15. bölüm · KAR MEKTUPLARI ღBİTTİღ

⋆𖢔* KAR MEKTUPLARI | 14

Gülay Sena DÜNDAR

-14-
Donup kaldım. Mektupları ben yazdım mı demişti? O mu yanlış söylemişti yoksa ben mi yanlış duymuştum?
İlk seçenek, mektuplarla kafayı öyle bozmuştum ki artık kulaklarım ve zihnim de bana oyun oynuyordu. İkinci seçenek, doğru duymuştum ve mektupları yazan Kuzey’di.
Arkama dönüp adamla göz göze geldim. “Ne?” Hâlâ duyduklarıma inanamayan şaşkın bir hâl vardı üzerimde.
“Posta kutuna gelen mektupların sahibini merak etmiyor muydun?” Ellerini iki yana açarak “Mektupları yazan bendim.” dedi sadece. Daha fazlasını açıklama gereği bile duymadı.
Birkaç saniye süren sessizliğimizin arasında ne düşüneceğimi bilemedim. Kuzey neden o mektupları yazsın ki? Kime yazmıştı? Anneannem ikili ilişki tercihlerine göre biraz fazla yaşlı kaçacağına göre. Ve bana da yazamayacağına göre… Geriye tek bir seçenek kalıyordu, anneannemin yanında kalan kıza, Sibel’e yazıyor olmalıydı.
Bu gerçekle yüz yüze geldiğimde ne tepki vereceğimi bilemedim. Kuzey’in beni eve buyur etmesiyle içeri girerken zihnim bulanıktı. Neden onun başka bir kadına böylesi mektupları yazması beni rahatsız etmişti ki? Onu doğru düzgün tanımıyordum bile. Bir kadına duyguları olması beni neden huzursuz etsin?
Şöminenin önündeki koltuğa oturduğumda “En başından beri biliyor muydun mektupları yazanın peşinde olduğumu?” diye sordum.
Elinde iki sıcak kahveyle gelen ve karşımda duran adam yüzünde herhangi bir ifade barındırmadan yanıt verdi. “Hayır, çok sonra teyzelerimden öğrendim.” Başını hafifçe yana yatırarak ekledi. “Eh, bir de tabii kasabadan hafiyecilik oynaman çok dikkat çekiyordu.”
Gizli yaptığımı sandığım işin böyle ortaya çıktığını düşününce mahcubiyetle dudaklarımı birbirine bastırdım. Ancak mahcup olacak kadar bile fırsatım yoktu. Her şeyden önce şaşkındım.
İki elimle kavradığım kahveden bir yudum aldım. “Demek Sibel’den hoşlanıyordun.”
“Hayır.”
Gözlerim merakla adama döndüğünde bu kez o kahvesinden bir yudum alıyordu ve açıklama için acele bile etmiyordu.
“Nasıl yani?”
“Sibel’den hoşlanan ben değildim.”
Her şeyi taksit taksit anlatan adamın boğazına yapışıp anlat be adam diye bağırmamak için zor tutuyordum kendimi. “Hiçbir şey anlamadım.” demekle yetindim. Bir yanım Sibel’den hoşlanmadığı için sevinirken diğer yanım kayıp parçaları toplamaya çalışırken karmakarışıktı.
Oturduğu koltukta kımıldanarak iyice yerleşti Kuzey. Elindeki kahveden son bir yudum alıp kalanını önündeki sehpaya bıraktı usulca. “Sibel’den ben değil abim hoşlanıyordu. Melih.” Açıklamasının üzerinden hatırı sayılır bir süre geçtikten sonra devamını getirdi. “Hep benim ağzım iyi laf yapmaz, sen bu işleri bilirsin deyip Sibel’e mektup yazdırırdı. Onu ilk gördüğü anda âşık olduğunu söylemişti. Hiçbir zaman karşısına çıkıp duygularını itiraf etme cesareti olmadı. Uzaktan uzağa sevdi onu.”
Mektupları yazanın Kuzey olması ve Sibel’den hoşlananın o olmaması üzerine derin bir rahatlama hissediyordum. Biraz sevinç, biraz hoşlanma ve birbirinden garip duygular silsilesi. Ama en çok merak.
“Mektupları posta kutunuza bırakan da bendim.”
İlk defa bu hikâyenin hiç tahmin etmediğim bir versiyonuyla karşılaşıyordum. Asıl şaşırtıcı olan kısmı da bunun sadece bir versiyon değil gerçek olmasıydı. Ve devamını deli gibi merak ediyordum. “Sonra ne oldu?” Yüzüme bakan adama sorumu açıkladım. “Yani abin ve Sibel’e? Kavuşabildiler mi?” Kendi kendime konuşurken buldum kendimi o an. “Gerçi hiçbir zaman âşık olduğunu itiraf edemedi dedin ama… Belki de kız itiraf etmiştir, olamaz mı?”
Umutsuzca başını iki yana salladı Kuzey. “Ne abim duygularını itiraf etti ne de Sibel Melih’in ondan hoşlandığını öğrendi.”
Hikâyenin böyle dramatik şekilde sonlandığını hiç düşünmemiştim. Ancak asıl şaşıracağım gerçekleri henüz öğrenmemiştim bile. “Peki, abin nerede şu an?”
Kısa bir duraksamanın ardından “Öldü.” dedi Kuzey. “Bir trafik kazasında vefat etti.”
“Çok… Çok üzüldüm Kuzey.” Boğazımda ağır bir yumru. Ne diyeceğimi bilemedim. Zaten söylenecek pek de bir şey yoktu, “Başın sağ olsun.” demek dışında.
“Teşekkür ederim.” Hikâyenin devamını merak ettiğimi anlayan adam devam etti. “Çok geçmeden de Sibel kasabadan ayrıldı zaten.”
“Yani hiç kavuşamadılar.” Acıyla mırıldandım. Allah’ım, ne üzücü bir hikâyeydi bu. Nasıl bir kaderdi?
“Maalesef.”
Ne kadar uzun süre soğuk sessizliğin içinde kaldık bilmiyordum. Fakat beklenmedik bir biçimde bu sessizliği Kuzey sonlandırdı. “Ben ilk görüşte aşka inanmazdım. Melih anlattığında bile abarttığını düşünmüşümdür.” Gözlerime baktı usulca. “İlk defa haklı olabileceğini düşünüyorum.”
Cesurca gözlerime bakan adam neler söylüyordu öyle? Duraksadım. Önce yanlış anlayıp anlamadığımı ölçüp tarttım. Belki de bana söylemiyordu bunları. Yani ben… Kafam çok karışıktı, ona karşı adlandıramadığım duygularım yüzünden Kuzey’in söylediklerini yanlış algılıyor olabilirdim.
Yutkundum. “Fikrini ne değiştirdi ki?”
Sessizce “Sen.” yanıtını verirken kısa bir an başını öne eğdi ve sonra yeniden benimle göz göze geldi. “Bunu söylememin yanlış olduğunu düşünüyorum. Sonuçta hayatında biri var mı yok mu-”
“Yok!” Aniden söyleyivermiştim bunu. Olması gerekenden daha yüksek sesle ve… pek de uygun olmayan bir coşkuyla. Bunu fark ettiğimde utançla gözlerimi kapattım. Bu kez daha usturuplu ve kısık bir sesle tekrarladım. “Yani… Hayatımda biri yok.”
Yüzünde bir tebessüm olmasa da gözlerinin içi gülen adam önce hiçbir şey söylemedi. Parlayan gözleriyle bile anlaşabilmek güzeldi. İçimi ısıtıyordu. O, Kardan Adam’ken nasıl olmuştu da birden buzlarını eritivermişti anlamamıştım ama iyi gelmişti.
“Buna sevindim.” Sevincini yüzüne yansıttığı kadar durgun olan sesine yansıtabilmiş değildi. “Ama yine de… Abimle aynı kaderi paylaştığımı düşünüyorum.”
Kocaman açtığım gözlerimi kırpıştırdım. “Neden böyle düşünüyorsun ki? Sen bir adım attın, duygularını söyledin. Her şeyi değiştirebilecek cesaretin var.” Kısa bir an düşündükten sonra ekledim. “Yani abine korkak demek istemedim, özür dilerim. Ben sadece…”
Yorgun bir tebessümle “Biliyorum, biliyorum… Artık ne söylemek istediğini anlayacak kadar tanıyorum seni.” derken muzipti yüzündeki ifade. “Ama kaygım bundan değil?”
Beklentiyle gözlerine bakarken onu bu kadar kaygılandıran şeyin ne olduğunu merak ediyordum. “Neden peki?”
“Mesafe.”
Yeniden sorular sıralamadan durdum ve düşündüm. Devam etmesi için ona zaman verdim.
“Ve farklılıklar.” dedi Kuzey. Onu anlamaya çalışıyordum. Kaygılarını, korkularını ve belki de sakladığı duygularını. “Seni ilk gördüğüm anda çok gıcık oldum Eylül.”
Duyduğum gerçekle başımı öne eğip gülen bu kez bendim. “Bin mukabele.”
Cevabımla saniyelik gülüşmemizin ardından ciddileşti adam. “Çok gıcık oldum ve âşık oldum. Yani bende yarattığın çarpıntının sadece sinir olmak olduğunu sanmıştım. Ama sonra… seni tanıdıkça… duygularımın adını hoşlantı ve belki de aşk koymakta bir beis görmedim.”
Söyledikleri gerçekten çok güzeldi. Bunları duymak bana iyi gelmişti ama… Her zaman bir ama olurdu değil mi?
O söylemeden ben söyledim. “Ama?”
Onu anladığımı gören adam ağır ağır salladı başını. “Ama sonsuza dek burada kalmayacaksın. Sen buraya ait değilsin Eylül. Yeni yılla birlikte hayatıma girdiğin gibi bir gün aniden çıkacaksın. Ve bir daha aklına gelir de buraya gelir misin? Sen bile bilmiyorsun.”
Haklıydı. Buraya sonsuza dek kalmak için gelmemiştim. Bir değişiklik olsun diye kısa süreliğine gelmiştim. Şimdi buradaydım, ya sonra?
İlk kez Kuzey’i anlamak bu kadar acı vericiydi. Abisi gibi bir kaderi yaşamak istemediği için benimle açık açık konuşmuştu. Ve buraya ait olmadığımı bildiği için duygularını kalbine gömmeye hazırdı.
Peki, ya ben?
Gözlerim beklentiyle parlarken “Neden yarını düşünüyoruz ki?” diye sordum. “Neden yarını düşünüp bugünümüzü heba ediyoruz? En azından birbirimizi tanısak, anı yaşasak…”
“Sonra sen gitsen, ben burada her zamanki yalnızlığımla kalsam…”
Onun hisleri görmezden gelemeyeceğim kadar, empati kurup anlayabileceğim kadar gerçekti. Tıpkı zamansız bir biçimde itiraf edişi gibi çarpıcı. Aniden. O da böyle mi çıkıp gideceğimi düşünüyordu hayatından? O yüzden mi bu kadar korkuyordu?
Allak bullaktım. Duygularımızı kendimize bile itiraf edememişken bir anda birbirimize çözülüvermiştik. Sessiz bir itiraftı benimkisi ama en azından karşılıksız olmadığını ikimiz de biliyorduk artık.
Böyle bir durumda ne diyebilirdim ki? Ben bile kendimden emin değilken burada kalabileceğimi söyleyip onu yersizce ümitlendiremezdim ya. Sırf duygularımız karşılıklı diye sonunu bilmeden bir maceraya atılmak istemiyordu ve çok haklıydı. Ona saygı duymaktan başka çarem yoktu.
Usulca yerimden kalktım. “Ben… gitsem iyi olacak.”
“Seni geçireyim.” dedi sessizce peşimden gelen adam.
Kapı eşiğinde birbirimize uzun uzun baktık. Hiç konuşmadan ama anlaşarak. Şey gibi hissettiriyordu, sadece orada kalan bir macera, bir yaz aşkı gibi. Bizimkisi de kış aşkı olmuştu. Daha tadına bile varamadan, başlamadan bitmişti. İlkokuldaki aşkım bile daha doludizgindi buna emindim.
Biz olacak mıydık bilmiyordum. Muhtemelen olmayacaktık. Ama en azından bu temiz, yaşanmamış şeyden bana bir anı kalsın istiyordum. Bakıp hatırlayacağım, iç çekip unutamayacağım bir anı.
Kapıdan çıktıktan hemen sonra arkama döndüm. Kapıyı kapatmak üzere olan adama “Bana da o mektuplardan birini yazmanı istiyorum.” dedim sadece.
Bir anı.
Kalbime bastırıp yaşanmamışlıkları yaşanmış gibi düşleyebileceğim bir anı.