9. bölüm · KAYIP
KAYIP 8. BÖLÜM- ŞAH&MAT
‘’ Kırık ruhların acı alışkanlıklarından biri de var oluş girdabından kaçmak ve büyük yüzleşmeyi sonraya bırakmaktır.’’
-----------------
‼️UYARI: Bölümde vurdu kırdı, şiddet içeriği ve kendine zarar verme bulunmaktadır.
‘’GÜMM!’’
Toz, ter ve pas. Yere şiddetle düşen demir kapı. Beton zeminde yatan kızıl saçlı kız. Güz ve susturamadığı kalp atışları…
Plan açıktı. Yanlışa yer yoktu. Bir satranç oyunu misali hamle hamle kurgulanmış bu ciddi ve tehlikeli sekansta sıra Güz’deydi. Lacivertler, kendilerine özgü halleriyle içeriye girerek ilk hamlelerini gerçekleştirmişlerdi.
Güz, plana sadık kalarak kuşkusuz, ciddi bir cesaretle ve büyük bir soğukkanlılıkla gözlerini sesin geldiği kırık paslı kapıya dikti. Lacivertler, tozlu deponun loş karanlığına doğru ilerlediklerinde, tozun var ettiği sisin etkisiyle fazlasıyla etkilenmiş görünüyorlardı. Ellerindeki fenerlerin çiğ ışıkları yardımıyla ilerleyen Gölgeler, Güz ve yerde sere serpe yatan Gölge kızı çok geçmeden fark ettiler. Cılız ışıkların üzerlerinde donup kalmasıyla , karanlığın mutlak sessizliğini yararak yükselen sert ve buz gibi emrin Güz’e ulaşması çok sürmedi.
-Siz, ikiniz! Sakın kıpırdamayın!
İşte beklenilen kaçınılmaz hamle gelmişti. Bu sesleniş bir son ve aynı zamanda bir başlangıcın şiddet dolu aksıydı adeta. Zamanın sürekli akışında yaklaşan postal sesleri ve Güz’ün nefes alışverişleri birbirine karışıyor, en yüksek perdeden atan kalbi yavaşlamak bilmiyordu. Korkak cesaretinin altına ustalıkla gizlediği kurşun ağırlığındaki kaygısı ve cesaretiyle gölgelediği korkusunun üzerine sisten gri bir perde çekip hali hazırda Gölge’ymiş gibi , çok alışık olduğu insanlarla iletişim kuruyormuş gibi rahat ama bir o kadar dikkatli bir şekilde söze girdi.
-Ahh! Sonunda geldiniz…
Göğsü kaygıdan manevra alamayan külüstür bir araba gibi bir ileri bir geri giderken , bakışları Gölgeler’in ona yönlendirdiği namluların ucuna takılıyor; aynı zamanda plana sadık kalarak söyleyeceklerini toparlamaya çalışıyordu. Kesik kesik , soluk soluğa ama sesindeki çelik gibi sert duruşu bozmadan devam edecekti . Gözleri bir ona yönlendirilen namlulara bir de yerde yatan kız arasında mekik dokur haldeydi:
-Patron… ben… buraya kadar … Bu … Bu kız bizden değil! Bizim gibi giyinmişti. Sorular soruyordu. Onu bu… buraya kadar kovalamak ciğerlerimi ağzıma getirdi. Aslında kıstırmıştım köşeye ama bana saldırdı. Görüyorsunuz. En sonunda köşeye sıkıştı, ben de etkisiz hale getirmek zorunda kaldım. Avınız ayaklarınızın altında. Tamamen sizindir.
Güz’ün sesi ıssız depo girişinde yankılanırken , gözleri bir an olsun üzerinden ayrılmayan Gölgeler’den çıt dahi çıkmamıştı. Güz fazla mı abartmıştı? Çok mu laubali konuşmuştu? Bir Gölge olmadığını çakmış olabilirler miydi? Namlular milim bile oynamıyordu. Fenerlerin çiğ ışığı, Güz’ün yüzündeki o sisten perdeyi eritmek ister gibi göz bebeklerinde donup kalmıştı. Göğsündeki o külüstür araba şimdi tamamen stop etmişti adeta; nefes bile alamıyordu. Karşı tarafın bu çelik ağırlığındaki sessizliği, sorduğu içsel soruların cevabını bir kırbaç gibi yüzüne çarptı. Yakalanmıştı. Ya da yakalanmak üzereydi. ‘’Bu kadar çabuk mu?’’ , ‘’Peki ya, Meva ne olacak?’’ diye içinden geçirdi. Tam o sırada en öndeki Lacivert gölge Güz’ün olduğu tarafa doğru yöneldi. Karanlığın ıssız tenhasında postalların çığlığı yankılanıyordu. Tüm Gölgeler’de olduğu gibi yüzü donuk ve ifadesizdi. Gözlerini bir an olsun Güz’den ayırmıyor, üzerine şüphe parçacıklarıyla yağıyordu adeta. Sanki Güz’ün gerçekliğini sorgularcasına yaklaştıkça yaklaştı. Sınıyordu. Onu yakalayacak bir şey arıyordu. Duygusuz yüzünde sırıtmayan dudaklarını araladı:
-Tamamen bizimdir, öyle mi?
Güz, tabii olduğu sınavdan pek iyi ile geçmeyi umut edercesine dikkatli olmalı vereceği her cevabı tekrar tekrar gözden geçirmeliydi. Fakat bunu yapacak ne zamanı ne de takati kalmıştı. Gölge’yi onaylarcasına kafasını bir aşağı bir yukarı hareket ettirdi. Gölge pek ikna olmuşa benzemiyordu. Şüpheden kıstığı koyu gözleri Güz’ü baştan aşağıya tekrar tekrar süzüyor, olanları anlamlandırmaya çalışırcasına her şeyi ortaya çıkaracak küçücük bir ipucu arıyordu.
-Geleceğimizi nereden biliyordun?
Güz, Gölge’nin bu hamlesiyle yenilgiye oldukça yakın olduğu hissine kapılmıştı. Zihninde yankılanan ‘’ Düşün Güz! Düşün! Daha veziri kaptırmadın!’’ sesiyle irkildi. Evet, daha veziri kaptırmamıştı ama yapacağı en küçük yanlış bir hamleyle hem vezirden hem şahtan olabilirdi. Baskıladığı nefesi alevden bir kor edasıyla ciğerlerinin her bir köşesini yakıp kavurmuştu. Ne cevap verecekti?
Dışarıdan bakıldığında, yüzündeki o mimiksiz, duygusuz maske milim bile oynamıyordu. Bakışları hâlâ namlunun ucunda bir Gölge kadar kayıtsız ve buz gibi soğuk duruyordu. Dış dünyaya ördüğü o çelikten duvarı yıkmamak için tırnaklarını avuç içine öyle bir bastırdı ki, etine gömülen o keskin acı olmasa oracıkta dizlerinin üzerine çökeceğini sandı. Gölge , cevap alamayınca bastırarak tekrar sorusunu yineledi.
-Adın ne senin? Geleceğimizi nereden biliyordun?
Güz, hayatı boyunca hiç bu kadar savunmasız ve yalnız hissetmemişti. Titreyen sesini gizlemeye çalışarak stresten kızaran dudaklarını diliyle ıslattı. Gözleri , namlu ve Gölge arasında gidip gelirken kaygıdan kilitlenen çenesini zorladı ve ağzından çıkan kelimelere artık o da hakim değildi.
-Ben… ben… biz haber ver…
Tam ağzından dökülen kelimeler kendi sonunu yazacak , kendi celladı olacakken deponun artık var olmayan kapısından gelen o tanıdık sesle irkildi. Ses, loş deponun paslı sessizliğini keskin bir bıçak gibi yardı:
-Rubidus! Neredesin sen? Dakikalardır seni arıyorum.
Bu sesleniş, adeta gökten inen koruyucu bir kalkan gibi belirivermişti aniden. Güz’ün varlık paradigmasını altüst edecek kadar güçlü hissettirmiş, celladın eline aldığı keskin kılıcı bir kenara bıraktırmıştı. ‘’Bu mu senin kurtuluşun? O da bir Gölge farkında mısın?’’ diye bir ses yankılandı zihninde. ‘’ Ama bana yardım etti. İstese beni kendi elleriyle teslim ederdi.’’ kendi içindeki acımasız çatışmadan kafasını kaldırdığında ela gözlü Gölge’nin Lacivertler’e doğru ilerlediğini gördü.
Geride kalan Lacivert , ela gözlü Gölge'nin geçmesine izin vermedi.
-Dur orada! Hemen dur! Kimsin sen?
Bu sert komutla birlikte, deponun loşluğunda az önce gevşer gibi olan o yaylı gerilim tekrar son raddesine kadar gerildi. Namlulardan biri milimetrik bir hareketle ela gözlü Gölge’nin göğsüne doğru kayarken, havada asılı kalan toz zerreleri bile bu yeni emrin ağırlığıyla dondu adeta. Gölge korkusuzca ve katı ifadesini koruyarak söze girdi:
-Ben Acheron . Bu da arkadaşım Rubidus. Bu kızı yol üzerinde pervasızca ilerlerken gördük. Kendini boyamış , bizim gibi giyinmişti. Hatta bir arkadaşımızın yanına kadar da geldi. Normal bir insan olduğu çok açıktı. Etrafta Lacivert göremediğimizden sizden birini bulana kadar kaybetmek istemedik. Kara Nizam’a uygun bir şekilde peşine düştük. Bizi fark edip kaçtığındaysa ayrıldık. Rubidus onu bulmuş işte gördüğünüz gibi. Diğer arkadaşımızı da sizden birine haber vermesini söylemiştik. Devriyeleri bulmuş olmalı.
Lacivert Gölge, şüpheyle kısılan gözlerini Acheron’un üzerinde gezdirerek bir adım öne çıktı.Deponun içindeki sessizlik, patlamaya hazır bir barut fıçısı gibi tekinsizdi. Gölge, birkaç saniye boyunca Acheron’un ela gözlerindeki o katı, meydan okuyan ifadeyi tarttı. Güz, nefesini tamamen teslim etmiş, avucunun içine batan tırnaklarının acısıyla hayata tutunarak bu sessiz düellonun sonucunu bekliyordu.
En sonunda Lacivert gölge, elindeki silahın namlusunu yavaşça aşağı indirdi:
-İyi. Kara Nizam’ın kuralları net ve keskindir. Gölge kardeşi Gölge'ye güvenir. Yeşil olmanıza rağmen görev bilincinizi takdir ediyorum. Avı devralıyoruz. Bir daha böyle bir durum yaşanırsa …
- Yaşanmayacak, diye atladı Güz istemsizce.
‘’Ah! Hiç sırası değil ne yaptın sen Güz?’’ diye bir ses çınladı zihninin en derin kuyusundan. Acheron ise sadece başıyla onayladı Lacivert Gölge’yi.
Lacivert Gölge , yanındaki ekip arkadaşına başıyla yerdeki kızılı işaret etti ve ardından dönerek :
-Siz gidebilirsiniz , dedi.
‘’Eveeet! Şah ve Mat.’’
Bu iki kelime o an Güz için dünyada var olan en güzel iki kelimeydi. ‘’Siz gidebilirsiniz.’’ zihninde tekrar tekrar yankılanan bu iki değerli kelimenin bedenine verdiği rahatlama ile bir an önce bu depoyu terk etmek istiyordu.
Lacivert’in işaretiyle diğer Lacivert, yerde yatan kızıl saçlı kızı kollarından yakalayıp kirli betondan kaldırdı. Onlar deponun karanlık koridorundan ilerlerken , Acheron kimselere sezdirmeden Güz’ün gerginlikten titreyen kolunu kavradı. ’’Sadece yürü.’’ diye fısıldadı. Arkasına bakmasına, az önce yaptığı o tehlikeli çıkışı düşünmesine fırsat vermeden onu deponun çıkışına, dışarıdaki karanlık geceye doğru yönlendirdi.
Ancak adımları ela gözlü Gölge’nin peşinde gecenin tekinsiz karanlığına karışırken, içindeki o amansız ses son bir kez daha fısıldadı. Kurtulmuştu evet, ama bu kurtuluş yepyeni, dipsiz bir girdabın başlangıcıydı. Bakışları, önünde sessizce yürüyen Acheron'un sırtına takıldı. Cevabını bulamadığı o en karanlık soru, zihninin dehlizlerinde yankılanıp durdu:
Bu Gölge, neden ona yardım ediyordu?
*******
Herkese merhaba, 😊upuzun bir aranın ardından bomba gibi bir bölümle karşınızdayım. Umarım beğenirsiniz. Destekleriniz benim için çok önemli. Beğenip, yorum yapıp , kitabımı listenize eklemeyi unutmayın. ✨
