9. bölüm / 17
KAR MEKTUPLARI ღBİTTİღ⋆𖢔* KAR MEKTUPLARI | 8
Bölümler 17Şu an: ⋆𖢔* KAR MEKTUPLARI | 8
- 1 ⋆𖢔* KAR MEKTUPLARI | PROLOG1.173 kelime
- 2 ⋆𖢔* KAR MEKTUPLARI | 11.515 kelime
- 3 ⋆𖢔* KAR MEKTUPLARI | 21.793 kelime
- 4 ⋆𖢔* KAR MEKTUPLARI | 31.531 kelime
- 5 ⋆𖢔* KAR MEKTUPLARI | 41.064 kelime
- 6 ⋆𖢔* KAR MEKTUPLARI | 51.246 kelime
- 7 ⋆𖢔* KAR MEKTUPLARI | 61.178 kelime
- 8 ⋆𖢔* KAR MEKTUPLARI | 71.076 kelime
- 9 ⋆𖢔* KAR MEKTUPLARI | 81.413 kelime · Okuduğun bölüm
- 10 ⋆𖢔* KAR MEKTUPLARI | 91.159 kelime
- 11 ⋆𖢔* KAR MEKTUPLARI | 101.258 kelime
- 12 ⋆𖢔* KAR MEKTUPLARI | 111.523 kelime
- 13 ⋆𖢔* KAR MEKTUPLARI | 121.308 kelime
- 14 ⋆𖢔* KAR MEKTUPLARI | 131.263 kelime
- 15 ⋆𖢔* KAR MEKTUPLARI | 141.263 kelime
- 16 ⋆𖢔* KAR MEKTUPLARI | 151.275 kelime
- 17 ⋆𖢔* KAR MEKTUPLARI | 17 | FİNAL1.987 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
-8-
Kuzey’le ayrılıp Loki’yi aramaya başladık. En az onun kadar endişelenmiştim. Başta buralara alışık bir köpek, en fazla ne olabilir ki diye düşünsem de Kuzey’in kendi köpeği hakkındaki endişesini görünce fikrim değişti.
Kar önce usulca başladı. İnce, neredeyse zarif bir yağışın ardından sanki gökyüzündeki bir düğmeyi çevirip sesi açması gibi yağış sertleşti.
Loki’ye dair iz bulmaya çalışırken rüzgâr yön değiştirdi. Kar artık yukarıdan düşmüyor, hınçla yana doğru savruluyordu. Taneler şiddetle yüzüme çarpıyor, kirpiklerime yapışıyor, görüşümü bulanıklaştırıyordu. Nefes aldıkça ciğerlerim yanarken verdiğim her nefes hemen donup beyaz bir perdeye dönüşüyordu.
“Loki!” diye bağırdım son bir ümit belki ona kendimi duyururum diye. Ancak sesim birkaç adım ötede dağıldı.
Ayaklarım dizlerime kadar kara gömüldü. Eldivenlerim sırılsıklam olmuştu, üşüyordum. Üşümek ne kelime? Donuyordum. Parmak uçlarım önce karıncalandı, sonraysa uyuşmaya başladı. Soğuk bir şey değildi artık hissettiklerim. Sanki kemiklerimin içine doğru yürüyen sessiz bir çığdı. Soğuk da dâhil her şeye karşı âdeta hissizleşmiştim.
Bir adım daha attım ama zemini göremedim. Ayağım boşluğa bastı ve o an dengemi kaybedip dizlerimin üzerine düştüm. Kara gömüldüm. Karın sertliği düşündüğümden çok fazlaydı. İlk defa bir şey hissettim. Avuç içlerim yanar gibi oldu.
Yerimden kalkmaya çalışırken karın hınç dolu yağışı, yerdeki kalın varlığı bana engel olmak için elinden geleni yapıyordu. Gözlerim soğuğun arasında kapanmak üzereyken omzuma bir el değdi.
Beyazlamış kirpiklerimin arasından belli belirsiz onu gördüm. Hatırladığım son şey onun sesiydi. Rüzgârın içinden geldi. “Eylül.”
Kendime geldiğimde vücudum sırılsıklamdı ama etraf sıcacıktı. Gözlerimi araladım. Burası büsbüyük bir salondu. Yerde koyu pastel tonda, yumuşacık bir halı, benimkinin iki katı büyüklüğünde bir şömine ve üçlü koltuk vardı. Bu kadar büyük salonda görüş açımı sadece üç eşyanın çevrelemesine şaşırmıştım.
Burası benim evim değildi.
Çenem takırdamaya başladı. Aslında oda çok sıcaktı ama üzerimdeki kıyafetleri sıksak bir litre su çıkardı. Bu yüzden üşüdüğümü anlamam zor olmadı.
Açık kapıdan içeri o girdi. Kuzey. Elinde katlanmış kıyafetler vardı. “Uyandın demek.”
Ellerimi birbirine sürterek ısınmaya çalışırken “Ne işim var burada?” diye sordum.
Dudaklarını çizgi hâline gelene kadar birbirine bastıran adam “Artık gerçeği anlatmanın vakti geldi.” dediğinde hiçbir şey anlamamıştım. “Geldiğinden beri seni gözlüyorum ve bir fırsatını bulup seni kaçırdım. Ve evet, kasabanın sapığı benim.”
Bir an ciddiye alır gibi olsam da son cümlede patladım. Gülmemeye çalışarak gözlerimi devirdim. “Eh, en azından espri yeteneğini kaybetmemişsin. Bu da bir gelişme.”
“Senden övgü aldığıma şaşırdım, şehir insanı.” Kısa bir duraksamanın ardından ekledi. “Tipi bastırınca geldiğimiz yolun dönüşüne en yakın ev benimdi. Ben de seni buraya getirdim.”
Başımı ağır ağır salladım. “Teşekkür ederim.” Merakla ekledim. “Loki?”
“Loki’yi seninle karşılaşmadan önce buldum. Hâlâ nerelerde olduğunu açıklamadı, çapraz sorguya almak için senin uyanmanı bekledim.”
Başımı öne eğip güldüm şakasına karşın. Loki bulunmuştu ya, önemli olan buydu. Sebebini merak etmedim açıkçası. Bazen hayvanların yaptıklarında bir mantık olmayabiliyordu. Kesin bir şeyin peşine takılmıştı. “İyi mi bari?”
“İyi, merak etme.” Elindeki katlanmış kıyafetleri bana uzattı. “Sırılsıklamsın. Üzerini değiştir de şöminenin karşısında biraz ısın, kendime gel.”
“Sana da zahmet verdim, kusura bakma.”
Kaşları havalandı umursamazca. “Köpeğimi ararken bu hâle geldin.”
“Ha öyle olmasaydı beni sokağa atacaktın yani?”
“Senin çatıdaki karı temizlediğim gün bana yapacağın gibi.”
Onun hazırcevaplığına karşın tatlı bir sinir duysam da karşılık vermedim. “Sana daha fazla rahatsızlık vermek istemem, eve gitsem iyi olur.”
“Ben de bunu isterdim ama bu şu an pek mümkün görünmüyor.” Soran bakışlarıma karşın dışarıyı gösterdi. “Kar öyle bir bastırdı ki az önce kapıyı açmaya çalıştığımda açılmadı. Camdan bir baktım, kapı yarım karla donmuş.”
“Burada mahsur kaldık yani.”
“Öyle görünüyor.”
Gözlerim büyüdü. “Merve? Benim Merve’ye ulaşmam lazım! Kim bilir nerede şimdi?”
“Telefon hatları gitmiş maalesef ama dene istersen. Telefon şurada.” İşaret parmağıyla arkamı gösterdi. Çalışma masasının üzerindeki telefona baksam da öğrendiklerimle sıkıntıyla ofladım.
“Ben sıcak bir şeyler hazırlayayım, sen de üstünü değiştir.”
El mecbur başımı salladım sadece. Şu anda yapılabilecek daha iyi bir şey yoktu ne yazık ki.
Ağır ağır yerimden kalktım ve Kuzey’in getirdiği kıyafetlere baktım. Bana on gömlek büyüktü ama imkânlarımız buydu, ne yapalım?
Kırık beyaz, polarlı penyeye dokundum. Sıcak tutabilecek bir şey gibi duruyordu. Bakışlarım yeniden çalışma masasındaki telefona gitti.
Sakin adımlarım çalışma masasının önünde durdu. Telefona baktığımda sıkıntıyla ofladım. Kuzey’in de dediği gibi hatlar kopmuştu.
Odaya ve geniş tavanına baktım. Sonra çalışma masasına. İnanılmaz bir düzenle diziliydi her şey. Üst üste dizilmiş kitaplara takıldı gözlerim. Sadece sayfa kısmı görünüyordu. Hayret, dağ adamı kitap okumayı seviyormuş. Zaten böyle bir yerde başka nasıl vakit geçerdi ki? Doğru düzgün internet bile çekmiyordur.
Gözlerim kısa bir an kapıda gezindikten sonra üzerimi çıkarmaya başladım. Tam o an kapı çalınır çalınmaz içeri Kuzey daldı.
Elimdeki penyeyle çıplak üstümü kapatırken “Normal insanlar kapıyı çaldıktan sonra cevap beklerler!” diye tepki gösterdim.
Gözleri hemen aksi yöne çevrilen adam “Üzgünüm, giyinmenin üç saat süreceğini düşünemedim.” dedi. Bu hâliyle bile iğnelemekten geri kalmıyordu ama yüzündeki utanma ifadesi seyre değerdi.
Gülmek için dudaklarım kıvrılmak üzereyken toparlandım. “Arkanı dön.”
“Arkam dönük zaten.” Gözleri bana çevrili olmasa da arkası dönük değildi. Bunu fark eden adam elindeki tepsiyi köşeye bırakıp arkasını döndü.
El çabukluğuyla giyindikten sonra “Asayiş berkemal.” dedim.
Önüne dönen adam tepsidekileri gösterdi. “Kış çayı yaptım, umarım seviyorsundur. Biraz için ısınır.” Hâlâ gözlerini kaçırıyordu ve bana bakmaktan imtina ediyordu. “Şöminenin önünde biraz ısın.”
“Tamam, teşekkür ederim.”
“Aç mısın?”
Aslında açtım ama “Hayır.” yanıtını verdim. Bu aç da başıma kaldı desin istemedim. Evet, biraz saçma gelmişti ama ne bileyim, sonuçta burada mahsur kalmıştık ve davetsiz misafir sayılırdım.
Tabii saniyeler içinde midemden gelen gurultu sesleri beni yalancı çıkarmaya yeminli gibi gürültülüydü. Kardan Adam’ın bunu duymaması imkânsızdı. Nitekim gözlerinin devrilmesinden duyduğunu anlamak zor olmadı. “Anlaşıldı.” dedi sadece. “Ben de kurt gibi açım. Sen ısınırken bize bir şeyler hazırlayayım.”
Utançla gözlerimi kapatırken odadan çıkmıştı bile. O gittikten sonra çaydan bir yudum alınca iyi geldi doğrusu. İçim ısındı. Biraz kendime geldiğimde meraklı yanım yine devreye girmişti. Az önceki kitapları merak ettiğim için yeniden çalışma masasının yakınlarındaki yerimi aldım.
Öncelikle Kuzey beklediğim gibi biri çıkmamıştı. Gerçi benim abartılı hayal dünyama kalırsa Kemal Sunal’ın Hanzo filmindeki gibi bir şey bekliyordum sanırım. Adam bildiğin kitap okuyan, kültürlü biri çıkmıştı.
Masanın sol köşesine üst üste dizilmiş kitapları merak ettim. En üsttekini elime aldığımda koyu kırmızı cilt kapağında Seni Severken yazıyordu. Bir dakika. O da ne? Yazar kısmında Kuzey’in adı vardı. Diğer iki kitapta da aynı isim. Kuzey Işık. Bu bir isim benzerliği miydi yoksa kitapların yazarın bizim Kardan Adam mıydı?
“Aradığını buldun mu bari?”
Onun sesiyle olduğum yerde irkildim. Ellerimde onun kitaplarıyla suçüstü yakalanmıştım. “Ben şey…” Böyle bir durumda ne açıklama yapacaktım ki? Bildiğin adamın eşyalarını karıştırıyordum.
Kollarını kavuşturan adam “Konuşmama hakkına sahipsin. Söylediklerin aleyhine delil olarak kullanılacak.” derken ciddi görünüyordu ama sesindeki şakacı tavrı bırakmış değildi.
“Ben bir şey aramıyordum. Sadece… Kitap okuduğunu düşünmemiştim ve sonra merak edip baktım.” Artık saklanacak bir şey kalmadığına göre rahatça elimdeki kitabı kaldırdım. “Bunları sen mi yazdın yoksa isim benzerliği falan mı?”
Evet demedi ama hayır da demedi. Bu sessiz bir onaydı.
Kaşlarım biraz şaşırmanın verdiği etkiyle havalandı. “Yazar olduğunu hiç düşünmemiştim.”
Hoca da durur mu, yapıştırmış cevabı. “Sana göre taşralı bir mağara adamıyım.”
Hakkındaki ham düşüncelerimi ondan duymak istemsizce gözlerimin büyümesine sebep olmuştu.
Üzerimdeki şaşkınlığı atamamışken tek kaşını kaldırdı adam. “Ne, yalan mı?”
“Yalan denemez.” Hafif mahcup bir tavırla “Abartılmış demeyi tercih ederim.” diye de ekledim.
“Söylediklerinin aleyhine delil olarak kullanılacağını söylemiştim.”
Güldüm. “Öncelikle söylemediğim bir şeyle beni suçlayamazsın öyle değil mi?”
“Gözlerin senin yerine yeterince konuşuyor.”
Uzun bir bakışma sonrası adamın yüzünde ilk defa yumuşak, anlayışlı bir ifade görmüştüm. Ne yazık ki bu kısa sürdü. Saniyeler içinde yeniden o granit gibi ifadeyle maskeledi düzgün suratını.
“Çayın buz gibi olmuştur. İç de bir şeyler yiyelim artık.” Hafif alaycı bir tavırla gözleri karnıma indi. “Yoksa midenin gurultusundan ev yıkılacak.”
“Sen misafirlerine hep böyle kaba mı davranırsın?”
Dudakları düzleşti. “Pek misafirim olmaz.”
“Sonra da mağara adamı deyince kızıyorsun.”
“Ben kendimi mesafeli diye tanımlamayı tercih ederdim.”
Nedense onunla atışmak hoşuma gitmişti. Bu yüzden yine son sözü söyleyenin o olmasına izin verdim.
Omuz silkerek “Eh, madem burada zorunlu olarak misafirim, ben de elimi taşın altına koymaya hazırım.” Meraklı bakışlarına karşın ekledim. “Yemekleri ben yapacağım.”
“Sen?”
İnanmayan bakışları üzerimde gezinirken “Ne var? Ben de yemek yapabiliyorum.” dedim sadece. Daha fazla açıklamaya ihtiyaç duymadım.
“Nedense pek ikna edici gelmedi.” Başını iki yana sallayarak “Kendimi hiç güvende hissetmiyorum.” dedi sahte bir endişeyle.
“Ha ha ha, çok güldürüyor musun misafirlerini bu soğuk şakalarınla? Aaa pardon, senin misafirlerin olmuyordu değil mi? Dağ adamı seni.”
“Ben dağ adamıyım ama sen de ilk bakışta bir aşçı hissiyatı vermiyorsun.” Gözleri üzerimde ilgisizce gezinirken ekledi. “Yemekleri sen yapacaksan Allah yardımcımız olsun.”
Aslında çok da yanılıyor sayılmazdı. Tam anlamıyla bir yemek duayeni değildim ama ona inat güzel bir şeyler çıkarmak için kolları sıvadım. Gözden kaçırdığım tek şey ise hava koşulları ve hatların kopuk olmasından ötürü Nefis Yemek Tarifleri’nin yardımlarına başvuramayacağımdı.
…
Bölüm etkileşimi
