4. bölüm · KAR MEKTUPLARI ღBİTTİღ
⋆𖢔* KAR MEKTUPLARI | 3
-3-
Resmî olarak ilan ediyorum, işsizliğin birinci haftası emekli albaylara döndüm. Her şeyi kafaya takıyorum, Merve’nin sehpaya koyduğu kahve bardağının bıraktığı ize kadar her şeye. Eskiden böyle şeyleri takmazdım bile. Bir de şu mektup olayı vardı tabii.
Dağ evinde geçirdiğim sonraki gün kendimi gece yarısı posta kutusu gözetlerken yakaladım. Normal insanlar bu saatlerde uyur, ben ise karın içinde çömelmiş bir şekilde gizemli bir âşığı suçüstü yakalamayı planlıyordum. Hayatım doğa fotoğrafçılığından dedektifliğe nasıl evrildi, hâlâ anlamış değilim.
O sabah eski pasaklılığımdan utanmadan evi temizlemeye koyuldum. En azından kafamın içindeki düşünceleri ve takıntıları susturmanın başarılı sayılabilecek bir yoluydu.
En sonunda bu durumdan usanan Merve elini bir işe atmaktansa “Ay anneme döndün iyice Eylül. Ben kasabaya iniyorum.” demeyi tercih etti. İtirazım olmazdı çünkü işlerime yardım etmesi pek işime gelmiyordu. Hem yalapşap yapıyordu hem de işlerim çabuk bittiği için düşünmeme daha fazla vakit kalıyordu.
Çantasını alıp bana dönen kız “Bir şey istiyor musun?” diye sordu ceketini giyerken.
“Sıcak çikolata al. Bir de mercimek.”
“Tamam.” Yeni aklına gelmiş gibi kapıdan döndü. “Ha bu arada Emre aramış beni. Uyuyordum, yeni gördüm.”
“Allah Allah.” diye mırıldandım kaşlarımı çatarak. “Niye aramış ki?”
“Seni merak etmiştir. Hani işten ayrıldın ya.”
Emre benim iş arkadaşımdı. Ayrılırken onunla vedalaşmamıştık. Merve’nin söylediği bir bakıma doğru olabilirdi ama şu an onunla konuşacak havada hissetmiyordum kendimi.
“Benim telefonum çekmiyor. Sonra ararım onu.” bahanesini uydurduktan sonra elektrik süpürgesini açtım.
Evi şöyle bir dip köşe temizlediğimde kafada her şeyi halletmişim gibi hissettim. Gerçekten bazı aktiviteler rahatlamamıza çok iyi geliyordu ama asla temizliğin bana iyi geleceğini düşünmezdim. Diyorum ya, pasaklının tekiyimdir normalde ben. Eh, bir de çalışınca anca haftada bir temizlik yapabiliyordum o da çok yorgun değilsem.
Temizlik bittikten sonra çiçek bahçesi gibi kokan salonun cam kenarında oturdum. Elimde kahve, dışarıyı seyrediyordum.
Kar, kasabanın üstünü örttükçe sırlar daha görünmez olur sanırdım. Oysa tam tersiydi. Beyazlığın içinde saklanmak kolaydı belki ama iz bırakmamak imkânsızdı. O sabah posta kutusuna baktığımda karın üzerinde tek bir ayak izi vardı. Ve o iz ne gelişe ne de gidişe benziyordu.
Kafam karışmıştı. Temizlik boyunca sabah gördüğüm o ayak izini düşündüm. Acaba fazla mı abartıyorum dedim kendi kendime. Sonuçta civardan geçen herhangi biri de olabilirdi. Ama posta kutusunun yakınlarında olması… Şüpheli sayılırdı bence. Merve iyice delirdiğimi düşünmesin diye bunu onunla paylaşmamayı tercih ettim.
Dışarıyı seyrederken biraz uzaktan sırtında odunlarla evine doğru giden adamı gördüm. Kardan adam. Adı Kuzey’miş. Ay bir de Hayriş’le Tuti’nin yeğeni. Öyle cana yakın insanların nasıl böyle buzdolabı gibi bir yeğeni olabilir anlamış değildim. Neyse, beş parmağın beşi de bir olmuyordu, ne yaparsın…
Dalgın bakışlarım adamı takip etti. Odunlarla evin önüne kadar geldi ve sertçe yere attı. Bu soğukta odun kırarken üşüme belirtisi göstermediğine göre tam bir Android’di. Acıkmaz, uyumaz, yorulmaz ve üşümez. Tam kardan adam.
Aslında düşününce ayak izleri Kuzey’e de ait olabilirdi, ha? Yok canım, daha neler. Komşu da olsa evime bu kadar yaklaşmazdı. Hele onun alanına girdiğim için o kadar öfkelendiğini varsayarsak… Yabaninin tekiydi.
Zil çaldığında bakışlarım camdan kapıya döndü bir anda. Ağır adımlarımla kapının önünde durdum. Yeniden çaldı. “Kim o!”
“Aç Eylül abla, aç! Benim, Oğulcan!”
Sesindeki heyecana anlam veremediğim çocuğa kapıyı açtığımda nefes nefeseydi. “Oğulcan? Okulun falan yok mu senin bu saatte?”
“Kar tatilindeyiz ya abla!”
Sağ elim yeni hatırlarcasına alnımda gezindi. Tamamen aklımdan çıkmıştı. “E ne bu hiddet?” Göz ucuyla yanında onun boylarında, belki biraz kısa olan siyah saçlı çocuğa baktım.
“Senin mektupları yazanın kim olduğunu buldum!”
Gözlerim parladı. “Ciddi misin?”
“Evet! Mektuplardaki yazıdan çözdüm kim olduğunu.”
“Kimmiş?”
Yanındaki çocuğu gösterdi. “Ersin. Bak, getirdim.” Kendisinden bahsedilmesine rağmen oralı olmayan çocuk bön bön suratıma bakarken dirsek attı Oğulcan. “Oğlum konuşsana!”
Belli belirsiz salladı başını çocuk. “Ha, benim aynen.”
Gözlerim kısıldı. “E hadi içeri geçin de anlatın bakalım.” dedim. Gözlerimi devirerek iç geçirdim. “Çok heyecanlandım!” Sesim ister istemez alaycı çıkmıştı.
Beni tanımadığınız için belirteyim, burnum çok iyi koku alır. Ve şimdi burnum yalan kokusu alıyordu. Sessizce içeri geçtim, koltuklarda oturan çocuklara “Kurabiye, çay?” diye sordum.
“Yok abla, biz seninle şu anlaşmamızı konuşalım.” diyen Oğulcan’ın gözlerindeki TL işaretini görüyordum. Ne? Tabii ki dolar işareti olamazdı, bu kadar basit bir şey için dolarlar kaptıracak kadar delirmemiştim henüz. Ve bana yalan söylemeye çalışan hergeleye üstüne bir de dolarla para mı verecektim? Güleyim bari! “Sözünü tutacaksın değil mi? Oyunu alacaksın bana.”
Kollarımı kavuşturdum onlara bakarken. “Tabii ki alacağım. Alacağım…da… Siz önce şu işin aslını astarını bir anlatın.”
“Anlattım ya abla, Ersin yazmış mektupları.”
“Kime yazmış?”
“Ya aslında birine değil de-”
“Şşşş!” Avukatı gibi bır bır konuşan Oğulcan’ı susturdum. Ersin denen çocuğa döndüm sakince. “Evet Ersin, kime yazdın mektupları?”
“Ya aslında şaka olsun diye yazdım ben onları. Arkadaşlarla güleriz diye.”
Kaşlarım havalandı. “Şaka olsun diye.”
“E-Evet.”
“Bana hiç şaka gibi gelmedi ama. Çok içten, romantik mektuplardı.” Gözlerim kısıldı. “Kimi düşünerek yazdın bakalım?”
“Şey… yani…” Düşünüp dururken Oğulcan’dan yediği yeni bir dirsekle aydınlanma yaşadı sanki. “Alessandra Ambrosio.” Sağ eliyle ensesini kaşırken hınzırca güldü. “Şey, fena bir şey ya. Kara sevdam o benim.”
Baştan aşağı yalan olan senaryolarında tek gerçek olan şey de yüzümü buruşturmama ve yargılayıcı bakışlar atmama sebep oldu. “Oğlum senin kırk yaşında çoluklu çocuklu kadınla ne işin var?” derken ister istemez Müge Anlı’ya dönüştüğümün farkında bile değildim.
Tamam, bu kadar eğlence yeter.
Şimdi maskeleri düşürme zamanı.
Aslında Oğulcan’dan daha güçlü bir senaryo beklerdim. Sonuçta işin ucunda pahalı bilgisayar oyunları vardı. Bu kadar çalışılmamış bir senaryoyla karşıma gelerek bu durumu mu küçümsediler yoksa zekamı mı bilemiyordum ama bir dersi hak ettikleri ortadaydı.
“Eh, iyi bari.” dedim sessizliği bozarak. Göz ucuyla çocukları izlerken ekledim. “Ben cüzdanımı alıp geleyim. Siz de kanıtları çıkarın.”
“N-Ne, ne kanıtı?” Oğulcan’ın bakışları merakla bana çevrilirken yanındaki çocuk çoktan işlerin boka sardığını hissetmiş olacak ki tedirginlikle ikimizde gezdirdi gözlerini
“Ne demek ne kanıtı? Sonuçta bu çocuğun mektupları yazdığına dair bir kanıt görmem lazım değil mi? Öyle bedavaya iş mi olur? Alışveriş!” Bir onu bir de kendimi göstererek “Alış-veriş!” diye tekrarladım.
Oğulcan yeni hatırlamış gibi “Ersin sen şeyi çıkar. Defterini çıkar kardeşim. Tabii, kanıt önemli.” diyerek çocuğun sırt çantasını kurcalamaya başladı. “Hay Allah, neredeydi bu defter? Şeyde mi kaldı yoksa?” Ağzının içinden “Hı, nerede kaldı?” soruları yönelttiği çocuk aynı bön bakışlarla karşılık veriyordu.
“Bu kadar yeter!” Gözlerim ateş saçarcasına bu iki bacaksız üzerinde gezinirken “Siz beni enayi mi sanıyorsunuz?” diye sordum.
“Yok Eylül abla, estağfurullah. Ben sadece sana yardımcı olmak için-”
“Seni küçük şark kurnazı seni!” Üzerlerine yürürken koltuktan bir zıplayışları vardı ki sormayın. “Ben başından beri yalan söylediğinizi anladım zaten! Sizi denedim!”
Kapının ağzına kadar hızla yürüyen çocuklar duraksadı. Oğulcan “Oyun?” diye soruyordu bir de utanmadan.
“Ben şimdi göstereceğim sana oyunu, bacaksız seni!” Peşinde şöminenin yanından aldığım odun parçasıyla koşturduğumda çoktan çıkmışlardı bile. Bense arkalarından bağırıyordum. “Sen bir daha benimle oynamaya kalk, bak bakalım babana söylemiyor muyum seni Oğulcan Efendi!”
Topukları kıçlarına vura vura kaçan çocukların ardından düşen odun parçasını yerden aldım. Boşta kalan elimle eşofmanımı çırparken söyleniyordum. “Bacaksızlara bak sen! Beni kandıracaklar! Ben feleğin çemberinden geçmişim siz kimsiniz?”
Başımı kaldırdığımda karın üstündeki gölgenin olduğu tarafa döndüm. Bu uzun gölgenin sahibi elbette huysuz komşum Kardan Adam’dı.
Bu kez bakışları soğuk ve mesafeli olmaktan çok meraklı görünüyordu. Kaşları çatıldı. “Ne oluyor? Bizim çocukları koşarak uzaklaşırken gördüm. Bir sorun mu var? Haylazlık mı ettiler?”
İlgisizce “Hiç, dolandırmaya kalktılar beni.” sözleriyle açıkladım. Bunları söylerken son derece sıradan çıkmıştı sesim. Sonra tonum gittikçe yırtıklaştı. “Ama ağızlarının payını aldılar! Öyle Eylül’ü kandırmak kolay değil! Baktılar pabuç pahalı, kaçtılar tabii!” Üstümü silkeleme işini bitirdiğimde yeniden ona döndüm.
“Bizim çocuklar?” Şaşırmış görünüyordu. “Oğulcan yapmaz öyle şey. Para falan çalmaz.”
“Ha, yok, öyle bir şey değil zaten.” Aynı sakin tavırla karşılık verdim. “Basit bir şey ya. Eşek şakası gibi.”
Anladığını belli eder gibi salladı başını. Hemen sonra sorgulayan bakışları yüzümde gezindi. “Sen bir şey arıyormuşsun galiba. Mektup mu? Gazete kupürü mü? Bir suçlu mu? Teyzemler bahsetti de biraz. Tam anlamadım.”
Gözlerim devrildi. Tuti, Hayriş… Ağzınızda bakla ıslanmıyor gerçekten. Bu Kardan Adam’ın yardımına muhtaç olmaktansa kutuplardaki foklardan yardım istesem daha iyiydi. Soru sorarken bile kibirli burnu inmiyordu. Bir de sanki insan sevmiyor gibi bakışları…
“Ben mi? Hiç, yok, kimseyi aramıyorum.” Elimi sallayarak geçiştirdim. “Yani hallettim ben o işi, sağ ol yine de.”
Eve girmek üzereyken şüpheli bakışları üzerimde gezinen adama döndüm yeniden. Ne bakıyorsun der gibi bir işaretle salladım başımı.
Gözlerini benden ayırmayan adam dikkatliydi. Tam bu kadar baktığına göre romantik bir anlam mı çıkarmalıyım diye düşünüp garipseyecekken “Sen garip bir kızsın ha. Bir tahtan eksik gibi davranıyorsun.” deyiverdi.
A-a, şuna da bak! Bir de bana tahtası eksik diyordu. Dağın başında yaşayıp tek arkadaşı köpek olan yabani birinden alabileceğim en tatsız tuzsuz hakaret olabilirdi bu.
“Sen bana deli mi diyorsun?”
Elimdeki tahta parçasıyla üzerine yürürken iki adım geriledi adam. İki elini teslim olmuş gibi kaldırırken durumla eğleniyor gibiydi. “Ben demiyorum, köyün delisi gibi davranıyorsun.”
“Bak hâlâ!”
Tam elimdeki sopayı kaldırıp kafasına indirecekken vazgeçtim. O da elleri havada, öylece bana bakıyordu. “Aman diyeyim! Kafamı falan yarmaya kalkma, buraya en yakın sağlık ocağı kaç kilometre uzaklıkta biliyor musun? O kadar uzun süre sırtında taşıyamazsın beni.”
“Sırtımda taşıyacağımı kim söyledi?” Küçümseyen bakışlar attım. “Bırakırım, karların arasında yok oluverirsin. Köpeğin koklayarak bulursa ne âlâ, bulamazsa da ne yapalım, elveda! Kendini bu kadar önemseme.”
Eve girerken garip bir biçimde adamın gülme seslerini duymuştum. Eh, adam Android değilmiş en azından. Bu da bir şey. Ama hâlâ sırrımı paylaşabileceğim kadar güvenilir biri sayılmazdı. Sonuçta o garip, huysuz, taşralı bir yabaniydi. İsimsiz mektupların sahibini bulmama ne gibi bir katkısı olabilirdi ki?
Hiç, anca dalga geçerdi bu.
…
