2. bölüm / 6
KAN KOKUSU / Kalp KafesiGiriş
Bölümler 6Şu an: Giriş
Tam üç ay olmuştu.
Babam öleli.
Tam üç ay olmuştu.
Babam öleli.
Babam öleli.
Tek dayanağım gideli, arkamdaki o yıkılmaz duvar, yenilmez güç gideli...
Acımı tarif edecek hiçbir kelime veya söz türememişti henüz. Annesini kaybedene öksüz denirdi. Babasını kaybedene yetim denirdi. İkisini de kaybetmiştim. İkisini de kaybedene ne denirdi? Ama kendime öksüz kalıbını yapıştıralı çok olmuştu. Ben annesiz kalalı çok olmuştu.
Kendi canımın bile bir kıymeti kalmamıştı. O katliamda ölmeyen tek kişiydim ben. Ben kalmıştım ama diğer o çok kıymetli üç canı da kaybetmiştim.Yeni yeni anlıyordum ki; benim bu bir canımdan üç tanesi, o üç canın biri bile etmezdi.
Olamazdı. Böyle bir şey gerçek olamazdı.
Biraz bekledim. Sakinleşmeme yetmişti bu. Derin derin nefes aldım. Sonra ne zamandır kapalı olduğunu bilmediğim gözlerimi açtım.
Şimdi eski bir kitaplıkta bulduğum o rastgele kitap yüzünde bu evin bodrum kapısıyla bakışıyordum. İçeri girmeye korksam da kapının kolunu aşağı indirdim. Yüreğim ağzımda atarken kapı açılmayınca sevinsem mi üzülsem mi emin olamamıştım. Kapı kolunu zorlamaya devam ettim, ama elime geçen tek şey kapı kolunun kendisi oldu.
Kapıya birkaç tekme attım ama başarısız olunca vazgeçtim. Tam geri dönüp gidecektim ki bir anlık öfkeyle kapıya çok güçlü bir tekme daha attım ve ahşap kapı olduğu gibi yere serildi.
İşte bu!
Hızlıca içeri girdim ve burnuma değen rutubet kokusu yüzümü buruşturmama neden oldu. Yine de dayanmak için kafamı dışarı uzatarak ciğerlerimi temiz havayla doldurdum ve içeri girdim. Elimdeki telefonumun ışığı açıktı ve içeriyi tamamen olmasa da birazcık aydınlatıyordu. İçeride gördüğüm tek şey birkaç koliden başka bir şey değildi. Kolilerin hepsi de orta, küçük boylu iken sadece içlerinden bir tanesi epeyce büyüktü. Sırayla hepsini dışarı çıkardım ve dışarıda beni bekleyen taksi şoförüne tereddütle baktım. Güvenemedim ve yanına gidip cebimdeki cüzdanımı çıkardım. “Siz gidebilirsiniz. Vazgeçtim geri dönmeyeceğim, bu gece buradayım.” Dedim gayri ihtiyari. söylediği tutarı cüzdanımdan çıkarıp verdim ve o gittikten sonra içinde dolmuş için bile para kalmayan cüzdanıma bakıp ağlamaya başladım.
Ağlarken midemden güçlü bir guruldama sesi geldi. Karnımda minik titreşimler gibi kramplar vardı ve bazen gıdıklıyor, bazen ise acıtıyordu.
Bir haftadır mideme giren tek şey yan komşumuzun getirdiği çorbaydı. Onu da tam bir hafta önce getirmişti. Soğuk yenen yoğurtlu bir çorbaydı ve içinde yayla çorbasında olduğu gibi nane yakılmış yağ, pirinç falan vardı ama nohut da koyulmuştu. Bir kase yemiş son lokmayı yediğim kasenin içine geri çıkarmıştım. Hepsini yutmak fazla gelmişti o an.
Cebimden telefonumu çıkardım ve fazla samimi olmamamamıza rağmen başka hiç arkadaşım olmadığı için Yasemin’i aradım. Telefon bir kez çaldı ve açılmayınca kapattım. Israrla birini aramayı hiç sevmiyordum. Eğer ki o anda telefonu elinde değilse demek ki başka bir işle uğraşıyordur ve açamaz zaten. E telefon elindeyse de ilk çalışında açardı. Ama aradan birkaç saniye geçmişti ki o beni tekrar arayınca anında açtım. “Alo Sayra. Aradın ama elimde oje vardı açamadım. Bir şey mi oldu?” hiç uzatmadan lafa girdim. “Beni acilen sana atacağım konumdan alabilir misin?” cevap verirken fazla gecikmedi ama sesi mutsuz çıkıyordu. “İstersen babama söyleyebilirim o seni alabilir fakat benim ehliyetim henüz elime ulaşmadı.”
Anlaşıldı. Bu işte de tek başımayım.Daha önce ehliyet sınavına bile girmemişken eğlenmeye gitmek için araba sürmüştü ve şoförlüğüne de çok güveniyordu.
“Peki o zaman. Önemli değil. Ben bir taksi çağırıp giderim.” cevap vermesini beklemeden telefonu yüzüne kapattım ve bana en yakın taksi durağını arayıp konumumu söyledim. Aradan geçen yirmi dakikanın sonunda oturduğum kaldırıma bir taksi yaklaştı. Şoförden rica edip kolileri bagaja yüklemesini istedim ve sağolsun o da beni kırmadı. Kolileri bagaja yükledikten sonra arabayı çalıştırdı ve evimin yolunu tarif ettim.
Kırk beş dakika sonra sitenin yanına geldiğimizde haklı olarak benden para istedi. “Borcun 3075 kızım ama 3000 versen yeter.” Mahcup şekilde başımı yere eğdim ve ellerimi birleştirip sıktım. “Abi, yanımda hiç para yok. Eve gidip kartımı alıp gelene kadar beni bekler misin. Telefonumu sana bırakayım istersen?” dediğimde adamın yüz ifadesi hızla değişti ve küçümseyici bir hal aldı.
“Taksimetre çalışmaya devam edecek ama.” Razı gelmekten başka şansım olmadığı için hızlıca başımı salladım ve telefonumu ona verip anahtarımı elimde sımsıkı tutmaya başladım. Apartmana doğru koşarken elimden geldiğinde hızlı olmaya çalışıyordum çünkü o aptal taksimetre çok yazıyordu. Apartmana girip asansörü çağırmıştım ki dışarıdan gelen araç sesiyle kafamı çevirip arkama baktım. Kolilerim arabanın durduğu yerde duruyordu fakat araba gitmişti. Geri dönüp kolilerimi aldım, eve çıktım ve bütün bunları yaparken geçen on dakikada alnımdan akan terleri sildim.
Eve girdim ve ilk iş annemin telefonunu elime aldım. Ağladım. Telefon kılıfının arkasındaki fotoğrafı görünce ağladım. O kadar çok ağladım ki bir yerden sonra içim dışıma çıkmış gibi hissediyordum. Alt katımızdaki komşumuz memleketine gitmişti ve üst katımızda kimse oturmuyordu. O yüzden öyle bir ağladım ki eğer ki o evlerde birileri olsaydı sesimi kesmek için ellerinden gelen her şeyi yaparlardı. Yoksa kafayı yer, çıldırırlardı. Çığlıklar da attım, sesim de kısıldı, yer yer sesim çıkmadı bile hatta. Yerde yattım, olduğum yerde debelendim ama ne fayda?
Üçünü de geri getiremedim. Annem sürekli rüyalarıma giriyordu. Onun bana karşı olan o suçlayıcı bakışlarını görmemek için uyumak istemiyordum. Hoş, zaten istesem de uyuyamıyordum ya. Ama neticede bende bir yerde insandım ve bünyem bir yere kadar dayanabiliyordu. Belli bir yerden sonra bayılıp kalıyordum köşede bucakta.
Yerimden zar zor da olsa kalktım ve üç ay önce çok yediğim için bulanan midem bu sefer açlıktan bulanıyor, ağrıyor diye mutfağa girdim.
Tezgahın köşesinde geçen hafta yan komşumun getirdiği yoğurtlu çorba duruyordu. Tencerinin kapağını açtım ve içine baktım.
Küflenmişti.
Top top, tane tane yeşillenmiş küfleri görebiliyordum. Midem bulandı ve tencereyi ileriye ittirdim. Dolabı açıp içine baktım ama bomboştu. Tatile gideceğiz diye alışveriş yapmamıştık. Baktım dolabın içinde sadece üç tane ezilmiş domates, küçük bir sos kasesinde iki tane yumurta sarısı vardı. Zorlanarak da olsa alt çekmecelerden birinden bir tava çıkardım ve ocağı yakıp gözün üstüne koydum. Tavaya biraz yağ koydum ve yağ kızarken bende domatesleri yıkayıp hızlıca birkaç parçaya böldüm. Ne kabuğunu soydum nede küp küp incecik doğradım. Olduğu gibi altı parçaya böldüm ve tavaya attım hepsini. Biraz bekledim ve domatesleri büyük bir servis çatalıyla ezebildiğim kadar, bileğimin gücünün yettiği kadar ezdim. Üstüne yumurta sarılarını ekledim, ilgisizce karıştırıp pişmesi için kendi haline bıraktım.
Kafamı koluma yaslayarak çok kısa bekledim. Aradan otuz saniye falan yageçti yada geçmedi. Kafamı kaldırdığımda tavadan alevler yükseliyordu ve ben yatarken henüz kararmamış olan hava kararmıştı.
Bana mı yarım saniye gibi gelmişti?
Tavaya kenarda duran tencerenin kapağını örttüm ve ateşin sönmesini izledim. Alevler yok olunca boş gözlerle tamamen yanmış çakma menemenimi seyrediyordum. Dolapta soslar ve birleşse bile yemek olmayacak saçma sapan şeyler vardı sadece. Az önce tiksintiyle ittirdiğim tencereye baktım ve asla yapmak istemediğim o şeyi yaptım.
Tencerenin üst tabakasındaki küfü kepçe ile aldım ve bir kaseye altta kalan çorbayı doldurdum. Kendime bir kase aldım ve çorbayı doldurupiçmeye başladım. Tadı yoktu demeyeceğim çünkü belki de hayatım boyunca yediğim, tadı en keskin yemekti. Yüzümü buruşturarak ve midem ağzıma gelerek açlıktan ölmemek için yediğim çorbanın kasenin dibinde kalan kısmını ağzıma attığında ağzıma tüy gibi bir şey geldi. Parmağımla dilimin ucundan aldığımda o tüy gibi şeyin küf topçuğu olduğunu görünce ağzımdaki her şeyi önümdeki kaseye geri çıkardım. Yuttuğum tüm o lokmalarım haram olsun istedim o an. Koşarak tuvalete gittim ve klozete eğilip işaret parmağımı ağzıma soktum. Dilimi parmağımla aşağı ittirdim ve bunu tekrarladığımda kusmaya başladım. İstediğim oldu. Yediğim bütün o çorbayı kustum ama istemediğim bir şeyi de yanında getirdi, midemde bir şey kalmasa bile kusmaya devam ettim.
Tamam, belki ağzımdan hiçbir şey gelmiyordu. Ama ben öğürmeye devam ediyordum ve midem de kasılmaya.
Bir şekilde kendimi durdurduktan sonra salona geçtim ve kolilerin karşısına oturdum. Sonra kolileri açmak için bıçak almadığımı hatırladım ve mutfağa gidip bir bıçak aldım.
Elimdeki bıçağın sapını inceliyordum ama bu bıçağın elimde ne işi olduğunu hatırlamıyordum. Kafamdaki her şey gidiyordu. Teker teker yok oluyorlardı.
Adım neydi benim sahiden?
Kaç yaşımdaydım?
Burcum neydi?
Burçlara inanıyor muydum?
En sevdiğim renk neydi?
Annemin adı neydi?
Babamın adı?
Kardeşim var mıydı?
Yada abim, ablam?
Adım neydi benim?
Kaç yaşındaydım? Bunu cevaplamıştık sanırım...
Bölüm etkileşimi
