3. bölüm / 6
KAN KOKUSU / Kalp KafesiŞımarık Kız Çocuğu
Bölümler 6Şu an: Şımarık Kız Çocuğu
Şımarık Kız Çocuğu
Pür dikkat karşımdaki dört adamı izlerken onlar sanki
ben burada yokmuşum gibi birbirlerine bakıyor,
ellerini yada ayakkabılarını seyrediyorlardı.
Neredeyse yirmi dakikadır konuşuyordum fakat
aralarında yaşça en küçük olmama rağmen mevkice
onlarla eşit olduğum için bunu hazmedememeleri ve
beni dinlememeleri normaldi.
Beni elbet birgün el mahkum aralarına kabul
edeceklerini onlar da biliyorlardı tabiiki de. Ancak şu
anda ilerki zamanların hıncını almak ister gibi beni
yıldırmak için ellerinden geleni artlarına
koymuyorlardı.
Konuşmayı kestim ve ayağımdaki ayakkabının
topuğunu yere vurmaya başladım.
‘tık, tık, tık...’
Bakışları bana dönmüştü ve ne yapmaya çalıştığımı
düşünüyorlardı.
“kes şunu”
Hiç sanmıyorum
Ayağımı yere daha güçlü vurmaya başlamışken bu
sefer de bir yırtıcının pençesini andıran tırnaklarımı
önümdeki masaya vurmaya başladım.
“size şımarık bir kız çocuğunun buraya ayak
uyduramayacağını söylemiştim” dedi içlerinden en
yaşlıları olan Artem.
Boşta kalan elimin parmaklarını şıklatarak bir ritim
tutturdum.
Bu rastgele bir ritim değildi. Tam da sağ çaprazımda
oturan Artem’in gıcık olduğu bir ritimdi. Başlattığım
bu ritim rusların neredeyse milli marşı haline gelmiş
olan MATUŞKA adlı eserin nakaratıydı. O ve onun gibi
birçok ukraynalı bu şarkıdan nefret ederlerdi.
Bir ortamda iki eli kanlı bile olsa, kafasında dönen
binbir tilki bile olsa bu nakaratı duyduğu an
huysuzlanmaya başlardı. O ruslara tamamen düşman
bir adamdı fakar aralarındaki çıkar ilişkilerinden
kaynaklı olsa gerek hemen yanında oturan Yaroslav
Tumarov ile çok yakınlardı. Bu masaya ilk oturduğum
gün Artem’in nefretine rağmen Yaroslav’a bu kadar
yakın davranması dikkatimi çekmişti.
Daha ilk günden Artem ile anlaşamayınca bende
Yaroslav ile aramı iyi tutmuş, yeri geldiğinde beni
ezmeye çalışmasına izin vermiştim.
“Biri şu aptal çocuğu alsın şuradan yoksa elimden bir
kaza çıkacak-“ elini bana doğru saldırgan bir tavırla
kaldırmıştı ki hemen arkamda duran Hugo silahını ona
doğrulttu. Artem’in havada kalan eli yavaşça inerken
masadaki diğer herkes gibi o da bana bugün ikinci
defa şaşkınca bakmaya başlamıştı. Çünkü şu anda
bulunduğumuz alana ne koruma, ne de silah
getirmemiz serbest değildi.
Önümde duran kadehin dibini kafama diktim ve kısık
gözlerle. Teker teker baktım hepsine.
Erez Tunç, Tunç ailesinin hayatta kalmayı başaran tek
varisi ve ölen diğer altı çocuktan ikincisi. Erez ile göz
göze geldiğimiz an sıradan bakışlarımız öfkeyle
kaynadı. Öyle ki bir an için gözlerinde gördüğüm
kendi yansımamdan çekindim.
Yaroslav Tumarov, kendi ailesinin tek çocuğu fakat
kendisinin tam dört çocuğu var. Gözlerimi ona
çevirdiğimde dudaklarının bir kenarı hafifçe kıvrıldı.
Tek kaşı her zamanki gibi havalandı ve “Ne oluyoruz?”
dercesine kafasını iki yana salladı.
Artem Poliyakov, ailesinin en büyüğü olan bu adam
kendi soyundan olanlar dahil kadınlardan nefret
etmeye ant içmiş gibi. Beni gördüğü an asılan suratı
bana olan nefretinin biraz daha farklı sebeplerden
olduğunu gizlemiyor.
Anzor Teedev, bu masadaki en sessiz sakin kişi
diyebilirim. İki tane kızı var ve karısı üçüncü kızlarına
hamile. En büyük kızı biraz fazla kaçıngan fakat
ortanca kızıyla fena anlaştığımızı söyleyemem.
Hayatım boyunca hiç onun kadar sosyal ve dışadönük
bir çocuk daha görmemişimdir.
Vee, Ben.
Sayra Karvena.
“beni dinlemeye başlayacak mısınız, yoksa ben mi
dinleteyim?”
Gözler bana dönmüş ve dikkatler tamamen bana
verilmişken konuşmaya başladım.
“Beyler, ben bu masalarda tam bir buçuk yıldır varım.
Daha 19 yaşındaydım buraya oturduğumda. Bu
masaya oturabilmek için feda ettiğim tüm o şeyler siz
beni burada görmezden gelin diye değildi.” Ayağa
kalktım ve masanın etrafında dönerek yürümeye
başladım. “Hiçbirinizin akıl sır erdiremeyeceği şeyler
feda ettim ben.”
Beni küçümsememeyi öğreneceklerdi
Tek kaşımı kaldırdım ve her zamanki ciddi ifademi
takındım.
“Siz girerken üstünüzün arandığı bu yere gelirken en
sadık adamlarınızı bile geride bırakıp geldiniz.” Hepsi
otururken ben yüksek topuklu ayakkabılarımla onlara
epeyce yukarıdan bakıyordum. “Benimse bırakın
üstümün aranmasını yanımda korumam ve belimde
silahımla geldim.” Hepsine öyle büyük bir
aşağılayıcılıkla baktım ki...
“Sizce neden?”
Yavaş yavaş değil hızla yayılan bir virüs gibiydim onlar
için. Ortadan kaldırmaları gerekiyordu beni, fakat
karşı koyamıyorlardı. “Çünkü yıllardır tarafsız olan
bölge artık yalnızca tek bir tarafı tutuyor.” Her
zamanki sade ama alaycı sırıtışım dudaklarımdaydı.
“Madrid artık Karvena’lara ait. Yalnızca Karvena’lara.”
Her ağızdan birer uğultu ve itiraz çıktı. İş işten
geçtikten sonra diz dövmenin anlamı olmadığını
söylemişti karşımdaki iki ihtiyar bana. Tabiiki de
öyleydi.
İspanya’ya hızla hükmetme yolunda gidiyordum.
Bunu biran önce durdurmak zorundalardı çünkü
burası bütün o kirli işlerin döndüğü ana merkezdi.
Uyuşturucular buradaki sınırlardan daha rahat
geçiyordu ve ulaşması gereken yere daha çabuk
ulaşıyordu. Yaptıkları yasa dışı işlerin üstünü devlet
üsleri sayesinde daha kolay örtbas ediyorlardı. Ama
en önemlisi, İspanya onlara bir netlik, kesinliği olan
işler vaad ediyordu. Bizim gibi insanların hep sonraki
planı olması gerekirdi. Bunu bize bu kadar kolay
sağlayan nadir bir devletti İspanya. Eğer ki bir gün
tamamen bataklığa gömülmek üzere kalırsak ülkeden
bile kovulursak İspanya bize sıfırdanmış gibi bir hayat,
bir gelecek sunuyordu.
Buradaki çoğu kişinin aksine bana ailemden kalan mal
ve mülkler, oturmam için ısıtılmış bir koltuk yoktu.
Hatta aksine o koltuğa hiç oturmayayım diye, bu
masalara asla yaklaşamayayım diye kurulmuş büyük
bir düzenek vardı. Ben 3 yıldır bunlarla uğraşıyordum.
19 yaşıma yeni girmiştim o yıkıcı sırları keşfettiğimde,
o sırların arkasını da görmek istediğim, merak ettiğim
için 19’um biterken kendimi bambaşka bir dünyada
bulmuştum. Aylarca süren zorlu bir süreçten sonra
1,5 yıldır burada bir koltuk sahibiydim.
Buradaki diğer adamların aksine benim koltuğum
ısıtılmamış, hatta kırılmış ve parçaları yakılmıştı. Kendi
koltuğumu belki de tahtımı ben kendi ellerimle
yaptım. Çivilerini bile kendim çaktım.
Uzun süredir sessiz olan ve, “acaba ne zaman itiraz
edecek?” diye beklediğim Erez konuşmaya başladı.
“Galiçya zaten senin emrin altında. Koskoca
İspanya’nın yarısı senin emrine amade. Derdine ne
oldu da başkenti, tarafsız bölgeyi de kendi safına
çekiyorsun? Bu işleri oyun sanma sakın.” Kafamı yana
yatırarak dinlemeye devam ettim. “Kuralına göre
oynanmayan bir oyun her zaman açık verir. Tüm
kartların elinde patladığında arkanda durmayacağız.”
Çok yanılıyorlardı. Bunu onlara kanıtlamalıydım.
Aslında... “Aslında,” derin bir nefes aldım. “Oyunu
kuran olmayabilirim. Ama oyun en başından beri
benim üzerime kurulu. Oyunun ipleri benim ellerimde
ve istediğim kuralı ekleyebilirim. Bu oyunu
oynayacaksan, oynayacaksanız” hepsine göz ucuyla
baktım. “Adil davranmamı veya kurallara uymamı
beklemeyin. Kural benim, kurallar benim. Bu oyunu
en başından beri kurallarına göre oynamayanlar gelip
burada bana ahkam kesemez!”
Ayağımı sertçe vurdum. “başından beri adil bir oyun
değil bu. Hepinizin yeri hazırdı, hepinizin! Bir tek ben
tırnaklarımla kazıya kazıya, hak ede ede geldim
buraya” şimdi onlara adil davranmamı
bekleyemezlerdi.
Yaroslav tüm bu konuşmalardan sıkılmış olmalı ki,
“Bizi buraya bize aile büyüklerimizden kalan
sorumluluklarımızı konuşmak için çağırmadın
herhalde.” Dedi. Bir nevii öyleydi aslında.
“Elbette o yüzden çağırmadım. Tarafsız kalan son on
altı bölgeden birinin artık bir tarafı tuttuğunu
menejerim aracılığıyla söylemek istemedim o kadar.”
Bu sefer tebessümüm samimiydi.
“Şehrime hoş geldiniz.”
Üç Gün Sonra
Sabah erkenden kalkmış ve özenle hazırlanmıştım.
Bugün üç büyük misafirim kendi şehirlerine yada
ülkelerine dönüyorlardı. Yalnızca Erez bir gün daha
burada kalacaktı ama o da buradaki otellerimden
birine geçecekti. Üç gündür onları kendi malikanemde
ağırlamıştım. Nihayet hepsi gittiğine göre asıl
yaşadığım eve geçebilecektim.
Hepsi ellerindeki paranın hakkını öylesine veriyorlardı
ki, koskoca malikanelerde tek başlarına veya çekirdek
aileleriyle yaşıyorlardı. Bense bana ait olan
gökdelenimin en üst katında gayet mutluydum. Zaten
tek başıma iki oğlumla yaşıyordum. Bu benim için
çoğu zaman avantajdı.
Çünkü taraf liderleri baskın yapar gibi ziyaretleri pek
seviyorlardı. Öyle anlarda, emrivakilerine karşılık
bulamamaları beni hoşnut ediyordu. Sadece haberli
gelinen misafirliklerde malikaneme geçiyordum,
onları ağırladıktan sonra ise asıl yaşadığım eve
geçiyordum.
Şimdi kapıdan çıkıp giden üç adamı uğurlarken
dördüncüsüne nefretle bakıyordum. Onu bütün bu
süreçlerin öncesinde de görmüştüm. O zaman daha
on dokuz yaşındaydım, ve o bende kendisiyle ilgili pek
de güzel anılar bırakmamıştı.
“Bizi gerçekten de çok güzel ağırladın Karvena. Her
şey için teşekkür ederim.” Anzor konuştuğunda
arkasından herkes onaylayan mırıltılar çıkardı. “Eğer
sizi rahat ettirebildiysem ne mutlu bana.” Arkalarında
korumalarıyla birlikte malikanenin avlusundan
arabalarına binerek çıktılar.
“Sen gitmiyor musun hala?” kafamı çevirmeden
merdivenlerde benden iki basamak aşağıda duran
Erez’e doğru konuştum. “Yetmedi mi bu kadar
misafirlik bay Tunç?”
Ukala ukala sırıttı. “Aslında gitmeden önce yapmak
istediğim bir şey var,” doğrudan dudaklarıma
dokunan parmaklarını ittirdim. “Kes saçmalamayı! O
hatayı sadece bir kez yaparım.” Ona iğrenerek
baktığımda yüzü düştü. “Benim dışarıda işlerim var
eğer kalırsan akşam yemeğine bekleme.” İçeri girip
vestiyerden ceketimi aldım ve bluzumun üstüne
geçirip çantamı da alarak avluya çıktım.
Arka avluya doğru yürürken görmeye başladığım
arabalardan birine bindim ve zaten üstünde olan
anahtarıyla arabayı çalıştırdım. Büyük bir gürültüyle
çalışan arabanın camını açtım ve elimle dışarıya bir
işaret yaptım. Avlunun başındaki büyük demir kapı
açıldı ve ben de hiç beklemeden yola çıktım.
İki Saat Sonra
Arabanın üstündeki anahtarı çantama koyarken güneş
gözlüklerimi kaldırıp kafama taktım. Hava yeni yeni
kararıyordu ve güneş tepeden iniyordu.
Büyük kapıdan girerken parmaklarım arasında
tuttuğum kartı sensöre okuttum ve kapı sonuna kadar
açıldı. Asansöre bindim ve en üst katın düğmesine
bastıktan sonra kenardaki boşluğa işaret parmağımı
bastırdım. Yaklaşık on dakikalık bir bekleyişten sonra
en üst kata çıkmıştım. Asansörün kapıları ve geçiş
verirken kapının yanındaki sensöre de aynı kartı
okuttum ve kapım küçük bir gıcırtıyla açıldı.
Kulağıma sert zemine çarpan pati sesleri geldiğinde
elimde olmadan kocaman güldüm. Dizlerim üstünde
kapının önüne eğildim ve iki oğluma da kocaman
sarıldım. Hecktor’un sallanan kuyruğu koluma
çarparken Scoob’da çenemi yalıyordu. Şu hayatta
sarılmayı sevdiğim tek varlıklar onlardı. Ayağa kalktım
ve parmaklarımı şıklatarak onları kapıdan
uzaklaştırdım. Kapanan kapıdan sonra ikisi de üstüme
atladılar ve koridor boyunca yere düştüğümde ince
halının üstünde uzanıyordum.
“Sizi gidi haylaz çocuklar! Üstüm başım dağıldı.”
Yerden her kalkmaya çalıştığımda beni ittirierek yere
düşürüyorlardı. Bu dakikalarca sürdü ve en sonunda
direnmeyi bırakıp öylece yattım ve onlar da
başuçlarıma yattıklarında başlarını okşamaya
başladım.
Mutfağa giderken artık beni yavaşça yalnız bıraktılar
çünkü mutfağa girmeleri yasaktı. Yemek yaparken ve
yerken fazla titiz davranırdım. Hayatımın her anında
temiz bir insandım fakat yediğim yemekler
konusunda çok daha fazla hassastım. Ve bunun da
tabiiki hayatımda daha önce yaşadıklarımın bir etkisi
vardı.
13 Ay Önce
Gözlerimde her zamanki siyah güneş gözlüklerim
varken yüzümdeki alaycı ifade yine silinmemişti.
“Yazık, hangi cani böyle bir şeye sebep olur ki?”
Ben!
Aralardan bir yerlerden ince bir kadın sesi “Birisi onun
köpeğini öldürüp ona yedirmiş, intihar etmesi çok
normal bende olsam aynı tepkiyi verirdim.” Bu bir
tepki değildi. Olsa bile buna o karar vermemişti.
Zorunda kalmıştı.
Kafamı kaldırdım ve bağırarak konuşmaya başladım.
“Ona ve köpek dostuna bunu yapanın benim
köpeklerim olduğunu söyleyenler varmış,” iki elimde
tasmasını tuttuğum köpeklerim havladılar. “Bu bilgiyi
nereden edinmişler?” sahte bir şaşkınlıkla kafamı
kaldırdım ve çenemi dikelttim. “Yüzde yüz doğru!”
köpeklerim ağızlarından salyalar akarak hırlarken
etrafımızdaki kalabalık hızla bizden uzaklaştı. Bir
cenazede bunu yapmaktan utanmam gerektiğini
düşünen ahmaklar vardı.
decekti. Asla utanmıyordum. O adam bana
koltuğumda rahat vermemişti ve ysşamaya devam
etseydi vermemeye de devam edecekti.
Cebimden bir çakmak çıkardım ve henüz tabutun
içinde duran, üstüne yeni yeni toprak atılan çukurun
içine doğru fırlattım. Adamlarım hamlemle birlikte
arkamdan çıkıp küçük ateşin üstüne benzin dökmeye
başladılar. Ateş etrafa yayılmadı fakat etrafa yayılan
ceset kokusu mide bulandırıcıydı. Fısıltılar ve korku
dolu bakışların sahipleri arasından kolayca sıyrıldım
ve bu yoğun depresif ortamdan ayrıldım.
Bugünün Çizgisi
Yemeğimi yerken telefondan son zamanlarda
sardığım bir film serisinin son filmini izliyordum.
Filmin sonunda kız çocuğu unutuyordu ama yıllar
sonra tekrar karşılaştıklarında ten uyumları onları
yeniden bir araya getiriyordu. Ben kızın yerinde olsam
çocuğu tekrar hatırlamak istemezsim. Ne de olsa
çocuk ona çok acı çektirmişti.
Son kaşık çorbamı aldım ve ağzıma attım ama aniden
gelen mide bulantısı hissiyle öğürerek önümdeki
tabağa çıkardım ve elimi ağzıma bastırarak defalarca
kez öğürdüm. Kusmamak için kendimi o kadar çok
sıktım o kadar çok sıktım ki mideme aniden giren
kramplara dayanamadım ve yere yığılmaya karşı
koyamadım. Yere düşerken çıkardığım büyük sesler
yüzünden Scooby ve Hecktor mutfak eşiğine kadar
geldiler ama içeri girmediler.
“Oğlum, gel içeri hadi.” Gelmediler.
Elimle yere vurdum ama Scooby bir terslik olduğunu
anlayıp yanıma gelmeye çalıştığında Hecktor onu
durdurdu. Patisini Scooby’in önüne koydu ve Scoob
da ona karşı çıkmadı. “Hecktor, gelebilirsin
anneciğim.” Bu sefer ise eşikten patisini atan hecktor
olmasına rağmen Scooby ona hırladı ve aynı anda
kapı eşiğine yattılar.
Orada ne kadar kaldım bilmiyorum ama uzun süre
sonra yattığım yerden havalandığımı ve bir şeyin beni
sımsıkı sardığını hissettim. O şey bana sımsıkı
dolanmışken bende kollarımı kendime dolamaya
çalıştım ama vücudumda derman kalmamıştı. Kafamı
dik tutmayı da başaramadım. Başım geriye doğru
düştüğünde boynumdaki hergün itinayla kapattığım
kesik izimin sızladığını hissettim. O sızı ile dişlerimi
sıkarak ağzımdan sesli bir nefes aldım. Gözlerimin ardı
sızım sızım sızladı, içimde nice çığlıklar koptu
dudaklarımdan ama beni dışarıdan kimse duymadı.
Erez’den
Kollarımın arasında sımsıkı tuttuğum kadına bakarken
öfke doluydum ama dişlerini sıkıp sızlandığında benim
de burnumun direği sızladı. Tutuşumu sıkılaştırdım ve
büyük adımlarla yürümeye başladım. Kapıdan
çıktığımda asansöre bindim ve giriş katın düğmesine
bastım. Asansör yolculuğunun uzun süreceğini tahmin
ettiğimden yere çöktüm, sırtımı duvara verdim ve
kafamı dağılmış saçlarının arasına gömdüm.
asansör kapıları kibarca açıldı ve ben kollarımda
neredeyse bir cenaze ile ayağa kalktım.
Yarım Saat Sonra
Arabaya bağlı olan telefonumdaki adam bana
uyandığı haberini verince hastane bahçesindeki
bekleyişim sona ermiş nihayet bu kasvetli yerden
çıkmıştım. Babam öldükten sonra annem kendine
iyice bakmaz olmuştu. Kalp rahatsızlıklarıyla da artık
ilgilenemiyordu. Eğer ki beni dinleyip kalp nakli
olmazsa şu anda hayatının son demlerini yaşıyor
olacaktı. Onu odasında kalbini tutmuş şekilde baygın
görünce aklıma gelen türlü türlü kötü senaryo
dünyamı başıma yıktı.
Neyse ki doktoru şimdilik endişelenmemiz gereken bir
durum olmadığını söyleyip, annemi düzenli
kontrollere gelmesi için uyardı.
Arkamdaki sekiz arabayla birlikte yolda giderken
önümdeki dokuzuncu araba bana eskortluk
yapıyordu. Benim aracımla birlikte on araba şeklinde
uolda ilerlerken yan şeritlerdeki arabaların içindeki
meraklı gözler yüzümü görmeye çalışıyorlardı. Kimisi
elinde telefonla kayıt alıyor kimisi ise camdan kafasını
çıkartarak beni daha net görmeye çalışıyorlardı. Her
zamanki gibi kalabalık olan yolda ilerlerken gözüme
takılan plakaya daha dikkatli baktım.
2801-KAN-MD
59-KAN-SC
gibi bir sürü plakalı araç. Ama ortalarında yazan
harfler en büyük düşmanımla aynı yolda ilerlediğimizi
gösteriyordu. KAN karvenaların simgesiydi.
Plakalarında bu yazıyordu. Eminim ki çok duygusal bir
anlamı vardır. O küçük aptal kız bana çok duygusal bir
insan hissiyatı veriyordu.
Etrafımdaki arabaların arasından çıktım ve onun
aracının etrafına doluşmuş olan araçları sollayarak
onların arasına girdim. Onunla arabalarımız yan yana
giderkeen kendine özel olarak tasarlattığı arabasının
şoför koltuğunda ilk kez onu görmedim. Her zaman
yanında gezdirdiği ispanyol korumalarından birisiydi.
Arabanın içini daha dikkatli görmeye çalıştığımda onu
arka koltukta başı cama yaslı gördüm.
Onu daha önce hiç görmediğim kadar sessiz ve sakin
görünüyordu. O şeytan kimliğini daha kolay
gizleyebilsin diye ona bahşedilmiş bir hediyeydi bu
resmen. Onu ilk gördüğümde şiir gibi, rüya gibi,
cennetten çıkmış bir melek gibi görünmüştü gözüme.
Ama tanıdıkça onun ne kadar da kabus gibi,
cehennemi var etmiş bir şeytan misali korkunç bir
insan olduğunu anlamıştım. Nedendir bilinmez, bence
tanrı bu hayatta en çok onu seviyordu. Sanki bu
hayatı en güzel, en rahat, en iyi o yaşasın diye
uğraşıyordu.
Gökten düşmüş gibi düşmüştü hayatıma. Bu zamana
kadarki düzenimizi bozmuş ve konforumuzu
elimizden almıştı. Erkek kadın ayrımcılığı yapmadan
sadece kendisini yaşatmak isteyerek herkesi
öldürüyordu. Gerek ruhen gerek bedenen. İnsanların
ellerinden umutlarını ve sevdiklerini almak onun için
günlük hayattan bir rutindi sanki. Kötülük onun
kalbine öylesine işlemişti ki bunun artık bir geri
dönüşü yoktu. Ondan en büyük dayanağını alan bu
hayatı kendinden başka herkese zindan etmeye ant
içmişti resmen.
Elim belimdeki silaha gitti. Aynı anda parmak uçlarım
yanmaya ve tüm bedenim uyuşmaya başlamıştı. Bu
kızı koruyan bir güç vardı, hissediyordum. Alnımdan
akan boncuk boncuk terleri ceketimin cebindeki
mendilimle sildim ve mendili arabanın içine fırlattım.
Bedenimdeki uyuşukluk kafamın içine de yayılmaya
başlamıştı. Bütün bedenim bir nöbet geçiriyormuşum
gibi titrerken aynı zamanda kaskatı kesilmiş hareket
edemez olmuştum. Direksiyondaki elim direksiyonu
sıkmaya başladığında gaza basan ayağımı gazdan
çekemiyordum. Vücudum benden bağımsız hareket
ederken gaz pedalına daha çok abandım ve gaz
ibresindeki gösterge çıldırmış gibi yükselmeye başladı.
Direksiyon sağa sola kayarken her şey saniyeler içinde
oldu ve iki el ateş etme sesi geldi. Gözlerimi sımsıkı
yumdum ama arabam yolda sürüklenerek durdu.
Etrafımdaki koruma araçlarına arabamı sürttüğüm
oldu fakat yanımdaki aracın arkacamı açılmış ve
birkaç dakika önce uyuyan masum yüz yine şeytansı
gülüşüyle bana bakarak elindeki silahı aracıma
doğrultuyordu. Elini kaldırdığında silahın ucundaki
lazer gözüme tutuluyordu. Kafamı hemen eğdiğimde
başımın üstünden geçen mermi araç camımı tuzbuz
etmişti.
HASSİKTİR! Manyak velet.
Kafamı sallayarak doğruldum ve sağıma baktığımda
arabası çoktan gözden kaybolmuştu. Benim arabamsa
zikzaklar çizerek durmuştu ve tekerlerinden dumanlar
yükseliyordu. İğrenç bir yanık asfalt kokusu doluyordu
burnuma ama gözlerimi bile kırpmadan ilerleyen
araba sürüsüne bakıyordum.
Aynı dakikalarda arabamdan inip bir başka araca
bindim ve yola devam ettim. Uyurkenki o masum
yüzünün gözümün önünden hiç gitmeyeceği
düşüncesi beni saniyelerce yiyip bitirdi. Ortadan
kaldırılması gereken bir virüs gibi hızla yayılıyordu.
Kafamın içinde, zihnimde bile kendine bir yer ayırmıştı. Büyük bir yer. Epeyce büyük…
Bölüm etkileşimi
