17. bölüm · Kapı No:12
16 - Müsait Misin?
Sabah gözlerimi açtığımda birkaç saniye boyunca hiçbir şey hissetmedim.
Ne korku.
Ne endişe.
Ne de dün gecenin ağırlığı.
Sadece tavana baktım. O birkaç saniye, sanki dünya beni unutmuştu. Keşke biraz daha sürseydi.
Sonra her şey bir anda geri geldi.
O eski depo.
Pas kokusu.
Polis sesleri.
Ve Aras’ın bana sıkıca sarıldığı o an…
Yatağın içinde doğrulurken boğazım düğümlendi. Dün gece gerçekten yaşanmıştı. Depoya girmiştik, polisler gelmişti, herkes birbirine bağırıyor, telsiz sesleri karanlığın içinde yankılanıyordu. Ama en kötüsü, hiçbir şeyin net olmamasıydı.
Polisler içeride ne bulmuştu?
Neden bizi apar topar dışarı çıkarmışlardı?
Ece’ye ne olmuştu?
Onu aslında tanımıyordum. Sadece bir isimdi benim için. Bir fotoğraf, birkaç tanıklık ve peşinden sürüklendiğimiz bir gizem. Ama nedense sanki onu yıllardır tanıyormuşum gibi içimde ağır bir huzursuzluk vardı.
Yatağın kenarında uzun süre öylece oturdum. Telefonumu elime aldım.
Ekran bomboştu.
Hiçbir bildirim yoktu.
Aras yazmamıştı.
Nedense bunu görünce içimde küçük bir boşluk oluştu. Belki karakoldaydı. Belki polislerle konuşuyordu. Belki de benim gibi ne düşüneceğini bilmiyordu.
Telefonu yavaşça komodine bıraktım.
Perdeyi araladığım anda güneş ışığı odanın içine doldu.
Bu kadar normal bir sabahın olması bana haksızlık gibi geldi.
Karşı apartmanın balkonunda yaşlı bir kadın çiçeklerini suluyordu. Sokaktan simitçinin sesi geliyordu. Bir çocuk okul çantasını sürükleyerek yürüyordu.
Dün gece bir depoda korkunç bir şey olmuştu.
Ama şehir hiçbir şey olmamış gibi davranıyordu.
Mutfakta kendime kahve hazırladım. Fincanı elime aldığımda ellerimin hafifçe titrediğini fark ettim. Bir yudum almaya çalıştım ama boğazımdan geçmedi.
Aynaya baktığımda gözlerimin altındaki morluklar gece boyunca hiç uyumamışım gibi görünüyordu.
“Toparlan,” diye fısıldadım.
Kliniğe gitmek istemiyordum. Hiç kimseyle konuşmak istemiyordum. Ama evde kalırsam düşüncelerim beni daha da boğacaktı.
Hazırlanıp çantamı aldım ve apartmandan çıktım.
Sabah serinliği yüzüme çarparken yürümeye başladım. Düşüncelerim sürekli aynı yere dönüyordu; cevaplanmamış sorulara. Belirsizlik, insanı bazen gerçeğin kendisinden daha fazla yoruyordu.
Kliniğin bulunduğu sokağa girdiğimde tanıdık binaları görmek bile garip hissettirdi. Sanki dün gece başka bir hayata aitmişim de bu sabah eski hayatıma dönmeye çalışıyormuşum gibi.
Cam kapının önünde durdum.
Derin bir nefes aldım.
Ve kapıyı iterek içeri girdim.
Kliniğin tanıdık lavanta kokusu burnuma doldu.
Normalde bu koku beni rahatlatırdı.
Bugün hiçbir şey hissettirmedi.
Resepsiyon masasının arkasındaki Zeynep başını kaldırdı. Beni görür görmez yüzündeki ifade değişti.
“Nehir?”
“Günaydın.”
Sesim beklediğimden daha kısıktı.
Zeynep bana birkaç saniye baktıktan sonra kaşlarını çattı.
“İyi misin sen?”
“İyiyim.”
Kelime ağzımdan otomatik olarak çıktı.
“Hayır, değilsin. Dün sana ulaşamadım. Bir şey mi oldu?”
Çantamı masamın yanına bıraktım.
“Uzun hikâye.”
Sesimdeki yorgunluk onu susturdu.
“Tamam,” dedi yumuşakça. “Konuşmak istersen buradayım.”
Başımı hafifçe salladım.
Gün ağır ağır geçti. Danışanlarım konuşuyor, ben dinliyordum. Sorular soruyor, notlar alıyordum ama zihnim sürekli başka yere kayıyordu. Bir danışan kaybetme korkusundan bahsederken elimdeki kalem birkaç saniye durdu. O an fark ettim ki ben de bütün gün aynı şeyden kaçıyordum.
Akşam olduğunda kliniğin kapısından çıktım. Hava serinlemiş, güneş batmaya başlamıştı. Derin bir nefes aldım.
Tam o sırada telefonum titredi.
Ekrana baktım.
Aras.
Kalbim istemsizce hızlandı.
Mesajı açtım.
Aras: Akşam müsait misin?
Parmaklarım ekranın üzerinde durdu. Bütün gün ilk kez içimde küçük de olsa sıcak bir his oluşmuştu. Garipti. Çünkü sabah uyandığım andan beri tek hissettiğim şey ağırlıktı.
Nehir: Müsaitim.
Cevap neredeyse anında geldi.
Aras: Baş başa yemek yiyelim mi?
Normalde düşünürdüm.
Bahane bulurdum.
“Yorgunum,” derdim.
“Başka zaman,” derdim.
Ama bugün yalnız kalmak istemiyordum.
Nehir: Olur.
Telefon tekrar titredi.
Aras: Bir saate hazır ol.
Eve döndüğümde dolabın karşısında uzun süre durdum. Ne giyeceğime karar veremiyordum. Sonunda dizlerimin biraz üzerinde biten, sade ama zarif lacivert bir elbise seçtim. Saçlarımı hafifçe dalgalandırdım, çok belli olmayan bir makyaj yaptım.
Aynaya baktığımda sabahki yorgun kız hâlâ oradaydı.
Ama gözlerinde çok küçük de olsa bir ışık vardı.
Tam bir saat sonra kapı çaldı.
Kapıyı açtığım anda istemsizce gülümsedim.
Aras lacivert bir gömlek giymişti.
O da önce bana baktı, sonra kendi gömleğine.
Sonra tekrar bana.
“Bir dakika…” dedi gözlerini kısarak.
Ben de elbiseme baktım.
Aynı anda konuştuğumuz için ikimiz de güldük.
“Bugün eşleşmişiz.”
“Sanırım.”
“Yoksa gizlice anlaşma mı yaptın?”
“Ben sana aynısını soracaktım.”
“Demek ki apartman bizi aynı renge zorlamış.”
“Abartma.”
“Ciddiyim. Şu an dışarıdan bakan biri bizi çift sanır.”
Kalbim kısa bir an duraksadı.
Aras da söylediği cümlenin farkına varmış gibi boğazını temizledi.
“Yani… şey… renk uyumu açısından dedim.”
“Tabii canım.”
Birbirimize bakıp tekrar güldük.
Küçük ama sakin bir restorana gittik. Pencere kenarındaki masaya oturduk. Dışarıda deniz görünüyordu; akşam rüzgârı suyun yüzeyini hafifçe dalgalandırıyor, uzaktaki ışıklar denizin üzerinde ince çizgiler gibi uzanıyordu.
Garson menüleri bırakıp uzaklaştı.
Aras menüye göz gezdirirken bana baktı.
“Karar verebiliyor musun?”
“Bugün beynim çok yavaş çalışıyor.”
“O zaman kolaylaştırıyorum. Burada mantarlı risotto gerçekten güzel.”
“Sen onu mu alacaksın?”
“Evet.”
Ben de menüyü kapattım.
“Ben de aynı şeyi alacağım.”
“Bak, yine eşleştik.”
“Bu tesadüf biraz fazla olmaya başladı.”
“İtiraf et, beni kopyalıyorsun.”
“Hayal kurmaya devam et.”
Siparişler geldiğinde masaya tereyağı ve mantar kokusu yayıldı. Çatalımı elime aldım, küçük bir lokma aldım ve tabağa geri bıraktım.
Aras birkaç saniye sessizce beni izledi.
“Yemiyorsun.”
Başımı kaldırdım.
“Yiyorum.”
“Nehir.”
Sesindeki yumuşaklık beni ele verdi.
“İlk lokmadan sonra tabağa dokunmadın.”
İç çektim.
“Açım aslında.”
“Ama?”
“Midem düğüm.”
“Dün geceden beri doğru düzgün bir şey yedin mi?”
Bir an düşündüm.
“Sanırım sadece sabah kahvesi.”
“Onu da bitirmedin, değil mi?”
Şaşkınlıkla ona baktım.
“Nasıl anladın?”
“Kahveyi seven biri fincanını yarım bırakmaz.”
Gözlerimi kaçırdım.
“Beni bu kadar dikkatli izliyor muydun?”
Omuz silkti.
“Fark etmeden oluyormuş.”
İstemeden gülümsedim.
“Tamam,” dedi. “Bir anlaşma yapıyoruz.”
“Ne anlaşması?”
“Üç lokma daha yiyeceksin.”
“Çocuk muyum ben?”
“Şu an biraz öylesin.”
“Emir vermeyi seviyorsun.”
“Hayır. Sadece bütün gün hiçbir şey yememiş olman hoşuma gitmiyor.”
Çatalımı tekrar elime aldım. Üç küçük lokma daha yedim.
“Oldu mu?”
“Bir tane daha.”
“Aras.”
“Son.”
Gülerek bir lokma daha aldım.
“Tamam mı?”
“Şimdi oldu.”
Yemek ilerledikçe konuşmalarımız daha doğal akmaya başladı. Aras çocukken çok yemek seçtiğini anlattı, ben de onunla dalga geçtim. Uzun zamandır ilk kez kendimi bu kadar rahat hissediyordum.
Garson tabakları topladıktan sonra kahveleri getirdi.
Bir süre sessiz kaldık.
O sessizlik rahatsız edici değildi.
Tam tersine, uzun zamandır ilk kez birinin yanında susmanın da konuşmak kadar kolay olduğunu hissediyordum.
Aras fincanını masaya bıraktı.
“Şu an daha iyi misin?”
Derin bir nefes aldım.
“Biraz.”
“Dün seni çok kötü gördüm.”
“Ben de kendimi öyle hissettim zaten.”
Gözlerimi kahveme indirdim.
“Hâlâ tam geçti diyemem. Olanlardan sonra kafam sürekli aynı yere gidiyor.”
“Normal.”
“Bugün biraz daha iyiyim ama.”
“Neden?”
Gözlerimi ona çevirdim.
“Çünkü bütün gün ilk kez gerçekten nefes aldığımı hissediyorum.”
Aras bir şey söylemedi.
Sadece baktı.
“Yanında olduğumda,” dedim yavaşça, “düşüncelerim biraz olsun yavaşlıyor.”
Bakışları yumuşadı.
“Bunu duyduğuma sevindim.”
Restorandaki müzik usulca devam ediyor, dışarıda geçen arabaların ışıkları camdan içeri vuruyordu.
Aras derin bir nefes aldı.
“Nehir…”
“Efendim?”
Gözlerimin içine baktı.
“Ben sana bir şey demek istiyorum…”
