16. bölüm · Kapı No:12

15 - Kurtuluş

İley ⁷

“Sana teslim oluyorum.”

Depoda ağır bir sessizlik oluştu.

Adam uzun süre Aras’ın yüzüne baktı. Gözlerini ondan ayırmıyor, en küçük tereddüdü bile yakalamaya çalışıyordu.

Sonunda hafifçe gülümsedi.

“Doğru karar.”

Yanındaki adamlardan biri cebinden plastik kelepçe çıkardı. Aras’ın bileklerini sertçe arkadan bağladı. Kelepçe tenine gömülürken yüzü neredeyse hiç değişmedi.

“Nehir nerede?” diye sordu Aras.

Adam cevap vermedi.

Sadece yavaşça yürüyüp Aras’ın tam karşısında durdu.

“Onu gerçekten seviyor musun?”

Aras sessiz kaldı.

“Ece de bir zamanlar birini böyle seviyordu.”

Bu cümle depoda yankılandı.

Aras’ın boğazı düğümlendi.

Adam cebinden Ece’nin fotoğrafını çıkardı. Bir an baktı, sonra yeniden cebine koydu.

“Sevgi insanı kör eder.”

“Beni de etti.”

“Ece’yi de.”

“Şimdi seni ediyor.”

Aras gözlerini ondan ayırmadı.

“Bana istediğini yap.”

“Ama Nehir’e dokunma.”

Adamın yüzündeki ifade değişmedi.

“İşte bunu duymak istiyordum."

Bir sandalye getirildi. Aras’ı oturttular.

Kolları bağlıydı.

Kaçamıyordu.

Adam yavaş adımlarla deponun içinde dolaşmaya başladı.

“Biliyor musun, insanlar en çok sevdikleri kişi tehlikedeyken çöker.”

“Sen de çökeceksin.”

Aras başını öne eğdi.

Nehir’nin yüzü gözlerinin önüne geldi.

Apartmanın merdivenlerinde gülümsemesi…

Sabah elinde simitle kapısını çalması…

Bodrumda korktuğu halde elini bırakmaması…

“Lütfen,” dedi Aras bu kez.

Sesi ilk kez çatlamıştı.

“Ona zarar verme.”

Adam birkaç saniye sustu.

Sonra çok hafif bir gülümsemeyle fısıldadı.

“Geç kaldın.”

Depo yeniden sessizliğe gömüldü.

Tavandan damlayan suyun sesi…

Eski demirlerin gıcırtısı…

Rüzgârın kırık camlardan içeri sızan uğultusu…

Zaman durmuş gibiydi.

Aras gözlerini kapattı.

İçinden sadece tek bir cümle geçiyordu.

Dayan Nehir…

Uzaklardan belirsiz ses duyuldu.

Adamlardan biri başını kaldırdı.

“Duydun mu?”

Diğeri omuz silkti.

“Rüzgârdır.”

Ses kesildi.

Bir dakika geçti.

Sonra yeniden geldi.

Bu kez biraz daha yakındı.

Adam kaşlarını çattı.

“Dışarıya bakın.”

İki kişi kapıya yöneldi.

Tam o anda…

Çok uzaktan, neredeyse duyulmayacak kadar zayıf bir siren sesi yükseldi.

Kimse konuşmadı.

Siren sustu.

Adamlardan biri geri dönüp, “Yoldan geçmiştir,” dedi.

Adam başını salladı.

Ama birkaç saniye sonra aynı ses yeniden duyuldu.

Daha yakın.

Daha net.

Bir siren daha…

Ardından bir tane daha…

Adamın yüzündeki sakinlik ilk kez bozuldu.

“Çıkışları kontrol edin!”

Bağırışı depoda yankılanırken dışarıdan fren sesleri geldi.

Kapılar sertçe açılıp kapanıyordu.

Ardından megafondan yükselen tok bir ses karanlığı yardı.

“Bina kuşatıldı! Kimse bulunduğu yerden ayrılmasın!”

Adam öfkeyle küfretti.

“Lanet olsun…”

Mavi ve kırmızı ışıklar deponun kirli camlarından içeri vurdu.

Gölgeler duvarlarda titremeye başladı.

Aras başını yavaşça kaldırdı.

Gözlerinde ilk kez bir umut parladı.

Depo bir anda siren sesleriyle inledi.

“Polis! Silahlarınızı bırakın!”

Megafondan yükselen tok ses karanlığı yararken ağır demir kapılar ardı ardına açıldı. Siyah üniformalı üç polis hızla içeri girdi. Silahlarını doğrultarak depodaki adamları tek tek yere yatırdılar.

“Eller yukarı!”

“Kımıldama!”

Katilin yanındaki adamlar kısa bir an direnmeye çalıştı, ancak birkaç saniye içinde etkisiz hale getirildiler. Bileklerine kelepçeler takıldı, başları eğdirildi.

“Bunları dışarı çıkarın,” dedi polislerden biri.

İki polis katilin adamlarını koridordan dışarı götürmeye başladı. Siren sesleri, telsiz konuşmaları ve ayak sesleri deponun her köşesinde yankılanıyordu.

Aras olduğu yerde duruyordu.

Nefes alıp verişi düzensizdi.

Tam o sırada tanıdık bir ses duyuldu.

“Aras!”

Komiser Mehmet hızla yanına geldi. Aras’ın kelepçelerini çözdü.

“İyi misin?”

Aras başını hafifçe salladı.

“Sayende yetiştik.”

Komiser Mehmet omzuna dokundu.

“Teşekkür etmene gerek yok. Geri kalanını biz hallederiz.”

Aras gözlerini koridorun karanlığına çevirdi.

“Teşekkür ederim komiserim…”

Sesi neredeyse fısıltıydı.

“…ama yapmam gereken çok önemli bir işim var.”

Komiser Mehmet onun ne demek istediğini anladı.

“Nehir…”

Aras cevap vermedi.

Bir anda koşmaya başladı.

Dar koridor boyunca ayak sesleri yankılanıyordu.

“Nehir!”

İlk kapıyı açtı.

Boştu.

İkinci kapıyı açtı.

Eski kutular, kırık sandalyeler…

Kimse yoktu.

“Nehir!”

Sesi depoda yankılanıyor, sonra sessizlik geri dönüyordu.

Kalbi göğsünü parçalayacakmış gibi atıyordu.

Üçüncü kapı…

Boş.

Dördüncü kapı…

Yine boş.

“Nehir! Lütfen cevap ver!”

O ise sadece birkaç metre ötede, kapalı bir odada, elleri bağlı halde oturuyordu.

Nehir Aras’ın sesini duydu.

Gözleri bir anda büyüdü.

Aras…

Buradaydı.

Bütün gücüyle ses çıkarmaya çalıştı.

“Mmm!”

Ağzındaki bant sesi boğuyordu.

Sandalyeyi hareket ettirmeye çalıştı.

Ayaklarını yere sürttü.

Ahşap zeminde hafif bir sürtünme sesi oluştu.

Ama Aras duymadı.

“Nehir!”

Sesi giderek kırılıyordu.

“Lütfen…”

Koridorun sonunda paslı bir demir kapı vardı.

Aras birkaç saniye kapıya baktı.

Sonra bütün gücüyle itti.

Kapı ağır bir gıcırtıyla açıldı.

Oda karanlıktı.

“Nehir…”

Cevap yoktu.

Aras geri dönmek üzereyken çok hafif bir sürtünme sesi duydu.

Başını çevirdi.

Kırık rafların arkasında bir sandalye vardı.

Ve o sandalyede…

Nehir.

Elleri arkadan bağlanmıştı.

Ağzı bantlıydı.

Yüzü gözyaşlarıyla ıslanmıştı.

Aras’ın nefesi kesildi.

“Nehir…”

Koşarak yanına gitti.

Nehir onu gördüğü an gözlerinden yaşlar yeniden boşaldı.

Aras titreyen elleriyle önce ağzındaki bandı dikkatlice çıkardı.

Nehir derin bir nefes aldı.

Dudakları titriyordu.

“Aras…”

Sadece adını söyleyebildi.

Aras hemen ellerindeki ipleri çözmeye başladı.

Parmakları öyle titriyordu ki düğümleri açmakta zorlandı.

“Bir saniye…”

“Dayan…”

“Lütfen…”

İpler çözüldüğü anda Nehir bir an bile beklemeden ayağa kalktı.

Bütün gücüyle Aras’a sarıldı.

Sanki saatlerdir tuttuğu tuttuğu bütün acı, korku ve yalnızlık aynı anda omuzlarından dökülüyordu.

Hıçkırarak ağlamaya başladı.

“Çok korktum…”

Sesi parçalanıyordu.

“Gerçekten çok korktum, Aras…”

“Seni bir daha göremeyeceğimi sandım…”

“Her kapı açıldığında onun geleceğini düşündüm…”

“Senin sesini duydum ama sana seslenemedim…”

“Ben…”

Cümlesi ağlamasının içinde kayboldu.

Aras da gözlerini kapattı.

Kollarını Nehir’nin etrafında biraz daha sıkılaştırdı.

Onu sanki bırakırsa yeniden kaybedecekmiş gibi tutuyordu.

“Ben de çok korktum.”

Sesi ilk kez bu kadar kırılmıştı.

“Sana geç kaldığımı sandım.”

“Seni kaybettiğimi sandım.”

Nehir yavaşça geri çekildi.

Aras’ın gözlerinin dolu olduğunu gördü.

Bir damla yaş sessizce yanağından süzüldü.

Nehir titreyen eliyle o yaşı sildi.

“Sen..."

Biraz duraksadı ve devam etti.

"Ağlıyorsun."

Aras hafifçe gülümsedi.

“Çünkü seni buldum.”

“Çünkü artık iyisin.”

İki eliyle Nehir’nin yüzünü tuttu.

Gözlerinin içine baktı.

“Bana iyi bak.”

“Artık buradayım.”

"Kimse sana dokunamayacak.”

“Seni kurtardım.”

“Ve söz veriyorum…”

Derin bir nefes aldı.

“Bundan sonra seni yalnız bırakmayacağım.”

“Seni her zaman koruyacağım.”

Nehir’nin dudakları titredi.

“Gerçekten bırakmayacak mısın?”

Aras başını yavaşça iki yana salladı.

“Hayır.”

“Ne olursa olsun bırakmayacağım.”

Nehir yeniden ona sarıldı.

Bu kez daha yavaş…

Daha derin…

Başını Aras’ın göğsüne yasladı.

Aras onun saçlarını okşarken Nehir gözlerini kapattı.

Dışarıda sirenler hâlâ çalıyor, polisler depoyu boşaltıyordu.

Ama o küçük odada dünya durmuş gibiydi.

Sadece birbirlerinin kalp atışlarını duyuyorlardı.

Ve ilk kez, ikisi de gerçekten güvende olduklarına inanıyordu.