Karan kitap kapağı

6. bölüm / 7

Karan

6. Bölüm

Vaveyla Yazarı: Ay Tutulması

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 7Şu an: 6. Bölüm

Güneş, Mardin’in tarihi taş evlerinin üzerine tüm heybetiyle doğarken, Şahmaran konağında büyük davet için hummalı bir çalışma başlamıştı. Avluya uzun masalar kuruluyor, aşiret reislerine sunulacak ikramlar hazırlanıyordu. Ancak konağın koridorlarındaki şatafatın arkasında, her an patlamaya hazır bir bomba gibi ağır bir gerilim hüküm sürüyordu.

Helin, aynanın karşısında dikilip üzerindeki koyu bordo velvet elbiseye baktı. Kumaşın ağır ve asil dokusu, Agit Şahmaran’ın gözünde bile "Ateşlerin kızı" imajını yıkayacak kadar güçlüydü. Saçlarını ensesinde sade bir topuz yapmış, boynuna Şahmaran ailesinin simgesi olan antika gerdanlığı takmıştı. Bu gerdanlık, bir süs değil; boynuna geçirilmiş görünmez bir zincirdi.Odanın kapısı açıldı ve Karan içeri girdi. Siyah takım elbisesi, geniş omuzları ve ciddiyetiyle bir aşiret liderinin tüm heybetini taşıyordu. Bakışları Helin’in üzerinde durduğunda, adımları bir an için duraksadı.

Gözlerindeki o yoğun, karanlık hayranlık kaçınılmaz bir şekilde dışarı sızıyordu."Hazır mısın?" diye sordu Karan, sesi pürüzsüz ama derindi."Görünüşe göre hazırım," dedi Helin, gerdanlığı hafifçe düzelterek. "Ama bu oyunu oynamaya ne kadar hazırım, bilmiyorum."Karan yaklaştı. Helin’in tam karşısında durup elini uzattı.

"Bu bir oyun değil Helin. Bu gece o kapıdan giren her ağa, Şahmaranların gücünü ve senin bu konağın tek hanımı olduğunu görecek. Elimi tut ve sadece yanımda dur."Helin bir an Karan’ın uzattığı büyük, sıcak ele baktı. Tereddüt etti ama başka şansı olmadığını biliyordu. Parmaklarını Karan’ın avucuna bıraktı.

Karan, onun elini sıkıca ama incitmeden kavradı.Konağın avlusu akşam saatlerinde tıklım tıklım dolmuştu. Bölgenin en nüfuzlu aşiret reisleri, ağaları masalardaki yerlerini almıştı. Fısıltılar, kapıda Karan ve Helin göründüğü anda bıçak gibi kesildi.Karan, yanındaki Helin ile birlikte merdivenlerden inerken tüm gözler onların üzerindeyken attıkları her adımı takip ediyordu. Agit Şahmaran, masanın başköşesinde oturmuş, oğlunun ve gelininin gelişini soğuk bir memnuniyetle izliyordu.Karan, Helin’i kendi sağındaki sandalyeye oturttu, ardından kendisi geçti. Yemeğin ilerleyen saatlerinde, Ateşler ve Şahmaranlar arasındaki barışın sağlamlığı konuşulmaya başlandı.Tam bu sırada, Şahmaranlara yakınlığıyla bilinen yaşlı bir aşiret reisi, Mahmut Ağa, kadehini kaldırarak söze girdi."Karan Ağa... Barış kıymetlidir, töreye uymak büyüklüktür. Ancak bilesin ki bir

Dicle suyu ile Fırat suyu kolay karışmaz. Ateşlerin kanı bu konakta rahat durur mu, yoksa koynunda beslediğin yılan bir gün seni sırtından vurur mu?"Masada buz gibi bir hava esti. Agit Şahmaran'ın yüzü sertleşti. Helin’in elleri masanın altında yumruk oldu; tam söze girip kendi onurunu savunacaktı ki Karan’ın elini masaya sertçe vurduğu ses yankılandı.Karan, oturduğu yerden yavaşça ayağa kalktı. Bakışları Mahmut Ağa’yı delip geçiyordu."Mahmut Ağa!" dedi Karan, gür sesi avluda yankılanırken. "Senin yaşın büyüktür, hürmetim vardır. Ama benim masamda, benim karım hakkında konuşurken kelimelerini tartarak seçeceksin! Helin artık Şahmaran’dır. Onun şerefi benim şarafimdir, onun onuru benim onurumdur. Karıma uzatılan her dil, bana uzatılmış sayılır. Bir daha bu masada benim karımın kanını sorgulayan olursa, barış marış dinlemem, o dili kökünden sökerim!"

Masa derin bir sessizliğe gömüldü. Kimse Karan Şahmaran’ın bu kadar ileri gideceğini tahmin etmemişti. Agit Bey bile oğlunun bu gözü karalığı karşısında sessiz kaldı. Mahmut Ağa, Karan’ın gözlerindeki o tehlikeli ateşi görünce başını hafifçe eğmek zorunda kaldı.Helin, başını kaldırıp yanındaki adama baktı.
Kalbinde, nefret ile kabullenme arasında sıkışıp kalmış o duvar bir kat daha çatırdadı. Karan, onu sadece babasına karşı değil, tüm aşiretin karşısında tek başına korumuştu.Gece yarısına doğru misafirler dağıldığında konak yeniden sessizliğe büründü. Helin, yorgun adımlarla terasa çıktı. Mardin’in ışıkları gözünün önünde bir deniz gibi uzanıyordu. Rüzgar, üzerindeki bordo elbisenin eteklerini savururken arkasından gelen adım seslerini duydu.Karan yanına geldi. Terasın korkuluklarına dayanıp onunla birlikte şehre baktı."Neden yaptın bunu?" diye sordu Helin, sesi rüzgara karışarak.

"O adamın karşısında beni neden bu kadar sert savundun?"Karan başını Helin’e çevirdi. Karanlıkta gözleri parıldıyordu. "Sana terasta ne söylediğimi unuttun mu Helin? Sen benim kaderimsin dedim. Bir adam kaderini başkalarının diline düşürür mü?"Helin derin bir nefes aldı. "Bu bir kader değil Karan, bu bir zorunluluk. Biz bir kan davasının kurbanlarıyız."Karan bir adım yaklaştı. Eli yavaşça yükselip Helin’in ensesindeki topuzdan serbest kalan bir saç telini okşadı. Dokunuşu sert yapısıyla tamamen çelişen bir incelikteydi."Başta öyleydi," dedi Karan, sesi fısıltıya dönüşerek.

"Ağabeyini kurtarmak için geldin, ben de aşiretimi korumak için seninle evlendim. Ama artık durum değişti Helin. Gözlerimin içine her baktığında, bu konağın taşlarını yakacak bir şey görüyorsun. Ve ben artık seni bir zorunluluk olarak görmüyorum."Helin’in kalbi göğsüne sığmayacak gibi çarpmaya başladı. Karan’ın yüzü ona o kadar yakındı ki, sıcak nefesini yanağında hissedebiliyordu.

"Ben Ateşlerin kızıyım Karan... Sana asla teslim olmam," diye fısıldadı Helin, ama sesi kendi bile inanmadığı bir zayıflıkla çıktı.Karan hafifçe gülümsedi. Bu gülüşte hem bir zafer hem de derin bir tutku vardı. Başını eğip dudaklarını Helin’in kulağının hemen altına, boynuna hafifçe dokundurdu. Helin’in tüm bedeni bu temasla ürperdi."Teslim olmanı istemiyorum Helin," dedi Karan, dudakları onun tenine değerken. "Benimle birlikte bu ateşte yanmanı istiyorum."