9. BÖLÜM - CEHENNEMİN YEDİNCİ KATI

Vaveyla Yazarı: Liva Maar 🕯️

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 15Şu an: 9. BÖLÜM - CEHENNEMİN YEDİNCİ KATI



"Burası, sıfır noktası," dedi Polat elindeki tebeşirle yere bir şerit çizerek.
"Yarış burada başlıyor ve bitiyor."

Mirza'nın mekânındaydık.
"Ve işaretlediğin yerin ötesine geçmemiz yasak," diye tamamladım onu.

Uyarı dolu sözlerinin yankısı geride bıraktığımız birkaç aydan uzanıyordu ve ben Polat'ın bu cümlesini o kadar çok duymuştum ki ezberime kazınmıştı.
Piste bir kız atladığından ve yaralandıktan sonra ciddi düzenlemeler ve katı kurallar getirilmişti.

Piste bu kadar yaklaşmamız aslında yasak olsa bile şu anda pist boştu ve yanımızda Polat olduğu için pek bir sorun yok gibiydi.

Erkekler hafta sonları toplaşıp kendi aralarında yarış denemeleri yapıyordu.

Bunun tam sebebini anlamış olmasam da Mirza, Polat ve Ateş olmak üzere takımın geriye kalanı da buradaydı.

Tüm basketbol takımının hız ve arabalara ortak ilgi duyması biraz garipti ve içinde susmak bilmeyen bir ses bu işin altında bir şey yattığını söylüyordu ama benim olmayan sorunlarla ilgilenmiyordum.

Bu yüzden içimdeki sesi susturmuş, gözüme garip görünen her şeyi görmezden gelmiştim.

Onaylar gibi başını eğdikten sonra "Aynen öyle," dedi.
"Özellikle siz kızlara söylüyorum. Bu kuralların gelmesinin nedeni bir hemcinsiniz çünkü," dediğinde ona ters bir bakış attım ama görmedi.

Her arkadaş grubunun aşırı sinirli, psikopat, feminist bir üyesi vardır. Ve bizim arkadaş grubumuzun o üyesi bendim.

Çağla her zaman yüzüne takındığı nazik gülümsemeyle yanımda dururken Polat, "Sadece Asi'nin yanında kal. Buraları iyi tanıyor ve sana etrafı gezdirir," dedi.

Sabahtan beri flörtleşip duruyorlardı.

Bazen konuşmasalar bile birbirlerine attıkları ima dolu bakışlardan aralarında ne geçtiğini anlayabiliyordum.

Polat vedalaşırken Çağla'ya biraz uzun sarıldığını ve sarılırken kalçasını sıktığını görmediğimi sanıyordu ama görmüştüm.

Eğer cehennemin yedi katı varsa burası cehennemin yedinci katı olmalıydı.

İçimdeki kıskançlık, pistin üzerinde ağır ağır ısınan asfalt gibi kabarıyordu.

Yüzüme takındığım yalancı gülümsemeyle Çağla'ya döndüğümde "Bunu yaptığın için sana minnettarım," dedi gülümseme karşılık vererek; kahretsin ki yine olağanüstü görünüyordu.

"Uzun zamandır Polat'ı daha yakından tanımak istiyordum ama bir türlü bir fırsat bulamadım, bu yüzden seni bulduğuma sevindim," dedi elini omzuma yerleştirerek. "Tek başıma burada kaybolurdum gibi hissediyorum."

Sarı saçlarını bugün düzleştirmişti ve dümdüz bir şekilde sırtına iniyordu, çok doğal ve nazik görünüyordu. Pencereden dışarı baktığınızda annesinin öve öve bitiremediği tek göz ağrısı komşu kızını andırıyordu bir yönden de.

Genellikle erkeklerin sadece gürültülü, dikkat çeken kızları tercih ettiğini düşünürdüm ama Polat'ın sevimli kızlara ilgi gösterdiğini görmek biraz rahatlatıcıydı.

Çünkü bu, sadece kızların bedenleriyle ve yatak odası aktiviteleriyle ilgilenmediğinin göstergesiydi.

Ancak burada küçük bir dezavantaja sahiptim, çünkü ben, Aselin Asi Karev, hiç nazik komşu kızını andırmıyordum.

Aksine bazen fazla kavgacı, yeri geldiğinde hakkını sonuna kadar arayan, asi, kırıcı ve bazen de kendi dünyasında kaybolup sadece kendi hâlinde yaşayan bir kızdım.

Ruh hâlim çok değişkendi ve sinirlenince ortalığı yangın yerine çevirirdim.

Düşünmeden konuşan ve konuştuktan sonra dediklerimin sonucunu düşünen bir yapım vardı.

Polat takımına gitmeden önce Çağla'ya uzaktan selam verdi, sonra âşık âşık ona baktı ve takım arkadaşlarına doğru gitti.

Şahdamarımdan ellerime, dizlerimden gözlerime yayılan sinir bir yıldırım gibi tepeme indiğinde Polat'ı da Çağla'yla birlikte bu piste gömmek istiyordum ama sadece sakince Çağla'ya döndüm.

"Buralar göründüğü kadar kötü değil aslında. Aslında hepsi çok sevimli çocuklar, karıncayı bile incitmezler," dediğimde bunun doğruluğu hakkında hiçbir fikrim yoktu.

Takımdan sadece Melih ve Polat'ı tanıyordum ve diğerleriyle ismini öğrenmek zahmetinde bulunmayacak kadar az konuşmuştum. Aksine, takımdan tanıdığım üçüncü şahıs Ateş, bırak karıncayı en az bir ordu insanı incittiğine emindim.

İkimiz de takıma bir göz attık ve ikimizin de bakışları motor bisikletine yaslanmış alaycıl bir gülümsemeyle kaskın ardından bize bakan 7 Numara'ya takılı kalmıştı.

Evet, birisi benim hayalimdeki adamın gelecekteki kız arkadaşına yardım edeceğimi düşündüğü için oldukça eğleniyor gibiydi.

Çağla'yla birlikte tribünlerin ilk sırasına doğru hareket ettiğimizde çamur ve tozdan uzak ama yine de takımı görebileceğimiz bir yere oturduk.

Takım ısınma hareketleri yapıyordu ve şu anda şınav sırası Polat'taydı.

Terlemiş ve saçları terden ıslanmış bir hâlde alnına düşüyorken bile gözüme çok güzel gözükmüştü.

"Polat'la yakın mısınız?" Yanımdaki kız cılız sesiyle bana bu soruyu yönelttiğinde kendime düşünmek için birkaç saniye tanıdım. Onu tanıyor muydum?

"Çocukluğumuzdan beri tanışıyoruz," dedim ama sorusunu tam olarak cevaplamadan. Sorunun cevabından kendim daha emin değilken nasıl cevap verebilirdim ki?

Sesli bir ıslık sesi geldiğinde Polat'ın takımı şınav çekmeyi bırakmış bahçede tur atmaya başlamışlardı.

Diğer takım ise çoktan ısınmış pistte araçlarına binmişti.

Motor sesi yükseldiğinde sessizce iç çektim.
Bazen gerçekten buralardan çok uzaklara gitmek istiyordum, herkesten en çok da bu şehirden kurtulmak istiyordum.
Sıkılmıştım herkesten, her şeyden en çok da kendimden.

Anılarımız toprağa ayak izini bırakmazdı. Elle tutulamaz, zihinde hapsedilse zamanla ufalanıp giden bir hatıra olmak isterdim oysa ben.

Mesela niye kimsenin minibüs camında dışarıyı izlerken ya da bir kedinin başını okşarken, sırılsıklam olmuş o hâlimle yağmurdan kaçarken ya da en gariban kıyafetlerimle ekmek almaya giderken, hani olur ya olur olmadık yerlerde biriyle sohbet ederken görüp âşık olduğu biri olmadım ben?

"Peki ya sen? Siz nasıl tanıştınız?" Utangaç bir şekilde gülümsemeye başladığında ellerinin arasına aldığı parmaklarıyla oynadı.

"Birkaç yabancı adam beni sokakta rahatsız ederken bana yardım etti."

Sıkıcı.

Televizyonu açtığınızda önünüze çıkan yaz dizilerinden biri gibiydi.
Başı bellidir, sonu bellidir ve sadece esas kızın güzelliğine büyülendiğiniz için izlerdiniz.

Yine de bu düşüncelerimi kendime saklayarak "Ah, ne kadar tatlı bir hikayeymiş," dedim.

Çağla hafifçe kızardığında ben de beden ısımın çıktığını hissediyordum ama utangaçlıktan değil engel olamadığım bir sinir yüzünden kızarmıştım.

Sakindim.
Hayır, sakin falan değildim ama sakin olacaktım.

Sakin olmalıydım yoksa yaratılış gereği bana verilen kişiliğimle bu pisti başlarına yıkardım.

Seslice iç çektiğimde Polat terden sırılsıklam bir şekilde Çağla'yı işaret eden bir el hareketi yaptı.

Çağla hareketli hareketli bana bir şeyler anlatmakla meşgul olduğu için sırtı Polat'a dönüktü ve onu görememişti.

Çağla'ya Polat'ı işaret ettiğimde yüzü aydınlandı ve koşarak yanına gittiğinde boynuna dolandı.

İşte bu, kıyametti.

Güneş ışığının tadını çıkarmak için gözlerimi kapattım ve yavaş yavaş yok olmaya başlayan güneşin son sıcaklığının tenimi okşamasına izin verdim.
Yalnızdım.

Bu kelime içimde yankılandıkça çevremdeki bütün sesler biraz daha uzaklaşıyordu.

Karanlık bir tünelin başında gibiydim, çaresizliğim üzerime uzanmış, savaşacak gücü kendimde bulamıyordum.

Aşk; sonunu göremediğim karanlık bir yolda, çalışan bir çift gözle yola çıkmak gibi değil miydi zaten?

Her ne kadar da kör olmadığımı inandırsam da kendime yol o kadar karanlık, o kadar umutsuzdu ki, çalışan iki gözden çok bana yalanlar fısıldayan bir inanca daha çok ihtiyacım vardı.

O yolda koşarken istikametimi kaybetmemeyi umuyordum.

Güç bu yola düşüp gelmek, bundan sonra tek yapmam gereken biraz daha hızlı koşmak ve yolumu şaşırmamaktı.
O yolun sonunda içimi ısıtan bir gelecek ve aydınlık bir gökyüzü beni bekliyor olacaktı.

Lakin güneş bu dünyanın neresinde?
Yolun sonuna koşarken aslında başına koşmadığımı beni inandıran neydi?

Bu soruyu kendime defalarca sordum.
Bu düşünceyi kendime defalarca hatırlattım. Yoksa bu söz de kelimelerin arasında kalıp zamanın tozlu rafları arasında ezilebilirdi.

Polat'ın aradığım kişi olduğunu bana inandıran neydi?
Belki de bazı cevapları bulmaktan değil, bulduğumda onlara inanmak zorunda kalmaktan korkuyordum.

Kendi küçük dünyamın içine volta atarken göz kapaklarıma birdenbire bir gölge düştü.

Birinin önümdeki varlığını hissettiğimde gözlerimi araladım ama motosiklet kaskından dolayı önümde duran kişiyi seçemedim. "Otuz metre mesafeden bile acınası gözüküyorsun," dediğinde kaşlarımın arasındaki çizginin belirdiğini hissettim.

"Sen kimsin ya?" dediğimde sinirli bir şekilde sadece huzurumun bozulması değil, tamamen yabancı biri tarafından ifşa edilmem de sinirimi bozmuştu.

Kaskının vizörünü kaldırıp bana göz kırptığında gördüğüm acı kahverengi gözlerle birlikte refleks olarak gözlerimi devirdim. "Sen miydin ya?"

Etrafımı süzdükten sonra gözleri yine beni buldu. "Minyonun nerede?" dediğinde ilk ne dediğini kavrayamadım ama sonra dediğiyle ağzım bir karış açık kaldı.

Gülsem mi kızsam mı bilemedim.

Her yerde ve her durumda sinirlerime basması gerekiyor muydu?

"En yakın arkadaşımı yarım metre boyunda ümmi yaratıklarla mı benzettin?" diye çıkıştığımda 7 Numara kısaca nefes aldı ve tepkimeye hazırlanıyormuş gibi göründü.

Evet, tepkimi ona çok bariz bir şekilde belli edecektim ama ilk kendini savunması için biraz zaman tanıdım.

"Yani Polat ümmi sayılabilir aslında ve sen..." Eğer bu çocuk beni yarım metre ümmi yaratıkları yöneten obez ve kel bir adamla karşılaştırmayı seçerse gerçekten onu vururdum.

"Ve ben hangi yönden Gru'yu temsil ediyorum?" İşte buydu.

Bu gülüşü.

Bu sırıtma.

Başkalarını tahrik etmekten hoşlanıyordu.

"Aslında hiçbir yönden ama seni sinir etmekten hoşlanıyorum," dediğinde sinirlerim tepetaklak oldu ve üzgün olsam bile kırık bir şekilde gülümsedim.
En azından dürüsttü.

Onun alaycılığının ardında, kimseye göstermediği daha karanlık bir sessizlik vardı.

"Bilmiyorum ama kişisel görüşüme göre onun yüzünden acı çekmemiz biraz gurur kırıcı. Yani ona hiç yirmi saniyeden fazla baktın mı? Gerçekten minyonları anımsatıyor," dediğinde ona düz düz baktım.

Polat sarışındı, kaslıydı.
Güneşin altında durunca çıkan çilleri ve bir doksan boyu vardı bir kere. Yani oldukça yakışıklıydı.

"Neyi bekliyorsun?" dediğinde elini Çağla'nın beline dolamış Polat'ı izliyordum.

Onu motosikletine bindirmeden önce kaskını taktı ve şakalaşarak yola koyuldular.

Dışarıdan bakınca tribünlerde öylece oturmuş bir kız görüyorlardı ama aslında hoşlandığım çocuğun başkasına sarılmasını izliyordum.

"Polat beni bugün eve götürecekti, öyle anlaşmıştık ama unutmuş gibi görünüyor," dedim bakışlarımı onlardan ayırmadan.

Pist okulun da ötesinde şehrin tam sonunda kalıyordu ve buradan eve gitmem en az iki saatimi alacaktı.

"Arabam sokağın üzerinde, ben bırakırım," dediğinde Polat ve Çağla çoktan görüş alanımdan kaybolmuştu ama gözlerim biraz önce durdukları o noktaya kilitlenmişti.

Güzel bir hayalden uyanmak en az vurulmak kadar acı verirdi insana.

Ben yine de gözlerimi kapatıp rüyanın son kırıntılarına tutunmak istiyordum.

"Ama sen hep beni düşünüyorsun," dedim sonunda ona takılmaya karar verecek.

"Ee, birilerinin de seni düşünmesi gerekiyor."



Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

146okunma 5beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.