7. bölüm / 9
KAYIPKAYIP 6.BÖLÜM -KAYIP PLANI
Bölümler 9Şu an: KAYIP 6.BÖLÜM -KAYIP PLANI
- 1 KAYIP 1. BÖLÜM - GÜZ1.292 kelime
- 2 KAYIP 2. BÖLÜM- KİM BU GÖLGELER?1.566 kelime
- 3 KAYIP 3.BÖLÜM- CAN DOSTUM1.482 kelime
- 4 KAYIP 4.BÖLÜM- DEHŞETLE SON BULAN YEDİ SAAT2.313 kelime
- 5 KAYIP 5.BÖLÜM- KAYIP ÖZGÜRLÜK973 kelime
- 6 KAYIP 6.BÖLÜM -KAYIP PLANI2.525 kelime · Okuduğun bölüm
- 7 KAYIP 7. BÖLÜM- SEMBOL2.868 kelime
- 8 KAYIP 8. BÖLÜM- ŞAH&MAT1.265 kelime
- 9 KAYIP 9. BÖLÜM- NEDEN?2.259 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
‼️UYARI:Bölümde hafif düzeyde vurdu kırdı , şiddet içeriği bulunmaktadır.
"Zalimleri alt etmek yalnızca korkakların cesaretiyle mümkündür."
*********
Güz elinde tuttuğu telefondan gelen sesin gerçekliğini kavramakta zorlanıyordu. Az önce çok sevdiği can dostu , çocukluk arkadaşı , kardeşi Meva aramıştı onu. Eve gittiğini söyleyecekti. Hiçbir sorun çıkmadığını… Güvende olduğunu söyleyecekti her zamanki naif , tatlı ,pamuk sesiyle. Ama ağzından dökülen bu inanılması güç sözcükler Güz’ün kalbine keskin bir hançer edasıyla saplanmış, gerçekliğine inanamadığı bu şeyler kendi zihninde acımasız bir tekrarla aklını zorluyor olmuştu. Her tekrarda zihninin esnemez çeperini yırtarcasına acının en gerçek dokusunu barındırıyor olan o sözcükler, durmadan zihninde tekrar tekrar yankılanıyor , düşünmesi ve nefes alması için ona en küçük bir alan bile tanımıyordu.
...
''Gü...Güz… Güz, yardım et! Ge.. Geliyorlar Güz! Gölgeler geliyor. Kaçtım. Kaçtım ama bulacaklar beni… Ço..Çok fazlalar. Yalvarırım bir şey yap. Çok korkuyorum. Ço...’’
...
Zihni çınlıyordu adeta. Beyni susmuyordu. Duyduğu sözcüklerin ağırlığı binmişti küçük, çelimsiz omuzlarına. Dizleri çocukluğuna ait son kişinin yokluğunu kaldıramamıştı. Bu bir son muydu tartışılırdı. Her şeye rağmen net ve gerçek bir bilinmezlikti? Özgürlüğün en gerçek yadsınamaz kaybıydı. Sağa sola savrulan yitik bedeni ağır bir un çuvalı gibi olduğu yere yığılmıştı. Hayatta ki yegâne, tek dayanağı, can dostu, dert ortağı, sırdaşı… kısacası her şeyi. Ondan yardım beklerken o, soğuk zemine kapaklanmış gözlerinden akan acı dolu duygu selini kontrol etmeye çalışıyordu. Belirgin elmacık kemiklerinden hırkasına akan yaşlar ruhuna akan hüznün en gerçek tohumlarıydı. Bir yandan kendini kınıyor, bir yandan da üzüntüden kesik kesik içine çektiği, her soluğunda kor ateşten bir alevi soluyormuşçasına kavrulan ciğerlerini paramparça eden o nefesle hayatının belki de en büyük mücadelesini veriyordu. Zihni karman çorman kalabalıklarla boğuşuyor, çaresizliği iliklerine kadar yaşatıyordu adeta. Bunların yanı sıra, durmak bilmeden akan zaman can dostunun aleyhine işliyordu.
Tik, tak, tik, tak... Bir an önce kendine gelmeli ve bir şey yapmalıydı. Herkesin bu kadar korkup çekindiği, geceleri dışarıya burnunu bile uzatamadıkları, isimleri zikredildiğinde havanın bile titrediğini hissettiğiniz bu insanlardan can dostunu nasıl kurtarabilirdi? Onu bu karanlıktan koruyamamış olsa da bu karanlığa tamamen teslim edemezdi. Gölgeler alıkoydukları halktan insanlara ilk ne yapıyordu? İçini derinden derine kemiren bu soru işareti zaten toparlayamadığı dikkatini iyice dağıtmış, gözlerinden akan hüzün yaşlarını bir kenara bıraktırmıştı. Sicim sicim süzülen yaşları hırkasının koluyla silmiş, ardından yalpalayarak da olsa kalkmış ve o lanet olası masaya oturmayı başarmıştı.
Kimselerin erişemediği, üstesinden gelemediği Gölgeler’e karşı sıradan biri ne yapabilirdi? Aklını kurcalayan soruların cevabını nereden bulabilirdi. Ağlamaktan bitap halde zonklayan başını iki elinin arasına aldı. Düşünce girdabına kendini kaptırmış, umutsuzluğa sürüklenirken birden babaannesinin ciddi ama pamuk silueti zihnindeki kara bulutları araladı adeta ve gözlerinin önünde bir ay edasıyla parıldadı. Babaannesi hep ne derdi. ‘’ Bir şeyi öğreneceksen ustasından öğreneceksin kuzucuğum. Merakını en iyi onlar giderirler. Neden biliyor musun? Çünkü o iş hakkında her şeyi en iyi onlar bilirler de ondan yavrucuğum.’’ Güz’ün hüzünlü yüzünde garip bir hal belirdi. Ağlamaktan şişen kızarmış dudakları anlamsız bir gülümsemeyle aralandı. Aniden yerinden ayağa kalktı ve gözlerini kocaman açarak:
‘’EVEEEET! Evet bu !… İşte bu! Tabii ya…’’ şeklinde bir haykırış kopuverdi hırıltılı boğazından. Ağlamaktan kızaran ve şişen derin gözleri sanki aklına gelen fikirlere yer açmak istercesine koskocaman açılmıştı. Yoğun düşüncelerinin bedenine verdiği ani adrenalinle elleri titriyor, kalbi göğüs kafesinin dışına çıkmak istercesine yerinde zıplıyordu. Kendi duyabileceği bir fısıltıyla ‘’ Ustasındaaan eveeet yaa, tabii ki ustasından …’’ şeklindeki tekrarlamalarıyla çıldırmanın eşiğinde gibi hissediyor ama aynı zamanda zihninde çakan şimşeklerin yaktığı o parlak ışıklı ampulle gurur duyuyordu. Loş odasında bir o yana bir bu yana gidip gelirken aklına gelen fikrin detaylarını düşünüyor, neyi nasıl yapabileceğine kafa yoruyor, düşündükçe bedenine gelen gerilimin ayak izlerini gizlemek için çok daha hızlı hareket ediyordu.
Zihninde beliren parlak plan, damarlarını linç eden bir zehrin dolaşımına sızar edasıyla beynini felç etmişti adeta. Bir anda yüzüne çarpan gerçeklikle ağlamaktan kızaran ve şişen yüzünü ısıtan dahiyane sırıtış sönümlendi. Elleri, ayakları buz kesti. Gözleri donuklaştı. Küçük hayal kırıklığı esintileri nefesine karışır gibi oldu. ‘’ Gölge olmak, içlerine karışmak düşündüğüm kadar kolay olamaz ki.’’ diye düşündü. Bir Gölge’yi uzaktan izlemeyi geç odasının panjurlarını kapatmak için yeltendiğinde başına gelenlerin onu ne kadar endişelendirdiğine bizzat kendi şahitti. Bir Gölge’yi taklit etmek, onun kıyafetlerini giymek, onun gibi davranmaya çalışmak yetmezdi. Kara Nizam’ın çelikten sert kurallarını bilmeliydi. Ayrıca Gölgeler’in tek olduklarını daha gören olmamıştı. Belki Yeşil Gölge kılığına bürünse bu sorun olmazdı ama … Zihninde kurduğu plan eksiksiz ve kusursuz olmalıydı. Can dostunu anca bu şekilde kurtarabilirdi. Karanlığın tekinsiz fısıltısında Gölgeler’in arasına sıradan bir yabancı gibi giremezdi. Birbirlerini seslerinden, yürüyüşlerinden, takma isimlerinden hatta duruşlarından tanıyan bu insanlar eğer yakalanırsa başına neler getirebilir hepsini tahmin edebiliyordu. Karanlık olmalıydı. Gece gibi kapkaranlık ve soğuk. Ne diyorlardı onlara ‘’ Gecenin Sahipleri.’’ Gecenin ayazı kadar vakur, derin karanlığı kadar duygusuz. Düşüncelerinin bedenine verdiği titremeyi görmezden gelmeliydi. Bu düşünceler deliceydi. Korkunun çelimsiz bedenini teslim almasına izin veremezdi. Korkak cesaretini perçinlemeli can dostunu en kısa sürede onların ellerinden kurtarmalıydı. Yaşadığı bu zalim hayatta hiç yoktan kaybedeceği ne kalmıştı ki diye düşündü. ‘’ En fazla beni de alıkoyarlar ya da …’’ bir an durdu. Düşündüğü şeye kendi de öfkelenmişti. ‘’ Ya da ma da yok. YOK ya da. Ne demişler sonunu düşünen kahraman olamaz.’’ diye haykırdı kendi kendine. ‘’ Hadi hadi, işe koyulma vakti. Artık çıkmamız gerek bu odadan. ‘’
Hayatta kalan bağ kurduğu son kişi özgürlüğünden edilmişti. Değer verdiği herkes çeşitli nedenlerle hayatından teker teker gitmişti zaten. Babası o çok küçükken terk etmişti annesini . Fotoğraflarda bir iki kere görmüştü ama yaşayıp yaşamadığını bile bilmiyordu. Annesi ise babasına olan kırgınlığından büyük bir depresyona tutulmuş , babasını ona hatırlattığından Sancarkale’de durmayı reddetmiş kendi ruh halini andıran bu karanlık, kaotik şehre taşınmaları için babaannesi ve Güz’ü zorlamıştı. Buraya geldiklerinde ise şiddetli elim bir hastalığa yakalanmış ve pençesinden kurtulamamıştı. Babaannesiyle bir süre birlikte yaşayan , öğrendiği her şeyi ondan öğrenen Güz, hayatın onu da kendisinden almasıyla bir başına kalmıştı küçücük evlerinde. Güz, çocukluğunu bıraktığı bu renkli şehri, Sancarkale’yi, hatırından hiç çıkartmamış, üstelik hep büyük bir özlem duymuştu. Bu şehiri kafasında Meva ile kodluyordu. ‘’Sancarkale ne kadar da Meva gibi...’’derdi hep içinden. Sonuç olarak , birilerinin onun hayatından isteyerek ya da istemeyerek çıkması, onu terk etmesi ya da onları kaybetmesi çok da alışılmadık bir durum değildi Güz için . Ama yine de bir şekilde Meva hiç gitmezmiş gibi gelmişti ona. Hep hayatının bir parçası olurmuş gibi…Çocukluk yıllarının en güzel hatıralarını geçirdiği kardeşi karanlığın elinde şimdi kim bilir ne haldeydi. Hep o huzurlu anılarda birlikte var olurlar sanmıştı Güz.
Hızlıca masasının üstündeki A4 kağıtlarına doğru yöneldi. Kafasında kurduğu planı kâğıda aktarmazsa unuturdu. İçerisinde bulunduğu bu ruh hali ona her şeyi unutturmaya çok müsaitti. Eline aldığı kalın uçlu kalemle kağıda ‘’KAYIP PLANI’’ başlığını attı. Meva'yı bulup o karanlık sığınağın kalbinden çıkaracak ve gerekirse artık bu lanetli şehri tamamen terk edecekti. Evet, bunu yapacaktı. Kalemini incecik kağıdın pürüzlü yüzünde oynatmaya devam ediyordu :
Madde1: Onlar Gibi Görün! (Kıyafet, boya, duruş… Onlardan biri gibi olmalıyım .Kapkaranlık soğuk ve duygusuz.)
Madde2: Avı Detaylıca Tanı! (Hata lüksüm yok. Kendisine dönüşeceğim Gölge’den gerekli bilgileri detaylıca almam gerek. En küçük bir detayı kaçıramam. Kara Nizam'ın o çelikten sert kurallarını, birbirlerini seslerinden ve yürüyüşlerinden nasıl tanıdıklarını en ince ayrıntısına kadar öğrenmeliyim.)
Madde3: Ustayı Taklit Et! (Merakımı da korkumu da ancak içlerinden biri giderebilir. Yeşil Gölge...)
Madde4: Karanlığın En Derinine Sız! (Halktan insanları alıkoydukları o gizli sığınağın yerini tespit et. Korkuyu unut, o tekinsiz fısıltıların kaynağına, kalbe ulaş.)
Madde5: Can Dostunu Kurtar! (Meva'yı o karanlıktan söküp al!)
Birinci maddeyi gerçekleştirmek için kadın bir Gölge’ye ihtiyacı vardı. Sanırım en zor kısmı bu olacaktı. Bu noktada küçüklüğünde aldığı karate dersleri işe yarayabilirdi. Tabii Güz ne öğrendiğini hatırlayabilseydi. Kağıda yazdığı ilk maddenin altını bastırarak çizdi. Kadın bir Gölge’yi nerde bulacaktı? Nasıl yalnız yakalayacaktı. Geçmişteki yarım yamalak savunma derslerinden medet ummak tam bir delilikti. Ama başka çaresi yoktu. Evet bu çılgın planı gerçek yapacaktı. " Meva için..." diye geçirdi içinden. Gerekirse karanlığın kendisine dönüşecek , kendi benliğini terk edecekti.
*********
Ani bir hamleyle dolabının dar kapaklarını ardına kadar araladı. Neredeyse hepsi koyu renkli olan rahat kıyafetlerinin arasından siyah olanları seçip yatağının üzerine fırlattı. Penceresini kapatmaya çalışırken gördüklerine ve kafede çalışırken duyduklarına dayanarak edindiği ham bilgilere göre Gölgeler hep siyah giyiniyordu. Bu konuda en küçük bir istisnaları yoktu. Başlarında ise hep kapüşonvari pelerin gibi ama tam olarak pelerin olmayan, başlarını örtmelerine yarayan bir giysileri vardı. Bu onları çok daha karanlık göstermeye yarayan yegane şeylerden biriydi. Güz, sokakta gizlendiği esnada giydiklerinin çok sırıtmaması için kapüşonu olmayan tüm siyah kıyafetlerini eledi. Şu an için en iyi seçeneği siyah kapüşonlu geniş yağmurluğuydu. İçerisine giydiği kendine iki beden büyük gelen rahat siyah tişörtü ve bol kargo pantolonu ile gecenin karanlığına karışmaya hazırdı. Siyah çok şişkin durmayan çantasına birkaç çıkmayan kalem , ip ve belki lazım olur diye küçük bir not defteri ekledi. Yaptığı plana sadık kalarak ayağına geçirdiği hafif siyah botları ile merdivenleri birer ikişer inerken zihninin derinliklerinde fark ettiği şeyle birden duraksadı. Zihnine düşen yıldırım, onun o çelimsiz bedenini ayaklarından merdivenlere mühürlemişti adeta. Bu işe girişirken her şeyin tamamen kusursuz olması gerektiğini bilen ve her şeyi bu kusursuzluk planı üzerine kuran Güz , gereken en önemli şeylerden birini unuttuğunu fark ettiğinde ilk çuvallamasını gerçekleştirmişti bile. ‘’Yeşil boya!’’ diye fısıldadı kendi kendine ve ekledi ‘’Daha dikkatli olman gerek Güz. Daha dikkatli!’’.
Aceleyle eve geri döndü. Eski, minik aynalı masasının geniş ve darmadağın çekmecesinde derinlerde bir yerde bulduğu kırık, dağınık, eski püskü koyu yeşil bir yüz boyası ile göz çevresinden şakaklarına kadar gelişigüzel bir şerit çekti. Artık bakışları da onlar gibi sert, tehlikeli ve karanlıktı. Son defa her şeyi kontrol etti. Kafasına geçirdiği kapüşonuyla tekrar yöneldiği merdivenlerin sonunda çıkışı gördüğünde kalbinden bedenine doğru yayılan kaygı kıvılcımlarını kontrol etmek sandığından çok daha zor olsa da her seferinde bunu Meva için yaptığını hatırlıyor olması onu bir nebze de olsa cesaretin alçak duvarlı geniş zindanının demir kapılarına itiyordu.
Yersel’in tekinsiz sokakları, karanlık ve ürpertici kuytu köşelerden oluşuyordu. Güz, binanın kapısını yavaşça açtığında yüzünün karşılaştığı ilk misafir Yersel’in soğuk havası ve keskin ayazıydı. Kapının aralığından Gölgeler’in sokakta ki varlığını kontrol ettiğinde zamanlamasının mükemmel olduğunu işte o an anlamıştı. Sokakta Gölge’nin G’si bulunmuyordu adeta. Ya onlar için devriye vaktiydi ya da Gölgeler daha bu sokağa uğramamışlardı. Her neyse bu durum Güz’ün avantajınaydı. İstemsizce korkunun verdiği kaba cesaretiyle minik bir tebessüm belirmişti Gölge’yi andıran karanlık yüzünde. Kapıdan adımını atar atmaz olabildiğince hızlı bir şekilde sokakta bildiği ilk kuytuya gizlendi. Gölgeler’in şu an olmaması hiçbir zaman olmayacağı anlamına gelmiyordu. Onların gözleri her yerdeydi. Dikkatli ve kontrollü ilerlemeliydi. Gökyüzünde ki dolunay Güz ile inatlaşırcasına sokağın her köşesine sirayet ediyor, önüne düşen her nesnenin gölgesini ona inat engelliyordu adeta. Güz, ışığın vurduğu açık alanlardan olabildiğince kaçarak , bir bina gölgesinden diğerine , kuytulardan köşelerden ilerleye ilerleye kendince epeyce bir yol katetmişti. Eğer ay ışığı arkasından vurur da kendi gölgesini yere düşürürse, Gölgeler bunu anında fark edebilirdi. Yer yer nefesini bile tutarak ilerliyordu. Bu sebeple sadece gittiği yolu , önüne çıkabilecekleri değil kendi kontrolü dışındaki her şeyi de kontrol etmek zorundaydı. Duyduğu her ayak sesinde yüreği hopluyor olsa da bir şekilde kendini toparlayacak cesareti buluyordu zihninin en derin girdabında. Bu gece geçerse ilerleyen zamanlarda başarabileceklerine olan inancı en büyük motivasyonuydu şu an için.
Güz’ün öncelikli hedefi geçmişte Sancarkale’den getirdikleri fazlalık eşyalarını koydukları, ailesine ait yıkık dökük, eski depoya ulaşmaktı. Depoyu alıkoyduğu Gölge’den gerekli bilgileri almakta kullanabilir diye düşünmüştü. Çünkü o karanlık zihinden söküp alacağı her bilgi, bundan sonraki hayatta kalma biletine dönüşecekti. Deponun konumu tam bir ölüm çemberiydi; eğer planı elinde patlarsa, saniyeler içinde etrafı Gölge kaynayacaktı ama başarabilirse Meva’yı kurtarabilmesi için çok büyük bir umudu olacaktı. Plan açıktı : Yeşiller, hep daha özgür ruhlu takıldıklarından aynı bu deponun olduğu yer gibi kuytu köşelerde, izbe ara sokaklarda, Lacivertler’in ise Kara Nizam’ın asıl asayişini sağlayan zırhlı arabalar gibi ana caddelerde bulunduklarını duymuştu. Tam eski un fabrikasının yıkık duvarının arkasına sinmişken, sokaktan geçen iki Lacivert’in kendi aralarında hararetli konuşmalarına şahit olmuştu. O soğuk, insani hislerden arındırılmış mekanik sesler Güz’ün sırtından aşağı dondurucu bir ürperti indirdi. Dişlerinin birbirine çarpmasını engellemek için çenesini olabildiğince sıktı ; kemikli sırtını , aldığı darbelerden pürüzleri son derece ortaya çıkan betona öyle bir bastırdı ki adeta duvarın bir parçası haline geldi. Göğsündeki havayı yavaşça tahliye edip Gölgeler’e kulak kesildi. ‘’ Patron! Bilgi geldi. Şu eski güney kestirmesi üzerindeki yanan deponun orada , üç kişi . Muhtemelen sisteme yeni giren yeşillerden. Hadlerini epeyce aşmışlar.‘’ diyip duraksadı biri. Sesinin donukluğu havadan çok daha soğuk hissettirmişti Güz’e. Açıkça Yersel’in ayazından daha ürpertici olduğu söylenebilirdi. Güz , kalbinin hızlanan ritmini duymalarından korkarcasına kenarına sindiği duvara daha da gömüldü. Ardından diğer Gölge devam etti. ‘’ Sokak ortasında taşkınlık … Kara Nizam’ın kurallarını çiğniyorlar öyle mi? ’’ dedi. Sesindeki ton ne bir öfke kırıntısı ne de bir nefret barındırıyordu. Mekanik, katı ve duygusuzdu. ‘’Gidiyoruz!’’ emrini vermesiyle sokakta yankılanan ayak sesleri hızlandı.
Güz’ün kulakları avcısını gören bir ceylan edasıyla dikilmişti. Güney kestirmesi…
Güz, uzun süredir Yersel de yaşadığından buraları avucunun içi gibi bilirdi. Gündüz fırsat bulduğunda çıkar bu kaotik şehrin her bir karışını zihnine kazıya kazıya gezerdi. Daha önce Güney kestirmesinde de bulunmuştu. Nehre bakan , inin cinin top oynadığı bir yerdi. Olsa olsa burada Gölgeler bulunurdu zaten. Güney kestirmesi tam olarak bulunduğu yerden birkaç mahalle ilerisinde bulunuyordu. Hızlı davranırsa onlardan çok daha önce oraya varabilirdi. Gölgeler araçlarının geçebileceği tek yer olan ana caddeden ilerlemek zorundayken Güz, Yersel’i bilmenin avantajını kullanacak ve bildiği en kestirme yoldan gidip onlardan en az on dakika önce varacaktı. Bu Güz için çok büyük bir şanstı. Buz kesen ellerini birbirine sürtüştürdü. ‘’Hadi bakalım yapabilirsin.’’ diyerek hemen yola koyuldu. Kullandığı kestirmede ki Gölgeler’in varlığını da göz önünde bulundurarak yıkık duvarların , daracık tünellerin içlerinden geçerek onlardan önce Güney kestirmesine ulaşabilmişti. Yanan depo az ilerideydi ama sanırsa oraya kadar gitmesine gerek bile kalmayacaktı. Sindiği karanlık gizli köşesinden gördüğü üç Gölge oldukça yüksek sesle hararetli bir şekilde tartışıyor, hatta kavga ediyorlar denebilecek düzeyde birbirlerinin üzerine yürüyorlardı. Homurtuların yüksekliği çok geniş bir alandan duyulacak kadar yüksek geliyordu. Bedeninin minyonluğundan kadın olduğu belli olan Gölge diğer ikisine hakaretler savuruyor, içlerinden birini şiddetle ittiriyordu. Diğer Gölge kadının hunharca ittirdiği Gölge’yi geri çekerken, kadın olan bu duruma daha fazla tahammül edemeyecekmişçesine elini savurdu. Arkasını dönüp hiçbir şey olmamışçasına diğer ikisinden ayrılarak karanlık çıkmaz bir sokağa doğru fütursuzca ilerledi.
Güz’ün aradığı fırsat bizzat ayağına kadar gelmişti. Hamle sırası ondaydı. Düşündüğü planı gerçekleştirebilme ihtimaline bu kadar yakın olmak kalbinin ritmini bozuyordu. Diğerlerine görünmeden kadının gittiği sokağa doğru ağır ağır adımlamaya başlayan Güz , yıkık dökük harabelerin birinde işe yarayacağını düşündüğü küçük bir odun parçası bulmuş ve çantasına çoktan atmıştı bile. Yavaşça çantasından çıkardığı sert odun parçasını uzvunun bir parçasıymışçasına eline kilitledi.
Sızdığı sokağın sonu yokuştu , kadın oldukça yavaş ilerlemesine rağmen olur da orayı geçerse Güz’ün planını uygulama sansı neredeyse sıfıra iniyordu. Adımlarını hızlandırırken bir kaplan edasıyla sessizce sokulmalıydı avına. Hiç belli etmeden hatta nefes bile almadan. Aklının bir köşesinde yanan bir mum bu kişinin bir Gölge olduğunu asla aklından çıkaramamasını söylüyordu ona . O bir Gölge’ydi. Her şey yapabilirdi. Belki de takip edildiğini anlamış Güz’ü oyalamak ve yakalamak için bir plan kurmuştu bile. ‘’Meva için…’’ diye geçirdi aklından Güz. Bu cümle ona öyle güç veriyordu ki… Kadına yaklaştığı her an duyduğu gerilim giderek artıyordu. Artık aralarında neredeyse iki adımlık bir mesafe kalmıştı. Kadın tam köşeye döneceği esnada durdu. Şüphelendiği aşikardı. Tam arkasına döneceği esnada Güz’ün ağzından dökülen tek cümle ‘’Ya hep, ya hiç’’ti. Ani bir hamle ile öne fırlayıp odun parçasını sertçe kadının kafasına geçirme cesaretini kendinde bulmuştu.
…
PAT
…
"Ah! Hay aksi..."
**********
HERKESE SELAMLAR!
Umarım okuduğunuz bölümü beğenmişsinizdir. Destekleriniz benim için çok önemli. İlerleyen bölümlerde görüşmek üzere...
Bölüm etkileşimi
