2. bölüm · KAYIP
KAYIP 2. BÖLÜM- KİM BU GÖLGELER?
Yersel’ in kadim dedeleri anlatır o geçmiş tüyler ürperten tarihi… Kulaktan kulağa geçen bu sessiz fısıltılar kasvetin ve dehşetin cılız kokusunu haykıran efsanelere dönüştüğünde, zamanın derin çizgilerinde anlam bulan bu yaşlı anlatılar derler ki Gölgeler, ne bu dünyanın mutlak telaşesinin ürünüdür ne de sokakların sıradan öfkesinden doğan aykırı yeryüzü sakinleridir. Aslında onlar da kendilerince sıradanlığı gaye edinen görünmez kalabalıklardır. Tabi bu noktada sıradanlıktan ne kastettiklerini bilmek önemlidir!Onların sıradanlığı, hayatlarının merkezinde dönen tek ve en önemli dişli çarkı, var olan karanlık döngüyü bozmadan devam ettirmekten ibarettir.
Onlar, kökleri bu şehrin en eski, en derin harabelerine uzanan; ülkenin diğer hiçbir kentinde barınamamış eski bir topluluktur. Laydanya’da başka hiçbir toprak parçası onların getirdiği acıyı, eziyeti ve korkuyu kaldıramamıştır. Gittikleri her yerde mutlak hakimiyeti arayan; yakan ve yıkan Gölgeler, zamanla Yersel’in kaotik sokaklarında kendilerine yer bulmuş ve burayı adeta kendi mülkleri gibi sahiplenmişlerdir. Geçmişte yaşanan o büyük, acımasız mücadeleleri atlatmış bu taş sokaklara öyle bir kök salmışlardır ki; artık onları Yersel’den ayırmak, şehrin kan damarlarından birini söküp almak gibidir. Onlar Yersel'in gece sahipleri, gündüz ise vatandaşlarıdır.
Kadim Gölgeler yıllar öncesinde şehrin yönetimiyle, adına "Kara Nizam" dedikleri, sınırları bıçak kadar keskin kuralları çelik kadar katı çizilmiş gizli bir antlaşmaya varmışlardır. Bu nizam, sıradan bir öfkenin değil; kendi toplumunun güvenliğini ve geleceğini koruyan, eşi benzeri görülmemiş bir bağlılığın yasasıdır. Sadakatsizlik ve dış dünya ile iş birliği konusunda demir kadar sert ve esnemez hükümleri vardır. Kendi içlerinden kim ki bu düzeni bozacak bir zafiyet gösterir ya da topluluğun güvenliğini tehlikeye atacak bir iş birliğine kalkışırsa, Kara Nizam’ın kuralları ona en ağır ve geri dönüşü olmayan bedelleri ödetir. Bu antlaşmanın kuralları çok nettir: Güneş gökyüzünde olduğu sürece sokaklar gün ışığının sahiplerinindir; bilinen kurallar uygulanır, hayat alışılmış düzeninde akar. Ancak ne zaman ki güneş o kurşuni nehrin arkasına devrilir, işte o an Yersel ’de yaşayan her canlı nefesini tutar. Gündüzün tüm kuralları, bir anda mürekkebi kurumadan silinen sahte satırlara dönüşür. Gece, kendi saltanatını ilan ettiğinde sokaklardaki tek mutlak irade, karanlığı bir zırh gibi kuşanan ve o kuralları kendi sessizlikleriyle dayatan Gölgeler’dir. Gündüzleri sıradan işlerinde, herkes gibi çalışan bu insanlar; gece çöktüğünde bedenlerini silen o tek tip siyah giysilerini ve ölümcül bir ketumlukla suskun, porselen pürüzsüzlüğündeki göz boyalarını kuşanarak sokaklara hakim olur, gecenin ta kendisine dönüşürler. Şehir halkı çok iyi bilir ki; gündüzün sarsılmaz düzeni gece kör, dilsiz ve sağırdır. O saatten sonra dışarıda yakalananların, Gölgelerin yarattığı o soğuk çemberden kurtulması imkansızdır.
Fakat bu tek tip siyah giysilerin ve o ölümcül, porselen sessizliğindeki koyu lekelerin ardındaki her ruh, sokaklara aynı niyetle ve aynı güçle dağılmaz. Kadim dedeler, bu topluluğun kendi içinde Kara Nizam’ın hiyerarşisini simgeleyen üç koyu lekeyle, üç net kademeye ayrıldığını anlatır.
İlk kademedekiler, gözlerinin çevresinde koyu yeşil bir leke taşıyan Yeşil Gölgeler'dir. Gecenin o kuralsız boşluğunda sadece kendi halinde var olmak, gündüzün yükünü o sessizliğin ardında unutmak isteyenlerdir onlar. Kimsenin yoluna çıkmaz ,kimseye zarar vermez, kendi hallerinde takılırlar. Gölgeliğin ilk aşaması Yeşil olmaktır. Gölge kendini kanıtlayıp Kara Nizam'ın kurallarını en iyi şekilde özümsediğinde ise artık olması gereken kademeye yükselebilir. Onların üzerinde, sokakların o sağır sınırlarını ve mutlak sessizliğini denetleyen lacivert lekeleriyle Lacivert Gölgeler yer alır. Lacivertler, Kara Nizam’ın çizdiği sınırların aşılmasını engeller, gecenin o tekinsiz ritmini yürütür ve alt kademenin kurallara uymasını sağlarlar. Ve en tepede, karanlığın en koyu, en tavizsiz tonunu birer leke gibi yüzlerinde taşıyan Siyah Gölgeler vardır. Onlar, gece vakti dışarıda yürüme cüretini gösteren talihsizlerin ellerinden asla kurtulamadığı, Kara Nizam’ın en tehlikeli, en acımasız avcıları ve esnemez kuralların bizzat kendisidir.
Kara Nizam’ın asıl bükülmez gücü ise, yüzlerindeki lekelerin rengi ne olursa olsun, dışarıya karşı tek bir gövde gibi hareket etmeleridir. En yukarıdaki Siyah, en alttaki Yeşili bir saniye bile düşünmeden koruyup kollar; Yeşiller ve Lacivertler ise Siyahların iradesine kayıtsız şartsız bağlanır onları birer yönetici üst bilirler. Birbirlerini öylesine çelik bir bağla tutarlar ki, dışarıdan bir el içlerinden tek bir Gölge'ye bile zarar vermeye kalksa, bütün şehir o bağın öfkesiyle sarsılır, o el zarar vermeye kalkmadan imha edilir.
Peki, kuralları bu kadar katı, cezası bu kadar ağır olan bir şehirde neden birileri gece dışarı çıkma riskini alır? Kadim dedeler, Gölgeler'in sokakları esir aldığı o saatlerde av olanların kimler olduğunu da iyi bilir. Onlar, nehrin karşı yakasındaki o ışıl ışıl, huzurlu Sancarkale gibi civar şehirlerde gece vardiyasında çalışan, evine ekmek götürebilmek için o zorlu ve tekinsiz karanlıkta yürümekten başka çaresi olmayan işçilerdir. Ya da tehlikenin cazibesine kapılmış, Gölgeler’in sırrını çözmeye çalışan, onları kendi gözleriyle görmeyi bir cesaret oyunu sanan toy meraklılardır. Hatta bazen, Yersel’in bu iki yüzlü ve ağır kasvetinden tamamen kaçmak, o kurşuni nehri geçip karşı taraftaki aydınlığa sığınmak isteyen çaresiz ruhlardır. Sebebi ne olursa olsun, güneş battıktan sonra sokakta atılan her adım, Siyahlar için karanlığın ortasına bırakılmış bir yemdir. Kara Nizam’ın sınırlarını çiğneyip o saatte dışarıda yakalananlar, Lacivertler’in o sağır duvarlarına çarpar, Siyahlar’ın pençesinden ise asla kurtulamazlar.
Ancak bu tehlikeli sokaklarda yakalananlar için ertesi sabah özgür bir uyanış yoktur. Yersel’de kimse, dün gece sokakta hırpalanan bir adamla ertesi gün fırın sırasında karşılaşamaz. Çünkü Kara Nizam’ın kuralları mutlak, Siyahlar’ın pençesi ise kâvidir; o saatten sonra dışarıda yakalananların Yersel’deki yaşamından koparılıp yer altı tesislerine kapatılması tek bir gece sürer. Geriye ne bir iz kalır ne de bir sivil kimlik. O talihsizler, Yersel’in bitmek bilmez enerji açlığını doyurmak için yer altı tesislerindeki "Öz-Cevher" madenlerine hapsedilirler. Gündüzün huzurlu vatandaşları sıcacık evlerinde lambalarını her yaktığında, aslında o madenlerde zincirlenmiş eski komşularının, dev enerji çarklarını çeviren çıplak ayaklarının gücünü tüketmektedirler. Sokak lambaları söndüğünde, sanki o insanlar bu dünyada hiç özgür olmamış, Kara Nizam'ın ağır işlerinde çalıştırılmak üzere hiç götürülmemiş gibi her şey kaldığı yerden devam eder. Etmek zorundadır. Gündüzün huzurlu vatandaşları ise, gece olduğunda bu talihsiz avların bir anda kesilen çığlıklarına ve kelepçe seslerine pencerelerinin arkasında nefeslerini tutarak kulak tıkarlar.
Çünkü Yersel’de herkes bilir ki, gece sokakta kalanın ne özgürce anılacağı bir adı vardır artık, ne de kendi hayatına geri dönebileceği bir sabahı...
------------------------------------------------
Panjurun keskin kenarı parmaklarını sızlatıp hırkasını minik kırmızı lekelerle boyadığında belki de her şey için çok geçti. Güz ‘ün zihninde kulakları tırmalayan şiddetli bir çınlama kopuverdi. O gürültülü frekansın tam ortasında sisin arasında tanıdık bir siluet belirdi adeta. Bu onun babaannesiydi. Küçüklüğünde babaannesinin dizinin dibinde dinlediği o uyarı, sanki hemen kulağının dibinde yeniden fısıldanıyordu. Babaannesi de bu hikayeleri Yersel'in o kadim dedelerinden dinlemiş, Güz’ün zihninin derinliklerine bir mücevher gibi ince ince işlenmişti: “Siyahların içinde gücün cazibesine kapılıp sınırı aşanlar vardır çocuk... Onlar avlamanın yasasını değil, sadece o avın dehşetini severler. Bir kez dikkatlerini çekersen, sana özgür uyanacak bir sabah bırakmazlar.’’ Babaannesinin silueti yavaş yavaş zihninden silinirken, odanın havası bir anda buz kesti.
Sanki hava camdı ve Güz nefes almaya çalıştıkça ciğerleri harap oluyor , aldığı her nefes ciğerine ulaşmadan bedenini terk ediyordu. Kalbi göğüs kafesini yırtmak istercesine, kulaklarında yüksek , vahşi bir uğultuyla çarpmaya başladı. Kafasını hafifçe çevirdiğinde karşıdan çok net seçilemeyen Gölgeleri görebiliyordu ve muhtemelen onlar da onu görüyordu. Bu kaçınılmazdı. Aslanların önündeki küçük bir avdı adeta . Hızlı koşmazsa nihai son onu bekliyor olabilirdi. O iki çift gözün varlığı, artık zihninin bir oyunu ya da ağır bir paranoya değildi. Korku, adeta damarlarındaki kanın çekilmesine sebep olmuştu, kıpırdamak istese de yapamayacak gibi hissediyordu. O sırada aklından geçen tek bir düşünce koskoca boşlukta şiddetle yankılandı ''Kaç!''. Güz panjura yaptığı hamleyi , onu nasıl kapadığını ve yatağının en karanlık en ücra köşesine nasıl sindiğini hatırlamıyordu. Her şey o kadar kısa bir sürede gerçekleşmişti ki inanılır gibi değildi. Tek hatırladığı kendini buraya attığıydı. En azından olması gereken yerdeydi. Hala pencerenin önünde olduğunu hayal bile edemiyordu. Ruhu bedenini terk edecekmişçesine titriyor, zihnindeki karanlık girdabın her bir çemberinde dibini görmeye çok yakın olduğunu hissediyordu. Sanki biri onu gökyüzünden yere paraşütsüz bırakmıştı. Çaresizce yere çakılmayı bekliyordu. Ah ne acı. Bu gece belki de bu odada ki son gecesiydi. Yatağını ne de çok severdi. Çalışmaktan nefret ettiği masasını , kitaplarını bile severdi. Kafesteki bir yaban kuşu gibi çırpınıyor nefes alışverişini bir türlü düzenleyemiyor, kontrolü kaybedecek gibi hissediyordu. Etrafta ne ona yardım edebilecek ne de onun yardım isteyebileceği biri vardı. Bir an Sancarkale' de yaşayan tek arkadaşı, tek dostu gelmişti aklına. Meva. Keşke şu an burada olsaydı. "Şşş... Sakin ol bak ben burdayım. Her zaman yanındayım. Her şey yolunda." diyebilirdi. Bu halde yapamayacağını bildiği halde onu arasaydı o da çok endişelenirdi herhalde diye düşündü. Birden durdu. Koca gözleri yuvalarından çıkacak kadar çok açıldı. Kulağı apartman boşluğundan gelen boğuk ayak seslerine kesildi. Acaba Gölgeler mi geliyordu? Sonuçta Güz’ ü görmüşlerdi, Güz kurallara karşı gelecek bir eylemde bulunmuştu. Ses yapmış düzeni bozmuştu. Güz’ ün sonu mu gelmişti? Her şey uyuya kalması yüzünden son mu bulacaktı? Zihninin korku senaryolarına kendini kaptırmış , kendisi hakkında farklı alı konulma durumları düşlerken birden bu uğultunun ötesindeki ritme kilitlendi. Merdivenlerden yükselen o her bir boğuk adım sesi, garip bir şekilde, tam da göğüs kafesini döven o vahşi çarpıntıyla aynı anda kulaklarında patlıyordu. Dış kapının demir sürgüsünün açılma sesi gelmemişti. Sokağın diğer ucundaki Gölgeler ’in, saniyeler içinde o apartman boşluğuna sızması imkansızdı. O an zihninde buzdan bir şalter tık diye iniverdi. İçindeki o boğucu panik dalgası aniden kesildi ve yerini ölümcül, keskin bir sakinliğe bırakmıştı. Buz kesen bedeni yavaş yavaş ısınmaya başlamış , artık sağlıklı düşünebilir hale gelmişti. Güz, beyninin ona oynadığı o tekinsiz oyunu yakalamıştı. Gözlerini sıkıca kapatıp derin, zoraki bir nefes aldı ve kalbini sakinleşmeye zorladı. Kendini o kadar sıkmıştı ki gözlerindeki yaşlar akamadan kurumuş, solukları yavaş yavaş düzene girmeye başlamıştı. Sabahtan beri yataktan kalkacak enerjiyi bulamayan o yorgun kız gitmiş, yerine av olduğunu kabul eden ama teslim olmayı reddeden soğuk , keskin bir irade gelmişti.
-----------------------------------------
Selamlar, umarım okuduğunuz bölümü beğenmişsinizdir.
Güz'ü ve Gölgeler'i nasıl buldunuz? Bakalım gelecek bölümde neler olacak?
Devamı için takip etmeyi unutmayın.
Sevgiler ...
