11. bölüm · KAR MEKTUPLARI ღBİTTİღ

⋆𖢔* KAR MEKTUPLARI | 10

Gülay Sena DÜNDAR

-10-
Hatalı şömine yakma girişimimin ardından dumanları defetmek için odayı havalandırdıktan sonra götümüz donmuştu. Hayır, suç benim olduğu için ağzımı açıp tek kelime de edemiyordum.
Kuzey ateşi düzeltirken Loki ve ben koltuğun üstünde kaybedenler kulübü gibi baş başa vermiş hâlde oturuyorduk.
Loki’nin battaniyesine ucundan kıyısından sarındığımı gören Kuzey “Üşüyorsun.” dedi çok büyük bir sırrı dile getirir gibi. O an ne bileyim, belki şefkatli bir şeyler söyler sanmıştım ama hemen ardından “Gerçi müstahak sana ama…” cümlesi geldi.
“Uzatma istersen. Herkes senin gibi şömine ustası olacak diye bir şey yok.”
Göz ucuyla kısa bir bakış attıktan sonra ağır ağır merdivenlerden yukarı tırmandı. Biz yine kalmıştık Loki’yle baş başa.
Elime Loki’nin patilerinden birini alıp sıcak hava üflerken “Sen bile sahibinden daha misafirperversin Loki, aferin sana.” demeyi de ihmal etmedim. Sevimli dostun patisini öperken sahibinin dedikodusunu yapıyordum. “Bu hep böyle midir? Buz gibi soğuk?” Bir cevap verebilecekmiş gibi bekledikten sonra devam ettim. “Desene kaldı bu senin başına.”
Güldüm. Tam o sırada elinde kalın bir battaniyeyle aşağıya indi Kuzey. “Söylediklerini duydum. Arkadaşımla baş başa verip dedikodumu yapman hiç hoş değil.” Sahte bir yargılayıcı ifadeyle gözünü üzerime dikti. Hemen sonra elindeki battaniyeyi uzattı. “Evdeki tek kalın battaniye. İdare edeceksin artık.”
İdare ederdim etmesine de… Kafamda başka bir soru belirdi. “E sen?”
“Ben alışığım, başımın çaresine bakarım. Şehir insanı olan sensin.”
“Bak şimdi! İki dakika laf sokmadan duramıyorsun değil mi?”
Mesafeli bir tebessümle karşılık verdi. “Sen burada yatarsın, biz Loki’yle yukarıdayız. Bir şeye ihtiyacın olursa da mutfağın yerini biliyorsun.”
“Peki.” Minnettar bir bakışla ekledim. “Teşekkür ederim.”
Kısa bir baş işaretinin ardından “İyi geceler.” deyip yukarı çıktı Kuzey. Loki de peşinden.
Ben yine kaldım yapayalnız. Işığı kapattığımda odaya bir kasvet çöktü. Şöminenin önündeki koltuğa uzanıp battaniyeyi üzerime örttüm ama bir türlü uyku tutmadı. Sağa döndüm yok, sola döndüm yok.
Düne kadar yalnız uyumakla ilgili bir sorunum yoktu. Yerimi mi yadırgamıştım acaba? Oflayarak diğer tarafa döndüğümde bir gök gürültüsüyle irkildim.
Gök yırtılıyordu sanki. Gözlerimi kapatıp yok saymaya çalıştım ama olmadı. Olmuyordu. Zaten küçüklüğümden beri gök gürültüsünden korkardım.
Koltukta doğrulup oturur vaziyete geldim. Belli ki bu gece uyku yoktu bana. Battaniyeye sarılarak ofladım. Bari Loki olsaydı yanımda. O zaman yalnız hissetmezdim, korkmazdım.
Kuzey yukarı çıkalı çok da uzun bir süre olmamıştı. Büyük ihtimalle uyumamıştı. Acaba ondan Loki’yi ödünç istesem verir miydi? Saçmalama Eylül, yorgan mı bu ödünç isteyeceksin?
Mantığımı bir kenara bırakıp usulca merdivenleri tırmandım. Temkinli adımlarım Loki’nin nefes seslerinin olduğu odayı takip etti. Hâlâ heyecanla nefes alıp veriyordu.
Kuzey’in “Loki otur oğlum!” dediğini duyabiliyordum.
Ne yalan söyleyeyim, onun gibi birinin köpeğiyle aynı odada kalma âdeti olabileceğini hiç düşünmemiştim. Tam vazgeçip geri dönecekken daha büyük bir gök gürültüsüyle olduğum yere çakıldım. Bunun başka yolu yoktu. Hadi kızım Eylül, yapabilirsin.
Utana sıkıla kapısını çaldım. Başımı içeri soktuğumda Kuzey ellerini başının altında birleştirmiş, yatağında uzanıyordu. Hemen ayakucunda, yerde de Loki duruyordu. Onun pek uyuyası yoktu. Şirin gözlerini kocaman açmış bana bakıyordu.
Beklentiyle bana bakan adam “Bir şey mi oldu?” diye sordu.
“Yok, şey…” Kapıdan çıkmakla çıkmamak arasında kaldım ve yeniden Kuzey’e döndüm. “Aslında evet. Yani… Gök gürültüsü oldu.” Konuştukça her kelimemle sesim daha da kısılıyordu. “Acaba Loki’yi bana ödünç versen olur mu diyecektim.”
Gözleri kısıldı son cümlemin ardından. “Ne? Anlamadım?” Gerçekten duymamış gibiydi. “Çok kısık sesle konuşuyorsun Eylül, hiçbir şey anlamıyorum.”
Cesaretimi toplayıp yeniden tekrarladım. “Loki’yi bana ödünç versen olur mu? Benimle yatabilir mi?”
Yatağında doğruldu adam. “Sen gök gürültüsünden mi korkuyorsun?”
Garipseyen bakışına karşın omuz silktim. “Korkuyorum, ne var? Herkes bir şeylerden korkar. Ben de gök gürültüsünden korkuyorum, ne olmuş yani?”
“E gel aramıza yat bari.”
Öyle alaycı çıkmıştı ki sesi, onu boğmamak için kendimi zor tuttum. “Yok, sadece Loki’yi alsam yeter.” dedim tavrını görmezden gelerek.
Bir sessizlik.
Loki hâlâ koca gözlerini dikmiş bize bakıyordu.
“Ay ne kıymetli köpeğin varmış? Merak etme, yemeyeceğim. Bir gecelik bende kalsın, ne olacak yani?”
“Bir şey olmaz da… sen… idare edebilecek misin? Loki çok hareketlidir, o yüzden aldım yanıma. Sana rahatsızlık vermesin diye.”
“Yok canım, ne olacak? Hem biz anlaşırız Loki’yle. Değil mi Loki?” Köpekten onay beklediğime inanamıyordum. Daha aşağılayıcı olan ise Loki’den bir onay ya da ret gelmemesiydi. Yüzüm asıldı. “Aşk olsun Loki, dostuz sanmıştım.”
“O dostuz dediğin köpek yarım bifteğe satar seni.”
Hemen ardından gülmüştü adam. Belli ki bu durumla eğlenmiş görünüyordu.
Gözlerim sıkılgan bir ifadeyle üzerinde gezindi. “Yeterince eğlendin mi? Gidebilir miyim artık?”
“Tamam, Loki de istiyorsa al git.”
“Sen savaş mı ilân ediyorsun?” Neyime güvenmiştim bilmiyordum ama bir de rest çekmiştim. “Loki seninle gelmez mi diyorsun?”
Duraksadı adam. “Bir fikrim var.”
“Nedir?”
“İkimiz de duralım, Loki’yi çağıralım. Bakalım kime gidecek?”
Ne yapmaya çalıştığını anlamıştım. Başımı yana yatırıp “Senin bu yaptığın hileye girer.” dedim. “Tabii ki sana gelecek, sahibi dururken bana mı gelecek?”
Görünüşe bakılırsa başka çarem yok gibi görünüyordu. Yenilgiyi baştan kabul ederek olduğum yerde eğilip Loki’yi çağırdım. Ellerimi şaklatıp “Loki, gel oğlum!” dedim çaresizce. Bu gece uyumam onun bana eşlik etmesine bağlıydı.
Kuzey tüm özgüveniyle “Loki, oğlum!” diye çağırdı sadece.
Sıfır beklentiyle Loki’nin sahibine koşmasını bekledim. Dili beş karış dışarıda nefes alıp veren hayvansa ikimize baktı. Sanki bu geceki velayetini paylaşmaya çalıştığımızı anlamıştı. İkimizi de utandırdı. Sevimli dost kime gideceğini iyi biliyordu, kuyruğunu sallaya sallaya benim yanıma koştu.
Kuzey bozulmuş bir ifadeyle söylendi. “Alacağın olsun Loki, yok sana biftek falan.” Bozguna uğramış görünüyordu. Sonra çirkefleşti. “Tabii sen elini şaklatıp dikkatini dağıtırsan!”
“A-a! Üstüme iyilik sağlık! Her yenilgide bu kadar çirkefleşiyor musun?” Beni tercih eden dostumun tüylerini okşarken “Oğlum, babaya nanik yap!” dedim ve Kuzey’e bir nanik işaretiyle karşılık verdim. “Her neyse, biz gidiyoruz. Sana iyi geceler!”
“Hadi gidin de kafam kulağım rahat yatayım şurada biraz.”
Huysuz herifi geride bırakarak Loki’yle aşağıya indik. Pek de iyi anlaştık kendisiyle. Bütün gece onun varlığıyla güven içinde uyudum. Hem Kuzey’in bahsettiği gibi hareketli de değildi.
Sabah uyandığımda mutfaktan güzel kokular geliyordu. Yeniden kahvaltı hazırlamak için mutfağa girmek zorunda olmadığıma sevinmiştim. Gerinerek yatağımdan kalktım, battaniyemi toplayıp katladım ve yüzümü yıkadım.
Döndüğümde kahvaltı masası hazırdı. “Niye bu kadar şey hazırladın ki? İki kişi nasıl bitireceğiz?”
Omuz silkti adam. “Sana özel bir masa değil, her sabah hazırlanan şeyler.” dedi misafirperverlikten uzak bir ifadeyle.
Her sabah krepin üstüne tereyağı ve reçel sürüyorsa bu sıkı kasları nasıl koruyordu? İnandırıcı gelmemişti. Üstelemedim.
Lezzetli bir kahvaltının ardından dışarıya baktığımızda ortalık biraz yatışmışa benziyordu. Sanırım artık eve dönmemem için bir sebep kalmamıştı.
Masayı toplayan adama “Yardım edeyim.” desem de istemedi.
“Gerek yok, hallediyorum şimdi. Sen geç otur.”
Kendine göre garip de olsa bir misafirperverlik anlayışı vardı. Sevdim.
O masayı toparlayıp bulaşıklarla ilgilenirken ben de etrafı gezmeye başladım. Loki’yle dün gece uyurken yeterince dedikodu yapmıştık. Şimdi de onun eşliğinde Kardan Adam’ın çalışma masasını kurcalıyordum. Dün gözümden kaçan çekmeceyi açtım. Öylesine. Nereden bilebilirdim ki orada beni hiç ummadığım bir sürprizin beklediğini?
Bana gönderilen mektupların aynısı. Aynı zarf ve aynı kâğıt. Şok oldum. Mektupların sahibinin Kıvanç olduğuna o kadar emindim ki. Üstelik Kıvanç olmasa bile Kuzey’in olabileceğine asla ihtimal vermezdim. Açıkçası hâlâ ihtimal vermiyordum. İnanmıyordum. Dörde katlanmış kâğıdı açıp yazı stilini kontrol edecekken sert sesiyle olduğum yerde kaldım.
“Hemen onu yerine bırak.”
Söylediğini usulca yaptım. Kâğıdı istemeye istemeye zarfın içine koyup çekmeceye bıraktım ve kapattım. Yakalanmanın verdiği mahcubiyetle ağır ağır arkama döndüm.
“İnsanların özel eşyalarını kurcalamaman gerektiğini öğretmediler mi?”
“Özür dilerim.” Dudaklarımdan çıkan cümleye rağmen şaşkındım çünkü söylemek istediğim şey bu değildi. Gözlerine şok içinde bakıp “Sen…” diyebildim sadece. Devamını getiremedim.
Kuzey’in sesi ise sertleşti. “Her şeyi bilmek zorunda değilsin.”
Bu adamın duvarındaki ilk çatlaktı. Onun ördüğü duvarlar sert ve aşılması meşakkatli duvarlardı. Şimdiyse sınırlarını aştığım için öfkeliydi. Bunu söylemekten hiç hoşlanmıyordum ama haklıydı. Çizmeyi aşmıştım.
“Tekrar özür dilerim.” dedim yutkunarak. “Ben… gitsem iyi olacak.”
Hızlı adımlarım çıkışa ilerlerken sessizce takip etti beni. Kapıyı açtığım an karşımızda Hayriş ve Tuti’yi görmeyi beklemiyordum. Şaşkın ve imalı gözlerine bakılırsa onlar da beni görmeyi beklemiyordu.