24. bölüm · Kapı No:12
20 - İyi Ki
Sabah, deniz kokusuyla uyandım.
Pencereyi akşam açık bırakmış olmalıydım; ince tül perde rüzgârla usul usul hareket ediyor, martı sesleri odanın içine kadar doluyordu. Birkaç saniye boyunca hiçbir şey düşünmeden tavana baktım. Sonra dudaklarım kendiliğinden kıvrıldı.
Dün gece…
Aras’ın bana sarılışı, gözlerimin içine bakışı, “Ben seni seviyorum” derken sesindeki o kırılganlık…
Hepsi gerçekti.
Yastığa yüzümü gömdüm. Kalbim sanki hâlâ dün gecedeydi. İnsan mutlu olduğunda bile buna hemen inanamıyormuş; sanki birazdan biri gelip “Şaka yaptık,” diyecekmiş gibi.
Telefonuma uzandım.
Saat 08.03.
Tam o sırada kapı çaldı.
İçimde garip bir heyecan yükseldi. Aynaya bile bakmadan kapıya yürüdüm. Kapıyı açtığımda Aras karşımdaydı. Elinde iki karton kahve bardağı vardı.
“Günaydın.”
“Günaydın.”
Bana uzattığı bardağı aldım. Parmaklarımız çok kısa bir an birbirine değdi.
“Şeker koymadım.”
“Nasıl içtiğimi ezberlemişsin.”
“Daha öğreneceğim çok şey var.”
Koridorda sessizlik oldu. Ama bu kez sessizlik rahatsız edici değildi. Aksine, sanki ikimizin arasında görünmeyen bir bağ vardı ve konuşmasak bile kopmuyordu.
“Kliniğe bırakayım mı?” dedi.
“Olur.”
“Güzel. Çünkü zaten seni bırakmaya gelmiştim.”
Gülümsedim.
“Bana sormadan mı?”
“Evet.”
“Ne kadar düşüncelisin.”
“Sevgili kontenjanından faydalanıyorum.”
O kelimeyi ilk kez bu kadar rahat söyledi.
Sevgili.
İçimde bir yer yine yumuşadı.
“Bir dakika,” dedim. “Hazırlanmam lazım.”
“O zaman ben bekleyeyim.”
Kapıyı tamamen açtım.
“Gel.”
Aras çekinerek içeri girdi. Salondaki koltuğa oturdu, ben de odama geçtim.
Dolabın kapağını açtığım hâlde birkaç dakika ne giyeceğime karar veremedim. Aynaya baktım. Saçımı topladım, sonra vazgeçip tekrar açtım. Kendime gülümseyince aynadaki kız bana yabancı geldi.
Mutlu görünüyordum.
Uzun zamandır ilk kez.
Hazırlanıp salona döndüğümde Aras koltukta oturmuş, elindeki kahveyi yavaş yavaş içiyordu. Beni görünce birkaç saniye konuşmadı.
“Ne oldu?” dedim.
“Hiç.”
“Öyle bakıyorsun.”
“Bakmayı seviyorum.”
Bakışlarımı kaçırdım.
“Gidelim.”
Apartmandan birlikte çıktık. Sabah güneşi henüz yumuşaktı. Aras arabasının kapısını açtı.
“Buyurun.”
“Teşekkür ederim.”
“Rica ederim.”
Arabaya bindiğim anda kahve kokusu deniz kokusuna karıştı.
Yol boyunca radyoda eski bir Türkçe şarkı çalıyordu. Aras tek eliyle direksiyonu tutuyor, diğer eli vitesin yanında duruyordu. Ben camdan dışarı bakıyordum ama aslında hiçbir yere odaklanmıyordum.
Sadece onun yanındaydım.
“Ne düşünüyorsun?” diye sordu.
“Seni.”
Cevap ağzımdan düşünmeden çıktı.
Aras kısa bir an bana baktı.
“Bu kadar dürüst olma.”
“Neden?”
“Dikkatimi dağıtıyorsun.”
“Abartıyorsun.”
“Hiç sanmıyorum.”
Kırmızı ışıkta durduk.
Aramızdaki mesafe bir anda çok azalmış gibi hissettirdi.
“Dün gece uyuyabildin mi?” dedi.
“Pek sayılmaz.”
“Ben de.”
“Neden?”
“Çünkü gerçekten sevgilim olduğuna inanmam biraz zaman aldı.”
Kalbim yine hızlandı.
Işık yeşile döndü.
Kliniğin önüne geldiğimizde istemsizce iç çektim.
“Bu kadar çabuk mu geldik?”
“İstersen yarın yolu uzatırım.”
“Gerçekten yaparsın.”
“Yaparım.”
Emniyet kemerimi çözmeye çalışırken takıldı. Aras bana doğru eğildi.
“Dur.”
Parmakları tokaya dokundu.
Tık.
Kemer açıldı.
Yüzü bana çok yakındı.
“İyi misin?”
“Şu an değil.”
“Neden?”
“Çünkü bana bu kadar yakın duruyorsun.”
Aras gülümsedi.
“Alışırsın.”
“Emin değilim.”
“Ben de alışamadım.”
Arabadan indim.
“Akşam?”
“Seni almaya geleceğim.”
“Ya işin çıkarsa?”
“Çıkmasına izin vermeyeceğim.”
Ben kliniğin kapısından içeri girene kadar arabasını çalıştırmadı.
İçeri girdiğim anda Derya beni baştan aşağı süzdü.
“Bir dakika.”
“Ne?”
“Birisi seni işe bırakmış.”
“Evet.”
“Ve sen bu yüzden böyle gülümsüyorsun.”
“Nasıl gülümsüyorum?”
“Hayatında ilk kez pazartesi sabahını seviyormuşsun gibi.”
İstemsizce güldüm.
“Abartıyorsun.”
“Hayır. Ama sonunda.”
“Sonunda ne?”
“Yüzünde gerçekten huzur var.”
Bu cümle gün boyunca aklımda kaldı.
Seanslar başladı, danışanlar geldi, notlar aldım. Ama bütün günün altında ince bir mutluluk vardı. Sanki içimde küçük bir ışık yanıyordu.
Öğle arasında telefonuma baktım.
Aras’tan mesaj vardı.
“Yemek yedin mi?”
“Birazdan.”
“Yemezsen gelip zorla yediririm.”
“Burası klinik.”
“Fark etmez.”
“Bu tehdit.”
“Sevgi dili.”
“Biraz korkutucu.”
“Alışırsın.”
Telefon ekranına bakıp gülümsedim.
Akşam olduğunda gerçekten gelmişti.
Arabasına yaslanmış beni bekliyordu.
“Dakik.”
“Her zaman.”
“Yalan.”
“Bugünlük doğru.”
Arabaya bindim.
Bu kez doğruca sahile gittik.
Gün batımı denizin üzerine turuncu bir yol çizmişti. Arabadan inip yürümeye başladık. Rüzgâr saçlarımı dağıtırken Aras elini bana uzattı.
“Gel.”
Elimi onun eline bıraktım.
İlk kez.
Hiç çekinmeden.
Parmaklarımız birbirine geçtiğinde içimde tuhaf bir sakinlik oluştu. Sanki uzun zamandır eksik olan bir parçaya dokunmuş gibiydim.
Sahilde simit aldık. Martılara küçük parçalar attık. Sonra bir banka oturduk.
“Çocukken buraya çok gelirdim,” dedim.
“Ben de.”
“Belki aynı günlerde buradaydık.”
“Muhtemelen.”
“Ve birbirimizi tanımıyorduk.”
“Belki uzaktan görmüşümdür.”
“Beni mi?”
“Evet.”
“İmkânsız.”
“Neden?”
“Çünkü ben çok sıradan bir çocuktum.”
Aras bana döndü.
“Hayır.”
“Aras.”
“Gerçekten hayır. Sen hiçbir zaman sıradan olmadın.”
Denize baktım.
Bazen en çok inanmak istediğin cümlelere en geç inanıyorsun.
Hava iyice karardığında apartmanın önüne geldik.
Arabadan indik.
Tam apartmana girecekken ikinci kattaki daireye gözüm takıldı.
Perdeler kapalıydı.
Balkondaki sardunyalar susamış gibi görünüyordu.
Bir an durdum.
“Fark ettin mi?” dedim.
Aras başını kaldırdı.
“Neyi?”
“Ayşe Teyze uzun zamandır ortalarda yok.”
O da birkaç saniye düşündü.
“Doğru…”
Gerçekten doğruydu.
Ne sabah pencereden seslenmişti, ne merdivenlerde önümüzü kesmişti, ne de bizi görünce imalı cümleler kurmuştu.
Garipti.
Sanki apartmanın sesi eksilmişti.
“En son ne zaman gördük onu?” diye sordum.
“Hatırlamıyorum. Ece meselesinden sonra birkaç kez karşılaştık sanırım.”
“Evet… Sonra bir anda kayboldu.”
İkimiz de ikinci kata baktık.
Aras hafifçe gülümsedi.
“Düşünsene, artık bize laf atmıyor.”
“ ‘Kızım, bu çocuk yine mi sende kaldı?’ demiyor.”
“Ya da ‘Siz evlenin de ben rahat edeyim’ demiyor.”
İkimiz de güldük.
“Bence alışmışız,” dedi.
“Galiba.”
Kısa bir sessizlik oldu.
“Yarın gidelim mi?” diye sordu.
“Nereye?”
“Ayşe Teyze’ye.”
“Ziyarete mi?”
“Evet. Belki rahatsızdır, belki bir şeye ihtiyacı vardır.”
İçim ısındı.
“Gidelim.”
“Akşam işten sonra seni alırım.”
“Tamam.”
“Elimiz boş gitmeyelim.”
“Çiçek alalım.”
“Tamam. Önce çiçekçiye uğrarız.”
Başımı salladım.
Aras elimi tuttu.
Parmaklarını parmaklarıma geçirdi.
“Yarın sabah yine kahve getireceğim.”
“Her sabah mı?”
“Eğer izin verirsen.”
“İzin vermesem de geleceksin gibi duruyor.”
“Beni çözmeye başlamışsın.”
Gülümsedim.
“Sanırım.”
Elimi yavaşça bıraktı.
“İyi geceler.”
“İyi geceler.”
Merdivenleri çıkarken arkamı dönmedim.
Ama kapımı açmadan hemen önce dayanamadım.
Aşağı baktığımda hâlâ oradaydı.
Benim eve girdiğimi gördükten sonra sessizce arabasına yöneldi.
O an anladım.
Bazen sevildiğini gösteren şey büyük cümleler değil, biri sen kapıdan içeri girene kadar beklemesiydi.
Kapımı kapattım.
Evin sessizliği bu kez boşluk gibi gelmedi.
Yatağa uzandığımda gözlerimi kapatmadan önce tek bir şey düşündüm.
Yarın Ayşe Teyze’ye gidecektik.
Ve ben, uzun zamandır ilk kez yarını bu kadar sabırsızlıkla bekliyordum.
