5. bölüm · KAYIP

KAYIP 4.BÖLÜM- DEHŞETLE SON BULAN YEDİ SAAT

FAVİNDA AKLİA

Yedi saat önce...

1 Yeni Sesli Mesaj
Güz uyandığında saat neredeyse öğleni bulacaktı. Uyanır uyanmaz eli baş ucundaki telefonuna uzandı. Ekranına düşen Meva’nın sesli mesajını fark etmesiyle gözleri ışıl ışıl parladı. Zihnindeki karanlık toz bulutunu aralamış ardındaki aydınlık güneşe bir selam çakmıştı adeta.
‘’Yoldayım Güzgüz’üm! Geliyoruuum. Yarım saate kapındayım, kurabiyeleri hazırlaa!’’ Meva geliyordu. Can dostu geliyordu. Çocukluğunun sarsılmaz parçası yoldaydı. Güz, yataktan neşeyle fırladı; gecenin tüm yorgunluğu ve kaslarındaki katılık bu sesle birlikte uçup gitmişti. Üzerine alelacele rahat bir şeyler geçirip kendini sokağa attı. İstikameti, sokağın sonuna kadar yayılan o enfes kokuların sahibi fırındı.

Fırının kapısını aralar aralamaz yüzüne çarpan o sıcak hava ile keyiflenen Güz, genzini yakan tanıdık kokuyu derince içine çekti. Odun ateşinde pişen leziz ekmeklerin tarif edilmez pişkin kokusu, yeni hazırlanmış taze kurabiyelerin aromalı kokusuna karışıyordu. Güz, Meva’nın en sevdiği kakaolu, tarçınlı ve zencefilli kurabiyelerden hatırı sayılır miktarda alırken birden zihni o gece gördüğü Gölgeler’e gitti. ‘’Ya tezgâhtar onlardan biriyse!'’ diye aklından geçirdi. Zihni yine Güz’ü alt etmeye çalışırcasına kötü düşüncelerin beşiği olmaya hazırlanırken, Güz buna bir son verme peşindeydi. Kalbi bir anlığına ritminden çıkar gibi oldu, yüzü bembeyaz kesildi. Kendini hızla toparlamaya çalışarken eli ayağına dolaştı. Ödemek için çıkardığı parayı ve birkaç bozukluğu tam da ödeyeceği sırada yere düşürmüştü. Tezgahtar büyük bir nezaketle yerden paraları toplamasını bekledi. Güz , yaşadıklarının utancıyla hızlıca kurabiyelerin parasını ödedi ve kese kâğıdını elinden düşürecekmişçesine sıkı sıkı kavrayarak fırından çıktı. Kese kâğıdının avuçlarına verdiği ılık ısı küçük küçük kalbine sızarken, zihnindeki dev düşünce yığınını Meva'nın gelişiyle bastırmaya çalıştı.

Güz eve döndüğünde kendini çok daha iyi hissediyordu. Hemen üzerindekilerden kurtulup kahve hazırlığına girişmeliydi. Meva nerdeyse gelmek üzereydi. Saat tam bir olduğunda kapı tıkırtısıyla birlikte beklediği kişinin bir adım ötesinde olduğunu anlamıştı. Belki de uzun zamandır bu kadar mutlu hissetmemişti. Güz kapıyı açar açmaz kendini Meva’nın kollarına bıraktı. O an ne sokaklardaki tekinsizlik kaldı aklında ne de dünün kaygıları. Can dostu, çocukluğundan kalan hiç biçilmemiş bir bahçe gibiydi; renkli, tanıdık, güvenli ve hiç bozulmamış.

Meva, can dostunu baştan aşağı süzdükten sonra ‘’ İnanamıyorum Güzgüz. Sen yine kilo mu verdin? En son böyle değildin. Ben yokken kendine hiç iyi bakmıyor musun sen? Yokluğuma dayanamıyorsun tabii. Sen de haklısın ne yapalım ...’’ diye sitemde bulundu Meva. Yüzünde haylaz bir bakış, dilindeyse çocuksu bir kıkırdama vardı.
Güz, mutfaktan fırının o sıcacık kurabiyeleri ve kokusu tüm eve yayılan enfes kahve ile çıkarken; Meva olduğu yerde heyecanla kurabiyelerini bekleyen haylaz bir çocuk edasıyla ellerini birbirine sürtüştürüp ‘’Mmmm işte bu koku en sevdiğim. Tüm gün hayal ettiğim tek yiyecek. Burada yapılandan daha iyisi yok gerçekten.’’ diye ekledi. Güz, dudaklarında uzun zamandır misafir etmediği o içten gülümsemeyle gözlerini devirdi: "Aaa, Meva Hanım bozdunuz sürprizi amaa. Neyse kahveni iç ve anlat bakalım .Neymiş bu büyük haber?" Meva, gözlerinin ışıltısıyla oturduğu yerde tüm bedenini can dostuna doğru çevirdi. Sanki anlatacağı bu büyük haberden önce hazırlık yapıyordu.
Yüzündeki muzip ve bir o kadar sevimli bir sırıtışla elindeki kahve bardağını önünde bulunan sehpaya yerleştirdi. ‘’ Hani sana Sancarkale’de bir yerden bahsetmiştim. Küçük , şirin ama eski bir yer var demiştim. Hani bir de sahibi olan o tonton yaşlı adam vardı. O , benim iç mekân tasarımı önerimi kabul etti. O köhne dükkânı baştan aşağı düzenleyip harika bir işletme haline getirmek istiyor. Yaşlı olduğu için internetten falan anlamıyor tabii, o yüzden tasarımı elden istiyor. Vee bil bakalım tasarımı kim yapacak?’’

Güz’ün ağzı şaşkınlığının ona verdiği yetkiye dayanarak aralanmış ; gözleri fal taşı gibi açılmış , zihni ise heyecan, korku ve mutluluk üçgeninde mekik dokur haldeydi. Güz, elindeki bardağı gördüğü en yakın yere bıraktı. İstemsizce dudaklarından ‘’Ki... Kim?’’ kelimesi döküldü. Meva’nın yüzündeki muzip gülümseme bundan keyif alır ve her şeyi apaçık anlatır nitelikteydi. Ama arkadaşını da çok iyi tanıyordu; bu onun için biraz ani bir haberdi ve Güz’ü strese sokabilirdi. Fakat dahası vardı ve Meva yapması gerekeni çok iyi biliyordu.
‘’Tabii ki de sen Güzgüz’üm. Başka kim olabilir. Yalnıız… şöyle bir durum var. Şey…Ben bu akşama teslim edebileceğimizi söylemiş olabilirim.’’ diye ekledi. Keyifle sırıttığı yüzünde dişleri net bir şekilde görünüyordu. Güz’ün soluğu bir an ciğerlerinde esir kaldı. Zihninin panik şalteri tık diye inmiş vücuduna yayılan kaygıya yine mağlup olmuştu. ‘’ Ne!?’’ sesi odanın içerisinde yankılanan Güz kalbindeki heyecan dalgasına engel olamıyordu. Yetişir miydi ki? İmkansızdı neredeyse. Birden hiddetle “Meva, sen çıldırdın mı gerçekten? Benden birkaç saat içinde işletmeye açılacak bir dükkanın iç mekan tasarımını yapmamı istiyorsun. Üstelik çıktı almamız gerek ve elden götürecekmişsin!" Meva hiç istifini bozmadan kahvesini koyduğu sehpaya uzandı, yarım bıraktığı kurabiyesinden kocaman bir ısırık aldı ve ‘’ Bunlar da ne lezizmiş ya..." diye ekledi. Güz'ün delici bakışlarını fark ettiğinde "Sakin ol şampiyon. Ben zaten o kısmı düşündüm. Portfolyondaki eski çizimlerin çoğunu seçip adama gösterdim zaten. Tek kelimeyle BA-YIL-DI! Sadece dükkanın ölçülerine göre küçük revizeler yapacaksın. Bir kaç ilgi çekici detay ve istek var. Bende biliyorum sıfırdan yetişmeyeceğini. Sen bunu yaparken ben de sana kahve servisi yapıp bol bol moral verip enerjini yükselteceğim. Moralini bozma hemen sıfırdan yapsaydın bile en güzeli en iyisi senden çıkardı Güzgüz’üm benim. Hadi bakalım işe koyulma vakti. Sen şimdi detaylara takılırsın. Daha çok vaktin olsun.’’

Meva’nın Güz’e karşı olan bu sarsılmaz inancını Güz takdir ediyordu çünkü onun kendine olan inancı bu kadar bile değildi. Meva’nın bu konuşması bir noktada Güz’e cesaret de vermişti. Güz derin bir nefes aldı. Hemen başlarsa yaklaşık dört,dört buçuk gibi bitirebilir ve çıktısını alabilirdi. Bilgisayarını açıp masaya kurulduğunda, zaman Yersel'in kasvetli kurallarına inat, iki genç kız için adeta durdu. Güz iş üstünde çalışırken , Meva koltukta rahatça oturmuş onun için vazgeçilmez olan kurabiyeleri teker teker midesine indiriyordu. Bir ara Sancarkale’de geçen çocukluk anılarına girmiş Güz'ü geçmişe davet etmişti. İki arkadaş bundan çok keyif alırdı. Odayı çocukluk anılarının beraberinde getirdiği gülüşmeler doldurur olmuştu adeta.
Çizim tam zamanında, kusursuzca bitmiş , çıktısı alınıp Meva'nın yanındaki dosyaya konumlandırılmıştı. Ancak zaman, Yersel’de her zaman karanlığın lehine işlerdi. Saatler akşamüstü altıyı vurduğunda, odanın içindeki o parlak ışık yerini yavaş yavaş tekinsiz, gri bir gölgeye bıraktı. Sokaklardan gelen insan sesleri azalıyor, herkes gizli bir telaşla evlerine doğru koşturuyordu. Saat sekizde, o bıçak gibi keskin sınırda sokaklar tamamen Gölgelerin zamanına devredilecekti. Artık Meva’nın bu karanlık şehirden hızla ayrılması gerekiyordu.
Meva toparlanıp kendine ağır gelen o montunu giyerken Güz can dostunun gidişine her zaman olduğu gibi üzülüyordu. Çok sık görüşemiyorlardı ve birbirlerini çok özlüyorlardı . Sanki yıllar önce Sancarkale’den ayrılışı tekrarlanıyordu Güz'ün gözünde ondan her ayrılışında. Dostunun omzuna elini uzattı ve ekledi.

‘’ Meva…’’ , sesinde tüm gün var olan mutluluktan eser kalmamış, hüzünlü bir melodiye dönüşmüştü adeta. ‘’ Şey… son zamanlarda buralar pek normal değil. Yersel’de hırsızlık, gasp olayları özellikle bu saatlerde çok arttı. Şahit olmadım ama çok duydum. Bu bir efsane de olabilir ya da gerçekten ciddi de olabilirler. İnsanları gasp edip sonra Gölgeler alsın diye bayıltıyorlarmış diyorlar. Her neyse sokaklar çok tekinsiz. Biliyorsun zaten . Özellikle durağa giden o yol beni yeterince geriyor. Hatta… hatta bence o yola hiç girme sonuçta kestirme olması bir şeyi değiştirmiyor. Off… Kısacası… dikkatli ol olur muu?’’
Meva, Güz’ün yüzündeki ifadeyi gördüğünde durumun ciddiyetini daha iyi kavramıştı ama onun kadar endişelenmiyordu. Ortamın havasını değiştirmek için içindeki şirin ama haylaz çocuğunda yardımıyla kocaman gülümsedi. ‘’ Korkma Güzgüz’üm bana hiçbir şey olmaz. Hem saat daha yeni altı oldu. Otobüs durağı hemen şuracıkta, evine iki adımlık yer. Hemen biniyorum ve buradan uzuyorum. Yol zaten bir saatten az sürüyor. İçin rahat olsun. Hem... yaşlı adama sözüm var, tasarımı yetiştirmem gerek unuttun mu? Varır varmaz seni arayacağım söz. Hatta Yersel’i terk eder etmez hemen arayacağım.’’
Güz, kapıyı kilitlerken içindeki o gergin ip yumağı içini gıcıklıyordu. Gölgeler’in zamanı sekizde başlıyordu. Meva haklıydı, daha çok vardı. Hem Sancarkale Yersel’e çok yakındı. Nehrin sınırındaki en yakın şehir. Maksimum kırk dakika uzaklıktaki çocukluğunun şehri… Yedi olmadan orada olurdu herhalde. Bunları düşünmek Güz’ü biraz da olsun gevşetmeliydi fakat son zamanlarda halkın ağzından dökülenler, Güz’ün kulağına pek de hoş gelmemişti. Çok yakın vakitte Yersel'in sokaklarında yeni insanlar türemişti. Bunlar karanlığın henüz çökmediği o saatlerde dolaşan adi suçlulardan başkaları değildi. Sadece birer hırsız olmalarının yanı sıra onlar, insanları gafil avlayıp, saat sekizde yeryüzüne çıkacak olan efendilerine canlı kurbanlar bırakan gizli piyonlardı. Gölgelere prestij kazandıran küçük piyonlar...
-------------------------------------------------------------------
Meva, dışarı çıktığında Yersel’in koyu havasının geldiğinden çok daha soğuk ve kasvetli olduğunu fark etmişti. Güz ne kadar bu şehirden pek hoşlanmasa da Meva’ ya farklı geliyordu bu şehir. Kendi yaşadığı şehirden farklı olması cezbediciydi onun için. Sanki içerisindeki karanlığı tam olarak saklayamamıştı bu şehir. Geçmişten bir yerlerden minik gün ışığı parıltılarıyla donatılmıştı. Ellerini montunun cebine soktuğunda otobüs durağına çok az kalmıştı. Elleri ceplerine sığmadığından cebindeki telefonu montunun gizli iç cebine koymuştu . Durağa giden o dar ve binaların sıkıştırdığı sisli sokağa girdiğinde üşüdüğünü hissetti. Bir an durdu. Can dostunun ona söyledikleri aklında çınlarcasına tekrarlıyordu sanki. Ürperdiğini hissediyordu. Bu sokak ne kadar da sessizdi. Az önce etrafta gezinen insanlar nereye gitmişti? Sokakta ağır ağır ilerlediği sırada arkasından gelen senkronize ayak seslerini fark ettiğinde içini kaplayan korkunun tarifi yoktu. Yeşil gözleri gelenleri çok daha net görmek istercesine kocaman açıldı, solukları sıklaştı. Koşar adımlarla bu sokaktan çıkmak için çırpınır hale gelmişti. Derken, aniden önünde beliren orta yaşlı, uzun boylu, koyu giyimli elleri cebinde bir adamın yolunu kesmesiyle donakaldı. Adam pis sırıtışıyla ve ağzından düşürmediği ıslığıyla Meva’ya dalga geçer gibi bakarken , Meva içinden ‘’Güz haklıymış.’’ diye düşündü. Adam öylece duruyor ne ses çıkarıyor ne de bir harekette bulunuyordu. Meva birkaç adım geriledi. Kalbi göğsünü terk etmek istercesine atıyor, solukları korkuyu ele vermek istemezcesine bedenini terk edemiyordu. Şakaklarından yüzüne inen ter damlaları havanın soğuğuna aksine oldukça sıcaktı. Geriye doğru birkaç adım attığını gören adam ‘’ Üstündekileri bana vermeden nereye gidiyorsun tatlım? ‘’ diye seslendi. Meva adamın amacını anlamıştı. Tam da Güz’ün bahsettiği adamlardan biriydi bu. Gölgeler'e çalışan o adi piyonlardan biri. Meva, ‘’ Üstümde işine yarayacak hiçbir şey yok. ’’ diye karşılık verdi. Geri dönüp koşsa kurtulabilirdi. Adamı baştan aşağıya süzdü. Bu adamdan daha atletik olduğu aşikârdı. Karar vermişti . Teslim olmak yoktu. O tam arkasını dönüp koşmak için hamle yaptığında arkasında beliren iki genç adamın duvar gibi duran bedenlerini geçip buradan çıkamayacağını biliyordu.
Resmen ateş hattındaydı. Kalabileceği küçük bir delik bile yoktu. Daha önce bu kadar çaresiz kaldığını hiç hatırlamıyordu. Gözlerinden dökülmeye başlayacak olan sicim gibi yaşların ıslaklığını şimdiden hissedebiliyordu. Cüzdanını çıkartıp önündeki adama fırlattı.
‘’ Al bundan başka hiçbir şeyim yok.’’ dedi tekrar.
Adam cüzdana yönelmemişti bile Meva’ya yavaşça yaklaştı. Yüzündeki iğrenç sırıtış bir an olsun eksilmiyordu. ‘’İş-te o-na ben karar veririm.’’dedi adam yavaşça . Adam, Meva'nın burnunun dibine kadar sokulduğunda, onun üzerine sinmiş olan o ucuz tütün kokusu Meva'nın genzini yaktı, midesini bulandırdı. Aralarındaki mesafe neredeyse tamamen yok olmuştu. Adamın kapkara gözlerine büyük bir cesaretle bakmak istiyor ama baktığında acizliğini fark ettirecek diye ödü kopuyordu. Adamın leş gibi kokan nefesi Meva'nın yüzüne çarparken; koyu renkli gözleri Meva’nın üzerinde yukarıdan aşağıya doğru sinsi bir şekilde gezindi. O iğrenç bakışlar, sanki sadece çantasını ya da parasını değil, Meva'nın ruhunu, direncini ve o çok güvendiği neşesini de soyup almak istiyor gibiydi. Meva, adamın göz bebeklerindeki o karanlık boşlukta kendi çaresiz yansımasını gördü. Adam, yerdeki cüzdana bakmaları için arkadaki iki gence ani bir kafa işareti yaparken gençler cüzdanı almak üzere harekete geçti. Tam bu sırada kaçabileceğini düşünen Meva, arkasını dönmeye bile fırsatı olamadan ensesinden bedenine yayılan bir acıyla yere yığıldı. Ensesine aldığı darbenin şiddetiyle sadece bilincini yitirmekle kalmamış ruhu ensesinde açılan derin yaradan akan kana karışıp Yersel’in kirli sokaklarının seline karışmıştı adeta.
-------------------------------------------------------------
Gözlerine ağır gelen göz kapaklarını araladığında Yersel’in ayazı kemiklerine kadar işlemiş ve havanın kararmış olması zihninin derinliklerindeki panik butonunu aktive etmişti. Gözlerinden sessizce dökülen yaşlara aldırış etmedi. Başı, yerden kaldıramayacağı kadar ağırdı. Kolunu kaldırıp kolundaki mavi kordonlu saatine göz attığında saatin sekiz buçuk olduğunu görmüş ve ‘’Kahretsin!’’ diye düşündü ‘’Bitti, bu kadarmış…’' , '' Ne ironik. Gerçekten de sana bir şey olmazmış Meva (!)"
Başının ağrısı bedeninin hareketini öyle kısıtlıyordu ki … Kolunu kaldırıp elini sarımtırak saçlarının arasına attığında eline gelen akışkan sıvıdan durumunun çok da iyi olmadığını tahmin ediyordu. Her ne olursa olsun buradan kalkıp bir yere gizlenmeliydi. Gölgeler er ya da geç geleceklerdi. Hatta oldukça şanslıydı. Bu zamana kadar nasıl gelmişlerdi?
Ellerini yere dayadı. Yersel’in kirli ve çamurlu sokaklarından aldığı destekle ayağa kalkmaya çalıştı. Zorlandığı aşikardı. Dik durması çok güçtü. Her denemesinde yalpalıyordu. Başı tonlarca ağırlıkta bir taş parçasıydı sanki.Hem soğuğu iliklerinde hissetmesi hem de kalbinden tüm bedenine yayılan kaygı tomurcuklarının etkisiyle titriyordu. Korkunun bedenini ele geçirmesine izin vermemeliydi. Hala kurtulabilirdi belki de.
Tam da o anda, sokağın başında bir hareketlilik hissetti. Bedeni yavaş yavaş kendine geliyor, görüşü düzeliyordu. Binaların koyu gölgelerinden ayrılan ve ona doğru gelen dört siluet ağır ağır yaklaşıyor du. '’ Ahh.. Yo yo yo... Hayııırr. İşte şimdi bittim.’’ diye düşündü. Meva’nın bedenini saran dehşet , ensesinde hissettiği zonklamanın tarifsiz acısından değil , bizzat Gölgeler’in eline düşme korkusundan geliyordu. Şu an en büyük gerçekle karşı karşıyaydı her şeyi göz ardı edebilir ama korkuyu edemezdi. Can havliyle, acısını unutup ayağa fırladı. Bacakları inanilmaz titriyor, ciğerleri soğuk havayı solumaktan ateşte kavrulurcasına yanıyordu. Gölgeler’in geldiği tarafa son defa dönüp baktığında gördüğü siluetlerden birinin diğerine onu görmüşçesine bulunduğu yeri işaret ettiğiydi . Arkasına bakmadan, binaların onu sıkıştırdığı o dar sokaktan çıkmak için koşabildiğince koşmaya başladı. Koşarken montunun gizli iç cebinde unuttukları, hırsızların gözünden kaçan o tek şeyi hissetti: Telefonu.
Kuytu bir yere geçti. Gölgeler varlığından haberdardı ve muhtemelen kaçıp ortalığı karıştırmasını istemiyorlardı. Onu en zayıf ve savunmasız anında yakalayacaklardı. Titreyen ellerine hâkim olamıyordu. Soğuk hava kuruyan boğazını mahvetmişti. Telefonla Güz’ü arasa konuşabilir miydi emin değildi. Öksürse ve boğazını temizlese Gölgeler duyabilirdi. Aklından sadece Güz’ü aramak geçiyordu ne olursa olsun Güz’ü aramak. Telefonun ekranını açtı. ‘’Güzgüz’’ yazan yere tıkladığında endişesi bir nebze de olsa azalmıştı. Can dostu ne olursa olsun onu kurtarırdı. Bırakmazdı burada. Telefon çok geçmeden açıldı. Meva hiç beklemeden titreyen sesiyle:
''Gü.. Güz… Güz, yardım et! Ge.. Geliyorlar Güz! Gölgeler geliyor. Kaçtım . Kaçtım ama bulacaklar beni… Ço..Çok fazlalar. Yalvarırım bir şey yap. Çok korkuyorum. Ço...’’

Son cümleyi söyleyemeden omzunda hissettiği o soğuk elin kapanına çoktan yakalanmıştı. Kulağında yankılanan o buz gibi ses beraberinde getirdiği dehşetin aynasıydı .

‘’SEN … Nereye gittiğini zannediyorsun?’’

-----------------------------
3. bölümün flashbacki olan bu bölümü umarım beğenmişsinizdir. 5. bölümde görüşmek üzere . Bakalım Güz içerisinde kaldığı bu acı verici durumla nasıl mücadele edecek ? Desteklerinizi bekliyorum 😊