11. BÖLÜM - HASTANE

Vaveyla Yazarı: Liva Maar 🕯️

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 15Şu an: 11. BÖLÜM - HASTANE

Sevgi ve korku kardeştir aslen.
Bir insanı sevmeye başladığınızda onu kaybetme korkusu da sevgiyle birlikte büyürdü.

Sevginin gölgesi korkuydu ve gölge, ışık büyüdükçe koyulaşırdı.

"İyi misin?" dedi Mira, elindeki bardağı bana uzatarak.

Dumanı hâlâ tütüyordu, ellerimin arasına karton bardağı aldığımda içindeki sıvının sıcağı avucumun içinde dağıldı.

"Biliyor musun, ambulansı ararken yere düşüp bacağımı çarpmışım, morarmış ama hiç haberim yok. Hemşire pansuman yapmaya inat edince fark ettim. Ne ara canım böylesine yandı da fiziksel bir tepki vermek zorunda kaldı vücudum bilmiyorum. Oysa görünmeyen bir yara olsa unutturmazdı, sızlardı."

Varlığına hâlâ alışamadığım iç sesim "Bir acı tamamen yaşanmadığı sürece geçmez," diye fısıldadı zihnimdeki yalnızlığa.

Çaydan bir yudum aldığımda görünmez ağırlıklar göz altımı aşağı çekiyormuş, bir o kadar ağır bir yük göz kapaklarımı kapanmaya itiyordu ama sanki göz kapaklarımı kapatsam birbirine yapışıp bir daha ayrılmayacaktı.

Saat kaçtı, kaç saattir bekliyordum artık bilmiyordum.

Koridorun beyaz ışıkları zamanın geçişini unutturacak kadar acımasızdı.

"Artık bize düşen sadece beklemek. Zor biliyorum ama kendini yıpratma," dediğinde milisaniyelik uykumdan beni arkadaşımın sesi uyandırdı.

Kendimi hâlâ yolda aşırı hızla akıp giden bir ambulansın içinde sarsılır gibi hissediyordum, anneannemin yüzünü izlerken yüzüme düşen mavi kırmızı ışığı hatırlar gibi oldum. Bir ürperti bastı.

"Haklısın," dediğimde elimdeki bardağa yorgun gözlerle baktım. Siyah çaydan nefret ediyordum. Hastanelerden ve koridorlarından.

Yine de uyanık kalmak için damağımı yakan acı sıvıdan bir yudum aldım. "Holteri sigorta karşılamıyormuş. Hastaneden çıkabilirse olası bir kalp krizine karşı yine o alete ihtiyacı varmış."
Şimdilik uyanık olmasa bile anneanneme takılı olan alet tüm hayat fonksiyonlarının çalışır hâlde olduğunu gösteriyordu.

Şimdilik bize kalan beklemekti.
Arada kalbi atmaya bırakıyor, takılı olduğu alet belirli aralıklarla elektroşok veriyordu.

Doktorun söylediğine göre klinikteki tedavisi için bir kuruş ödemeyecektik ama hastaneden çıkmak istiyorsa sürekli göğsünde taşıyacağı minik bir alete ihtiyacı vardı.

Ve bu alet birkaç bin dolardı.

Rakam zihnimde büyüdükçe nefes alacak yerim daralıyordu.

"Annemlere sorabilirim kesin yardımcı olabilirler," dediğinde teklifiyle içim ısındı ama böyle büyük bir miktarı kabul edemezdim. Kabul etsem bile geri ödeyemezdim.

"Böyle bir şeyi kabul edemem," dedim sadece.

Ne düşündüğünü bilmiyordum ama beyin fırtınası yaptığı karışmış yüz ifadesinden belliydi. "Kafedeki işin?" diye sorduğunda buz gibi durmama rağmen içimde harabe çöktü. Aklıma gelmeyen dahiyane bir fikir ortaya atacağını sanmıştım.

"Harçlığımı anca çıkarıyor. İki günden beri de mesaime gitmiyorum. Harun beni çoktan kovmadıysa ben de Aselin değilim," dedim sakin bir şekilde ve göbekli, göbekli olduğu kadar sinirli kafe işletmecisi Harun Bey'i düşündüm.

Beni kesinlikle mesaiye gitmediğim iki gün içerisinde atmıştı.
Hatta Polat'a açıldığım, mesaiye gitmediğim ilk gün bile işten atmış olabilirdi.

Tüm yollar tükenmiş gibi gözüküyordu benim için, bunun o da farkındaydı o yüzden arkadaşımın ifadesi düştü.

Çaresizlik, insanın önündeki bütün kapıları aynı anda kapatan görünmez bir eldi.

"Baban?" dediğinde yarama basmıştı.
Tüm gece tüm öfkemi ve gururumu bir kenara bırakmaya çalışarak anneannem için aramaya çalışmıştım ama ulaşamamıştım. "Numarasını değiştirmiş."
"Aleti sigorta karşılamıyor ve hayatı boyunca bir alete takılı kalıp yaşamak istemiyorsa holter şart. Babamlar da muhtemelen gelmeyecek, onlara ulaşamıyorum bile," dediğimde içimi kusmuş gibi hissettim ve derin bir nefes aldım.

Çaydan nefret ediyordum ama sanki kendimi cezalandırmak için daha dumanı tüten içecekten kocaman bir yudum alıp yüzümü buruşturdum. İnsanlar bunu gönüllü olarak nasıl içiyordu? İğrençti. Bardağın dibiyle bakıştıktan sonra Mira'nın soğuk parmakları elime dolanıp bardağı elimden aldı.

"Her şey yoluna girecek. Biraz zaman ver."
Sesli bir şekilde güldüm ama keyiften uzak hüzünlü bir gülüştü bu.

"Biliyor musun, anneannem de aynı şeyi söyledi."
Reşit olmadığım için, uzun süre yalnız kalmama izin verilmediği için önümüzdeki birkaç hafta nerede olacağımı da belirtmem gerekiyordu.

Tam olarak bir yalancı olduğum için görevlilere Mira'da uyuyacağıma dair söz vermiştim ama anneannem gözünü açar açmaz rotasını ilk tutacağım yer değerini bilemediğim yatağım olacaktı.

Ayrıca havalar kuruydu ve anneannemin bahçesinde bir yaprak bile sararırsa sedyeden kalkar bacaklarımı kırardı.

"Doktorlar saniyelerle yarıştı, on beş dakika, sadece on beş dakika daha geç gelseymişim... Mira, ya yolda trafik olsaydı? Ya her zamanki gibi pisten sonra kulaklıklarımı takıp yürüyüş yapsaydım? Ya ehliyet paramı çıkarmak için pisteki kafede ek mesai yapsaydım? Ya Ateş getirmeseydi? Eğer birazcık daha geç gelseydim bu vicdan azabıyla nasıl yaşardım?"

Masanın üzerinden elimi tuttuğunda "Geçecek," diye mırıldandı. Yüzümde nasıl bir ifade vardı bilmiyorum ama içimi kemiren suçluluk duygusu beni bitiriyordu.

Onun avucundaki sıcaklık, soğuyan düşüncelerime ulaşmaya yetmiyordu. "Teşekkürler," dedim sakince.

"Buradayım, biliyorsun."
Buradaydı.

Doktorlar iyileşeceğini söylüyordu ama yine de içimde kötü bir his vardı.

Derin bir sessizliğin ve yavaşça akan saniyelerin ardından ondan ayrıldığımda burnumu çektim. Anneannemin sedyede yatışını hatırlayınca kalbim göğüs kafesimde sıkışmış gibi hissettim. Ağlamam ona dokunuyordu, bunu biliyordum o yüzden kırgınca gülümsedim.
Bizim oturduğumuz masa boştu.

Yıllar önce de böyle bir masada oturmuş aynı koridorlarda ablamın ameliyattan çıkmasını bekliyordum. Bedenim yara izleriyle doluydu. Ablama donör olarak geldiğim hayatta ben ona veremeden, benden çalınmıştı çoğu şey. Organlarım buna dâhil. Ablamdı o benim, hayatta kalması için elbette her şeyimi verecektim ama içimdeki varlığına alışmaya çalıştığım o ses her zaman bana da karar verme hakkı tanınmasını istemişti. Benim de bir sesim vardı, duyan olmasa da bu koridorlarda yankılanmıştı, başımı kaldırıp anneme baktığımda da vardı.

Yaralarının öpülmesini bekleyen küçük bir kız çocuğuydum ama ablasını mavi bir camın ardından sedyenin üzerinde izlemek zorunda kalan bir gölge hâline gelmiştim.

Yaşıtlarım okullarda resim çizip arka bahçelerde yakar top oynarken ben günlük olarak bu koridorlarda dolaşıyordum. Ama içimdeki bir his de bunun bir son bulmasını istiyordu, sonucu nasıl olursa olsun. Sonuçta annemler sadece tek bir kız dilemişti hayattan, sonra da kullanılmış bir peçete gibi buruşup kenara atılmıştım.

"Asi," dedi. "Buna sebep olan sen değilsin ve bunu biliyorsun." Mira gözlerimdeki karmaşayı gördü. Onun bu rahatlığının aksine ben gözlerime elime tutuşturdukları acil durumlarda öten cihazdan ayırmıyordum.

"Biliyorum ama öyle hissettirmiyor."

Gitgel yapan doktorlar, kafeteryada vardiya değiştiren görevliler, makinedeki içeceklerin berbat olmasına homurdanan sayısız insandan ve saatlerce çalışıp klimanın beni delirten sesinden sonra saatler kaç olmuştu bilmiyordum.

Gördüğüm resimler karışıktı ve kafasını masaya yaslayıp ellerini başının altına saran Mira'ya baktığımda hareketlerimin de yavaşladığını hissettim.

Saatlerdir uykusuz kalmak bedenimde sarhoş olmak gibi bir etki bırakmıştı. Yüzüm büyük ihtimalle ruh gibi duruyordu ve gözlerim uykusuzlukla yanıyordu.

Sanki gözlerimi saatlerdir kırpıştırmadım gibi bir acı vardı oysa dakika başı ovalıyordum. Telefonumu çıkardığımda gözlerim sağ üst köşedeki saatte takılı kaldı; resmen gecenin en karanlık saatlerindeydik.

Lavaboya gidip yüzümü yıkamaya ihtiyacım vardı, bu yüzden Mira'ya lavaboya gideceğime dair kısa bir mesaj attım. Uyanınca ilk arıyacağı kişi ben olacaktım ama onu uyandırıp haber de vermek istemiyordum. Zaten zar zor uyumuştu.

Okunmamış bir sürü mesajın arasında gözlerim Polat'la olan sohbetimizde takılı kaldı.

Mesaj atmıştı ama Çağla'yla olan dramını dinlemeyecek kadar çok yorgundum.

Mideme bir ağrı girdiğinde bağırsaklarımın düğümlendiğini hissettim.

Hayal kırıklığı gibi bir şeydi bu ama yorgun olmasam bu hissin yakıcı bir öfke olacağının farkındaydım.

Beni bıraksaydı daha erken eve varabilirdim, eğer Ateş beni bırakmasaydı anneannemi şu saatlerde gömüyor olabilirdim. Bu hayalin düşüncesi bile omurgamdan soğuk bir iz bırakarak indiğinde irkildim ve telefonu kapattım.

Belki de güvendiğim insanları sorgulamanın vakti gelmişti. Oysa bir harabenin içini temizlemek gibi bir şeydi bu. Benim dünyam zaten üç kişiden ibaretti, kimi silebilirdim ki hayatımdan?

Kafeteryadan çıkıp uzun koridorda yolumu bulduktan sonra ağır dezenfektan ve iyodoform kokusu yüzüme çarptı.

Yolumu kaybetmiş bir şekilde koridorlarda dolanırken göz ucuyla muayene odalarının birinden çıkan kahverengi saçlı, bir doksan sekiz boyunda ve tanıdık bir yüze sahip olan birini gördüm.

Baştan aşağı siyah giyinmişti ve gözlerindeki ifade en az benimki kadar uykusuzdu.

Burada ne yapıyordu acaba?

Bir yakınını mı getirmişti yoksa kendi mi yaralanmıştı? Onu baştan aşağı süzdüğümde siyahlar içindeki spor kıyafetlerinin üzerinden bir yara görememiştim; saçları her zamankinden biraz daha dağınıktı bu kadar.

Siyahlar ona gerçekten yakışmıştı. Kahverengi saçları dağınıktı ve elma kokan duş jelinin kokusunu alabiliyorum.

"Aselin?" dedi sorar gibi ve ben gözlerimi devirdim.

Hüzünlü bir mutlulukla ona gülümsediğimde yanıma geldi ve aniden aynı karenin içine giren iki genç olmuştuk.

"Ne işin var burada?" dediğimde sesin benden geldiğini sanıyordum ama o da aynı anda soruyu sormuştu ve seslerimiz birbirine karışmıştı.

"İlk ben sordum," diye direttim çünkü o sorsa cevap vermeye pek de niyetli değildim açıkçası.

"Küçük bir aksilik sadece," diye kestirip attığında hâlâ yarasının nerede olduğunu görememiştim ama siyah tişörtünün üstünü işaret etmişti.

Yaralar bu kadar geç kapanmazdı, üç ay önce sardığım yara çoktan kapanmış olmalıydı. O zaman bu neyin yarasıydı?

"Sadece gündüzleri antrenman yapmıyor musunuz? Beni bıraktığında bir yaran yoktu," dediğimde eli bir şey saklıyor gibi ensesine gitmişti. Beni bıraktıktan sonra nereye gitmişti?

Bu defa cevaptan kaçan o oldu. İşte yakaladım seni, diye geçirdim içimden ama zaferim çok kısa sürdü. "Sen niye buradasın?" dediğinde ruh gibi bembeyaz olduğumun farkındaydım.

"İyi misin?" diye sordu ama bu soru öylesine sorulmuş bir soru değildi. Gözleri beni süzdüğünde bu sefer ipucu bulma sırası ondaydı.

"Tedirgin oldun," dedi dikkatle beni incelemeye devam ederek. Benim aksine o, insanları okuma konusunda becerikli gibiydi.

"İyiyim," dedim ama hissettiğim endişe gözlerime yansımış olmalıydı.

Dün geceyi henüz kendi içimde sindirememişken bana tamamen yabancı birine nasıl açıklayacağımı bilmiyordum.

Kendimi hazır hissetmiyordum.

"Bana yalan mı söylüyorsun?" dedi gözlerini hafif kısarak. İşte buydu, insanları okumak konusunda bir uzmandı ve benim ona dair bildiğim hiçbir şey yoktu. Silahsızdım.

Yine yalanlarımın ardına sığınacaktım ama bazen korunmak için inşa ettiğiniz duvarlar kafesiniz olabilir, hatta üzerinize bile yıkılabilirdi.

Ben senelerdir yalnızlığım için çalışmış, tuğlası yalan olan büyük duvarlar örmüştüm etrafıma. Başımı kaldırdığımda da bir bakmıştım ki duvarlarımın içinde yalnız kalmıştım.

Belki de onun karşısında susmak, konuşmaktan daha çok şey anlatıyordu.
"Evet," dedim yalanımı sürdürmeyerek. "Ayrıca uykum var."

Sesim o kadar kısık çıkmıştı ki ama bu bana yeterdi. Gerçekleri duymasına ihtiyacı yoktu ama ben saatlerdir ilk defa gerçeklerin dudaklarımdan döküldüğünü duymuştum. İstediğim de buydu. Onun belki bir cevaba ihtiyacı yoktu ama ben kendi sesimi duyabilmeme ihtiyacım vardı.

Başını salladıktan sonra "Görüyorum," dedi. "Kahve?"

Yüzümü buruşturduğumda çıplak gerçeği gün yüzüne sunarak "Yok," dedim. Kahve makinesi sadece berbat kokan çay yapıyordu. Ne kadar ironikti ama.

Bana içtenlikle gülümsediğinde dişlerini gördüm ve otomatikman ben de gülümsedim. "Yine saçların birbirine girmiş."
Bir bilsen... Hayatım birbirine girdi ve saçlarım şu an en ufak derdim bile değil.

"Eve bırakmamı ister misin?" diye sorduğunda sakince başımı iki yana salladım. "Arkadaşım kafeteryada," dedim daha fazla detaya inmeden.

"İyi o zaman. Ben de bir şeyler içecektim zaten," dediğinde onu kesinlikle Mira'yla kurduğumuz perişanlık abidesi masamıza davet etmek istemiyordum ama kendi kendini davet etmişti ve bu yolun geri dönüşü yoktu.

İstemeye istemeye yine kafeteryanın yolunu tuttuğumda yolun uzamasını ve yolun ortasında ona önemli bir telefon gelip acilen gitmesi gerektiğini söylemesini diledim ama gecenin bu saatlerinde kimse aramadı ve biz garibanlık abidesi mekânımıza vardık.

Masaya yaklaştığımızı duyan Mira bize uykulu bir bakış attığında yanımda birini getireceğini tahmin etmiyormuş gibi kafası karışık bir şekilde bize baktı.

Garip bir sessizlikten sonra "Mira ben," dedi arkadaşım gözlerini kısarak. Yüzünde yeni uyanmış gibi bir ifade vardı ve ışık muhtemelen gözlerini alıyordu.

Uzattığı elini Ateş tuttuğunda "Ateş," diye karşılık verdi o da kuru bir sesle.

Ateş birkaç dakikalığına kaybolduğunda Mira kafası karışmış bir şekilde bana bakıyordu ama masada pineklemekten birbirine girmiş saçı yüzünden onu ciddiye alamıyordum.

"Eee?" diye imalı bir ses çıkardığında ona kaçamak bir bakış attım.

"Ne eee?" dedim onun diye 'e' harfini uzun çekerek. Aslında neyi ima ettiğini çok iyi biliyordum ama salağa yatıyordum.

"O da kimdi?" Omuzlarımı silktiğimde 7 Numara'ya doğru bir bakış attım.

"Ateş," dediğimde kafası daha da karışmış gibi gözüküyordu. "Polatların takımında olan, 7 Numara," dediğimde kaşları havaya kalktı.

Tamam da ama burada ne işi var, der gibi bakıyordu bana. "Tanışıyor musunuz?"

"Geçen gün tanıştık," dediğimde arkadaşımın yüzündeki ifadeyi hemen tanıdım. "Arada denk geliyoruz ama pek kafa dengim değil. O yüzden hiç o konulara girme," dediğimde omuzları düştü.

"Aman," dedi canlanarak.
"Yalnız yaşa o zaman ne diyeyim. En son bir erkekle çıktığın dört sene oluyor," dediğinde beden ısımın yükseldiğini ve yüzüme fazladan kan gittiğini hissettim.

"Çıkmadık," dedim üstüne basa basa. "Bir yanlış anlaşılmaydı gördüğün."

"Bundan onun da haberi var mı?" diye yapıştırdığında Ateş elinde üç karton bardakla geldiğinde bakışlarımı ona yönelttim ve arkadaşımın susmasını işaret ettim.

Aslında bardakların içinde tüten sıcak şeyin ne olduğunu merak etmiyordum, büyük ihtimalle bir otomat içeceği dahaydı ama Mira'nın bakışlarından kaçmaya çalışıyordum.

En yakın arkadaşınızı sırtından vurmaktan daha kötü bir şey varsa o da en yakın arkadaşınızdan bir şeyler saklamaktır.

Önüme karton bardağı koyduğunda burnuma gelen kahve kokusuyla içim ısındı.

Gözlerime inanamayarak karton bardağı elime aldım ve dumanı tüten kahvenin kokusu yüzüme vurduğunda gevşediğimi hissettim. Ben Türk'üm ve beni sakinleştirebilecek sayılı şeylerden biri kahveydi.

"Kahve?" dedim şaşırarak. Ve bardaktan tüten dumanın kokusunu içime çektim.

Başını salladığında "Senin," dedi ve önüne koyduğu karton bardaktan büyük bir yudum aldı.

"Nereden buldun? Saatlerdir otomat çayından beslenmekten midemiz çürüdü," diye Mira sitem ettiğinde güldüm. Alışılmadık derecede çok gülüyordum galiba sonunda uykusuzluktan kafayı yemiştim.

Mira elini başına geçirdiğinde "Masada uyumaktan kafam düzleşmiş ya," diye şikâyet ettiğinde gecenin ne kadar geç saatlerinde olduğumuzu fark ederek gerçeğin harf harf döküldüğünü ve omuzlarımdaki yığının üzerine düştüğünü hissettim.

"Bence artık eve git, saat çok geç oldu," dedim ama Mira gözlerini pörtleterek "Yok daha neler," dedi. Aslında gitmesini ben de istemiyordum ama onu burada tutmak tamamen bencillikti. Ateş'e kaçamak bir bakış attığımda kahverengi gözlerini hâlâ üzerimde hissedebiliyordum. Neden bana bakıyordu?

"Gerçekten," dedim ama öyle hissetmiyordum. "Burada beklemen hiçbir şey değiştirmeyecek. Sadece yarın Biyolojici'den azar işitirken daha yorgun olacaksın."

"Biliyor musun, hiç umrumda değil. Eğer beni arıyor olacaksanız bu masada uyuyor olacağım," dedi ve kırmızı çantasını masaya yastık olarak koyarak yeniden rahat edeceği bir pozisyona geçti.

Sonra bir şey aklına gelmiş gibi yine dikleşti, uzattığı parmağını bana gösterdi ve "Bir şey olursa ve beni uyandırmazsan sana da buradan bir sedye kiralamak zorunda kalırız, Aselin Karev," dedi. Yalancı tehdidi çok komikti, özellikle uykuluyken daha da komikti.

Yine kafasını rahat edebileceği bir şekilde ayarladıktan sonra derin uykulara dalan Mira'yı hayretle izledim.

Bu kadar sesli ve gürültülü bir yerde nasıl uyuyordu aklım almıyordu.

Ben etrafımdaki sesleri dindirsem bile aklımdaki kurtcuların sesini bastıramıyordum.

"Uyudu galiba," dedim masada saçlarınla yüzünü örtmüş vaziyette gözleri kapalı Mira'yı işaret ederek. "Ben biraz hava almaya gideceğim. Gelmek ister misin?" Başını onaylar gibi eğdiğinde üzerindeki siyah tişörte baktım. Üşüyecekti.

Gecenin ucunda çocukken ezberime sakladığım koridorların yolunu tuttum. Arkama bakmasam bile Ateş'in varlığını hissedebiliyordum.

Yan yana yürürken ikimizin sessizliği aynı koridora sığmayacak kadar ağırdı.
Havanın soğuk olmasına rağmen bedeninin sıcağı sırtıma vuruyordu ya da hava soğuk değil ben üşüyordum sadece, bilmiyorum.

Hastanenin dışına çıkar çıkmaz rüzgâr saçımı savurmaya başlayınca bedenim de uyuşmaya başladı.

Rüzgar bedenimin etrafını sarmış gibiydi ve uğultusu zihnimin içindeki boşlukta gezindi. Derindeydim. Kendim kurtulamayacak, kurtarmak isteyenin boğulacağı bir derinlikteydim.

"Ölmek mi istiyorsun?" dediğinde arkamda bir hareketlilik hissettim. "Ceketin nerede senin?"

Güldüm. "Ben öleceğim zamanı bilirim."

"Saçmalamayı kes, Aselin," dediğinde elindeki uzaktan kumandayla arabasının kapılarını açtı.
Saçmalamıyordum bile!

"Bin şu arabaya, hasta olursan başıma kalırsın." İçten içe gülümsedim çünkü hasta olmamdan korkmuyordu ama ona bir ton laf saydırmamdan çekiniyordu. Oysaki bir yarış uğruna geçen akşam neredeyse canımı hiçe saymıştı.

Arabanın farları yanıyordu ve yağmur damlaları farların önünden düşerek uzun ince gölgeler bırakıyordu yere. Arabanın içine girdiğimde aslında ne kadar üşüdüğümü fark ettim.

Oturup öylece park yerini mi izleyecektik? "Beni eve götürür müsün?" diye sordum. "Aceleyle çıktığım için almaya unuttuğum birkaç şey var," diye açıkladım kendimi.

Neden hastanede olduğumu sorar sandım ama bir yorumda bulunmadı. Başıyla onayladığında motor sessiz bir hırıltı çıkararak sessizliği deldi. Umrunda değildi ki, neden sorsun?

Uzanıp radyoyu açtığımda sinyaller bir haber kanalına takılı kaldı ama spiker ilgi çekici bir şey demiyordu. Yine de arabadaki garip sessizliği aşmak için kanalı kapatmadım ve arkama yaslanarak yolları izledim.

Yanında gelip geçtiğimiz ağaçların uzun ince gölgeleri önümüzdeki asfalta uzanırken geriye yaslanıp yolu izledim.

Sessizliği bozan o oldu: "Polat'la arayı düzeltebildin mi?" diye sordu.

Beni düşünmesi tanınmadık bir hisken ardından acı bir tat bırakmıştı. İlk defa biri hayatımla ilgileniyordu. En azından öyle gözüküyordu.

Ama içimdeki kötü bir his beni hazırlıksız yakaladı. Oysa basit bir soru sormuştu, yine de içimde aydınlık doğduğu kadar da karanlık çöktü.

"Sayılır," dedim sadece ama sonra içimden geleni söyleyerek "Sen iyi bir insansın, Ezirili," diye belirttim.

Sessiz kaldı. "Bana bu kadar güvenme."
Sözleri uyarıdan çok, yaklaşmamam için çizilmiş görünmez bir sınır gibiydi.

Yüzünde derin bir ifade vardı ama ona aldırmadan dilime düşeni söyledim. "Güvenmemem için bir sebep yok ki."

"Dünya kötü bir yer."

"Ben hayattaki kötü şeylerin aslında onu takip edecek iyi şeyler için olduğuna inanıyorum. Yani başımıza gelen bütün felaketler aslında iyi bir şeyin habercisi." Ben kuralsız biriydim, o an nasıl eserse öyle hareket ederdim ve şu an iki adım sonrasını düşünüp konuşanlardan olmayı değil, konuşup sonra sonuçlarını düşünenlerden olmayı seçmiştim.

Belki de iyiliğe inanmak, başıma gelenlere karşı elimde kalan son savunmaydı.

"Benim başıma bir şey geldiği yok, durmadan sen başını belaya sokuyorsun." Bir an ona bakakaldım. Benimle dalga mı geçiyordu? Kapımda ölümün kıyısında beliren, beni alakam olmayan kavgalara sokan, defalarca beni ölümün kıyısına götüren sonra o kıyıdan çeken o değil miydi?

"Sen beni her zaman belanın içine sürüklediğin içindir o." Tek kaşımı kaldırmaya çalıştım ama beceremedim.

Becerseydim de bile görmezdi. "Ayrıca sen benimle tanıştığına hiç sevinmedin mi yani?"

"Doğruyu söylersem üzülmeyeceğine söz ver." Ah, işte bu acımasızcaydı. "Yanlış yer, yanlış zaman sadece."

Sessiz kaldım bir süre. "Aselin?" Bakışlarını yoldan ayırıp bana çevirdi ama ben ona değil, pencereden dışarı bakıyordum.

"Çok gıcıksın, bunu bil. Burada bir arkadaşlık kurmaya çalışıyorum ve senin yaptığına bak!
Fark ettiysen hayatından gerçek anlamda çıkan biriyle aynı mahallede otursan bile karşılaşmazsın. Çünkü o insan artık kaderinde yer almaz. Sence sürekli karşılaşmamız tesadüf mü?" diye sorduğumda yüzünden ne düşündüğünü belli değildi ama bana herkese baktığı gibi bakıyordu.

"Seni bilmiyorum güzelim ama bu seni son görüşüm. Talihsiz bir karşılaşma diyelim, o kadar." Dengesiz, ukala ve kendini bir şey sanan adamın önünde gideniydi!

Sıkıntıyla soldum ve gözlerimi devirdim. "Ayrıca sen hiç inanmaz mısın? Kadere falan?" diye direttim.

"İnançsız insan olur mu hiç? Ama sen fal gibi, burç gibi şeylerden bahsediyorsun sanırım. Oralarda işim olmaz, onlar sadece sosyetik uydurmaları."

"Hiç de bile!" diye bağırdım ama tam nokta atışı olmuştu. "Ayrıca sosyetik olduğumu nereden çıkardın?"

Ailem, özellikle annem ve babam lüks içinde bir hayat yaşıyor olabilirlerdi ama ben Karev Ailesi'nin kızı olarak değil emekli bir öğretmenin torunu olarak yaşıyordum. Bir emekli maaşıyla ne kadar geçinilebiliyorsa o kadar geçinebiliyorduk. Ayrıca harçlığımı çıkarmak için yine gece gündüz çalışan bendim. Bunu o nereden bilecekti?

"Hiçbir şey bilmiyorsun."

"O da ne demek?"

"Ailemden hiçbir yardım almıyorum. Gördüğüm kadarıyla dersini iyi çalışmışsın ama ben iş insanlarının kızı değil; emekli bir öğretmenin torunu olarak yaşıyorum. İki haftadır kaç iş ilanına başvurdum hiç haberin var mı?
Üstelik şimdi de hastane masrafları eklendi her şeye."

"Hangi masraflar?" dediğinde kırdığım potun farkına vardım ve açılmayan konuyu kapatmak için ağzımı açtım ama yalan söylemek yerine hava yuttuktan sonra sessizliğime gömüldüm.

Biraz düşündükten sonra "Anneannem sen gittikten sonra fenalaştı," dedim doğruyu söylemeyi seçerek, yine gerçeğin bir parçasını kalbimin kapalı kapıları ardında saklıyordum.

"Durumu nasıl?"

"Şu anda sert ilaçların etkisi altında. Bir ara uyandı, dedemi sordu ve yine uykuya daldı."

Tam ağzını açmış bir şey söyleyecekti ki radyoya gelen son dakika haberi sözlerini yutmasına neden oldu.

"Sayın dinleyiciler, son dakika gelişmeleriyle yayındayız: Layna'yı tamamıyla kaos sarmış durumda. Nedeni henüz bilinmeyen yangınlar şehrin dört bir yanında etkisini gösterirken, panik büyüyor. Tüm bu kargaşa içinde Nare ailesinin gizemli kayboluşunun ardından, bu kez de Karahanlı ailesinden önemli iş insanları sırra kadem bastı. Yetkililer, yangınların ve iş insanlarının kayboluşunun birbiriyle bağlantılı olup olmadığını araştırıyor..."

O alaycıl bir şekilde güldüğünde şaşkınca ona baktım.

"Bence gerçekten çok korkunç bir olay, alay edecek bir şey yok. Şehrin sınırında yaşadığımız için kendini şanslı hissediyorsan mutlu olmanın zamanı şimdi değil."

"Kimseyle dalga geçtiğim yok, minik adalet savaşçısı. Zenginlerin tehlike görünce ortadan kaybolmasına güldüm." Bana sürekli başka bir takma ad bulması sinirlerimi bozmuştu. Daha kaç tane ekleyecekti?

Gece çok karanlıktı. Şafak çökmeden gecenin en karanlık saatleri yaşanırdı ve öyle bir anın içinde olmalıydık.

Cebimdeki telefon titrediğinde anneannemden bir haber geldiğini sanarak aceleyle elimi cebime attım ve telefonun ekranı gecenin içinde yüzümü aydınlattığında ekrandaki "Polat" yazısını gördüm.

Mesaja tıklamadım ama içten içe ona çok sinirliydim.

Sözünü tutmadığı için anneannemin ölebileceği gerçeği yüzüme vurdukça canım yanıyordu.
Hayal kırıklığım öfkeye dönüşüne dek ekrana baktıktan sonra mesajını açmama kararı verdim kendimce.

Sonra arkadaş olmak için Ateş'e doğru yeni bir adım attım. Ne kadar çabalarsam çabalayım hep sert duvara tosluyordum ama vazgeçecek değildim.

"Bana sosyal medya hesabını versene. Haberleşiriz," dediğimde elimde telefonla hazırolda bekliyordum.

Nasıl birisiydi acaba?

Büyük ihtimalle kazandığı yarışları paylaşan, çok takipçili bir hesabı vardı.

5 yıldır yüzü biraz aşkın takipçide kalan benim aksime çok fazla takipçisi olmalıydı. Takımı, hayranları, kızlar falan...

"Sosyal medya kullanmıyorum," dediğinde ona garip garip baktım.
Bu çağda herkes kullanırdı. Ne yani, acaba bu ne diye merak edip hiç hesap da mı açmamıştı?

"Neden?"

"Haber beklediğim kimse yok diyelim."

Yüzüm biraz düşmüştü çünkü nasıl biri olduğunu cidden merak etmiştim ama çaktırmayıp bozuntuya vermedim.

Yine de dilimi tutamadım, "Neden insanları sürekli kendinden uzaklaştırıyorsun? Fark edemediysen, burada bir şey kurmaya çalışıyorum."

"Çok fazla yüzün iz bırakmadan kaybolduğunu gördüm, ufaklık. Bazen hayatta kalmanın tek yolu, kim olduğunu unutmaktan geçiyor. Her şeyi ve herkesi geride bırakmaktan ibaret. Ne kadar çok insan hayatında olursa o kadar derdin olur."

"Ama unutmak yaraları iyileştirmez. Sadece daha derine gömer."

"Bazen devam etmenin tek yolu budur." Gözleri arada dikiz aynasını kontrol ederken arabayı boş yolda sürüyordu.

"Peki ya artık ileriye gidemediğinde ne olacak?"

Her zamanki kararlılık dolu bakışlarıyla yola odaklıydı. "O zaman hayatta kalmanın yeni bir yolunu bulursun. Benim yaptığım gibi."

Benim yaptığım gibi. En son ne zaman mecbur bırakıldığı için bir şey yapmıştı? Hiçbirinin canını yakacak kadar ileriye gitmiş miydi peki?

"Peki hiçbirine," dedim ve sessizce ekledim, "Bir arkadaşa ihtiyaç duymadın mı?"

Bana garip bir bakış attı sonra yine yola odaklandı. "Arkadaş mı?" dedi sanki hayatındaki en saçma sözü duymuş gibi. "Biz mi?"

"Neden olmasın?"

Araba yavaşladığında kırmızı ışıkta durduk ve ona baktığımda trafik lambasının kırmızı ışığı yüzüne düşüyordu. Ne kadar güzel olduğunun farkında mıydı?

Sessiz kaldığında bunu bir ret olarak algılamadım ama kabul da etmemişti. Gözleri yoldaydı ama beni sonuna kadar görmezden gelemezdi ki!

Elimde duran telefonum boşta kalınca cebime attım.

Küçük spor arabasında cebime giden kolumun dirseği yanlışlıkla gövdesine çarptığında yüzünü buruşturdu.
Yalan söylemişti.
Yarası vardı.

"Kazağını çıkar. Hemen," dediğimde elim kazağının kumaşına gitti ama beni durdurdu.

"İlk sen," diye anında karşılık verdiğinde yüzümdeki ifadeyi gördüğünde ciddileşti.
Kanıyordu.
Bu kadar ciddi yaraları nasıl alıp duruyordu bu herif?

"Ben ciddiyim," dediğimde amirane bir ifadeyle kaşlarımı kaldırdım.

Aslında en kötü zamanlarda bile sağlam tutmaya başardığım sağduyumu kaybetmeme yetecek bir cümleydi bu, kızardığıma emindim ama okula gitmeden önce sürdüğüm fondötenden belli olmayacaktır.

"Başıma iş açacaksın," dediğinde önüne döndü. "Sen kendine bak ilk, acılarınla falan ilgilen. Karışma bu işe."

Mücadele etmeye ona borçluydum. Beni anneanneme yetiştirdiği için.

"Yarana bakmama izin vermezsen yumruğu yarana geçiririm," dedim en ciddi hâlimle. "Sadece ciddi bir şey mi diye bakacağım."

"Kızım kendi işine baksana sen." Ama sonra teslim olarak kazağının sol tarafını üste sıyırdı.
Bana memnun musun şimdi, der gibi bakıyordu.

Manzara karşısında neredeyse küçük dilimi yutacaktım. Aynı zamanda da çığlık atmak istedim.

Aramızdaki bütün şakalar bir anda susmuş, yerini metalik kan kokusuna bırakmıştı.

"Aptal herif! Bu yara ne? Ne zaman oldu, nerede oldu?" dediğinde çenesi kaskatı kesildi.

"Geri çekil," dedi dişlerinin arasından. "Karışma. Baktın işte."

Gerginlik bir balon gibi aramızda patladığında, "Bunun için ölmek üzereyken hep beni mi buluyorsun?" diye bağırdım.

"Ben mi seni buluyorum!" Ona inanmayan gözlere baktığımda ofladı ve geriye yaslandı.

Elimi cebime attığımda bir paket peçete çıkardım. Yarası diğerine göre kıyasla büyük değildi, üzerine pansuman yapılmıştı ama kan pansumanın üzerine yayılmış, sızıyordu.

Bu herifin çevresi nasıl insanlardan ibaretti?

Yeraltı dövüşlerine falan mı katılıyordu yoksa?

Sıradan bir insan bu denli bir yara alsa nesillerce anlatırdı, o ise sıradan bir şeymiş gibi görmezden geliyordu.

Dudaklarımı dişlerimin arasına hapsettiğimde dikkatli bir şekilde önümde duran yarasına baktım.

Soğuk parmaklarımın arasındaki çıplak tenine dokunuşum damarlarımdaki kanın kaynamasına sebep oldu.

Bakışları arabanın tavanına yükseldiğinde çenesi sertleşti, kaskatı olmuştu.

"Çok mu acıyor?" dediğimde kaskatı bedeni taş kadar sertleşmişti. Canı mı yanıyordu?

Bir elimi Ateş'in yarasında gezdirdiğimde ne yapmam gerektiğini düşündüm ama yarası iyi durumda gibi gözüküyordu.

Üzerine tişörtünü geçirince biraz belli olan karın kasları aslında daha da belirgindi, bu gerçeği okuldan kaç kız biliyordu acaba?

Tırnakları yanlışlıkla tenine saplandığında özür dileyecektim ama o "Siktir," diye mırıldandı ve belindeki parmaklarım tenine biraz daha saplandı.

Arabanın içindeki hava bir anda daraldı ve nefesim, boğazımda düğümlendi.
"Çok mu acıttım?" Burnundan sertçe nefes alarak göğsünün inip kalkmasını izledim.

Suçluluk duygusuyla doğrulduğumda içimdeki utanç duygusu ağır bastı.
"Bu..." dedi ama yarıda kesildi.

"Bu?" diye sordum. Yine elimi ayağıma dolamıştım. Sakardım işte. Aptal ve sakar.

Sesi ve bakışları nabzımı hızlandırdığında elektriğe dokunmuş gibi geri çekildim.
"Çok tahrik ediciydi." Şaka?

---

Merhabalar, umarım bölüm hoşunuza gitmiştir. Bol bol yorum atmayı unutmayın lütfen 🤍

Fark etmediyseniz; her Cuma akşamı yeni bölüm atmaya başladım :)
Siz nasılsınız? Hayat nasıl gidiyor?
Benim için hayat çok zor. Her zamanki gibi... On üç yaşımda yazdığım ve kitaplığımın en tozlu köşesinde buluğum eski günlüğümden bir alıntı bırakmak istiyorum size. Ne yaşarsanız yaşayın, yaşananlardan değil daha yaşanacaklardan ibaret olduğunu göstersin size: "Acılarının üstüne adını koyma. Sen mezar değilsin."

Son olarak, bol bol su içmeyi ve size iyi gelmeyen insanlardan uzak durmayı unutmayın.
Sevgilerle Liva Lilya! 🪽❄️

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

110okunma 7beğeni 3yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.