söylüyordu. En sonunda annem de gözlerini silerek “Balım hadi, babandan ayrıl o hasta!” dedi. Ayrıldım ondan ama halen daha ağlıyordum. Hıçkırarak ağlıyordum ve sürekli olarak aynı cümleyi söylüyordum: Benim yüzümden!

Ben yavaş yavaş sakinleşirken babam yaşaran gözlerini sildi ve Göktuğ’a döndü. “Kızımı getirmişsiniz. Teşekkürler oğlum. Bana ne kadar büyük bir iyilik yaptın bilemezsin! Çok teşekkürler sana!” dediğinde gülümsedim. Babam bana baktı sonra hasretle. “Kızım gerçekten benim için her şeyden daha değerli. O bizim canımızdan bir parça. Güzel kızım olmadan ne yapardım inan bilmiyorum.” Dediğinde Göktuğ gülümsedi. Bakışları bana döndü ve “Aslında size sormam gereken bir sorum olacaktı Sekreter Ahmet hakkında. Biliyorsunuz sizin de suçunuz var. Ama pişman olmadınız mı da o adam bize zarar vermek istedi?” dediğinde babam rahatsız bir yüzle cevap vermedi. Düşünüyordu.

Bir müddet sonra kafasını kaldırdı ve “Evet ben de suçluyum evlat. Ama sonra pişman oldum ve o kadın ölene kadar onlara yardım ettim. Sonra ise bir daha hiç onları bulamadım. Onlara her türlü maddi manevi yardımı yapmaya çalıştım. Biliyordum hatamın telafisi olmazdı. Ama öylece duramazdım. Bu yüzden yıllarca onları aradım ama bulamadım. Vicdan azabım hiçbir zaman bitmez!” dedi. Gözleri yine yaşarmıştı.

Gerçekten çok pişmandı. Hem de çok… babamı ben hiç bu kadar pişman ve yıkık görmemiştim. Ama yıkılmıştı bu olaydan bahsettiği anda. Kalbinde bu acıyla yıllardır yaşıyordu demek ki. Belli etmemişti ama çok pişmandı.

Göktuğ bana döndü ve aldığımız kararı ona da söyledi. “Efendim Ahmet Bey ve Umut karakolda. Ahmet Bey hapse girecek ama Umut girmeyecek. Ahmet Bey her şeyi üstlendi. Umut’tan ve ondan artık yüz yüze özür dilemelisiniz. Gerçekleri onlar da bilmeli ve siz de bununla yüzleşmelisiniz.” Dedi

TÜM BUNLAR OLURKEN ADAMIN BABASI İNTİKAM PEŞİNDEYDİ. OĞLU BİR ŞİRKETİ GERÇEK DEDİĞİ SAÇMA SAPAN ŞEYLER İÇİN MAHVETMİŞTİ. ADAMIN BABASI İÇİN GERÇEKLERDEN DAHA ÖNEMLİYDİ ŞİRKETİ. BU YÜZDEN ONDAN İNTİKAM KALACAKTI VE İNTİKAM PLANI KÜÇÜK KIZIN BÜYÜK AŞKI ÇEVRESİNDE OLACAKTI.

ONLARIN AŞK ATEŞİNİ GÖREMEYECEK KADAR KÖRDÜ VE KÖTÜYDÜ BU ADAM. BUNU ANLAMAYACAK KADAR KALPSİZDİ. BUNU BİLEMEYECEK KADAR VİCDANSIZDI. ACIMA VE ŞEFKAT DUYGULARINDAN YOKSUNDU. ONA YAPILAN YANLIŞIN İNTİKAMI ALINIRDI. VE EVET, BU OĞLU DA OLSA DURUM ASLA DEĞİŞMEZDİ.

BU AŞK BİR KİŞİYİ DAHA RAHATSIZ ETMİŞTİ. O DA ADAMIN BABASIYDI. ŞİMDİ DE BU AŞKI YOK ETMEYİ PLANLIYORDU. KENDİ ACISI VE ÖFKESİNİ OĞLU DA YAŞAYACAKTI VE BU YÜZDEN KÜÇÜK KIZ YEM OLACAKTI. AYRILIK YEMİ, PİŞMANLIK YEMİ… MECBUR KALACAKTI ADAM BUNA VE İŞTE MECBUR KALINDIĞI ZAMAN HER ŞEYİN SONU OLACAKTI…

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

1.175okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.