12. bölüm / 15
KATRAN -gerçek bir kurban ölür-10. BÖLÜM - YARIŞ
Bölümler 15Şu an: 10. BÖLÜM - YARIŞ
- 1 Şarkı Listesi276 kelime
- 2 ❦178 kelime
- 3 1. BÖLÜM - SONUN BAŞLANGICI1.092 kelime
- 4 2. BÖLÜM - YARALI ADAM1.890 kelime
- 5 3. BÖLÜM - KAOS DENKLEMİ2.061 kelime
- 6 4. BÖLÜM- VEDALAR1.955 kelime
- 7 5. BÖLÜM - ARDAĞI1.466 kelime
- 8 6. BÖLÜM - 7 NUMARA2.925 kelime
- 9 7. BÖLÜM - TARÇIN KALBE İYİ GELMEZ1.641 kelime
- 10 8. BÖLÜM - İZLER KALIR, İZLER KALIRSIN3.295 kelime
- 11 9. BÖLÜM - CEHENNEMİN YEDİNCİ KATI1.487 kelime
- 12 10. BÖLÜM - YARIŞ2.532 kelime · Okuduğun bölüm
- 13 11. BÖLÜM - HASTANE4.053 kelime
- 14 12. BÖLÜM - ŞEHRİN KÖR NOKTASI1.594 kelime
- 15 13. BÖLÜM - HAYAL KIRIKLIĞI1.494 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Ateş'le anlaştıktan sonra hazırlanması için ona biraz zaman tanıdım.
Soyunma odalarına doğru ilerlerken sırtına bakıyordum.
Adımlarında ve hareketlerinde herhangi bir zaafa dair bir iz yoktu.
Sanki yıkılmaz bir kale olarak inşa edilmişti ama konuştuğunda dudaklarının arasından sızan zihnindeki yangını hissedebiliyordum.
Ruhunu alevlendiren hırs veya öfke değil, çok daha derinlerden gelen bir şeydi ve onun uğruna dimdik durduğunu görebiliyordum.
"Gözlerin çok güzel," dedim sonunda yan yana arabasına doğru yürürken.
Üzerini değiştirmiş spor çantasını gelişigüzel omzunun üzerine atmıştı. Yanında durduğumda etrafına yaydığı odunsu daha belirgindi.
Gece yarısı kapımın önüne yığılmasa asla varlığımdan haberi olmayacaktı bile şimdiyse yan yana yürüyorduk.
"Güzel mi? Normal kahverengi göz işte."
"Seninkinleri görene kadar ben de öyle düşünüyordum."
Gülümsedi ama bu defa alayla değildi; başını eğdiğinde gözlerindeki gizli utancı görmüştüm. Bir an ona bakarken gözlerindeki ifade içimdeki yaraları deşti.
"Polat'ın gözleri de kahverengi," dedim sonra ve içinde bulunduğumuz duruma rağmen yüzünü izledim.
Bir an yüz ifadesi sertleşti ama tepkisiz kaldı. Yine de onun kahverengi gözleri Polat'ın gözlerinden daha derin bakıyordu.
Önceden sadece okyanus mavisi gözlerin derinliklerinde boğulacağımı düşünüyordum ama onun acı kahvelerinin derinlikleri dünyanın tüm okyanuslarından daha derindi. Ama bunu ona demek yerine konuyu saptırdığında rahatladım.
"Polat'ın pek iyi bir arkadaş olmadığına dair bir izlenim var gibi." Tereddütlüydü.
Onu ilk defa bu kadar ciddi görüyordum. Bir an yüzünde yine alaycıl gülümsemesini aradım ama yoktu.
Omuz silktim. "Aşık sonuçta."
Hep orada olacaktı değil mi?
Adı geçtiğinde kalbimden bıçaklayan acı.
"Sen de aşıksın, gece kelebeği, ve şu ana kadar gördüğüm kadarıyla, hiçbir arkadaşını yalnız bırakmıyorsun," dediğinde sesini çıkarmadım.
Onun istediği Polat'ın bana değer vermesiydi, kullanması değil.
Şu anda gözünde sadece Çağla'yla onu bir araya getiren bir kuklaydım.
Karşılık veremediğim için sadece omuz silktim. "Herkesin karakteri aynı değil," dediğimde aslında kendimi avutmaya çalışıyordum.
Pistten eve gitmem iki saatten fazlasını alıyordu, ehliyetim de olmadığına göre en yakın arkadaşımın beni yolun üzerinde bırakmasını beklemek çok doğaldı.
Bunu aylarca yaptı ama Çağla'yla takıldığından beri aklı uçmuş gibiydi.
Onun kadar ben de hayal kırıklığına uğramıştım ama yüzümde hiçbir duyguyu belli etmemeye çalıştım.
Bunun yerine konuyu saptırıp "Ayrıca bana Gece Kelebeği diye seslenmeyi kes," diye sitem ettim.
"Boyun uzarsa belki bir oturup düşünürüm."
Uzaktan kumandayla arabasının kilidini açtığında ön farların yanması kararmaya başlayan havaya balta indirdi.
Arabasına bindiğimde içeri girmemle birlikte aslında ne kadar üşüdüğümü fark etmiştim. Tüylerim diken diken olmuştu, tribünlerde beklerken o kadar üşümüştüm ki bedenim hissizleşmişti.
Arabasında o odunsu koku hakikdi ve neredeyse etrafını saran baskın bir parfüme sahibti.
Sessizce şoför koltuğuna geçip, anahtarıyla arabayı çalıştırdığında motoru sessizliği delip geçti.
Araba yerdeki sulanan çamuru etrafa seçerek ilerlemeye başladığında koltuğa sinerek sessizce etrafı gözlemledim.
Arabalardan anlamıyordum, ehliyetim bile yoktu ama hobisine yakışır bir spor arabası seçmişti.
Arabasının içinde bir amblem bulmak ve arabanın markasını seçebilmek için biraz bakındım ama torpidonun üzerindeki amblem bana hiçbir markayı çağrıştırmıyordu.
Çok pahalı bir araç olduğu belliydi, böylesini kimsede görmemiştim.
Bir gün başım derde girse ve bir arabayı teşhis etmem gerekse kesinlikle bunu beceremeyecek biriydim.
Bakışlarımı ona çevirdiğinde yola odaklanmıştı ve kesinlikle fazla hızlı gidiyordu.
"Üşümüyor musun?" dedim üzerindeki tişörtü ima ederek.
"Hayır," diye kestirip attı.
"Tişörtlesin," diye bariz olanı belli ettim ama sessiz kaldı.
"Gece olana kadar antrenman yapıyorsunuz. Bütün bu hazırlıklar ne için? Sadece hobi mi?" diye sorduğumda, "Öyle bir şey," dedi ama konuyu daha açmadı.
Ani bir manevra ile sağa sapınca ona doğru savruldum.
Aslında ondan daha yavaş gitmesini isteyecektim ama o bir yarışçıydı ve böyle bir şey istemek sporcuların gereksiz egosunu şişirmek demekti.
Ona sıradan geliyordu ama araba bile kullanmayı bilmediğim için oldukça korkutucu bir yolculuktu.
Arabayı işlek yolda o kadar hızlı kullanıyordu ki bir an rahmetli dedeme kavuşacağız sandım.
Bir şey dememek için kendimi zor tuttum ve oturduğum yere sinerek dilime kilit vurdum.
Korkumu belli etmemek uğruna bedenimdeki bütün kasları taş gibi sıkmıştım.
Ancak sosyal medyada veya magazin sayfalarında görebileceğim kadar pahalı ve lüks bir araba sağımıza yaklaştığında gaza yüklenerek Ateş'e bir mesaj vermişti.
Ne demek istemediğini anlamasam da Ateş'in sessizce güldüğünü duydum ve bakışlarımı arabadan ayırıp ona yönelttim.
"Kumar Kıbrıs'ta değil piste oynanır güzelim," dediğinde kendi çaplarında kararlaştırdıkları sinyalle o da gaza bastı, motor bağırdı ama tekerlekler dönmedi. "Kemerin takılı mı?"
Yol görebildiğim kadarıyla boştu ama hava karanlık olduğu için uzağı göremiyordum.
Trafik ışığın kırmızı rengi Ateş'in yüzüne düşüyordu ve şu an gözüme çok daha ürkütücü geliyordu.
"Hayatımız tehlikede olduğu için mi bu kadar eğleniyorsun?" Yanımızdaki kırmızı araba yine motorunu bağırttığında yanındaki kadın benim aksime eğleniyor gibi duruyordu. İri kırmızı rujlu dudakları ve mini elbisesiyle tamamen başka dünyalara aittik.
Kız eliyle arabanın karoserine vururken sevgilisine tezahürat yapıyordu.
"İşin eğlencesi o zaten."
Benim içinse eğlencenin yerini, boğazıma kadar yükselen soğuk bir korku almıştı.
"Bu yasa dışı," dediğimde yüzüme vuran ışık kırmızıdan sarıya geçti ve yanımızdaki kırmızı arabanın tekerlekleri feryat ederek asfalt yolda ilerlemeye başladı.
Ateş'in tehlikeli bir şekilde ağzının içinden bir küfür mırıldandığını duydum ve kısa bir sonra trafik ışığı yeşil olduğunda Ateş debriyaj ve gaza aynı anda yüklenmek araba öne doğru atıldı.
Eylemsizlik kuvveti yüzünden oturduğum yere yapışırken yüzümdeki tüm kanın çekildiğini hissettim.
"Korkuyor musun?" Ruh gibi gözüktüğüme emindim ama "Evet!" diye bağırmaya gururum el vermedi.
Ona baktığımda yola odaklanmıştı.
Araba yağlı bir tabakanın üzerinde kayıp gidiyormuş gibi hızla ilerlerken Ateş'in ürkütücü soğukkanlılığı beni korkutuyordu.
Hile yaparak yarışa önden başlayan kırmızı arabayla neredeyse yan yana gelmiştik.
"Korku iyidir. Zihinde tutar, insanın uyuşmamasını sağlar."
Kırmızı arabayla aramızda çok az bir mesafe vardı.
Ateş önümüzdeki arabayı sollamak için bir hamle yapıp direksiyonu kırdığında önümüzdeki araba da sola dönüp önümüzü kesti.
Araba sarsıldığında olası bir kazada hayatımı kurtarabilecekmiş gibi tutunma koluna yapıştım.
"Ateş!" Vitesi beşe alıp gaza yüklendiğinde öleceğiz sandım ama artık kırmızı arabayla yan yanaydık.
"Adımı yine söylesene," diye güldüğünde kendimi ölümden dönmüş gibi hissediyordum.
Midem bulanıyordu, nefesim kesilmişti; ayrıca saçma sapan bir sokak yarışında ölmeye niyetim yoktu.
"Ben ciddiyim." Yollar yağmurdan dolayı daha ıslaktı ve farların ışığından parlıyordu.
Ayrıca gece karanlıktı ve bir şeyi görmeyi zorlaştırıyordu.
Gözümün önüne anneannem geldi.
Zavallı kadın basit bir sokak yarışında öldüğümün haberini alsa çok kalmaz yanımda yerini alırdı.
"Basit bir oyun, yarış bile sayılmaz." Arabayla yan yanaydık.
Aramızda çok az bir mesafe vardı ve yollar gitgide daralıyordu.
Kalbe giden damarlar gibi tüm caddeler Layna'nın şehir merkezine çıkıyordu ve Layna'nın nabzı yasa dışı yarışlarla atıyordu.
"Oyun mu? İkimizi de öldürmek mi istiyorsun!" diye tısladığımda yanından hızlıca geçtiğimiz kırmızı levhalar tehlikeyi simgeliyordu.
Allah kahretsin ki ne anlama geldiklerini bile bilmiyordum.
"Araba şu an saatte 279 kilometre hızla gidiyor. Olası bir çarpışma anında yaşama olasılığımız yüzde sıfır nokta birin altında." Bunu dediğinde yavaşlamasını bekledim ama gaza yüklediğinde motorun sesi geceyi delip geçti.
"İleride bir viraj var. Bu hızla girersek şansımız sıfır nokta sıfır birden altında." Diğer şeritteki ters yöne giden arabalar bizi uyarmak için arkamızdan korna çalıyordu.
"Neden yavaşlamıyorsun?" Aklından ne geçiyordu?
Kırmızı araba gaza yüklenip mesafeyi açmaya çalıştı ama Ateş onlardan daha deneyimliydi. Ateş vitesi ileri alıp gaza bastı.
"Şanslı bir insan mısındır, Karev?" Değildim.
Artık araba her an savrulabilecek ve yoldan çıkarak takla atacakmış gibi geliyordu bana. Ehliyet kemerimi bile giymemiştim!
"Araban serviste mi?" dedi sanki bir yarışın ortasında değilmişiz gibi. Ona öküz görmüş gibi baktım.
"Ehliyetim yok," dedim tutamaca neredeyse sarılırken. Ölmek istemiyordum. Ölmek istemiyordum.
"Nasıl yok?"
"Yok işte. Bilmiyorum araba kullanmasını." Yan tarafımızdaki kırmızı arabaya baktığımda biraz önce eğlenir gibi olan şoförün o yüz ifadesi silinmişti yerine sinirli bir ifade almıştı.
Endişeli miydi o? Bilmiyordum.
Korkudan tüm beyin fonksiyonlarım durmuş gibiydi.
Ölmek istemiyordum.
"Çok basit. Bu arka tekerlekten çekiş alan bir araba. Yani sadece arka tekerlekleri döner ve ön tekerlekleri ayak uydurur. Virajlarda frene basarsan ilk arka tekerlekler durur ve araba öne doğru savrulur. Bu yüzden daha da yükleneceksin."
Vitesi beşe taktığında yan araba son defa bizi sollamaya çalıştı ama beceremedi.
Dediklerinden hiçbir şey anlamamıştım bile.
"Biraz aklı varsa viraja girmeden önce frene basar. Ve iddiaya girerim ki frene basacak." O niye basmıyordu? Göz göre göre ölüme gidiyorduk. Bu delilik!
Bunu ona söylersem daha çok sinirlenip gaza basacağından korktum. Hoş, öyle biri miydi onu da bilmiyordum.
"Ateş," dedim keskin bir şekilde. "Viraja yaklaştık."
Bu kadar hız yapacak cesaretim yoktu, asla olmazdı, kimsede yoktu o yüzden kırmızı araba kuvvetli bir şekilde frene bastı ve asfalt yoldan çıktı.
Araba toprak yola kaldığında etrafında çamur savurup etrafında bir toprak bulutu oluşturdu.
Ama Ateş delirmiş gibi gaza yükleniyordu. Nefesimi tuttuğumu bile çığlık attığımda fark ettim, "Öldüreceksin bizi!"
Dikiz aynasından geriye baktığımda hâlâ iki arabaydık.
Kırmızı mavi ışıklarını açmış sirenleriyle bizi takip eden bir polis arabası bizi takip ediyordu.
Kim bilir ne zamandır bizi kovalıyordu ama kırmızı spor arabanın arkasında kaldığı için görmemiştik.
"L31 AE 0933. Arabayı durdur."
Gaza daha çok yüklendi. "Kes şunu!"
Artık araba sarsılıyor, en hafif rüzgarda bizi yoldan kaydırıyordu. Ölecektim, bu kesindi.
"Siktir," diye mırıldandı Ateş ve direksiyonu tutan elleri gerildi.
"Ölmekten korkuyor musun?" Söylediği şey buz gibi bir hissin omurgamdan aşağı yayılmasına neden oldu. İlk defa dakikalarımın sayılı olduğunu hissetmiştim.
"Evet!"
"Dün kendini bir erkek için mahvetmiştin oysa."
"Aynı şey değil!" diye bağırdım.
"Aynı şey değildi!" diye bağırdım yine sesimin ona ulaşmasını umarak.
Ağlamak istiyordum. Acaba şimdi tutaçı bırakıp emniyet kemerimi giysem kurtulma şansım yükselir miydi yoksa deli gibi sarsılan arabanın camından mı fırlardım?
"İşte şimdi şansına ihtiyacımız var, Karev." Bu en kötü durumda bile sağlam tuttuğum sağduyumu kaybetmeme yetecek bir cümleydi.
"Yavaşla! Yavaşla!"
Arabanın öne doğru sarsılmasıyla çığlığım yarıda kesildi.
Takla atıp yoldan çıktığımızdan emindim. Öne doğru savrulmuştum ve bir an camdan dışarı fırlayacağım sandım ama önüme düşen saçlarımın arasından baktığımda hayattaydım.
Resmen beynimin içi çalkalanmıştı.
Bedenimde acıya dair hissettiğim tek şey karnımdaki cisimdi.
Emniyet kemerimi giymemiştim ve camın diğer tarafına geçmemi engelleyen tek şey son saniye karnıma baskı yapan kaslı koldu.
Ateş bir eli karnımda, diğer eli direksiyonda ana caddeden çıkıp ara sokaklardan birine saptı.
Bana kısa bir bakış atıp korkudan ölmediğime emin olduktan sonra kolunu çekti ve araba sorunsuz bir şekilde sokakta ilerletiyordu.
Polis arabası bir süre sonra acemiliğine yenilerek virajın yaklaşık iki yüz metre önünde keskin bir fren yapmıştı.
En son saniye arabanın yan aynasına yansıyan buydu.
Yaşıyorduk.
Ateş'in keyfi yerinde gibiydi. Ama ben... Ama ben resmen ölümden dönmüştüm.
Hayatta kalmıştık ama içimde bir şey hâlâ o virajın kenarında kalmış gibiydi.
Hala kalp atışlarımın yerine sokmaya çalışırken tüm yarış boyunca tuttuğum nefesimi düzenlemeye çalışıyordum.
"Ruh hastası," diye fısıldadım. Bu adam resmen bir deliydi!
"İnsanda bir gram korku olmaz mı! Ölüyorduk!"
"Kazanacağımı bilmediğim oyuna girmem demiştim," dediğinde elimle saçlarımı yolup sinirden koltuğu yırtmak istiyordum ama sadece boş boş ona baktım.
"Pes. Cidden pes!" Sokaklar ezberinde olmalıydı çünkü bir sokağa girdiğinde nerede olduğumuza dair hiçbir fikrim yoktu.
Birkaç dakikanın sonunda yavaş yavaş sokaklar ve evler bana tanıdık gelmeye başlayınca eve yaklaştığımı anladım.
"İlerideki pembe ev," dedim parmağımla işaret ederek. Ama o bunu zaten biliyordu.
Sessiz bir şekilde ilerlerken toprak yola girdi, bir süre yavaş gitti, daha sonra ışıkları kapattı ve bahçenin önüne park etti.
Evin önünde durunca teşekkür etmem gerekiyordu ama içimden gelen yarasına güzel bir yumruk geçirmekti.
Yine de yapmadım.
Aklıma gelen soruyla sessizliği bozdum. "Frene basacağını nereden biliyordun?" Yarışta eninde sonunda frene basacağını söylemişti.
Nereden biliyordu? Adam en az Ateş kadar deneyimli sayılırdı.
"Riske atamazdı. Arabasında uğruna frene basacak sevgilisi vardı."
Onun arabasında uğruna frene basacak birisi yoktu.
Frene basmamıştı.
Resmen benim minicik zavallı hayatımı hiçe sayıp riske girmişti.
Bu canımı çok açılmamıştı ama hayatımın ucuz bir malmış gibi davranması beni yaralamıştı.
Kapıyı açtığımda yüzüme ilk vuran toprağın üzerine yağmış taze yağmur kokusuydu ama havanın birkaç derece ısındığını hissediyordum.
Ayrıca günler de uzamaya başlamıştı. Güneş batmış olsa bile evlerin çatılarının üzerinde, uzaklarda bir yerde gökyüzü turuncuya boyanmıştı. Sanırım yaz geliyordu.
"Görüşürüz," dedim gömleğimin ucunu aşağı çekerek. Kalktığım an biraz yukarı sıyrılmıştı ve eteğimin ardından çıplak tenim gözükmüştü.
Bakışları bir an belimdeki çıplak tene değse de hemen kendisini toparladı. "Görüşürüz."
Taze havaya çıktığımda derin derin nefes aldım. Yaşadığıma inanamıyordum. Yürümek... Ne güzel şeydi. Artık bile isteye yine birinin arabasına bineceğini sanmıyordum. Yol iki saat değil, iki gün bile sürse yürürdüm.
Güzel havaya rağmen yorgundum ve yüksek sesle esnedim.
O kadar yüksek sesle ki bahçesinde bitkilerini sulayan yaşlı adam beni endişeli bir şekilde izledi. Rahmi Bey yine delirmiş gece gece çiçek suluyordu.
"Ne var? Gençlerin de yorucu günleri olabilir," dedim ona doğru ve büyükannemin bahçesine daldım.
Evimizin önündeki bahçedeki bitkiler çiçek açmaya başlamıştı. Ah evet, yaz geliyordu. Ayrıca anneannemin hamağına gölge bırakan elma ağacı tomurcuklaşmaya başlamıştı. Yaz gelince hayat o kadar da kötü değil gibiydi.
Aslında onu bahçedeki hamakta bulmayı umuyordum, çiçekleri yeni yağan yağmur yüzünden sulanmıştı ama normalde pürüzsüz olan çimlerin arasında çıkan ufak tefek otlar bugün bahçeyle uğraşmadığının göstergesiydi.
Orada olmaması beni biraz düşündürdü.
Düşünceli bir şekilde eve girdiğimde ev şüpheli derecede sessizdi. "Anneanne?"
Sessizlik bazen kötü bir haberi herkesten önce duyururdu.
Eve girmemle birlikte sokakta bir motor sesi yükseldi ve giderek uzaklaştı, uzaklaştıkça da sessizleşti. Ateş gitmişti.
Sesim boş koridorda yankı bırakarak ilerlediğinde ışığı açtım.
Koridorun sonundaki odadan bir ses geliyordu.
Televizyon açık kalmıştı ve bir programdaki iki kişi hareketli bir şekilde kavga ediyordu, ne dediklerini tam seçemesem de koridorun sonundaki odaya doğru ilerledim.
Bedenim kaskatı kesilmişti ve gerildiğimi hissediyordum.
Aslında anneannem evde olması gerekiyordu ve beni karşılamasını bekliyordum ama o yoktu.
Odaya vardığımda koridora televizyonun ışığını sızdıran kapıyı araladım ve televizyonun önündeki koltukta iki büklüm olmuş anneannemle karşılaştım.
"Kızım..," dedi nefes nefese. Kan ter içinde kalmıştı ve sol göğsünü avucunun arasına almış can çekişiyor gibiydi.
"Ne oluyor? İyi misin?" dediğimde koşarak yanına gittim. Ne olduğunu anlamak için üzerinde bir ipucu bulmaya çalıştım ama çokça terden hariç bir şeyi yok gibiydi.
"Hey!" diye bağırdım gözleri kayar gibi olduğunda. "Ne oluyor? Bana bak!" Yanına çömeldiğimde endişe bulaşıcı bir hastalık gibi benim yüzümden ona da sıçramıştı.
"Yok bir şey kızım," diye geçiştirdi ama hiç de öyle gözükmüyordu.
"Sol kolumda bir uyuşukluk var biraz ve göğsümde bir baskı ama geçer birazdan."
Biyoloji. Biyoloji ödevlerinde vardı bu konu ama lanet olası ödevleri yapmamıştım!
Düşün, düşün, düşün. Gözlerimi kapatıp yıllar önce elime aldığım bir sağlık kitabının son sayfasını düşündüm.
Kol uyuşması, göğüs ağrısı, nefes darlığı...
Kalp krizi.
Dünya bir anda küçülüp anneannemin düzensiz nefeslerine sığdı.
Düşüncelerim bir şimşek gibi çaktığında elim koluma dolandı ve panikle telefonuma yapıştım. "Neler oluyor, Aselin'im?" dediğinde ona cevap verecek zamanım yoktu.
"Ambulansı arıyorum. Kalp krizi geçiriyorsun," diye geveledim ağzımın içinde ve aceleyle numarayı tuşladım.
Karşılaşabileceklerimden korkarak arkamı dönmedim ama anneannemin sesi gelmiyordu, sadece ara sıra acılı bir şekilde nefes alış verişini duyuyordum.
Telefonun diğer tarafından bir ses bana seslendiğinde şokla dondum kaldım.
Ellerimin titrediğini hissediyordum ve telefon sonunda elimden kayıp yere düştü.
Zaman sanki beni içine çekmişti ve gözlerim açık olsa bile boşluğa, var olmayan bir noktaya kilitlenmişti. Yavaşça gözlerimden akan damlalar göz pınarlarımdan değil kalbimin derinliklerinden süzülüyor gibiydi. Ellerimde... Ellerimde kan vardı.
Geçmiş, en zayıf anımı kollayan bir hayalet gibi yeniden karşıma dikilmişti.
"Travma sonrası stres bozukluğu," diye zihnimin içinde bir ses duydum. Bu ses anneme aitti ama onu göremiyordum.
"O ölümünden kendisini sorumlu tutuyor." Zamanın sanki görünmez elleriyle beni yakamdan tutmuş ilk anıma sürüklemişti ve soğuk bir hastane koridorunda beni bekleyen küçük bir kız çocuğunun sesini duyar gibi oldum.
"Sen bir katilsin Aselin Karev," dediğinde kelimelerin yankısı koridorda ilerledi. Ben şaşkınlıkla gözlerimi ona dikmiştim, o ise yüzümde sergilediğim dehşeti izliyordu. "Abla?"
Hızla ondan uzaklaşarak bir adım geri attığımda bana üzüntüyle bakan o küçük gözleri gördüm. "Sahi ellerindeki kan, gerçekten kime ait?"
----
Merhabalar, ben Liva :) 🤍
Buraya kadar okuduysan bölüme bir kalp/oy bırakır mısın?
Düşüncelerini benimle paylaşırsan çok mutlu olurum. Kitabımda yorum sayısı çok az olduğu için geri dönüş alamıyorum ve bu kendimi sorgulamama neden oluyor.
Kitap hoşuna gidiyor mu? Düşüncelerin neler?
Hayat nasıl gidiyor? Hepinizle tanışmayı çok isterim.
Su içmeyi ve size zarar veren insanlardan uzak kalmayı unutmayın.
Sevgilerle,
L.L
Bölüm etkileşimi
