2. bölüm / 6
KANDAN GÜLLERBİR EV DOLUSU BİZ
Bölümler 6Şu an: BİR EV DOLUSU BİZ
13 Kasım 2026
"Asya! O benim ekmeğimdi!"
"Artık değil."
Gözlerimi aralamadan önce mutfaktan gelen bağrışmaları dinledim. Her sabah aynı senaryo. Kimse saat yedi buçukta kavga etmek istemezdi ama biz dört kız aynı evde yaşıyorduk. Böyle şeyler kaçınılmazdı. Uyumak istiyordum. Yetmez miydi bu kadar çile ? Bari hafta sonu dinlenelim! Yastığı başıma bastırdım. Belki sesler kesilir diye düşündüm ama kesilmedi.
Asya'nın çığlığı duyuluyordu. "Ece, beni bırak!"
"Hayır. Tostumu geri ver" Kararlı bir sesle itiraz ediyordu Ece.
"Alabilirsen al."
Derin bir nefes verdim. İkisinin enerjisinden biraz bana verseler keşke. Bence haklıyım. Nasıl sabahın köründe bu kadar enerjik olabiliyorlar? Onların aksine ben ölü ruh gibi görünüyorum ayrıca çok sinirli oluyorum . Onların enerjisi lazım bana. Bir günlüğüne başka biri olsam insanları 'Sabahları Yasmin’e bulaşmayın’ diye tembihlerdim. Saat daha sabah yedi buçuktu!
Yatağımdan kalkıp odanın kapısını açtığım an mutfaktan bir kahkaha yükseldi.
Mutfağa girdiğimde Asya elinde tostla mutlu mutlu sırıtıyordu. Sırıtışı zafer doluydu. Ece onu yakalamaya çalışırken masanın etrafında dönüyordu.
"Bırak şunu!" diye sinirle ağzının içinden konuştu Ece.
"Bırakmam."
"O benim tostum!"
"Artık benim."
İkisi masanın etrafında koşarken sandalyeler gıcırdıyor, Nisa ise olan biteni hiç umursamadan ders notlarını okuyordu. Başını bile kaldırmadan konuştu.
"Eğer şu masayı devirecekseniz önce çayımı içmeme izin verin." Dedi Nisa daha fazla dayanamadan çay bardağını sertçe masaya vurarak. Fakat Asya hiç oralı değildi. Kendince Nisa ona hak vermişti.
"Gördün mü?" dedi bana dönerek. "Nisa bile bana hak verdi."
"Hayır" dedi Nisa aynı ifadeyle. "Sadece çayımı dökmenizi istemiyorum" İkisine de dik dik baktım. Yüzümdeki sizden bıktım ifadesi çok net görünüyordu.
Aslında oldukça nazik, hanım hanımcık bir kızdım. Bu nedenle "Ben açım." dedim lafı uzatmadan sertçe bakarak. Bunu dile getirme isteğime engel olamamıştım.
Asya birkaç saniye düşündü. Sonra tostun yarısını koparıp bana uzattı. "Al."
"Şaka mı bu?" Diye şaşkınlıkla Asya'ya döndü Ece.
"Paylaşmak güzeldir."
Mutfağı kahkahalar doldurdu. Ama benim bunları düşünecek halim yoktu çünkü karnım açtı. Birazdan düşüp şak diye yere yığılabilirdim. Onlar orada kavga ederken ben hiçbir şey olmamış gibi dolabı açtım. Boş. İçinde olan tek şey bir paket makarna, yarım kutu süt, iki yumurta ve son kullanma tarihini sorgulamak istemediğim yoğurt . Okul dışında kalan zamanımda, bir mağazada çalışıyordum. Maaş gününe kadar idare etmemiz gerekiyordu. Ece bunu anlamış olacak ki omzuma hafifçe vurdu.
"Akşama markete uğrarız."
Başımı salladım. "Harçlıklar birleşirse."
"Birleşir."
"Ya birleşmezse?"
Asya araya girdi. "O zaman makarnaya makarna sosu yaparız."
"Ne sosu yapacağız be?"
"Makarna." İçeride kahkahalar koptu. Umarım komşular birazdan alacaklı gibi kapımızı çalmaz yoksa fena başımıza patlardı bu olay. Malum... Bir hafta önce biraz şarkı açtığımızda huysuz komşumuz Makbule Hanım ile eşi Kamil Bey bizi attırmak için ev sahibinin kapısında bir buçuk saat beklemişti. Allah'tan Makbule Hanımın 24 yaşındaki yeğeni Karahan onları ikna ederek bizi durumdan kurtarmıştı
İşte burası benim evimdi. Dağınıktı , eskiydi. Bazen soğuk, çoğu zaman parasız. Ama mutlu. Huzurlu... Çünkü aile olmak için aynı soyadı taşımak gerekmiyordu. Ailemdi onlar benim. Ailem yokken bana aile oldular.
Bazen aynı makarnayı paylaşmak yeterliydi. Aynı sofraya oturmak. Aynı anılarda mutlu şekilde yer almak. Ev dediğimiz onlarla kahkaha attığımız, beraber sevindiğimiz, birbirimize kızdığımız, kavga ettiğimiz, saçmalıklar yaptığımız anları saklayan dört duvar iki tavan arası olmalıydı ki birbirimizden vazgeçemiyorduk. Duygusallaşıyordum her anımızı yaşarken. Zira orada, bu anın bir daha yaşanmayacağını düşünen, bilen tek kişi bendim
Tam o sırada mutfaktaki televizyonun sesi yükseldi... “Bu sabah şehrin kuzeyinde bulunan boş arazide bir ceset bulundu" Kahkahalarımız bir anda kesildi. Asya elindeki tosttan bir ısırık alırken kumandayı eline uzattı ve sesi biraz açtı.
"Cinayetin son olaylarla bağlantılı olup olmadığı araştırılıyor." Ece'nin yüzündeki gülümseme silindi. "Yine mi..." diye mırıldandı. Kimse cevap vermedi. Son zamanlarda şehirde ölüm sıradan bir haber hâline gelmişti. İnsanlar birkaç gün konuşuyor, sosyal medyada birkaç paylaşım yapıyor, sonra hayatlarına kaldıkları yerden devam ediyorlardı. Ta ki bir sonraki ceset bulunana kadar. Asya kumandayı eline aldı ve bu saçmalığa son vermek isteyerek televizyonu kapattı.
"Sabah sabah insanın moralini bozuyorlar." Diye homurdandı.
Mutfak yeniden sessizliğe gömüldü. Sessizlik bize hiç yakışmıyordu. Bu yüzden ilk bozan yine Ece oldu. "Tamam." dedi derin nefes alarak. "Bugün kim bulaşıkları yıkayacak?" Üçümüz aynı anda ona boş bakışlar attık . Ne diyordu bu şimdi? Bakışlarını fark ettiğinde durup önüne döndü ve bal köpüğü saçlarını omzundan geriye atıp kehribara çalan ela gözlerini kendi önüne çevirdi.
Alışmıştık. Kahkahalar yeniden mutfağı doldurdu. İçimden istemsizce gülümsedim. Belki dünya dışarıda her geçen gün biraz daha kararıyordu. Belki insanlar korkuyla yaşamaya alışıyordu. Ama bu evin içinde... Biz hâlâ birbirimizin en güvenli yeriydik. Saati kontrol ettim.
"Gideceksek beş dakika içinde çıkmamız lazım."
"Beş dakika mı?" Dedi Asya şaşkınlıkla. "Saçımı bile toplamadım." Ece gözlerini devirdi. Ama bence Asya haklıydı. Saçlarını hazırlamadan dışarımı çıkılır ?
"Sen zaten saçını toplasan da toplamasan da aynı görünüyorsun."
"Teşekkür ederim."
“Rica ederim” diyerek Asya'ya uzaktan öpücük attı. Nisa ile göz göze gelip bıkkın bakışlarla birbirimize baktık . Sonra gülerek odalarımıza dağıldık. O sırada hiçbirimiz bilmiyorduk.
Bu sabah evden çıkarken yaşayacağımız son normal sabah olacaktı.
Odama girer girmez okul çantamı yatağın üzerine bıraktım. "Dün gece neden hazırlamadım ki..." diye söylenerek dolabı açtım. Üniformam askıda duruyordu. Kırışmıştı. Harika... Ütüyle uğraşacak vaktim yoktu. Üzerimi değiştirdikten sonra aynanın karşısına geçtim. Dağılmış saçlarımı aceleyle topladım. Gözlerimin altındaki kapatamadığım nefret morluklar, son birkaç gecedir doğru düzgün uyuyamadığımı ele veriyordu. Annem öldüğünden beri uykularım eskisi gibi değildi. Yani beş yaşımdan beri ... En azından gece üç gibi yatıyordum
Ablamı kaybettikten sonra ise uykum tamamen altüst oldu . Her gün sabahlıyordum . Ablamı iki yıl önce kaybetmiştim. Araba kazası geçirmişti ve adeta araba, tırın içine geçmişti. O gün ablam hazırlanırken 'bende gelebilir miyim’ dediğimde ‘Hayır Yasmin işim var git kendi arkadaşlarınla takıl. Kendi yaşıtlarınla’ demişti. On beş yaşındaydım o zaman, diretmedim küçük çocuk gibi. Onu çok özlüyorum. Hatta kavgalarımızı bile. Kullanmadığı eşyaları bana ‘al sana alışveriş. Bedava. Daha ne istiyorsun ?’ diye vermesini, ara sıra vicdana gelip beni de kendiyle mağazaya götürmesini, odasına girdiğimde güzellikle ve nazik bir dille (!) odasından çıkmam gerektiğini söylemesini, her Allah’ın günü durduk yere bana bulaşmasına rağmen başka birisi aynı şeyleri yapsa orayı şüphesiz onun başına yıkmasını...
Derin bir nefes aldım. Bugün güzel geçecek Yasmin. Koridordan Asya'nın sesi duyuldu. "Yasmin! Çıkıyoruz!"
"Geliyorum!"
Çantamı omzuma geçirip odadan çıktım. Ece ayakkabılarını giymeye çalışıyordu ama bağcığı düğüm olduğu için şekilden şekile giriyordu . Sonunda ayakkabısını giyip homurdandı. "Bu ev bana düşman."
"İyi sabahlar." dedim gülerek. Kapıyı kilitledikten sonra hep birlikte apartmandan çıktık. Sabah serinliği yüzüme çarptı. Sokak her zamanki gibi kalabalıktı. İnsanlar işe yetişmeye çalışıyor, öğrenciler otobüs durağına doğru koşuyordu. Ve ben kalabalıktan nefret eden biriydim . Kendimi kalabalıkta rahat hissetmiyordum. Ama bugün bir şey farklıydı. Sokağın köşesinde iki polis aracı vardı. Meraklı insanlar uzaktan olup biteni izliyordu.
Asya yavaşladı. "Acaba..." Ece başını iki yana salladı. "Boş ver. Geç kalacağız."
Tam yürümeye devam edecekken rüzgâr ayaklarımızın dibine kırmızı, kurumuş bir gül yaprağı sürükledi. Hepimiz istemsizce durduk. Kimse konuşmadı. Çünkü bu şehirde... Kurumuş kırmızı bir gül yaprağı artık sadece bir çiçek değildi. Yine de umursamadık... Yada umursamamayı tercih ettik . Büşra ile aynı anda “Bu şehirdekiler kafayı yemiş” dediğimizde dünya nihayet normale döndü . Aynı anda birbirimize baktık ve kahkahaya boğulduk
Şehirdeki ölümler bizi şaşırtmıyordu artık. Şehir eskisi gibi değildi. Ölümler birer sır gibiydi, kimse Kandan Güller’i bulamıyordu ve onlara dair fikirleri yoktu. Kandan Güller’in varlığından haberleri olması yetmiyordu. Cinayet Bürosu’ndan Komiser Kaan Altuğ günlerdir sabahlayarak bu vakayı çözmeye çalışıyordu ancak henüz bir sonuca varamamıştı.
Siyah bir araç hâlâ aynı yerdeydi ve sanki... Bizi izliyordu.
"Yasmin!"
Asya'nın sesiyle irkildim.
"Neye bakıyorsun öyle?" Dedi beni tepeden tırnağa süzerek ."Hiç..." Diye cevap verdim harfleri uzatarak. Ama gözüm araçtan ayrılmıyordu. Resmen “ben buradayım !” diye bağıran Passat vardı karşımda. Allah’ım bizim neyimiz eksik ? Arabaya tekrar baktığımda çoktan hareket etmişti.
"Garip" Diye mırıldandım gittiği yola bakarken. Gözlerime hakim olamıyorum. Yardım edin ...
"Neymiş garip olan?" diye sordu Büşra.
"Az önce burada siyah bir araba vardı."
"Eee?"
"Bilmiyorum. İçime tuhaf bir his doğdu."
Ece omzuma vurdu "Sen son zamanlarda fazla polisiye izliyorsun." Haklıydı. İzliyordum. Sık sık polisiye kitapları okur, polisiye filmleri izlerdim. İlgimi çekiyordu. Olay örgüleri, gizemler... Kendimi bazen izlediğim filmler, okuduğum kitapların içinde gibi hissediyordum. Hatta bazen kendimi kaybedip bir müzik açıyor, kamera varmış gibi kendi kendime birden fazla karakter oluşturup sayısız sezon içeren hayali film çekiyordum. Ama kimse bunu kabullenmemi sağlayamazdı. Şuracıkta belamı bulup gebereceğimi bilsem söylemezdim. Bir gururumuz vardı yani öyle değil mi ? Aslında gururdan çok utanç vardı.
"İzlemiyorum."
"O zaman fazla düşünüyorsun." İstemeden gülümsedim. Haklıydı. Beni bu kadar tanıması yüksek derecede korkunçtu. Biri acilen Ece'yi durdurmalıydı. Tabii gülümsememe karşılık bile vermeden yoluna ilerledi koca yürekli arkadaşım. Göz devirerek arkasından ilerledim ve diğerlerinin yanına ulaştım. Hep birlikte okul binasına girdik.
Koridor her zamanki gibi kalabalıktı. Öğrenciler koşuşturuyor, öğretmenler sınıflara yetişmeye çalışıyordu. Tam sınıfımıza girecekken okul hoparlöründen müdürün sesi duyuldu.
"Değerli öğrencilerimiz, lütfen ilk ders başlamadan önce sınıflarınızdan ayrılmayınız."
Koridordaki uğultu bir anda arttı. Sınıfa girip yerlerimize oturduk. Ben cam kenarındaki sırama geçerken Elif hemen yanıma çöktü. "Kesin biri kavga etmiştir." Ece başını salladı. "Yok ya, müdür bunun için anons yapmaz." Ve yine haklıydı... En sonunda annesi Melike teyzeye şikayet edeceğim. Her defasında haklı çıkıyor bu kız. Adil değil. Tam o sırada kapı açıldı. Sınıf öğretmenimiz içeri girdi. Her zamankinden daha ciddiydi. Gözleri bütün sınıfı tek tek dolaştı.
"Günaydın çocuklar."
"Günaydın hocam."
Masasına dosyalarını bıraktıktan sonra birkaç saniye sessiz kaldı. "Bugün sizden bir ricam var." Sınıfta çıt çıkmıyordu.
"Sabah bulunan cesetle ilgili sosyal medyada dolaşan haberlere itibar etmeyin. Polis gerekli açıklamayı yapacaktır." Bir anda sınıf hareketlendi.
Öğretmen iki elini kaldırarak herkesi susturdu. "Bu konuyla ilgili konuşmayacağız. Şimdi dersimize geçelim." Çıt çıkmadı ama hoca dahil hepimiz, kimsenin aklının derste olmadığınıu biliyorduk. Bir kere ben kendimden biliyordum. Defterimi açmış görünüyordum ama gözüm penceredeydi. Okul bahçesi görünüyordu. Gözlerim bahçeyi taradı. Ders dışında her şey ile uğraşabilirdim şuan. Banklar, ağaçlar, gökyüzü, siyah kapüşonlu bir adam... Siyah kapüşonlu bir adam ? Bahçe kapısının orada bekliyordu öylece. Sadece okul binasına bakıyordu. Anlamıyorum güvenlikte mi yok bu okulda ? Ön sıramdaki Belinay benim ismimi ağzına aldığı an istemsiz irkildim. Gözlerimi karşımdaki Belinay'a diktim. Sohbet etmek içindi herhalde. Bir anda konuşmaya başladı.
Belinay'ın ne anlattığına dair fikrim yoktu. Benim aklım tamamen başka bir yerdeydi. Sadece nasıl gözümü pencereden ayırırım düşünüyordum çünkü tekrar pencereye baktığımda kapüşonlu kişi yoktu. Yerinde yalnızca rüzgârın sürüklediği tek bir kurumuş kırmızı gül yaprağı vardı. İçimi açıklayamadığım bir ürperti kapladı.
✦🌹✦
12 yıl önce
17 Eylül 2014
Gün batımı turuncu-pembe renkleriyle gökyüzünü süslüyordu. Yasmin henüz beş yaşındaydı. Elinde papatya buketi ile babasıyla beraber hastaneye gidiyordu. Babası Ayaz onu zor bela arabanın arka koltuğuna oturtmuştu. Uslu durması için sıkı sıkı tembihlemişti. Ara sıra dikiz aynasından Yasmin'e bakıyordu
Bir süre araba ilerlerken Ayaz sessizliği bozdu. "Bana bak Yasmin. Hastanede uslu duracaksın. Yoksa direkt eve gideriz ve anneni göremezsin" dedi. Tabii ki uslu durmasaydı eve gitmeyeceklerdi fakat Ayaz'ın bir şekilde, kahverengi gözlerini fal taşı gibi açmış, minik parmaklarını şekilli saçlarının ucuna dolayıp oynayan bu tatlı baş belasını zapt etmesi gerekiyordu.
"Sen beni annemle mi tehdit ediyorsun?"
"Sen daha beş yaşındasın yer cücesi. Tehdidin ne demek olduğunu bilmemen gerekiyor"
Yasmin bu yanıta karşılık olarak yüzünü buruşturup beş parmağını açarak "Yoo ben altı yaşındayım bir kere" diye çıkıştı. Ayaz bunu gördüğünde gülmemek için iki dudağını birbirine bastırdı. Derin nefes aldı ve arabayı park etti. Dışarı çıktıklarında Yasmin önündeki hastaneyi dikkatle inceledi. "Buraya hastane mi diyorlar baba?" Diye mırıldandı gözlerini hastaneden çekmeden.
“Evet küçük hanım” diye yanıtladı Ayaz kızının açık beline gelen koyu kahverengi saçlarını hafifçe okşarken
Yasmin babasının elini tuttu ve içeri girdiler. Ayaz hastanın eşi olduğunu belirtti ve Sema'nın olduğu hastane odasına yöneldiler. Kapıyı açtıklarında Gökçe yatıyor, gözleri kapalıydı. Monitörde düzenli kalp ritimleri gözüküyordu. Yasmin annesine koşmaya başladı ama arkasından babası tuttu ve uyarıcı bakışlar attı. Dinlemedi Yasmin, kaşlarını çattı ve söylenmeye başladı.
"Gitcem" Kendinden emindi Yasmin.
"Annen hasta Yasmin. Biraz sakin davran."
Yasmin daha çok kaşlarını çattı. Yavaşça annesinin yanına gidip elini tutabilirdi ama inadı tutmuştu. Birkaç dakika kavga ettiler. Ama Yasmin konuşmaya devam ederken monitörden yükselen alarm sesi kavgayı böldü. Ekrandaki ritim değişmişti. Sağlık ekibi hızla odaya doluşmuştu. Yasmin ve Ayaz odadan çıktı. Yoğun bir müdahalenin ardından doktor hastayı son kez kontrol etti ve derin bir nefes alarak kapıya yöneldi. Kapıyı araladığında koridordaki umut dolu bakışlarla karşılaştı. Ayaz'a baktı usulca. Ayaz güzel haber beklediğini söyleyen gözlerle bakıyordu doktora, umut kırıntısıyla. Doktor sessizce başını eğdi.
"Elimizden gelen her şeyi yaptık ancak... Bütün müdahalelere rağmen, eşinizi kurtaramadık. Başınız sağolsun."
Ayaz'ın gözleri çaresizce dolmuş, başı dönerken Yasmin sessizce etrafa bakıyordu. Canından çok sevdiği annesini kaybetmişti. Annesi onu beş yaşına getirip sessiz sedasız yanından ayrılmıştı. Aklı almadı onun... Hastaneyi bile ilk kez gerçekten kavramıştı, nereden bilecekti ki birinin ölüm anını? Kim bilirdi ki beş yaşında annesini kaybeden birinin duygusunu Yasmin bile anlayamamışken...
✦🌹✦
Ders bittiğinde dışarıda takıldım. Kaç saat sürdü bilmiyorum. Sınıf arkadaşlarım Atlas ve Gizem ile buluştum. Gizem ile Atlas kardeşti. Gizem bir ay önce gelmişti ama hemen alışmıştık birbirimize. Sıcakkanlı, düz açık kahverengi saçlı, bal rengi gözlü kısa ama tatlı biriydi. Atlas ise onun aksine sarı saçlı mavi gözlü çekici biriydi. Kafeye geçip beraber derslerde anlamadığımız konular üzerine konuştuk.
Akşam olduğunda yağmur hala şehri ıslatıyordu. Sokak lambasının ışığı kaldırımlarda titriyor, her damla düşerken sanki bir şey fısıldıyordu. Sanki şehrin susmasını istiyordu. Kulaklığım takılıydı ama müzik dinlemiyordum aslında, sadece ses olsa yeterliydi. Kıraç’tan Kan ve Gül şarkısı açıktı. Eve dönerken her şey her zamanki gibiydi. Olması gerektiği gibi. Ama içimde açıklayamadığım garip his vardı. Eksiklik vardı sanki. Adımlarımı önce yavaşlattım, sonra durdurdum. Kaldırımın tam ortasında bir şey gördüm. Kırmızı bir gül... Gülün son olaylarla ilgili bir bağlantısı olmadığını umuyorum. Gül işte değil mi? Normal gül. İçimizi karartmaya gerek yok Yasmin.
Islak olmalıydı ama değildi. Yağmurun altında duruyordu ama yağmur ona dokunmak istemiyor gibiydi. Etrafıma baktım. Kimse yoktu. Sokak bomboştu, ben yine de izleniyor gibi hissediyordum. Bir adım attım tereddüt ederek. Sonra yavaş adımlarla ilerlemeye başladım. Artık yol daha net görünüyordu. Eğildim, biraz daha eğildim. Parmaklarım tam gülün dalındaki dikensiz kısmına değecekken arkamdan birisi “Dokunma ona” dedi yakından gelen sert ses. Bir anda geri çekildim. Kalbim hızla çarpıyordu. Başımı kaldırdım ve eğildiğim yerden doğruldum. Karşımda yirmi bir yaşlarında gösteren bir adam vardı. Gençti. Simsiyah saçları yağmurun altında ıslanırken ormanı anımsatan yemyeşil gözleri kendini gayet makul bir şekilde belli ediyordu. Benim ela gözlerime kilitlenmişti. Yakışıklı mıydı? Evet. Genç miydi? Evet. Korkutucu muydu? Fazlasıyla. Yüzü sakindi ama gözleri... Hiç sakin değildi. Benim gördüklerimden çok daha fazlasını görmüş gibiydi. Bir kaç saniye suratına aval aval baktıktan sonra toparladım kendimi. “Sen kimsin” dedim hızla. Gerçekten mi Yasmin? Ne yapacaksın sen adamın kim olduğunu? Diye geçirdim içimden ama çok geçti, söylemiştim bir kere. Gözlerini güle çevirdi yok saydı beni. En azından bir cevap verebilirdi. Ama vermedi! Peki ben neden bu kadar sinirlenmiştim hayatımda ilk defa gördüğüm bir adamın bana cevap vermemesine? Bir süre daha bunları düşünüp suratına baktıktan sonra “Neden dokunamayayım?” dedim bu sefer daha sert bir şekilde. Cevap vermesini istediğimi belli ettiğim için yeşillerini tekrar bana çevirdi. Bir süre yüzümü taradı sonra konuştu
"Çünkü bazı şeyler..." Diye başladı söze. Kelimeleri özenle seçiyor gibiydi.
"...Sadece çiçek değildir anladın mı?" İçimi ürpertmişti bu söz. Annelerinden azar yediği için sessizce bakan çocuklar gibi gözüktüğüme yüzde yüz emindim. Yağmur artık hissettirmiyordu bile, dünya bir süreliğine biraz uzaklaşmıştı. "Ne demek bu?" Dedim ama cevap gelmedi. Duvarla konuşuyorduk resmen. Sanki cevap vermek istemiyor değil, veremiyordu. O an telefonum titredi. Sırası mıydı şimdi yani? Zamanlama mükemmel. Bakmadım telefonu çünkü şimdi anladım Bu gül tesadüf değildi ve ben yanlış bir şeyi fark etmiştim; Hayatım değişmişti. Bizim hikayemiz bir gülle başlamıştı. Bir gül, seneye reşit olacak bir kız çocuğunun yeni sayfasının başlangıcı olmuştu. Hoş geldiniz benim hayatıma, gül tomurcuğu gibi yeni şeylere açılan Yasmin'in hayatına...
Bölüm etkileşimi
