14. bölüm · Kapı No:12

13 - Kurtar Beni

İley ⁷

"İnsan bazen kaderinin değiştiği anı fark etmez. Çünkü o an, diğer bütün sabahlar kadar sıradan görünür.”

Sabah alarmım çaldığında gözlerimi açmak istemedim.

Dün gece yaşadıklarımız zihnimin içinde hâlâ canlıydı. Bodrumdaki demir kapı, metal sandık, siyah mühürlü zarflar… Ve Ece’nin notu.

“Notları sana ulaştıracak kişinin adını burada yazmıyorum. Çünkü o kişi hâlâ hayatta.”

Yatağın içinde doğrulup birkaç saniye tavana baktım.

O cümle, odamın içinde yankılanıyor gibiydi.

Hazırlanıp mutfağa geçtim. Çayı ocağa koyarken elim iki kez bardağa çarptı. Sürekli aynı şeyi düşünüyordum.

Ece gerçekten kaybolmuş muydu?

Yoksa biri onu susturmuş muydu?

Tam o sırada kapı zili çaldı.

Saat sekizi yeni geçmişti.

Kapıyı açtığımda Aras elinde iki kâğıt poşetle karşımda duruyordu.

“Günaydın.”

“Günaydın.”

Poşetlerden birini bana uzattı.

“Simit.”

“Bunu tahmin etmiştim.”

“Mahallenin simitçisi yeni çıkarmış. Tek başıma yiyince suçluluk hissediyorum.”

Kaşımı kaldırdım.

“Yalan söylüyorsun.”

"Evet.”

İstemeden güldüm.

“Teşekkür ederim.”

“Rica ederim.”

Simit poşetini alırken parmaklarımız hafifçe birbirine değdi. İkimiz de aynı anda elimizi çektik.

Koridorda kısa bir sessizlik oldu.

“Uyuyabildin mi?” diye sordu.

“Pek sayılmaz.”

“Ben de.”

“Ece’nin notu aklımdan çıkmıyor.”

Aras başını hafifçe salladı.

“Akşam işten sonra tekrar bodruma inelim.”

“Tamam.”

“Defteri ve fotoğrafları bu kez daha dikkatli inceleyelim.”

“Olur.”

Tam kapıyı kapatacakken yeniden seslendi.

“Nehir.”

“Hı?”

“Bugün dikkatli ol.”

Gözlerine baktım.

Şaka yapmıyordu.

“Sen de.”

Kapıyı kapattım.

Apartmandan çıktığımda hava beklediğimden serindi. Sabah güneşi binaların arasından yeni yükseliyordu. Sokakta simitçi bağırıyor, insanlar otobüse yetişmeye çalışıyordu.

Her şey o kadar normaldi ki…

İçimdeki huzursuzluk bana saçma gelmeye başladı.

Yürümeye devam ettim.

Bir ara vitrinde kendime baktım. Saçımı kulağımın arkasına sıkıştırdım. Dün gece Aras’ın yaptığı hareket aklıma gelince istemsizce gülümsedim.

Tam o sırada siyah bir araç yavaşça önümden geçti.

Önemsemedim.

İki sokak sonra aynı araç yine karşıma çıktı.

Bu kez adımlarım farkında olmadan yavaşladı.

Tesadüf, dedim kendi kendime.

Sadece tesadüf.

Telefonumu çıkarıp saate baktım.

Kliniğe yetişmeme on dakika vardı.

Tam Aras’a “İşe gidiyorum” diye mesaj yazacakken arkamdan biri omzuma çarptı.

“Pardon.”

Refleksle döndüm.

“Önemli değil."

Adam yürüyüp gitti.

Derin bir nefes aldım.

Gerçekten paranoyaklaşıyorsun.

Yoluma devam ettim.

Köşeyi döndüğüm anda biri kolumu sertçe tuttu.

Ne olduğunu anlamadan geriye çekildim.

Ağzımdan bir çığlık çıkmaya fırsat kalmadan ağzıma kalın bir bant yapıştırıldı.

Kalbim bir anda hızlandı.

Direnmeye çalıştım.

Kolumu kurtarmaya çalıştım.

Ama beni tutan kişi çok daha güçlüydü.

Çantam omzumdan çekilip alındı.

Telefonum.

Anahtarlarım.

Cüzdanım.

Hepsi…

Her şey birkaç saniye içinde elimden gitmişti.

Beni siyah aracın içine ittiler.

Kapı kapandı.

Araç hareket etti.

Camlar karartılmıştı.

Dışarıyı göremiyordum.

Nefes almaya çalıştım.

Sakin ol.

Düşün.

Düşün, Nehir.

Tam o sırada aklıma Ece geldi.

Ece de böyle mi kayboldu?

Bir sabah evinden çıktı.

Ve bir daha dönemedi.

Gözlerim doldu.

Aracın ön tarafında iki kişi alçak sesle konuşuyordu.

“Telefon?”

“Aldım.”

“Çanta?”

“O da bizde.”

“Fark etmeden önce halledildi.”

Boğazım düğümlendi.

Beni tanıyorlardı.

Beni takip etmişlerdi.

Araç uzun süre ilerledi.

Sonunda durdu.

Beni dışarı çıkardılar.

Rutubet kokan eski bir binanın içine soktular.

Ayak seslerimiz boş koridorda yankılanıyordu.

Bir sandalyeye oturttular.

Ellerim bağlandı.

Ağzımdaki bant hâlâ duruyordu.

Başımı kaldırdığımda adamlardan biri bana baktı.

“Eğer araştırmayı bıraksaydın bunların hiçbiri olmayacaktı.”

Nefesim kesildi.

Diğeri konuştu.

“Kız Hatice’ye gitmiş.”

“Sonra bodruma inmişler.”

“Sandığı bulmuşlar.”

Gözlerimi kapattım.

Dün gece biri bizi izlemişti.

“Ece de böyle başlamıştı.”

O cümleyi duyduğum anda bütün vücudum buz kesti.

Yavaşça gözlerimi açtım.

Adam bana doğru eğildi.

“Sen de onun yaptığı hatayı yaptın.”

O an anladım.

Ece sadece kaybolmamıştı.

Onu susturmuşlardı.

Ve şimdi aynı insanlar beni de susturmaya çalışıyordu.

Aynı saatlerde…

Aras, ofise gitmek için yürüyordu ama adımları istemeden yavaşlıyordu.

Sabah Nehir’nin kapısının önünde söylediği cümle aklından çıkmıyordu.

Dikkatli ol.

Neden öyle demişti?

Telefonunu çıkarıp saate baktı.

Nehir bu saatte çoktan kliniğe varmış olurdu. Genelde işe başladığında kısa da olsa bir mesaj atardı.

Ekran hâlâ boştu.

Kaşlarını çattı.

“Garip…”

Onu aradı.
Telefon kapalıydı.
Bir kez daha aradı.
Yine kapalı.
“Şarjı mı bitti acaba?”

Kendi kendine söylediği bu cümle bile onu rahatlatmadı.

Yol ayrımına geldiğinde durdu. Bir taraf kendi iş yerine gidiyordu, diğer taraf Nehir’nin çalıştığı kliniğe.

Birkaç saniye kararsız kaldı.

Sonra içini kemiren huzursuzluğa daha fazla karşı koyamadı.

“Saçmalıyorum.” diye mırıldandı. “Muhtemelen telefonu kapalıdır.”

Ama buna rağmen yönünü değiştirdi.

Nehir’nin kliniğine doğru yürümeye başladı.

Kliniğin bulunduğu sokağa girdiğinde cam kapının önünde birkaç danışan bekliyordu. İçeri girdi.

Resepsiyondaki genç kadın başını kaldırdı.

“Merhaba, yardımcı olabilir miyim?”

“Ben Aras. Nehir Hanım’la görüşecektim.”

Kadın bilgisayara baktı.

“Nehir Hanım mı?”

“Evet.”

Kısa bir sessizlik oldu.

“Bugün henüz gelmedi.”

Aras’ın yüzündeki ifade değişmedi ama kalbi hızlandı.

“Belki geç kalmıştır?”

Kadın başını iki yana salladı.

“Hayır, Nehir Hanım geç kalan biri değildir. Üstelik ilk danışanı sekiz buçuktaydı. Kendisine de ulaşamıyoruz.”

“Telefonu kapalı…”

“Evet.”

Aras birkaç saniye olduğu yerde kaldı.

“Teşekkür ederim."

Dışarı çıktığında sokak bir anda olduğundan daha sessiz gelmeye başladı.

Telefonunu tekrar çıkardı.

Nehir’yi yeniden aradı.

Kapalı.

Bu kez içindeki huzursuzluk yerini korkuya bırakıyordu.

Klinikten apartmana doğru yürümeye başladı.

Tam köşeyi dönerken kaldırımın kenarında parlayan küçük bir şey dikkatini çekti.

Adımları yavaşladı.

Eğilip yerden aldı.

Küçük mavi deniz kabuğu olan anahtarlık.

Nehir’indi.

Bunu biliyordu çünkü Nehir apartman kapısını açarken anahtarını hep o mavi deniz kabuğundan tutardı.

Parmaklarının arasında çevirdi.

“Nehir…”

Gözleri çevreyi taradı.

Kaldırımın kenarında ezilmiş bir simit poşeti duruyordu.

Sabah ona verdiği poşetin aynısı.

Aras poşeti eline aldı.

İçinde yarım simit vardı.

Bir anda gözü yolun kenarındaki siyah lastik izlerine takıldı.

Taze görünüyordu.

Sanki bir araç burada aniden durmuş, sonra hızla uzaklaşmıştı.

Aras’ın nefesi sıklaştı.

Artık bunun bir tesadüf olmadığına emindi.

Nehir kaybolmuştu.

Ve onu alanlar, Ece’yi alan kişiler olabilirdi.