14. bölüm · Kan ve Zümrüt
Bölüm 14: #DarAr
Babam beni taht odasına çağırdı.
İçeri girdiğimde yüzü sertti. Gözlerinde o tanıdığım soğukluk vardı. Küçükken korkardım o bakıştan. O gün yine korktum.
“Arwenya,” dedi.
“Söz kesmeyeceğim. Nişan yapmayacağım. Yarın evleniyorsun.”
Kalbim yerinden söküldü sandım.
“Baba—” dedim ama sustum. Çünkü karar verilmişti. Benim ne hissettiğimi sormadı. Kimi sevdiğimi sormadı. Sadece hanedanı düşündü.
“Bu krallık için en doğrusu bu,” dedi.
Krallık.
Ben değil.
Başımı eğdim. İtiraz etmedim. Ama içimde binlerce çığlık attım.
Odama çıktım. Kapıyı kapattım. Kilitledim. Sonra yere oturdum. Gelinliğim henüz üzerimde değildi ama ağırlığını omuzlarımda hissettim.
Pencereye yürüdüm. Geceye baktım.
“Geleceğini söyledin…” diye fısıldadım.
Zümrüt taşımı elime aldım. Isındı. Yemin ederim ısındı. O an kalbim hızlandı.
“Eğer gelmezsen…” dedim kendi kendime,
“Ben ‘evet’ diyemem.”
Ama ya gelmezse?
Ya son anda vazgeçerse?
Ya beni seçmezse?
Yatağıma oturdum ama uyuyamadım. Gözlerimi kapattım, hep onu düşündüm. Atının üzerinde gelişini… kapıları kırışını… adımı söyleyişini…
Sabah olmasını istemedim.
Çünkü sabah düğündü.
Ve ya hayatım bitecekti…
Ya da başlayacaktı.Sabah olduğunda uyumamıştım.
Hizmetkârlar odama doldu. Saçımı yaptılar. Zümrüt taşlı tacı başıma yerleştirdiler. Gelinliğimi giydirdiler. Aynaya baktım.
Kendimi tanıyamadım.
Yüzüm sakindi ama içim yanıyordu. Boynumdaki zümrüt taşı hafif hafif ısındı. Elimi üstüne koydum.
“Geleceksin…” dedim içimden.
“Son ana kadar bekleyeceğim.”
Salona indiğimde herkes ayağa kalktı. Müzikler çaldı. Babam gururlu görünüyordu. Vaelor dimdik duruyordu.
Yanına yürüdüm.
Nikâh masasına oturdum.
Rahip konuşmaya başladı ama tek kelime duymadım. Kalbimin sesini duydum sadece. At sesleri hayal ettim. Rüzgârı hayal ettim. Onu hayal ettim.
“Arwenya,” dedi rahip.
“Vaelor ile evlenmeyi kabul ediyor musun?”
Dudaklarımı araladım.
“E—”
Duraksadım.
Kalbim deli gibi attı. Zümrüt taşı yandı. Gerçekten yandı. Nefesim kesildi.
Tam o anda kapılar açıldı.
Bir asker içeri girdi. Başını eğdi.
“Pardon majesteleri. Nikâhınızı bölüyorum fakat dışarıda bir adam sizi soruyor.”
Salondaki herkes huzursuzlandı. Babam kaşlarını çattı.
“Kim?” dedi sertçe.
Asker başını kaldırdı. Gözleri bir anlığına bana kaydı.
“Darius.”
O ismi duyduğum anda yerimde duramadım. Ayağa fırladım. Protokolü, krallığı, herkesi unuttum.
Eteğimi toparlayıp koştum.
Kapılar aralandı.
Ve onu gördüm.
Gece gibi siyah giysileri vardı. Omzunda kan kırmızısı pelerin. Arka tarafta Dravenmoor askerleri duruyordu. Zümrüt taşım onun gözlerine ışık vuruyordu.
Göz göze geldik.
Koştum.
Hiç düşünmedim. Hiç durmadım. Boynuna atıldım.
Ağladım.
“Geldin…” dedim nefessizce.
“Son ana kadar bekledin…”
Kolları belime sarıldı. Beni sıktı. Sesini kulağımda hissettim.
“Bir kelimeye bakıyordum,” dedi.
“Susman yetti.”
Arkamda bağrışmalar yükseldi. Babam öfkeyle ayağa kalktı. Vaelor’un yüzü bembeyaz oldu.
Ama umurumda olmadı.
Darius elimi tuttu.
“Gidiyoruz,” dedi.
Ve ben hiç tereddüt etmedim.
Onunla yürüdüm.
Dravenmoor’a.
