10. bölüm / 15
KATRAN -gerçek bir kurban ölür-8. BÖLÜM - İZLER KALIR, İZLER KALIRSIN
Bölümler 15Şu an: 8. BÖLÜM - İZLER KALIR, İZLER KALIRSIN
- 1 Şarkı Listesi276 kelime
- 2 ❦178 kelime
- 3 1. BÖLÜM - SONUN BAŞLANGICI1.092 kelime
- 4 2. BÖLÜM - YARALI ADAM1.890 kelime
- 5 3. BÖLÜM - KAOS DENKLEMİ2.061 kelime
- 6 4. BÖLÜM- VEDALAR1.955 kelime
- 7 5. BÖLÜM - ARDAĞI1.466 kelime
- 8 6. BÖLÜM - 7 NUMARA2.925 kelime
- 9 7. BÖLÜM - TARÇIN KALBE İYİ GELMEZ1.641 kelime
- 10 8. BÖLÜM - İZLER KALIR, İZLER KALIRSIN3.295 kelime · Okuduğun bölüm
- 11 9. BÖLÜM - CEHENNEMİN YEDİNCİ KATI1.487 kelime
- 12 10. BÖLÜM - YARIŞ2.532 kelime
- 13 11. BÖLÜM - HASTANE4.053 kelime
- 14 12. BÖLÜM - ŞEHRİN KÖR NOKTASI1.594 kelime
- 15 13. BÖLÜM - HAYAL KIRIKLIĞI1.494 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.

-
Dizlerimi çeneme yaslamış şehrin boş caddelerinde dolanan kargaların sesini dinliyordum.
Şehirde sanki sabahın ilk saatleri yaşanıyordu; fırtına vurunca sokaklar boşalmıştı ve sokaklara asfaltı yutan bir sis inmişti. Ama saat akşama geliyordu, biliyordum.
Kafamı kollarımın arasına gömdüğümde biraz ısınmaya çalıştım. Üşüyordum. Hayır, yanıyordum. İçimde yuvarlanan duygu yumağı yokuş aşağı yuvarlandıkça büyüyordu ve ben ne hissettiğimi kestiremiyordum.
Kollarımı dizlerime sarıp gövdeme doğru biraz daha çektiğinde ayaklarımın altındaki su birikintisi haraketlendi.
Kucağımın içine, "Aptal." diye fısıldadım. "Ne umuyordun ki?"
Senin bir ailen yok.
Aşk mı kurtaracaktı seni?
Sulu gözlerle başımı kaldırdığımda yanımda duran bir yabancıyla karşılaştım. -Ya da ben öyle sanıyordum ama genç adam sigarasını içip keyifli bakışını bana diktiğinde yüzünü tanıdım.
Polat ve Melih'in takımındandı. Onlarla yarışan birisiydi. Ayrıca gecenin bir yarısı kapımın önünde beliren adamın ta kendisiydi.
"Bana o pasaklı için ağladığını söyleme," dediğinde gözyaşlarımla ıslanmış kirpiklerimin arasından tepemde duran kişinin sigara dumanının gökyüzüne süzülmesini izledim.
"Ona öyle seslenme," diye burnumu çektim.
Düşüncelerim soğuğu hissettiğim her saniye daha çok yoğunlaşıyor ve keskin bir neşter gibi canımı yakıyordu. Soğuğu sevmiyordum.
"Mahvolmuşsun ve hâlâ onu mu düşünüyorsun?" dediğinde kaldırımda yanıma oturdu.
Söyledikleri aniden çekilen yara bandı gibi ardında sızlayan bir his bıraktığında bu sabah aynanın karşısında sürdüğüm rimelin yanaklarımdan aktığını hissediyordum.
Bir ağırlık omuzlarıma çöktüğünde siyah ceketi biraz da olsun soğuğa karşı siper olmuştu.
Teşekkür etmedim.
Ceketin taşıdığı sıcaklık tenime ulaştıkça içimdeki soğuk daha belirginleşiyordu.
İnsanın hayattayken yapabileceği en acı şeylerden biri başka birisinin yasını tutmaktır, özellikle yası tutulan kişi hâlâ hayattaysa.
"Senin gibi bir kız onun gibi bir heriften ne isteyebilir ki?" dediğinde yorgun gözlerle ona baktım.
"Bir ilişki," dedim soğuk bir tavırla ve tekrar yalnızlığıma gömülmek istedim. Beni sevdiğini söylemesine ihtiyacım vardı.
"Polat'la mı? Unutabilirsin. Sabah akşam Çağla'dan bahsediyor." Biliyordum... Bunu biliyordum ama bunu bir tokat gibi yüzüme vurmasına gerek yoktu. "Aslında odandaki gazeteyi görünce anlamalıydım."
Ateş Ezirili.
Karşımda, elinde keyifle içtiği sigarasını tutuyordu ve her zamanki sinir bozucu tavrıyla beni izliyordu.
Yanağımdan akan son damla yaşı elimin tersiyle sildiğimde gözlerimi devirdim. Dramımı bile sonuna kadar yaşayamamıştım.
İçimde büyüttüğüm sahnenin başrolünü bile bana bırakmamıştı hayat.
"Biliyorum ama ben onun en yakın arkadaşıyım," dedim kuru bir sesle.
Onu yakından tanıyan bir kız varsa o da bendim. Hoş, hakkında çok şey bilmiyordum ama onun da hakkında bilinecek çok fazla şeyi yoktu.
Hayatının yüzde yetmişi yarışlarının etrafında dönüyordu, bu kadar.
Aniden o kadar sert güldü ki boynundaki kasları belirdi ve ben şaşkınlıkla gözlerimi kırpıştırdım. Komik olan neydi?
"Ve bu statüye boşuna sahip olmadın. Eğer senden daha fazlasını isteseydi, muhtemelen bunu kendisi denerdi. Sonuçta erkek olan o."
dediğinde kaşlarım istemsizce çatıldı ve kaşlarımın arasındaki çizginin belirdiğini hissettim.
"Seni tanıyor muyum? Çünkü senin beni tanımadığına eminim. Hakkımda varsayımlarla yaşıyorsun," dedim en gıcık hâlimle. Haklı olması beni biraz sinirlendirmişti.
"Bilmiyorum. Ama bu durumda pek de önemli değil gibi, ha?" Bana muzip muzip sırıtırken beyaz dişleri parladı.
Hangi durumdan bahsediyorsun, der gibi baktım ona ama sırılsıklam saçlarımla, ıpıslak kıyafetlerimle ve paramparça olmuş kalbimle kaldırımın kenarında oturan bir kızdım.
"Polat'ın takımındasın," diye nokta vuruşu yaptım ve pistte gördüğüm bir çift kahverengi gözün bu gözler olduğundan emin oldum.
Kaskından düşen bir tutam saçını görebilmiştim sadece ama gerçekten kahverengiydiler ve gözleriyle aynı renge sahiptiler. "Bugün seni sahada gördüm."
Konuştuğum kişi başını sallamakla yetindi ve ellerini cebine soktu. "Beni dinlemek zorunda değilsin ama senin yerinde olsaydım bunu yapmazdım," dedi elindeki şeyi bana uzatırken.
Peçete sanmıştım ama böyle bir tip yanında tabii ki peçete taşımazdı.
Temiz bandaja burnumu sildikten sonra devam etti. "Eğer yanmak istemiyorsan... ve onunla olan dostane ilişkinizi ateşe atmak istemiyorsan."
Cevap vermek istedim ama o konuşmaya devam etti. "Yakmak, ateşe atmak, mahvetmek, yıkmak, yok etmek..."
"Tamam! Anladım!" dedim biraz daha yüksek sesle.
"Fakat duygular öylece uçup gitmez. Özellikle de onları birkaç yıldır besliyorsan."
Aslında oldukça yakışıklıydı. Kahverengi saçları kahverengi gözleriyle uyum içerisindeydi, yüzü düz, çenesi kemikliydi.
"Senin olan senden alınamaz. Senin olmayan da sana verilemez. Yarayı deşeni seversen dikişlerin tutar mı sanıyorsun?"
Kalbim acıyla burkulduğunda göğüs kafesim beni boğuyormuş gibi içime çöktü. Derin bir nefes alma ihtiyacı duydum. Böyle bir adamdan beklenmeyecek derecede derinlikte bir cümleydi.
Sonra Mira'nın dediği aklıma geldi. Sevgilisi geçen yaz ölmüştü. Nasıl ölmüştü acaba? Onu şüpheci gözlerle süzdüm. Yarası görünmüyordu ama bu yara almadığı anlamına gelmiyordu ve yarasını derinlere gömdüğü belliydi.
"Hiçbir şey olmamış gibi devam edemez." Yağmur çok geç dinmişti.
Şehri saran kısa fırtına döne döne kaybolduğunda ben de, o da çoktan sırılsıklam olmuştuk.
Yağmur yavaş yavaş dindiğinde soğuk rüzgâr ıslak çamaşırlarıma vurmaya başlayıp beni rahatsız etmeye başlamıştı. Soğuğa dayanamıyordum.
Yanımda oturan kişi sessizce omuz silkti ve bana baktı. "Gerçekten denemek istiyorsan farklı bir yöntemle yapmalısın. Bu şekilde değil. Başka bir kız da resimdeyken oluru yok."
Sözlerini anlamaya çalıştım ama kelimeleri nasıl ipe dizersem dizeyim kafamın içinde mantığını kaybediyordu.
"Çağla'yı öldürmemi mi istiyorsun?" dedim düz düz yüzüne bakarken.
"Kahretsin." Bu sözlerle kısaca alnına vurdu ve hafif bronzlaşmış tenini ovuşturdu.
"Kızım sen manyak falan mısın? Bir şey istediğim falan yok. Sadece dikkatini başka yollarla kendi üzerine çekebileceğini söylüyorum."
Dedikleri bana daha mantıklı gelmeye başlayınca ona anladığımı göstermek istercesine hafifçe başımı salladım ve yüzünü inceledim.
Onu ne kadar incelersem bana o kadar tanıdık geliyordu. Sanki yüzü zihnimin derinliklerinde bir yerde saklıydı ama ben o resme tam dokunmuşken parmaklarımın arasında ufalanıp yok oluyordu.
"Yaran nasıl?" dediğimde ilk anlamadı. Aradan geçen üç koca ay yüzünden unutmuş olabilirdi, oysa benim kasığıma kadar inen bir yaram olsa hayatım boyunca hatırlardım.
"Arada kendini belli ediyor ama kapandı sayılır," dedi boş elini kazağının üzerine götürdüğünde, "En azından kanamayı durdurmayı başardın," diye mırıldandı. "Kapıyı açmasaydın ya donarak ya da kan kaybından ölürdüm."
Uzun boylu olduğu için başımı çevirdiğimde sadece gövdesini görebiliyordum. Kafamı kaldırdığımda bakışları yine beni buldu ama ne düşündüğü yüzünden anlaşılmıyordu.
Bir yabancının karların arasında kendi kanına bulanmış hâli görüntüsü kafamın içine doldu, yaşanan her şey ve sonuçları bu anıyı takip etti ve kendimi yine anneannemin odasında hüngür hüngür ağlarken hatırladım. İçim buz gibi oldu.
"Kapıyı açmamayı diledim." Öylece gözlerinin içinde baktım.
Sonrasında, "Adamlardan nasıl kurtuldun?" diye sordum kaşlarımı çatarak.
Bu geçmişin tozlu sayfalarında bana aralanmayan bir sırdı hâlâ. Öfke, acı, merak, nefret... Hepsi yüzümde yerini almıştı.
Yüzünde hâlâ sert bir ifade vardı. "Benim her zaman bir planım vardır." Sustu.
"Sadece kazanacağımı bildiğim oyunları oynarım."
Ben kadere inanmazdım.
En azından ecele tükenmez kalemle yazılmış, çaresizce boyun eğeceğimiz o kadere inanmazdım.
O gece bana gelmişti.
En azından öyle hissettiriyordu ama bunu ona söylesem büyük ihtimalle deli damgası yerdim.
Kapımın önüne gelmesi de planının bir parçası mıydı?
Ama böyle bir yarayı kimsenin basit bir oyun için almayacağının da farkındaydım.
"Keşke oyununa beni dâhil etmeseydin. O gece olanları en yakın arkadaşıma bile anlatamadım. Daha doğrusu tehdit ettiğin için anlatmadım." Sigarayı elinden aldığımda dudaklarımın arasına götürdüm.
Sigara içmiyordum, içenlere katlanamazdım bile.
Ama ben buydum, kafama estiğini yapardım. O an işime ne gelirse onu yapar, kafam nereye eserse onu takip ederdim. Hayatımı ben çiziyordum ve düz bir çizgi çizmek yerine fırtına karalamış gibi çizmiştim kaderimi. Bilerek, isteyerek.
Yine de her çizgi sonunda dönüp dolaşıp aynı yaraya çıkıyordu.
"Sen cidden bir kasırgasın," dediğinde yüzüne baktım.
Gözlerimde soru işaretlerinin belirdiğine emindim, o yüzden tüm gün yanımda taşıdığım ve şimdi kaldırımda su birikintisinin içinde yüzen kitabıma işaret etti gözleriyle.
"Ha siktir ya!" Sigarayı dişlerimin arasına yerleştirdiğimde aceleyle kitabımı elime alıp kıyafetlerimle kurutmaya çalıştım.
Ama çabalarım boşunaydı, kıyafetlerim bile sırılsıklam olmuştu. Hasar analizi yaparken artık kitabımın sayfaları tamamen yamulmuş sudan dolayı yazıları almıştı.
Benim hâlime öylece baktı. Gözlerindeki ifadenin bir kısmı üç ay öncesinden kalma, bayatlaşmaya yüz tutmuş bir duyguydu, diğer tarafı ise şu dakikalarda şekil bulmuş gibi tazeydi.
Bana bakıyordu. Ben de ona dikkatle bakmakta olduğum için bir an ruhumu görebileceğini sandım.
"İçmeyi bile bilmiyorsun. Toysun. Ama keçi kadar inatçısın." Gözlerindeki gizli hayranlık mıydı yoksa zatürre geçirip mantıklı düşünme yetkimi mi kaybetmiştim?
Derin bir nefes vererek teslim oldum ve kitabımı kucağıma, dizlerimin üzerine koydum. "Konu hiçbir zaman sadece Polat değildi. Her şey bu kadar basit değil."
Mantıklı tarafım susmam için yalvarıyor, bana söyleyeceklerim için pişman olacağımı hatırlatıyordu, diğer tarafım ise önümdeki yabancıya tüm sırlarımı dökmek istiyordu.
Ben ise sadece sustum.
Uzun bir süre.
Konuştukça hem onu hem de beni zehirleyen cümleler kurabilirdim ama sustum ve zehrin içime akmasına izin verdim.
"O kadar asisin ki sessizliğin insanı korkutuyor. Adının hakkını verdiğini düşünüyordum ama yanılmışım."
Hayır, diyemedim.
Evet, diyemedim.
Daha ne istediğimi kendim bilmezken bu sorunun bana sorulması fazlasıyla acımasızdı.
"Yeri geldiğinde, o an işime ne geliyorsa onu yaparım," dedim sadece.
Sigaranın dumanını içime çekerken önüme döndüm.
İçimdeki Aselin kahkahalar eşliğinde güldü. Kemikleri sayılacak kadar zayıf ve silik bir kız için fazla iddialı sözlerdi bunlar.
Ablasına kök hücre bağışçısı olarak dünyaya gelmiş, adı doğduğundan üç gün sonra verilmiş isimsiz bir kız çocuğuydum ben; ama insanlar bana yaklaşmaya korktukları yaralı vahşi bir hayvan gibi davranıyordu. D̶ü̶ş̶ü̶n̶m̶e̶.̶ ̶D̶ü̶ş̶ü̶n̶m̶e̶.̶ ̶D̶ü̶ş̶ü̶n̶m̶e̶.̶
"Sessizlik?" Evet, sessizlik.
"Söyleyeceklerimin hiçbir zaman bir hükmü yoktu zaten."
Gözleri bana aksini söylese bile, anlatsam bile anlamayacaktı. Asla anlamazlardı.
"Başkalarına sorsan benim hakkımda asi ve sinirli derler," dedim sakince. "Biliyor musun, aslında hiç o kadar kötü olmadım. İnsanlara taşıyamadıkları günahları yüklemek için biri gerekti, ben de günah keçisi bellendim." Yaşananların suçlusu ben değildim ama öyle hissettirmişlerdi.
İlerideki okul kapısına bakarak buruk bir şekilde gülümsedim. "Mira'yla tanıştığımızda bir grup erkek onu şu kapının önünde sıkıştırmıştı. Ne istiyorlardı, bilmiyorum ama Mira fena korkmuştu. Yanına gidip yardım ettim. Kavga çıktı. Birdenbire kendimizi müdürün odasında bulmuştuk ve erkekler ağlayıp zırladığı için ceza almamışlardı, bense neredeyse okuldan atılıyordum. Böyle işte," dedim sessizce.
"Benim olmayan bir günahı sırtlandım."
"İnsanlar beni sevmez. Daimî bir günah keçisi gibi bir şeyim."
"Birilerinin sana değer vermesini bu kadar mı imkânsız buluyorsun, Aselin?" dediğimde yıldırım çakmış gibi kafamı ona çevirdim.
Adımı ona söylememiştim ama araştırdığına emindim.
Bu kadar yeterdi.
Onu kendi silahıyla vuracaktım.
Ellerimi silkeledikten sonra oturduğum yerden kalktım ve sigarasını ona uzattım.
"Sen 7 Numarasın, değil mi?" Aniden konuyu saptırınca şaşkınlıkla bana baktı.
Durup dururken, ortada hiçbir sebep yokken ruh hâlim böyle değişken olabiliyordu.
"Ne?"
"Yarışlardaki numaran... 7."
Ani ruh hâli değişimimden kafası karışmış gibiydi ama kolay dikkati dağılan biriydim... Ayrıca daha planımdan vazgeçmiş de sayılmazdım.
Bu yüzden kendimi mahvetmenin bir nedeni yoktu. Elimdeki sigaraya uzandı.
"Sadece birlikte ölümün kıyısından kurtulduk diye sana açılacağımı sanmadın herhalde?" dedim alayla.
Kahverengi gözleri bana patlamaya hazır mermiler anımsatıyordu.
Gözlerinde acı kahve mavzer kurşunu kadar keskin, avına yaklaşan bir avcının bakışları kadar dikkatliydi.
Ona rağmen uğruna kitaplar yazabileceğiniz derin kahverengi gözleri saçlarıyla aynı tona sahipti ve böylece oldukça olgun görünüyordu, ancak benden en fazla sadece iki belki de üç yaş büyük olabileceğinin farkındaydım. Başını onaylar şekilde eğdi.
"Tamam o zaman, 7 Numara. Derse geç kalıyorum ve büyük ihtimalle sen de öyle," dedim yanağıma akmış olan rimelimi elimin tersiyle silerek.
Aslında yalan söylüyordum, ders saati çoktan geçmişti ve neden eve geç geldiğime dair sağlam bir neden bulmalıydım.
Kesinlikle eve girmeden önce bir lavabo bulup elimi yüzümü yıkamalıydım yoksa anneannem başıma üşüşürdü.
"Bu iki oldu." dediğimde yüzümü izlemeye devam etti. "Yıkayıp kapşonlunla birlikte getiririm sana." Omuzumdaki ceketine biraz daha sarıldım. Çok kaliteli duruyordu ve pahalı olduğuna emindim. Böyle devam ederse tüm dolabı benim olacaktı... Karlı iş.
Ona son bir defa yalancıl bir şekilde gülümsedikten sonra başıyla beni selamladı ve ben yoluma koyuldum.
Kafamı karıştırmıştı.
Ama 7 Numara kısmen haklı gibiydi...
Üstelik söyledikleri, unutmaya çalıştığım her düşünceyi yeniden uyandırmıştı.
Gerçekten Polat'la olan dostluğumu mahvetmek istiyor muydum?
Onunla bir ilişki kurma ihtimali gerçekten bir dostluğu mahvetmeye değer miydi?
Akbilimi bugün evde unuttuğum için yürüyerek eve varmam bir saatimi almıştı.
Boş sokakta bir çakıl taşı bulmuş paçalarımı çamura vura vura onu eve kadar getirmiştim.
Bazen dış dünyadan soyutlaşıp içime kapandığım için kendime kızıyordum; başımı kaldırıp gerçeklerle yüzleşince gerçekler beni tedirgin ediyordu.
Düşünmek: bu bir savaştı ve öyle sonuçlar doğurabilirdi ki ya tamamen kendinizi kaybeder savrulup yok olurdunuz ya da yeni birisi olarak var olur, zamana ayak izlerinizi daha güçlü bırakırdınız. Savaşıyordum hâlâ. Kendimle.
Dolu okul çantamı yatağımın yanındaki tavan arasına fırlattıktan sonra hemen ardından da kendimi yatağıma attım.
Yatağın yumuşak olmasına rağmen midemin içindekiler çantam gibi çalkalanmıştı.
Cep telefonumdan bildirim sesi geldiğinde yatağımın yanında duran gece komodinine oflaya puflaya atlayıp telefonumu elime aldım.
Bu mesaj sadece Mira'dan olabilirdi.
Okul yolunda mutlaka o gün okulda olanları çekiştirir, günün özetini çıkarırdık; okulda bana veda edemediyse mutlaka mesaj atardı.
Birazdan arayacağım gibi bir mesaj bekliyordum ama onun yerine aldığım mesaj düz düz telefon ekranına bakmamı sağladı.
Çağla: Yardımına ihtiyacım var, 10 dakika içinde yanında olacağım.
Cevap vermeyi gerek duymadım ve yatağımdan kalkarak saçlarımı yüksek bir topuz yaptım. Oturma odasına indiğimde anneannem yaptığı kekleri süslemekle meşguldü.
"Çağla'nın uğraması sorun olur mu?"
"Misafir mi geliyor?" Bana döndüğünde sanki onda kendimi gördüm.
Griyle karışık yeşil gözleri nesillerce ailemize miras kalan bir özellikti. Onaylarcasına başımı salladım.
"Aa, hiç sorun değil," dedi elini mutfak önlüğüne silerken.
"Aksine kek yaptım," diyerek eline aldığı bir parça çikolatalı keke ilk gururla baktı, sonra da tatmam için zorla ağzıma sokmaya çalıştı.
"Diyetteyim," dedim ağzımı kaçırmaya çalışırken ama "Bu diyet keki zaten," deyip keki ağzıma sokuşturdu.
Çikolatalı cevizli keki memnuniyetle yerken "Neden geliyormuş?" diye sordu.
Gelmesinin nedenini asla sorgulamazdı, hatta eve Mira'dan hariç birini getirdiğim için gizliden gizliye mutlu gibiydi ama daha çok kekin yanına börek yapması gerekiyor mu diye soruyordu.
"Bilmiyorum. Yardımıma ihtiyacı varmış, öyle dedi."
Çağla'ya Polat hakkındaki hislerimi anlatsam mı diye düşündüm bir an.
Evimdeydik ve olabilecek en kötü şey anneanneme rezil olmamdı.
Mutfağa girip bugünün meyve kasesine elime aldığımda içinde üzüm vardı. Gelişigüzel birkaç tanesini ağzıma attığımda kaçamak adımlarla merdivenlere yöneldim ama ilk çıktığım basamakta zil çalınca geri döndüm.
Kapıyı açtığımda şemsiyesini katlayan bir Çağla'yla karşılaştım.
Hava artık iyice şaşırmıştı.
Bir bardaktan boşalarcasına yağmur yağıyordu, bir sonraki saat ise güneş yüzümüze yüzümüze vuruyordu.
"Hoş geldin," dediğimde elindeki şemsiyeyi alıp şifonyere fırlattım.
Misafir nasıl karşılanacağını bilmediğimden elim ayağıma dolandı.
Biz çocukken annemler çok misafir çağırmazlardı ve anneannemle yaşadığımdan beri anneannem hiç misafir çağırmamıştı eve.
Dedemin ölümünden sonra daha çok kendi başına yaşayan biri hâline dönmüştü, tabii bir de başına her gün başka iş açan ben vardım.
Hemen büyükannem olaya müdahale edip "Hoş geldin kızım. Geldiğin ne güzel oldu," deyip Çağla'yı içeriye davet etti. Aslında dışarıda kalması pek de sorun olmazdı, en azından benim için...
Onu üstten aşağıya süzdüğümde ceketini vestiyere uzatması için anneanneme uzatmış ayakkabılarını çıkarıyordu.
Buket buket dökülen sarı saçlarının aslında siyah olduğunu fark ettim; yakından bakınca buklelerinin arasında kalan boyasız yerler dikkatimi çekmişti.
Her zamanki gibi okul koridorlarında izini takip edebileceğiniz o yoğun vanilya kokusu sarmıştı evin giriş katını ve kafadan tırnağa krem renginde giyinmişti.
Bu kadar güzel olması sinirimi bozsa da anneannemle konuşurken gerçekten iyi bir kıza benziyordu.
"Neye ihtiyacın var?" diye sordum sahte bir gülümsemeyle aralarındaki konuşmayı bölerek.
"Şey," dedi yüzüne düşen buketi kulağın arkasına sıkıştırırken. Birazcık utanmış gibiydi. "Odana çıksak olur mu?"
Anneannem benim anlamadığım bir şeyi anlamış olacak ki bana anlam veremediğim bir bakış atıp meyve tabağıyla kayboldu, ben de Çağla'ya yolu göstererek ayaklarımı vura vura odama çıktım.
Kendimi yatağıma atıp bağdaş kurduğumda Çağla çekingen tavrıyla çalışma masamın sandalyesine oturdu. Sürekli olarak kazağının kollarıyla oynaması sinirimi bozmuştu.
"Bir erkek var..." dediğinde içten içe 've bunun için bana mı geldin?' diye sormak istiyordum.
Konu erkekler olunca tam bir aptaldım, sevgilim bile yoktu ama düşüncelerimi dillendirmek yerine sessizce gözlem yaptım.
"Polat." Gözlerini bana çevirdiğinde küçük dilimi yutacak gibi oldum ama boğazıma takılan öksürüğü bastırmaya başardım.
Biliyordum.
Zaten haftalardır biliyordum ama bu gerçeği ondan duymak sanki ağırlaşan kalbimi mideme düşürdü.
"Hım," diye çaresiz bir ses çıkardım içimde olup bitenleri dışarıya vurmamak için.
"Mira zaten biliyordu, bir şekilde öğrenmiş ve Mira'nın bildiği her şeyi ben de biliyorum."
Gülümsediğimde karşımdaki sarışın kız kızardı. Ayrıca koridorda birbirinizi nasıl yediğinizi tüm okul gördü, demek istedim ama bu düşünceyi de kendime sakladım.
"İşte bu yüzden sana geldim ve ona değil. Seninle daha iyi konuşabileceğimi düşünüyorum."
Umutsuzca bana baktığında gözleri parıldadı ve o parıltılı gözlerin Polat'a bakabilme ihtimali içimi acıttı.
Yutkundum ve yüzümü ovuşturdum. "Ve bu konuda ben sana nasıl yardımcı olabilirim?" diye sordum aramızdaki konuşmayı olabildiğince kısa tutmak için.
"Polat'ın takımını tanımak istiyorum. Ve bir kız için bunun ne kadar zor olabileceğini biliyorum. Yani arabaların, o korkunç gürültünün ve özellikle aralarına girmenin ne kadar zor olduğunu biliyorum.
Sahanın yanındaki kafede işe başladığını öğrendim, ayrıca Polat ve takımıyla çoğu kızdan daha çok muhatap oluyorsun..."
İş... Mesaime gitmeyi unutmuştum!
Artık yarın olmadan iki sağlam bahaneye ihtiyacım vardı.
Biri Mira'ya sunacağım, biri de patronuma söyleyeceğim bahane. Kafam neredeydi ki benim? İyice dağılmıştım.
"...Ve eğer zamanın varsa tabii, beni de takımla tanıştırır mısın diye sormak istedim."
Bağdaş kurmuş yatağımda oturuyor olsam da zihnimin içindeki Asi'nin ağzı açık kalmıştı...
"Ne?" Ağzımdan çıkmak için çırpınan itirazları yutup deli gibi çarpan kalbimi görmezden gelmeye çalıştım.
Çağla belirgin bir şekilde endişeliydi ve onun ciddi olup olmadığını kestirememiştim.
"Ben... şey... Teklifi kabul etmene gerek yok tabii ki de ve muhtemelen böyle şeylere vaktin de yok, sonuçta hepimiz sınavlara falan çalışıyoruz. Bu soruyu sorduğum için üzgünüm."
Şaşkınca başımı salladım.
Derin bir nefes aldıktan sonra kafamın içindeki krizi erteleme kararı aldım.
Bazı anlar vardı göğüs kafesimin içindeki gerçeklerin özgürleşmek için bir kumru gibi çırpındığını hissederdim. Sanki ruhum gerçeği içinde barındıran bir kafes gibiydi; o gerçek büyüdü, ömrü iki gündü, kumru öldü.
"Yarın akşam... Mirza'nın mekânında buluşacaklar. Gitmek istiyorsan orada buluşuruz," dedim ve günün sonunda gerçekler değil, yalan yine dilime yuva yaptı.
Sırtımdaki yastığı kollarımın arasına aldığımda başım dönüyordu ve her an yatağıma yıkılıp bayılabilirdim.
Ve ölmek.
Teklifimi kabul ederse yarınki manzarayı görmek zorunda olmaktansa ölmek daha iyi bir tercihti.
Yeşil gözlü kız bana masumca baktı ve yine kazağının kolunu ovuşturdu. "Sana nasıl teşekkür edebileceğimi gerçekten bilmiyorum."
Güldüm ve gözlerimi kapatıp sırıttım. "Ne demek. Söyle bakalım. Siz, ikiniz," dedim onu ve rastgele bir tarafı parmağımla işaret ederek. "Polat'la nasıl gidiyor?"
"İyi..." dedi utangaç bir tavırla.
"Sadece iyi mi?"
Zavallıca başını salladı ve yüzünü ovuşturdu. "O çok iyi birisi ve aramızdakinin ciddi bir şey olabileceğini düşünüyorum. En azından öyle umuyorum," dediğinde surat ifadem düştü.
'Ciddi bir şey' ile kastı neydi? Sevgililik mi? Öyleyse kaç hafta, ay veya yıl çıkarlardı?
Yüz ifadesi gerçekten umutlu olduğunu gösteriyordu ve onu görünce kendi hislerimi ve düşüncelerimi kendime saklamaya karar kıldım.
"Çok acele etmeyin. Erkekler biraz nazdan hoşlanır," dedim sanki bu işlerden anlıyormuş gibi ama aslında tamamen blöf yapıyordum.
"Naz aşkı öldürmez miydi?"
Doğru olup olmadığına dair bir fikrim yoktu ve umrumda da değildi. Sadece belki aralarına biraz mesafe girerse aralarındaki kıvılcım sönüp yok olmasını umuyordum.
"Peki ya sen? Gözüne kestirdiğin biri var mı?" diye sorduğunda samimi bir gülümseme dudaklarını süsledi ve ona birkaç saniye fazla baktığımı fark ettim. Kahretsin ki çok güzeldi...
"Pek sayılmaz," dedim ve ona gerçeği söylememek adına kendimle mücadele ettim.
Kendi derdim bir kara bulut gibi üzerime çökmüştü.
Çağla nazik tavrıyla bana baktı ve devam etmemi bekledi. Derin bir nefes aldığımda artık duygularımı söylemek adına kararlıydım.
Evet, tam şimdi yapacaktım. Kararlıydım.
"Aslında Polat-la-" Her ikimiz de bulunduğumuz Dünya'dan koparıldık, çünkü telefonu çalmaya başladı ve özür dileyerek açtığında telefonun diğer tarafında okulun koridorunda gördüğüm ama asla ismini ezberleyemediğim sayısız kız arkadaşlardan birinin sesi geldi.
Kızın sesini duyabiliyordum; okul projesi hakkında konuşuyorlardı.
O birkaç saniye kendi dünyama dalıp kaybolmam için bana yetmişti.
Belki Çağla'ya söylememeliydim. Hatta onun teklifi Polat'la daha fazla zaman geçirebilmem için bir fırsattı.
Çağla gülerek telefonu kapattığında yine nezaketen özür diledi ve telefonu bu defa sessize alarak çalışma masama koydu. İçimde kirli bir balon gibi büyüyen hissin tek sebebi vardı. Kıskançlık.
İçimde büyüdükçe rengi koyulaşıyor, sakladığım her şeyi ele veriyordu.
"Bir şey söylüyordun," dedi sorarcasına ve yeşil gözler beni dinlediğini işaret ediyordu.
"Yarın Mirza'nın mekânına okuldan sonra gideceğimizi söylemeye unuttum. Yani bir yere kaybolma."
Sarışın kızın düşünceli surat ifadesi cümlemi bitirdiğimde aniden yumuşadı ama benim yüzümdeki ifadeden ona yardım etmek istemediğim açıkça belli oluyordu.
"Bir an benimle dalga geçeceksin ve Polat'tan hoşlandığını falan söyleyeceksin sandım," diye güldüğünde sesindeki şakacı tavra ayak uydurdum.
"Ah, yok daha neler!" diye güldüm ben de.
"Yani! Daha neler," deyip güldü. "Bendeki de akıl işte," dediğinde saçma bir tavır taşınmıştı.
Duygularımı kontrol altında tutmaya odaklandım.
Başka bir şeyler düşünmeliydim.
Masam... Polat. Dışarıda buz tutmaya yüz tutmuş yapraklar. Değişken hava. İklim krizi... Yine Polat.
Çalışma masamdaki ceket. 7 Numara'nın ceketi... Kaldırımda ağlarken bana verdiği ceket.
Sahi 7 Numara bu durumda ne yapmamı söylerdi?
Yarın bir kıza resmen sevdiğim çocuğu tavlaması için yardım edecektim. Yaşamak bu kadar imkânsız görünürken hep içim yaşanabileceklerin olasılığıyla sızladı.
Ben de o izlerin arasında, kendimden kalan parçaları toplamaya çalışıyordum.
Bazen sadece izler kalır, izler kalırsın.
Bölüm etkileşimi
