22. bölüm · KİMSESİZ KIZIN KİMSESİ

Kanlı sırlar

Yağmur Aksu

Demir, Deniz’in gözlerindeki o buz gibi ifadeyi gördüğünde alaycı gülümsemesi yüzünde soldu. "Kaslıyım" diye ortalıkta gezen o özgüvenli çocuk, aniden duvara çarpmış gibi durdu.
**Demir:** (Kaşlarını çatarak, üzerindeki o havayı tamamen atıp ciddi bir sesle) "Bekle bir dakika... Ne oluyor Deniz? Sokağın ortasındaki bu bakışların... Babamla ilgili bir şey mi biliyorsun?"
Deniz, Demir’in bu şaşkınlığı karşısında bir an duraksadı. İçindeki öfke gözlerini kör ediyordu ama karşısındaki adamın da bu yalandan habersiz olduğunu biliyordu. Yine de yumuşamadı.
**Deniz:** (Demir’in üzerine doğru bir adım atıp, parmağını göğsüne bastırarak) "Babanın ne olduğunu, bu zenginliğin, bu imparatorluğun kimin kanı üzerine kurulduğunu öğrenmek ister misin Demir? O çok güvendiğin babana sor bakalım, üç yaşında bir çocuğun hayatını nasıl karartmış!"
Demir, kelimelerin altında ezildi. Geriye doğru bir adım atarken nefesi kesildi.
**Demir:** "Yalan... Atıyorsun. Babamla ne alakası var bunların?"
**Melisa**, tam o sırada köşeyi dönüp ikisinin yanına geldiğinde, abisinin bu yıkılmış halini ve Deniz'in gözlerindeki intikam ateşini gördü.
**Melisa:** (Korkuyla) "Abim... Abim hiçbir şey bilmiyor Deniz. Biz... Biz bilmiyorduk."
Deniz, Melisa'nın sesindeki o korkuyu duydu ama yumuşamadı. Arkasını dönüp hızla karanlık sokaktan çıkarken son sözünü fısıldadı:
**Deniz:** "Bilmemek günahı ortadan kaldırmaz."
Demir, Deniz’in arkasından öylece bakakaldı. "Bilmemek günahı ortadan kaldırmaz" cümlesi zihninde defalarca yankılanırken, olduğu yerde çivilenmiş gibi kalmıştı. O an, üzerindeki tüm o "havalı ve kaslı" zırhın ne kadar anlamsız olduğunu, babasının dünyasının aslında kandan ve yalandan ibaret olduğunu ilk kez tüm ağırlığıyla hissetti.
**Melisa:** (Titreyen elleriyle abisinin koluna dokundu, gözleri dolmuştu) "Abim... Ne yapacağız? Deniz... Deniz yalan söylemiyor, biliyorum. Babamın o gizli kasalarını, gece yarısı yaptığı telefon görüşmelerini hatırlasana..."
Demir, kız kardeşine baktı. Gözlerindeki o şok yavaş yavaş yerini büyük bir öfkeye ve hırsına bıraktı. Deniz'in o soğuk bakışları beynine kazınmıştı.
**Demir:** (Dişlerinin arasından, sesindeki tüm o çocuksu kibir yok olmuş bir halde) "Eve gidiyoruz Melisa. Babama bu hesabın ne olduğunu bizzat soracağım."
İki kardeş hızla eve doğru yola koyulduklarında, evin asıl cehennemi onları bekliyordu.
Çalışma odasının kapısı aralıktı. **Serhat Bey**, masasında oturmuş, her zamanki o soğuk ve hesapçı tavriyle belgeleri inceliyordu. Kapı sertçe açıldığında kafasını kaldırdı. Karşısında gözü dönmüş bir Demir ve korkudan arkasında duran Melisa'yı gördü.
**Serhat Bey:** (Sakin ama otoriter bir sesle) "Bu ne saygısızlık Demir? Hayırdır, kapı çalmayı ne zaman unuttun?"
**Demir:** (Odaya bir adım atıp ellerini masaya çarptı, sesi tüm evde yankılandı) "Bırak şimdi saygısızlığı! Bana cevap ver baba... Deniz'in ailesi... Üç yaşında sahipsiz bıraktığınız o çocuk... O cinayet, o infaz... Her şeyi biliyoruz!"
Serhat Bey’in yüzündeki o sakin maske bir anda paramparça oldu. Gözlerindeki o karanlık parıltı, suçluluğunu ele veriyordu. Masadan yavaşça kalktı, ama ne bir şaşkınlık ne de bir inkâr vardı yüzünde; sadece soğuk bir gerçeklik vardı.
**Serhat Bey:** "Demek o kız... Seni parmağında oynatıp bu saçmalıkları zihnine sokmayı başardı, öyle mi?"
**Demir:** (Gözleri öfkeden kızarmış bir halde) "İnkâr etme! 'Yalan' de! 'Biz yapmadık' de baba! Biz katil miyiz?!"
Serhat Bey, oğlunun gözlerindeki o isyanı ve gerçeği arayan öfkeyi gördüğünde, durumu kontrol altında tutamayacağını anlıyor. Sakinliğini tamamen yitirerek masanın etrafından hızla dolaşıyor.
**Serhat Bey:** (Dişlerinin arasından tıslayarak, sert bir sesle) "Yeter artık! Zırvalayıp durma, buraya gelip kafanı bu saçmalıklarla doldurmuşlar!"
**Demir:** (Kolunu çekmeye çalışarak, gözlerini babasından bir an olsun ayırmadan) "Bırak beni! Cevap vermeden hiçbir yere gitmiyorum! O kızın hayatını siz mi kararttınız, babama bunu söyle!"
Serhat Bey, Demir’in bu diklenmesine daha fazla tahammül edemiyor. Otoritesini sarsmaya çalışan oğlunu susturmak ve bu konuyu anında kapatmak için demir gibi sert parmaklarıyla Demir’in kolunu kavrıyor.
**Serhat Bey:** (Sesi tüm odada buz gibi yankılanıyor) "Git buradan, Demir! Defol odana, kafanı dinle! Bu mesele senin anlayamayacağın kadar büyük!"
Serhat Bey, Demir’i kapıya doğru sertçe ittirirken, **Melisa** köşede korkuyla olanları izliyor. Demir ise babasının bu fiziksel ve psikolojik baskısı karşısında adeta deliye dönüyor; babasının o güçlü ellerinden kurtulup bu karanlık sırrı tamamen aydınlatmaya kararlı bir şekilde direniyor.
Odanın ağır ahşap kapısı dışarıdan sertçe çarparak kapandı ve kilit mekanizmasının o metalik sesi yankılandı. **Serhat Bey**, oğlunu zapt edemeyeceğini anlayınca en acımasız yöntemine başvurmuş, Demir’i o karanlık odaya hapsetmişti.
Demir, kapıya vurarak içeri girmeye çalıştı ama içerideki o kasvetli hava, üzerine üzerime gelen duvarlar aniden nefesini kesmeye başladı. Küçük yaşlardan beri tükenmeyen o **kapalı alan korkusu (klostrofobi)**, bir canavar gibi üzerine çöktü. Dizleri tutmadı, sırtını duvara yaslayarak yere kaydı. Nefesi daralıyor, göğsüne ağır bir taş oturmuş gibi hissetti. Elleriyle saçlarını çekiştirirken gözleri karanlık odada korkuyla büyüdü.
**Demir:** (Kesik kesik nefes alarak, fısıltıyla) "Hap... Kapıyı açın... Nefes alamıyorum..."
Aradan ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordu. Zaman, o odada Demir için durmuştu.
Tam o sırada, evin arka bahçesinden gelen hafif bir tıkırtı, ardından da pencerenin camına vuran küçük taş sesleri duyuldu. Odanın balkona açılan sürgülü camı zorla itilerek açıldı. İçeriye serin bir gece rüzgarı ve onunla birlikte o sokağın o tanıdık, asi kokusu doldu.
**Deniz**, balkondan içeri adım attı. Elinde ne bir silah ne de tehditkâr bir nesne vardı; sadece gözlerinde o sarsılmaz intikam ateşiyle gelmişti. Babasından hesap sormak, bu ailenin üzerine kurduğu yalan imparatorluğunu başına yıkmak için buradaydı.
Ama odanın ortasında, nefessiz kalmış, titreyen ve o güçlü, "kaslı" halinden eser kalmamış bir Demir'le karşılaşmayı beklemiyordu.
Deniz, adımlarını aniden durdurdu. Demir’in o perişan halini, ellerini başına götürüp kapana kısılmış bir hayvan gibi çırpınışını gördüğünde içindeki öfke bir anlığına sarsıldı.
**Deniz:** (Sesi şaşkınlıkla karışık bir soğuklukla) "Demir? Sen... ne bu halin?"
Demir, zar zor başını kaldırdı. Gözlerinde sadece korku değil, o odanın darlığından duyduğu ölümcül bir çaresizlik vardı. Deniz'i karşısında gördüğünde bunun bir hayal mi yoksa gerçek mi olduğunu anlayamadı.
**Demir:** (Nefes nefese, ) "Deniz... Çıkar beni buradan... Yalvarırım... Dayanamıyorum..."
Deniz, Demir’in o nefessiz kalmış, çaresiz halini görünce içindeki tüm o intikam ateşi bir an için dondu. Karşısındaki adamın sadece bir "katilin oğlu" değil, aynı zamanda bu evin içinde babasının psikolojik ve fiziksel şiddetine boyun eğmek zorunda kalmış bir tutsak olduğunu anladı.
Hızlı adımlarla odanın içine yürüdü, sürgülü balkona yönelip camı sonuna kadar itti. İçeriye dolan taze gece havası odaya yayılırken, Demir’in üzerine çöken o boğucu karanlık biraz olsun hafifledi. Deniz, yerde kilitli kalmış gibi titreyen Demir'in kolundan tutup onu dikkatle balkona, açık havaya doğru çekti.
Balkonun demir korkuluklarına yaslanan Demir, derin derin nefesler alarak göğsünü tuttu. Soğuk hava ciğerlerini doldurduğunda, titremesi yavaş yavaş dursa da gözlerindeki o şok ve yıkılmışlık geçmemişti.
Deniz, kollarını göğsünde kavuşturmuş, balkondan içeriye, evin karanlık koridorlarına doğru bir an kulak kabarttıktan sonra gözlerini Demir’e dikti. Sesi hem suçlayıcı hem de içinde derin bir acının izini taşıyordu.
**Deniz:** (Sesi soğuk ama hafifçe titreyerek) "Baban yapıyor dimi bunları... Sadece bana değil, sana da... Seni odaya kilitleyecek kadar cani olması şaşırtmıyor."
Demir, kafasını zorlukla kaldırıp Deniz’e baktı. Gözlerindeki o kibirli, her şeyi kontrol altında tutan "kaslı ve havalı" çocuktan eser kalmamıştı.
**Demir:** (Kesik nefeslerin ardından zorla konuşarak) "Ben... Ben böyle bir adam olduğunu bilmiyordum Deniz... Yemin ederim bilmiyordum."

Deniz: ..
Demir: üşüyor musun
Deniz: neden sordun
Demir : sarılmak için neden arıyorum da.
Balkondan gelen sergin gece rüzgarı üzerlerine vururken, Demir’in bu ani ve savunmasız itirafı havada asılı kaldı.
Deniz, kollarını göğsünde daha da sıkı kavuşturdu. Az önce babasının katili olduğunu öğrendiği adamın, şimdi karşısında tüm duvarlarını yıkmış bir şekilde ona sarılmak istemesi zihnini bulandırıyordu. İçindeki o büyük nefret ile anlık oluşan o tuhaf çekim arasında sıkışıp kalmıştı.
**Deniz:** (Gözlerini Demir’in gözlerinden kaçırmadan, sesi hem keskin hem de tedirgin) "Saçmalamayı kesir misin Demir? Seninle ne haldeyiz, sen ne diyorsun?"
Demir, sırtını yasladığı demir korkuluktan biraz ayrıldı. Titremesi tamamen geçmemişti ama bakışlarındaki o acı net bir şekilde okunuyordu.
**Demir:** (Yutkunarak, sesindeki o alaycı tonun yerine tamamen kırılgan bir gerçeklik bırakarak) "Farkındayım... Her şeyin, babamın yaptıklarının, bu cehennemin farkındayım. Ama şu an umurumda olan tek şey bu değil Deniz. Sadece... yoruldum. Ve yanımda bir tek sen varsın."
Deniz, Demir’in ona doğru atmak istediği o adımı gördüğünde geriye doğru küçük bir adım attı. Kalbi, o ses kaydındaki ritimsiz melodiler gibi deli gibi çarpıyordu. Bir yanda geçmişin hesabını sorma isteği, diğer yanda bu kırık çocuğa karşı koyamadığı o tuhaf yumuşama hissi vardı.
**Deniz:** (Fısıltıyla ama kararlı bir şekilde) "Benim yanımda olamazsın Demir. Bizim aramızda uçurumlar var... Unuttun mu?"
Demir, Deniz’in bu savunmasına acıyla gülümser gibi oldu ama vazgeçmedi.
**Demir:** "Uçurumu ilk açan babamdı zaten... Ama seni bu uçurumun kenarında tek başına bırakmayacağım."
Balkondan içeriye sızan serin rüzgar ve ikisinin arasındaki o gergin ama kırılgan sessizlik, kapının kilit mekanizmasının şakırtısıyla aniden bölündü.
Ağır ahşap kapı yavaşça aralandı ve içeriye **Leyla Hanım** girdi.
Yüzündeki o solgun ama otoriter ifade, odadaki havanın sıcaklığını bir anda dondurdu. Gözleri önce perişan haldeki oğluna, ardından da balkondan içeri adım atmak üzere olan Deniz’e çevrildi.
**Leyla Hanım:** (Sesi ne öfkeli ne de şaşkındı; yılların yorgunluğunu taşıyan, fısıltı gibi ama keskin bir tonla) "Demir... Ne yapıyorsunuz siz burada?"
Demir, annesinin içeri girdiğini gördüğünde refleks olarak Deniz’in önünde hafifçe toparlandı, ama yaşadığı klostrofobi atak ve babasının yaptıklarının ağırlığı ayağa kalkmasına izin vermedi.
Deniz ise karşısında Serhat Bey’in eşini, bu evin diğer karanlık yüzünü görünce bütün kaslarını yeniden gerdi. Gözlerindeki o acıma hissi anında yok oldu, yerini yine o keskin intikam ateşi aldı.
**Deniz:** (Leyla Hanım’a dik dik bakarak) "Oğlunuzu buraya hapseden kocanıza sorun Leyla Hanım... Belki de gerçeği oğlunuzdan saklamanın kime ne faydası olduğunu size anlatır."
Leyla Hanım’ın bakışları Deniz’in bu cesur cümlesiyle titredi. Gözleri doldu ama bunu hemen bastırdı; sanki bu evi ayakta tutan tek şeyin bu sırlar olduğunu bilir gibi yavaşça Demir’e baktı.
**Leyla Hanım:** (Yutkunarak, sesindeki o çaresizliği saklamaya çalışarak) "Sen... Her şeyi öğrendin demek, kızım..."