2. bölüm · Kan ve Zümrüt
Bölüm 2: Lanetin İlk Fısıltısı
Babam o sabah sessiz değildi.
Kahvaltı masasında çatalını bıraktı. Gözleri doğrudan bana döndü.
“Dravenmoor haber gönderdi,” dedi.
Sanki adını anmak bile odayı kararttı.
“Ne istiyorlar?” dedim. Sesim sakindi. İçim değildi.
Babamın çenesi gerildi.
“Zümrüt Taşı’nı.”
Elimdeki kadehi sıktım.
Zümrüt Taşı… Valthera’nın kalbi.
Ve benim için… Lyria.
“Ne için?” diye sordum.
“Laneti kaldırmak için,” dedi annem.
Gülümsedim. Soğuk bir gülümseme.
“Laneti onlar başlatmadı mı?”
Babam ayağa kalktı.
“Reddettim.”
İçimde bir memnuniyet kıpırdadı.
Ama o an kulelerden borular çaldı.
Ve savaş başladı.
Ertesi Gün
Savaş küçük başlamadı.
Dravenmoor askerleri sınırı geçti. Siyah zırhlar, kırmızı armalar… Kan Kralı’nın ordusu.
Savaş kıyafetimi giydim.
Beyaz elbisemin üzerine siyah korsajı bağladım. Dizlerime kadar uzanan çizmelerimi geçirdim. Kılıcımı belime taktım.
Aynamda kendime baktım.
Bir prenses görmedim.
Bir savaş gördüm.
Çarpışma kısa ama sertti. Çelik çeliğe vurdu. Toprak kana bulandı.
Bir çığlık duydum.
Küçük.
Kırılgan.
Döndüm.
Savaş alanının kenarında, düşmüş bir atın yanında küçük bir kız duruyordu. Korkudan titriyordu.
Dravenmoor armasını taşıyordu.
Umursamadım.
Koştum.
Tam ona ulaştığım anda önümde biri belirdi.
Siyah zırh. Kırmızı detaylar. Uzun, karanlık bir duruş.
Darius.
Gözleri benimkileri buldu.
Ve gülümsedi.
O gülümseme savaş kadar tehlikeliydi.
“Vay vay vay…” dedi yavaşça. “Zümrüt’ün soğuk prensesi.”
Kılıcımı kaldırdım.
“Kan Kralı’nın kibirli oğlu.”
Gözleri aşağı kaydı. Küçük kıza baktı. Sonra tekrar bana.
“Onu kurtaracağını mı sandın?”
“Senin askerlerinden daha insaflıyım.”
Yaklaştı.
Çok yaklaştı.
“İnsaf mı?” dedi alaycı bir sesle. “Ablanı kaybettiğin günden beri o kelimeyi kullanabildiğini sanmıyordum.”
Kanım dondu.
“Adını ağzına alma.”
Gülümsedi.
“Demek hâlâ canın yanıyor.”
“Demek hâlâ insanları arkana saklıyorsun.”
Bir an kılıçlarımız çarpıştı. Kıvılcımlar havaya sıçradı.
Küçük kız arkamda saklandı.
“Onu götür,” dedim dişlerimin arasından.
“Emir mi veriyorsun?”
“Eğer bir gram onurun kaldıysa.”
Darius’un bakışları değişti. Bir saniyeliğine ciddileşti.
Sonra küçük kızı arkasına aldı.
Tam geri çekilirken kulağıma eğildi.
“Bu savaş taş için değil, Arwenya,” dedi fısıltıyla.
“Bu savaş senin için.”
Kalbim istemsiz hızlandı.
“Hayal görüyorsun.”
“Göreceğiz.”
Savaş kısa sürdü. Dravenmoor geri çekildi.
Ama gitmeden önce…
Magnus atının üzerinde ortaya çıktı.
“Vaelor!” diye bağırdı. “Taşı vermezseniz, ikinci laneti başlatacağız!”
Babam öne çıktı.
“Tehdit mi ediyorsun?”
Magnus’un sesi yankılandı.
“Evlilik.”
Alan sessizleşti.
“Kan Kralı’nın oğlu ile Zümrüt’ün kızı.”
Nefesim kesildi.
“Birleşmiş kan ya laneti kaldırır… ya da iki krallığı da yakar.”
Darius gözlerimin içine baktı.
Ve sırıttı.
Gece
Odamdaydım. Siyah pelerinimi omuzlarıma aldım. Pencereme yürüdüm.
Perdeyi çektim.
Aynı anda, gölün ötesinde bir perde hareket etti.
Darius.
O da beni izliyordu.
Aramızda mesafe vardı.
Ama bakışlarımız çarpıştı.
Yavaşça başını eğdi. Alaycı bir selam gibi.
Ben de perdeyi biraz daha açtım.
“Zümrüt’ü alamayacaksın,” diye fısıldadım.
Uzaktan bile dudaklarının kıpırdadığını gördüm.
“Seni alacağım.”
Perdeyi sertçe kapattım.
Ama kalbim…
Kalbim o kadar sert değildi.
