5. bölüm · KATRAN -gerçek bir kurban ölür-
3. BÖLÜM - KAOS DENKLEMİ
3. Bölüm- "KAOS DENKLEMİ"
şarkı önerisi: strangers - ethel cain
-
İnsanların kaçmaya çalıştıkları şeylere sonunda neden çarptığını açıklayan görünmez bir hesap vardı. Ben buna Kaos Denklemi derdim. Kuralı basitti: Bir şeyi hayatından çıkarmaya ne kadar uğraşırsan bütün kararlarını ona göre vermeye başlardın. Yolunu ondan kaçmak için değiştirir, baktığın her yerde onu arar, attığın her adımla farkında olmadan çevresinde dönerdin. Sonunda seni bulan o olmazdı. Sen, kaçışlarından oluşan yolu takip ederek ona varırdın.
İkinci maddesi içinde bulunduğum olayın ciddiyetini daha iyi özetliyordu.
Kaos Denklemi büyük felaketlerin her zaman büyük kararlarla başlamadığını söylerdi. Bazen küçücük bir sapma, sonunda bütün düzeni değiştirmeye yeterdi. Yanlış anda söylenen bir söz, birkaç saniyelik tereddüt veya açılmaması gereken bir kapının aralanması... Başlangıçta önemsiz görünen o hareket büyür, dokunduğu her şeyi değiştirir ve sonunda karşına kaçamayacağın bir sonuç olarak çıkardı.
Sonuç olarak; yatağımda yatan yabancıdan uzaklaşmak için attığım her adım, aramızdaki mesafeden eksiliyordu ve kaçmaya çalıştığım her gerçek benden daha hızlı koşuyordu.
"Asıl senin adın ne?" dedim gözlerimi ovuşturarak. "Evime aldığım kişi sensin, tersi değil."
Saat kaçtı bilmiyorum. Tüm gece uyanık kalmamla zaman algım da kaybolmuştu, ayrıca kış aylarında olduğumuz için güneş hâlâ ağarmamıştı ama okul vaktimin yaklaştığından emindim. Uyku göz bebeklerimden içeri akıyor gibiydi.
Birkaç saat sonra sınıfta oturup tahtadaki denklemleri çözmem beklenecekti. Okulda her bilinmeyenin bulunabilir bir değeri, her eşitliğin kurulabilir bir dengesi vardı. Hayatta ise hesaba katmadığın tek bir değişken bütün sonucu ele geçirirdi. Kaos, denklemin çözümsüz olması değildi; önemsiz sandığın şeyin cevaba dönüşmesiydi. O sabah benim denklemimdeki bilinmeyen, yatağımda oturuyordu.
Ben önce sordum, der gibi beklentili bir bakış bana attığında inat edemeyecek kadar uykulu olduğum için yelkenleri indirdim.
Aselin Karev. "Asi." diye yalan söyledim.
Adımı saklayınca kendimi de saklayabileceğimi sanmıştım.
Pek de yalan sayılmazdı aslında; sayılı arkadaşlarımın çoğu bana böyle seslenirdi.
Sayılı arkadaşımın olması nedeni de buydu aslında.
Fazlaca sinirli, kavgacı ve asiydim, bunun ben de farkındaydım.
Yine de yabancı bir adama gerçek adımı verecek değildim.
Bir yabancıdan korunmanın ilk kuralı, ona kendinden mümkün olduğunca az şey vermekti. Adımı saklarsam beni bulamayacağını, kim olduğumu bilmezse hayatımda iz bırakamayacağını sanıyordum. İnsan bazen kaçmaya en küçük yerden başlardı; bir isimden. Ama kimi felaketler adınızı öğrenmeden de sizi seçerdi.
İlk bakışları, sonra kaşları gevşedi ve kısık bir sesle güldüğünde "İsabet olmuş." dedi.
"Adını kim koydu?" Gülüşü uzun sürmemişti ama zihnimde iz bırakmıştı. Karanlık bir tarafı vardı.
"Sana ne?" dedim. İçimden gözlerimi devirsem bile bu dışıma yansımamıştı. Uykum buna engel oluyordu. Bön bön baktığında, "Anneannem." dedim.
"Soyadımı da ondan aldım."
Onun da adını sormak istiyordum ama pek umrumda değildi.
Sorsam bile gerçekliğini şimdiden tartmış ve benim gibi yalan söyleyeceği kanaatine varmıştım.
"Ne oldu sana?" Penceremin öte yanında kalan ormanda kurtlar vardı.
Çam ağaçlarının dalları lapa lapa karla kaplıydı.
Kar fırtınasına rağmen kurtların ayak izleri karda belliydi.
Sadece bir kurt değil, birkaç sürü dolanıyordu Layna'nın ormanlarında.
Kurtların izleri birbirine karıştıkça hangi sürünün hangisini takip ettiği anlaşılmıyordu.
Layna'da kanayan her şey av değildi.
Belki de kurtlardan biri kapmıştı diye düşünmeden edemedim.
Sessiz kaldı. Bu sorunun cevabından kaçıyordu.
"Yaram daha iyi." dediğinde eli yarasının üzerine gitti ve pansumanın üzerine hafif bir baskı uyguladı. "Nasıl yaptın?" Cevap vermedim, cevabını ben de bilmiyordum. Belki de eskimiş limon kolonyasının gücüydü, kim bilir.
Dün gece değiştirdiğim her sargı dakikalar içinde yeniden kıpkırmızı olmuştu. Şimdiyse pansumanın kenarından görünen yara, üzerinden birkaç saat değil birkaç gün geçmiş gibi kapanıyordu. Ya bir gecede mucizevi bir hemşireye dönüşmüştüm ya da onun bedeni benim bilmediğim bir kurala göre çalışıyordu.
Tek bildiğim şey yarası geceyi benden daha dinç atlatmıştı.
"Tüm gece pansumanla mı uğraştın?" diye sorduğunda kaşlarım havaya kalktı ama onun yüzü ifadesizdi.
Şimdi kaçma sırası bendeydi. Göz altı morluklarım gözlerimin altına ağırlık yapıp alta doğru çekiyordu.
"Ne yaptılar sana?" İkimiz de soruların çevresinde dönüyor, cevaplara yaklaşmamak için birbirimize yeni sorular fırlatıyorduk. O yarasından kaçıyordu, ben merakımdan.
Saçlarımı dağınık bir topuz hâlinde toplamıştım ama dağılmış saçlarım yüzümün bir tarafını kapatıyordu.
Önüme düşen saçlarımı kulağımın arkasına sıkıştırırken kırık bir sesle "Kimsin sen?" diyebildim.
Uykusuzluk yalnızca gözlerimi değil, insanlara ayırdığım sabrı da ağırlaştırmıştı.
Ama yan tarafımdan bir kırılma sesi geldiğinde ikimizin bakışı da oraya kaydı. Minik gece kelebeği yine odama girmiş sütlü kahvemi devirmişti.
Gazeteyle bu defa daha kararlı bir şekilde gece kelebeğine isabet ettiğimde gazete kelebeğin ölüsüyle birlikte yere yuvarlandı.
Gece kelebeği ışığa, ben belaya çarpmıştım.
Sinirliydim, evet. Uykusuzdum, hassastım ve gergin olmak için bir sürü nedenim vardı:
Örneğin tanımadığım bir adam yarı çıplak bir hâlde odamın ortasında duruyordu.
Dahası kendisini gece kanlar içinde karın ortasında kapımın önünde bulmuştum ve şimdi hâlime şaşırmış bir hâlde beni izliyordu.
"Sen harbi manyaksın." diye belirtti.
"Fazlalıktı."
Gece kelebeği bütün gece ışıktan kaçamamış, sonunda benim gazeteme çarpmıştı. Ben de tehlikeden kaçmak için kapımı kilitlemiş, sonra onu kendi ellerimle açmıştım.
"Fazlalık olan her şeyi öldürür müsün?" diye sorduğunda zihnimin derinliklerine gizlediğim gerçekler zincirlerini kırmaya heveslendi:
Adım Aselin Karev; bu dünyaya 51 kilo 385 gram fazlalığım.
Fazlalıkları öldürmek kolaydı; yeter ki fazlalığın kendin olduğunu fark etme. Gazetenin altındaki ölü kelebeğe bakarken onun mu, benim mi yanlış odaya girdiğimizi düşündüm. Belki ikimiz de ait olmadığımız bir ışığın çevresinde gereğinden fazla kalmıştık.
"Evet, her şeyi." dedim bu defa dürüstlüğü seçerek.
O an gözlerim yerde serili gazetede takılı kaldı. Sayfalar çok tanıdık bir yazıyı gözler önüne seriyordu.
"Yasa dışı yarışlar Layna'da rahatsızlıklara neden oluyor."
Ve daha küçük puntoyla yazılmış alt başlık:
"Yer Okul'un gözde takımına yasa dışı yarış iddiası: Yüzü aşkın lüks araca el konuldu."
Ama asıl ilgimi çeken hemen altına basılmış siyah beyaz fotoğraftı.
Oydu.
Biraz önce büyük bir hayranlıkla izlediğim takım kaptanının fotoğrafında hiç beklemediğim bir ayrıntı gizleniyordu.
Yıllarca hayran olduğum erkeğin, takım kaptanının, Yer Okullar'ının varisi Polat Arsalan'ın arkasındaki araçta çok tanıdık bir sima gizleniyordu.
Yatağımda oturan erkeğin siması.
İlk gördüğümde fark etmesem bile şimdi apaçık bir şekilde önümdeydi.
Kapımdaki yabancı, kaçtığım dünyanın içinden çıkmıştı.
"Sensin." diye mırıldandım.
Ateş Ezirili.
Adı buydu. En azından siyah beyaz fotoğrafın altındaki açıklamada böyle yazıyordu.
Kaçmak istediğim dünyanın tam ortasından çıkıp yatağıma kadar gelmişti. Birbirinden uzak tutmaya çalıştığım bütün felaketler odamın ortasında aynı bedende birleşmişti. Kaos Denklemi bazen taşa çarpmak değildi; taşı kendi yatağına yatırmaktı.
Beni duymayacağını sandım. Bakışlarım yerdeki gazetede olsa bile göz ucuyla nasıl bakışlarımı takip ettiğini ve gazeteye baktığını gördüm.
Bana yalan söylemişti.
Kaşları çatıldığında ağzından bir küfür geveledi. Artık hiç de eğleniyor gibi değildi.
"Şey-" diye başladı ama çığlığım daha ağır bastı.
"Ruh hastası." diye bağırdım. "Bu bir tesadüf olamaz!" Anlamalıydım. Yaralı bir adamın gece kapımın önüne yığılmasından anlamalıydım bela olduğunu. "Benden ne istiyorsun?"
Cevap gelmedi.
Aynı okulda okumamız ve bir gece yarısı kırsal bir bölgede benim kapımın önüne yığılması tesadüf olamazdı.
"Bir şey istediğim yok." dedi üstüne basa basa.
Ayağa kalktığında geriledim. "Yaralıydım. Seni tanımıyorum bile."
"Bana yalan söyleme!"
Yalanlardan nefret ediyordum; özellikle kendi yalanlarıma benzeyenlerden.
İçimdeki mahkeme anında kurulmuş, zihnimin bir köşesinde duran Asi adaletin tartısındaki dengeyi bozarak bir yargıya varmıştı; karşımdaki doğruyu söylüyordu.
Laflarına inanmasam bile bu sakin olacağım anlamına gelmiyordu.
"Betin benzin atmış." dedi sonra.
"İlk defa mı eve erkek atıyorsun?" İşte yine. O eğlendiğini gösteren sırıtışı.
Şakası kötüydü ama rahatlığı daha kötüydü. Sanki birkaç saat önce kapımda kanlar içinde yatan o değilmiş, yabancı bir kızın odasında yarı çıplak oturmak her sabah yaptığı bir şeymiş gibi davranıyordu.
Şakaları, öfkemin altındaki korkuyu yoklayan parmaklar gibiydi.
Bu adam ukalalıkta yüksek lisans yapmış gibiydi. Elimle ona fırlatmak için bir şey aradım.
"Şaka mısın sen ya!" diye bağırdım elimdeki gazlı bezi üstüne fırlatınca.
Gazlı bezin paketi tam kafasına isabet edecekti ama elleriyle yüzünü siper etti ve paket yere yuvarlandı.
Paketi öyle kolay savuşturmuştu ki bir an gerçekten ne kadar yaralı olduğunu yeniden düşündüm. Birkaç saat önce ölmemek için nefesiyle pazarlık eden adam gitmiş, yerine saldırının yönünü havadaki kıpırtıdan anlayan biri gelmişti. Yaraları onu güçsüz bırakmamıştı; yalnızca biraz yavaşlatmıştı.
Yaralıydı ama bir an bile savunmasız değildi.
Ona rağmen o sinir bozucu gülüşü hâlâ yüzündeydi. Allahın belası herif.
"Başka türlü beni eve alır mıydın ki? Üzerime kavanoz fırlattın! Kavanoz! İnatçının tekisin bir kere. Yalan söylemeseydim karda ölümüme terk ederdin beni."
Belki haklıydı. Gerçeği söyleseydi kapıyı açmayacaktım; yalan söylediği için onu kurtarmıştım. Ondan korunmak için bilmediğim her şeyi tehlike sayıyordum ama asıl tehlikeyi içeri alan da bilmemek olmuştu. Kaçışım yine dönüp beni sırtımdan vurmuştu.
Onu kurtarmış olmak, ona güvenmek zorunda olduğum anlamına gelmiyordu.
Göğsümün altında biriken acı beni yakıp kavururken "Çık git evimden. Git. Geber dışarıda!" diye bağırdım.
Sesimdeki öfke beni bile şaşırttı. Mira'nın hep gitmeyi teklif ettiği öfke kontrol seanslarını yeniden değerlendirmeliydim.
Üstüne doğru yürüdüğümde daha çok eğlendiğini anladım. Sırıtmıyordu artık ama bıyık altı gülümsüyordu.
İki elini suçsuz olduğunu gösterir bir şekilde havaya kaldırdığında "Sakin ol, Asi." dedi. "Gidiyordum zaten."
Tekrar harekete geçtiğinde kendimi savunmak için hazırlandım ama o umursamaz bir şekilde yerde parça parça duran tişörtüne baktı ve kenarda duran siyah kapüşonlusunu alıp üzerine giydi. Gece kapüşonlu ceketini yanımızda getirdiğimizi bile hatırlamıyordum, uyku o derece işlenmişti kanıma.
Onu parçalayabilen şeyin ne olduğunu hâlâ bilmiyordum.
Benim yıpranmış hâlime oranla yüzü oldukça temiz ve bakımlı görünüyordu. Kapüşonlusunun önünü de kapattığında onu ele veren tek şey dağınık saçları ve iyileşmeye başlayan kaşındaki patlaktı.
Kapüşonluyu üzerine geçirince yatağımda kan kaybeden yabancı bir anda kayboldu. Yerine sabah kalabalığında kimsenin dönüp ikinci kez bakmayacağı kadar sıradan biri geçti. Bazı insanların en tehlikeli yanı, tehlikeye hiç benzememeleriydi.
"Yine de bu kadar gürültüye kimsenin gelmemesine şaşırdım." dedi onu merdivenlere doğru götürdüğümde. "Kocaman sitede tek başına yaşamıyorsundur herhalde."
Soruyu sorarken bakışları duvarlarda rastgele gezinmiyordu; pencerelerin kilitlerinde, merdivenin yönünde ve kapıyla arasındaki mesafede ayrı ayrı duruyordu. Evi tanımaya değil, evi ezberine kazımaya çalışıyor gibiydi. Yaralı bir misafirden çok, her girdiği yerde önce kaçış yollarını ezberleyen birine benziyordu.
Ahşap merdivenlerden inerken çelik kapı görüş alanıma girdi. Kapının önündeki karlar çoktan erimiş olsa bile çamur halıya işlenmiş gibiydi.
Ayrıca şehir canlanmış olmalıydı ki çok yakınlardan sesler geliyordu.
"Emekli öğretmenler sitesi burası. Gece öğrencilerin sesleri rüyalarına girdiği için sitenin her bireyi en az beş uyku ilacı alıyor."
Bütün site uyurken belanın uyanık kalması haksızlıktı.
Dışarıdaki sesler yükseldi. Ona rağmen bana doğru bir şey dediğinde dediklerini tam olarak duyamadım ve dudaklarından okuyarak zar zor seçebilmiştim bazı kelimeleri.
Gözleri ifadesizdi ama derinlerinde çok daha fazlasının olduğunu biliyordum.
Sesler önce sokağın uğultusuna benziyordu. Sonra birbirinden ayrılan ayak seslerine dönüştü. En sonunda kapının ardında birleşen ağır nefesleri duydum. Tehlike bazen aniden gelmezdi; insan, geldiğini kabul etmek istemediği için onu son anda fark ederdi.
O sırada çelik kapı gürültüyle kırıldı ve ben yerimde irkildim. Ezirili, gözlerini yavaşça benden ayırırken dirseğiyle savurduğu darbeyle arkada beliren adamlardan birini savurdu.
Kaos denklemine son değişken de kapıyı kırarak girmişti.
Yaklaşık beş iri adam girişi zorluyordu. "Koş!"
Adamların hiçbiri salondaki eşyalara, açık kapılara ya da bana bakmıyordu. Beş çift göz de Ateş'in üzerindeydi. Bu bir soygun değildi; eve girmek için değil, Ateş'e ulaşmak için kapıyı kırmışlardı. O ise bunu en başından beri biliyormuş gibi dövüşüyordu.
Her şey aniden olup bitmişti ve çok çabuk gelişmişti.
Anneannemin savaşlara dayanacağına dair yeminler ettiği çelik kapı inmiş, beş adam evi zorluyordu.
Daha ne olduğunu anlamazken etrafını çevirip içeri girmeye çalışan adamlara Ateş ikinci bir yumruk indirdi.
İkinci adam geriye savrulurken Ateş'in kapüşonlusunun altında koyu bir leke yayıldı. Pansuman açılmıştı. Buna rağmen yumrukları yavaşlamadı. Acıyı hissetmiyor değildi; yalnızca acının sözünü dinlemiyordu.
"Koş," diyen sesindeki buyruğa bedenim, zihnimden önce uymuştu. Merdivenleri çıkarken arkama bakmadım; bakarsam onu beş adamın arasında bırakıp gidemeyeceğimi biliyordum. Bir yabancıyı ikinci kez kurtarmak istemiyordum fakat bu kez onu ölüme terk ederek kaçmaya da hazır değildim.
Ona rağmen koştum ve arkamı dönüp kaçmadan önce karı bölgesine yediği yumruğu gördüm. Yarasına gelmiş olabileceği ihtimali ile yüzüm buruştu, aynı acıyı midemde hissetmiş gibi oldum.
Gözlerindeki ciddiyeti görünce ahşap merdivenlerden çıkıp anneannemin odasına kilitledim kendimi.
Onu evden kovarak belayı da gönderebileceğimi sanmıştım. Şimdi bela alt katta duvarlara çarpıyor, ben üst katta anneannemin kapısına sırtımı dayıyordum.
Onu kapı dışarı etmeye çalışırken tehlikeyi evin içine çağırmıştım.
Yatakta yatan anneannemi yalnız bırakamayacağımı anlayınca kapının önüne çöktüm ve kulaklarıma kadar atan kalbimin sesini dinledim.
Zihnimde sadece kalp atışlarım değil ölüm fermanımı okuyan ecel yankılanıyordu. Alttan gelen sesleri bastırmak için ellerimi kulaklarıma kapadığımda artık sesler çok boğuktu. Hem göz bebeklerim acıyla sızlıyordu hem de gözyaşlarının yanaklarımdan akarken bıraktığı o ıslak yerler cayır cayır yanıyordu. Belanın tam ortasına düşmüştüm.
Belki de bir mumun ışığıyla aydınlanmak, yolumu bulmam için yeterli değildir. Belki de karanlık, ne kadar ışık yakarsam yakayım, hep benimledir. Çünkü zaman geçtikçe eriyen, eridikçe eksilen mum değil; bendim.
Yine de o kadar düşüncenin arasında alt kattaki yabancının sesini seçebiliyordum.
Bir çakalın hayatta kalmak için kurduğu düzen, kuzunun dünyasında felaketti. Aynı kapı biri için kurtuluş, diğeri için ölüm olabilirdi. Ben Ateş'i ölümden kaçırmıştım; o ise ölümü peşinden evime kadar getirmişti. Kaos belki düzensizlik değildi. İki farklı düzenin aynı yerde birbirine çarpmasıydı.
Zihnim olanları algılamak için bir kaset gibi geri aldığında bayılmak üzere olduğumu hissettim.
