8. bölüm · KALP YARASI

KORKU

Özlem Çoban

LEYLA

Bir haftadır olduğu gibi bugünde arabamla "LEKELİ" yazan büyük, şaşalı tabelanın önünden geçtim. Yapmam gereken tek şey; sağa yanaşmaktı. Ama her defasında teğet geçip gidiyordum. Hesap sormak benim ona karşı yaptığım belki de en cesur hareketti. Bu korkak tavır bana göre değildi. Lakin karşısına geçip evimi nereden biliyorsun diye soramıyordum. Çünkü içimdeki cılız ses Akça'ya hak veriyordu.

O gece Ali bizi kurtarmıştı. Korkunç olabilecek her sondan bizi çekip almıştı. Bundan mıdır nedir? Karşısına dikilemiyordum. Yine rotamı eve çevirdim. Bu işin peşini bırakmalıydım. Yoksa yollarımız bir yerlerde denk düşmeye devam edecekti. Tabelayı son anda fark ettim. Sıkıntıyla iç çekip direksiyonu pat diye sağa doğru kırdım. Arkamdan toplu bir korna çaldılar ve oldukça haklıydılar. Hele biri ki, o hemen arkamda olan siyah bir arabaydı, çok uzun kornaya bastı. Bir de benden ötürü neredeyse o da sağa dönecek gibiydi ama arabayı zor toparladı. Düz devam etmek zorunda kaldı gibi geldi. Aşırı düşünüp kurmaktan neredeyse sapağı kaçıracaktım ve daha da beteri benim yüzümden kaza olacaktı. O kadar hızlı geçmiştim ki arkada seyir halindekilerden küfür yediğim belliydi.

Kaza yapmadan eve kadar varabilmeyi umdum. Ayrıca bu son denemem olmuştu. Bir daha yüzleşmeyi denemeyecektim. Kendime hak vererek başımı aşağı yukarı salladım. Sesli halde "Evet kızım, daha zorlamanın anlamı yok. Demek ki olduğu gibi bırakmak lazımmış. Hem adama hesap sorunca ne olacaktı? Konuyu uzatmış olacaksın." diye konuşmaya başladım.

Sesli düşünmek, özellikle de yalnız ve kararsız olduğum anlarda bana oldukça iyi gelen bir huyumdu. Haliyle konuşmama devam ettim. "Belki de Feyza verdi adresimi. Zaten kaç gündür cin çarpmış gibi bakıyor bana. Beni kovacak kesin! Bir bahane bulsam diye etrafımda dolaşmıyorsa hiçbir şey bilmiyorum." Kendi kendime hırslandım. Feyza olacak kibir budalasını peşime takan da yüzsüz Ali olmuştu neticede. Kendi halinde bir öğretmenken, okulda hedef tahtası halini alıvermiştim. Üstelik işsiz kalırsam ayvayı köklü yerdim. Arabanın kredi taksiti, evin kirası, faturası benim tek bir gün işsiz kalmamı kaldıramazdı. Özetle yine hayatımın bir şekilde içine etmeyi başarmıştı.
Hayır bir de bir haftadır buralara doğru gelip yakıt harcıyordum. Bu ekonomide fazladan yakıt ne demekti? Sağ elimle direksiyona bir tokat patlattım. "Aferin Leyla! Hep böyle mal ol!" diye söylendim.

Bir saatten fazla eve dönüş yolunu çekiyordum bir de! Yumuşuyor muydum yoksa? Bir haftadır bu saçmalığın amacı neydi? Artık adını hakaret etmeden kullandığımı fark ettiğimde irkildim. Ona karşı yumuşamak kendime ihanetti bir kere! Sırf beni bok gibi bir durumdan çekip aldı diye her şeyi sindirmiş miydim sanki? "Yazıklar olsun sana mal Leyla!" diye kendime bir ton daha hakaret ettim. Kendime atarlanmam geçmeyince radyoyu açtım. İçeri dolan müzik sayesinde kafamdaki sesler susmaya başladı. Hareketli iki şarkıdan sonra radyocu kız "Az da hüzünlenmeyelim mi?" dedi. Sanki milletçe çok huzurluyduk da! Kalben'den "Saçlar" çalmaya başladığında iç çektim.

Ben de söylemeye başladım. "Ben olsam almam beni. Adamdan saymam beni." Şarkıyı kendime yordum. Buralarda hak verdiğimden olsa gerek bağıra bağıra eşlik ettim şarkıya. Söyledikçe kendime olan hırsım azaldı. Küfür etmek gibi iyi geldi valla. Hafta sonuna geçiyor olmamız da bir nebze mutlu etti. Okulda olmayı seviyordum ama bu son haftam Feyza'nın dik bakışları nedeniyle fazla gergindi. Tutacağa taktığım telefonum çalmaya başladığında Akça'nın aradığını gördüm. Cevaplaya bastım ve "Kuşum." diyen sesi aracın içinde yankılandı. Müziğin sesini direksiyondan kıstım. "Efendim canım." diyerek karşılık verdim.

"Neredesin?" diye sorduğunda "On beş dakikaya evdeyim. Sen çıktın mı işten?" diye cevapladım. İç çekmesinin sesi yükseldi. "Yok ya sanat departmanı toplantı talep etmiş, birkaç saat daha buralardayım. Onu haber vereyim demiştim." dedi. Sokağın başında, yolun ortasında peş peşe durmuş iki arabayı görünce öfledim. "Tamam canım." diye Akça'ya cevap verdim ama benim öflememe takıldı. "Noldu?" dedi merakla.
"İki araba yolun ortasında durmuşlar ya. Kaza falan yaptılar herhalde. Şimdi geri dönmem gerek."

Arabayı durdurup dikiz aynasından arkama bakındım. Hemen dibimde de başka bir araba vardı. "Harika resmen küçük bir trafik oldu. Arkamda da araba var. O çıkmadan gidemem." dediğim de Akça'nın "Hadi ya!" dediğini duydum. Selektör yapıp arkadakine geri gitmesini belirtmeye çalıştım. Yan aynamdan baktım ve arka arabadan iri yarı bir adamın indiğini ve öne doğru geldiğini gördüm. Herhalde öndeki bekleyen araçlardakilere bakacak diye düşündüm. Sonra öndeki arabalara baktığımda ondan da dört kadar adamın inip benim arabama doğru yürüdüklerini gördüm. Akça'nın "Kuşum benim şimdi kapatmam..."demesini "Dur!" diye panikle kestim.

Aracın kapılarını kilitlemek için hemen düğmeye bastım. "Ne oluyor?" dedi o da aynı panikle. Adamlar aracımın çevresini sarmışlardı. İkisi önde dikiliyordu. Yüzümün bembeyaz olduğuna emindim. Ayağım hala gazdaydı. Gözümle arabayı kaldırama sürsem geçebilir miyim diye bakındım ama çok dardı. Akça'nın "Leyla!" diye bağırdığını işittim.

Korkuyla "Akça arabamı adamlar sardı." diyebildim. "Ne?" derken çığlığı arabada yankılandı. "Polisi arayacağım kapat." dedim ve onun cevap vermesini beklemeden telefonumu çekip aldım. Kapatır kapatmaz yüz on ikiyi tuşladım. Aramaya basacağım anda yan koltuğun olduğu cama doğru indirilen bir şeyi göz ucuyla gördüm. Çığlığım olayı idrak etmeden önce yankılandı resmen. İki adam camımı parçalamaya çalışıyorlardı. Gazdaki ayağıma bastığım an öndeki iki adam kendilerini kenarlara attılar. Bende bir hışımla öndeki arabaya vurdum. Telefonum elimden fırladı. Ön cama çarpıp yere yuvarlandı.

Birinin aradığını duyuyordum. Tahminen Akça'ydı. Ama eğilip alamayacak kadar afallamış ve panik olmuştum. Emniyet kemerim sayesinde ön cama kafamı çarpmaktan kurtulmuş olsam da alnımı direksiyona vurmuştum. Kaşımdan akan sıcaklığı hissettim. Daha korkunç bir şey oldu. Tekerleklerimin patladığına dair ikaz lambası yanıp sönmeye başladı. Yan aynadan baktığımda adamların ellerindeki silahları gördüm. Etraftaki apartmanlarda olan insanların dikkatini çekmek için kornaya abanmaya başladım. Kornanın sesi gümbürder gibi çınlıyordu. Biri arka camlarıma kurşun sıktığından yeniden dehşet içinde bağırmaya başladım. Arka camlarım patladı. Camlar kafama, ön koltuğa sıçradı. Titreyen ellerimle emniyet kemerimi çözdüm. Kapıyı açıp kaçmayı düşündüm bir anlığına. Başımı kaldırdığımda hemen camın yanında o ilk gördüğüm iri adam vardı. Elindeki silahını kapıyı aç der gibi salladı.

Yan koltuğa doğru eğilip yerdeki telefonuma uzandım ve ekrana bile bakmadan cevapladım. Nefes nefese "Leyla!" diyen Ali'nin sesini işittim. "Ali." dedim demesine de sesim titriyordu. Ve o kısacık an da kendimi rahatlamış hissettim. Ama sonra gözüm adamın silahının kabzasını cama doğru indirdiğini gördüm. Camın patlayan sesine benim çığlığım ve Ali'nin "Leyla" diye avaz avaz bağırması karıştı. O kısacık zamanda, korkunç bir anda, yalnız olduğumu ve onun bu defa zamanında burada olamayacağını hissettim. Patlayan camdan içeri dağılan camlar saçlarıma karıştı. Önce soğuk rüzgâr girdi içeriye ardından bir el uzandı. Telefonu söker gibi elimden alıp sokağa doğru fırlattı.

***

Ellerim sıkı sıkıya bağlıydı. Ayaklarımı bağlamaya gerek görmemişlerdi. Arabamdan sökülür gibi alınmış, yaka paça arkadaki araca bindirilmiştim. Sonrası kafama dayanan bir silahla, uzun bir yolculuk yapmıştım. İki yanı ağaçlı bir yolda ilerlemiş, araba durunca da yine yaka paça bir halde indirilmiştim. Ormanın içinde bana göre çok uzun sayılabilecek kadar yürütülmüştüm. Ağlamaktan ve titreyen bedenimden olsa gerek gücüm tükenmiş, devamlı düşmüştüm. Her defasında da koluma yapışan biri tarafından zorla kaldırılmıştım.
Sonra da baraka benzeri, yıkılacak gibi duran ahşap bir eve gelmiştik. Bu adamlar beni soğuk, camları tahtalarla örtülmüş, karanlık sayılabilecek kadar az ışık alan odaya atalı kaç saat geçmişti? Bedenim sıtmaya yakalanmış gibi titriyordu. Bacaklarımı kendime çekip kollarımı kaldırdım ve üzerinden indirip kendimi olabildiğince küçük tutmaya çalıştım. Sırtıma vuran ahşabın soğukluğu işimi hiç kolaylaştırmıyordu. Hele de aralıklardan sızan rüzgârın uğultusu beni daha da tedirgin ediyordu. Üzerimdeki ince kazak ve dizleri parçalanmış, çamurlu pantolonda hiç ısıtmıyordu. Üşüyordum. Hem korkudan hem çaresizlikte üşüyordum. Dizlerim parçalanmıştı. Bacaklarım bükülü durduğu anlarda kurumuş kanlar açılıyor ve canım yanıyordu. Kendime sarılıp acımın beni dik tutması dışında seçeneğim yoktu.

Kimdi bu adamlar? Hele yaşananları düşündükçe çıldırıyor gibi hissediyordum. Ne olmuştu öyle? Her şey korkunç bir kâbus gibiydi. Fidye mi isteyeceklerdi? Kimden? Benim kimsem yoktu ki! Param da yoktu. Üstelik köydeki ev ve parçalanmış arabam dışında üzerime bir mal da yoktu. Gözlerimi kapatmaya korkar halde bekliyordum. Karşımda kalan kapının her an açılma tehlikesine karşı tetikte duruyordum. Kendimi koruyacak herhangi bir şeyim yoktu ama yine de gözlerimi kapıya dikmek en iyisi gibiydi. Pencereye çakılmış tahtaların arasından sızan gün ışığı giderek azalıyordu. Kendi nefes seslerim ve gıcırdayıp duran tahta seslerinden başka bir şey yoktu. Beni buraya atıp gitmiş olabilirler miydi? O iri yarı hayvan adamın kapıyı sürgülü bir kilitle kilitlediğini biliyordum. Açmaya çalışmak nafile olurdu. Penceredeki tahtaları sökmeyi denemeliydim. Bu fikir bana ufakta olsa harekete geçebilmem için bir umut verdi. Denemeli ve her ne yaşayacaksam kendim için savaşmalıydım. Kollarımı dizlerimin üzerinden çektim. Ahşap duvardan destek alıp kalkmaya niyetlenmiştim ki gür bir kahkaha sesi kulaklarıma çarptı.

Gülen kişi o kadar keyifle kahkahalarını atıyordu ki bu tüylerimi ürpertti. Sonra gıcırdayarak açılan bir kapı sesi işittim. Nefesimi tutmuş halde bekliyordum. Yere vuran ayak sesleri ve hala kıkır kıkır gülme sesi geliyordu. Sadece ses artık daha yakındaydı. Derken biri sürgüyü açtı ve hemen karşımdaki kapı yavaşça bir el tarafından itilerek açıldı.

İlerimde uzun sayılabilecek bir adam dikiliyordu. Kulağına dayadığı telefonla bana bakıyor ve hayatımda gördüğüm en iğrenç bir ifadeyle sırıtıyordu. "Lekeli sen ağzının tadını biliyormuşsun yav!"dedi gevrek gevrek. Adamın kısık gözleri resmen her yerimde dolandı. Benimse titremelerim artmıştı. "Az hırpalanmış ama hala bir afet." dediğinde duvardan destek alıp kalkmayı başardım. Midem ağzımdaydı. Ama olurda üzerime falan atılırsa yerde kendimi koruyamazdım. Adam tekrardan iğrenç bir kahkaha attı. Telefonu kulağından uzaklaştırıp "Ama seni bağırırken ben hiç duymamıştım. Bak sen!" diye alayla konuştu. İçeriye attığı tek adımla ben de geriye çekildim ve topuğum duvara çarptı.

Adam sırıtarak telefonu bana doğru tuttu ve sanırım hoparlöre bastı. Çünkü "Andım olsun lan orospu evladı. Onun döktüğü her gözyaşı için seni lime lime edeceğim." diye avaz avaz bağıran ses odada yankılandı. Oydu. Adam gülerek "Yapma Lekeli beni korkutma!" dedi. Bana doğru bir adım daha attığında arkasındaki açık kalan kapıya baktım. "Bende sana bir hediye göndersem ne dersin?" dediği an, Ali gümbür gümbür çıkan sesiyle "Sakın!" diye bağırdı. Hemen ardından "Ne istiyorsun şerefsiz? Söyle!" diye bağırmaya devam etti.

Adam neden Ali'yle konuşuyordu? Benim burada olmamla alakası var mıydı? Kafamda saliselik bir sürede bu sorular geçse de cevapları düşünemedim. Çünkü korku ete kemiğe bürünmüş halde tam karşımda dikiliyordu. Nefesim boğazıma takılı kalmıştı ve ayakta zor duruyordum. Kaçmak için adamın yanından hızla geçmem gerekliydi. Yapabilir miydim? Adamın iğrenç gülüşü yerini biranda daha mide bulandırıcı bir ifadeye bıraktı. Arkasından vuran az ışıkla yüzünün çoğu gölgede kalsa da nedense ifadesini okuyabiliyordum. Etrafı kırışıklarla dolu duran gözleri kısılmış, ederime bakar gibi beni hesaplıyordu. Pis ağzı yine kıvrıldı. "Liman ihalesinden çekileceksin." der demez Ali "Tamam." diye bağırdı. "Leyla'yı hemen sapasağlam bir şekilde bırakacaksın." diye de koşulunu sundu.

Adam dilini damağına vurup cık cık sesleri çıkardı. "Burada aslan benim Lekeli. Benim dediğim gibi ilerleyeceğiz." Ali'nin sık nefeslerini duyuyordum. Adamın neden ona Lekeli diye seslenip durduğunu merak ettim. Sonra pislik adam biranda bana doğru atıldı ve bağlı bileklerime asıldı. Hem korku hem can acısıyla çığlık attım. Çığlığıma Ali'nin "Leyla!" diye yakarır gibi çıkan bağırtısı karıştı. Dizlerimin üzerine düştüğümde dayanamadım ve artık ağlamaya başladım. Tahta yer döşemesi cayır cayır derimi yaktı. Pislik adam ellerimi yukarıya doğru kaldırmış halde yüzümün aldığı ifadeden memnun olduğunu gösterircesine sırıtarak beni izliyordu. Telefonu ağzıma doğru yaklaştırıp "Konuş sevgilinle." dedi.

Gözyaşlarım yanaklarımdan aşağı süzülse de ağzımı açmadım. Ali'nin "Leyla." diyen sesini işittim. Biraz öncekilerin aksine bağırmamıştı. Bin özrü bir araya getirmiş gibi seslendi bana. O an gerçek suratıma çarptı. Onun yüzünden buradaydım. Kaybolan cesaretimin bir parçası geri geldi ve gözlerimi adamın suratına doğru kaldırdım.

"Ben o adamın hiçbir şeyi değilim." Sesim kısık, çatlak ama yine de korkuma rağmen titrememişti. Adam, dediğim komikmiş gibi başını arkaya atıp gülmeye başladı. Sonrada ellerimi sertçe bıraktı. Kol kaslarımın yanmasını hissettim. Avuçlarımı yere bastırıp ayağa kalkmak için çabaladım. O esnada pisliğin Ali'ye "Liman işinden çekil de pazarlığın devamını öyle yaparız." dediğini duydum. Sanırım sonra telefonu kapattı. Çünkü ben ayağa kalktığımda karşımdaki duruşu biraz önceki gevşek hali gibi değildi.

"Yanlış kişiyi aldınız. Benim onunla hiçbir bağım yok!" dedim yeniden. Adam başını iki yana salladı, sonra tek kelime etmeden arkasını döndü çıktı. Kapıyı da ardından örttü. Kımıldamadan hatta nefes bile almadan bekledim. Ve sürgü sesini duyamadım. Hayvan herif ya sürgüyü çekmeyi unutmuştu ya da benim kaçamayacak kadar korkak olduğumu düşünüyordu.
Etrafım oldukça karanlıktı. Kapının altından artık az da olsa ışık sızıyordu. Olabildiğince ağır adımlarla kapıya yanaştım. Her adımımda tahta zemin gıcırdıyordu. Kulağımı yaslayıp dinlemeye başladım. "Patron Lekeli tüm adamlarını peşimize salmış. Bizim Polonezköy'deki balıkçıyı basmışlar. Orada sağ adamımız kalmamış." dedi kaba bir ses. Yumruk halindeki ellerimi ağzıma bastırdım. Ali kimdi? Kim olmuştu?

"Yedi ceddini sikicem o köpeğin!" diye höykürdü resmen o sarı pislik. O eğlenen, gülen halinden eser yok gibiydi. "İhaleden çekilirse kızı verecek miyiz abi?" diye sordu aynı kaba ses. Tedirginlikten omuzlarım bile titriyordu. "Ne verecem lan o amına kodumun psikopatına! Bana yaptığı gibi kızın parmaklarını kesip yollucam. Görsün bakalım! Asıl manyak kimmiş? Ben o kıçı kıytırık Ender'e benzemem. Nasıl aldım kızını Lekeli köpeğinin?" Sarı pisliğin sesi kulaklarımda çınladı. Parmaklarımı mı kesecekti? Konuşmasına daha hiddetli, bir sesle devam etti. "Ayağını denk alacaktı. Dünkü bok kalkmış bana atarlanıyor. Adamı böyle yalvartırlar işte." Şerefsizin sesinde ki kibir beni şoka uğrattı. Ben kimlerin eline düşmüştüm? Bir ayna olsaydı ve kendi yüzümü görebilseydim! Ne kurumuş kanım ne de şokla açılmış gözlerim dikkatimi çekerdi. Yüzümde yıllar önce yaşadığım o dehşet gecenin hatıralarını görürdüm.

Keskin, küflü bir acı geldi çöreklendi içime. On iki sene önce jandarma onu alıp gittiğinde abimin kanlı kafasını dizlerime yatırmıştım. O günde yüzüme ayna tutsalardı şu anla aynı görünürdüm.

Kapının açılma ve hemen ardından sertçe örtülme sesini işittiğimde yerimde sıçradım ve beni dehşetin kanlı parmaklarından o ses söküp aldı. Gözyaşlarımın yeri değildi, harekete geçmem ve kendim için bir şey yapmam gerekliydi. Kalan her soru sonranın işiydi.

Kulağımı çekip kapının çıkıntısına parmaklarımı geçirdim. "Allah'ım yardım et." diye yalvararak yavaşça araladım. Küçük bir boşluktan baktığım da içeride kimsenin olmadığını, küçük, camları pis pencerenin önüne yerleştirilmiş bir fenerden ışık yayıldığını gördüm. Sessiz olmaya gayret ederek kapıyı itekledim ve aralıktan çıktım. O kadar yavaş yürümeye çalışıyordum ki bastığım yerden yükselen gıcırtıların dikkat çekmesinden korkuyordum. Pencereden uzak durmaya çalışarak ve hafifte öne doğru eğilerek kapıya yanaştım.

Dışarıyı boş bırakma ihtimaller olmazdı. Kapıdan çıkarsam tak diye enselenirdim. Daha önce sarışın köpekle konuşan o kaba sesi işittim. "Hava gece ayaza dönecek gibi. Arabada termos vardı. Biriniz gidip gelsin." dedi. Dışarıda kaç kişiydiler? Burası küçük barakada olsa mutlaka tuvaleti olmalıydı. Beni attıkları odanın hemen yanında açık duran bir yer vardı, içerisi karanlık olduğundan pek belli olmuyordu. Öne doğru iyice eğilip o tarafa doğru gittim.

Yerden yükselen her gıcırtıdan arkamda kalan kapı açılacak ve beni yakalayacaklar diye ödüm kopuyordu. Karanlık odaya girdiğimde burnuma felaket bir küf kokusu doldu. Bir köşesi daha karanlık duran odada beni sevindiren şey; küçük yukarıya doğru kaydırılarak açılan pencereden olmasıydı. Camın kirine karşın yine de görünebiliyordu. Adımlarım bu defa daha hızlıydı. Pencereye varıp parmaklarımla küçük çentiği kaldırıp kilidini açtım. Sonrada yukarıya doğru var gücümle çektim. Uzun zamandır açılmamış olmalı ki beni biraz zorladı. Ama yukarıya kadar çekmeyi başardığımda neredeyse ağlayacaktım. Dışarısı içeriden daha soğuktu. Karnıma, kollarıma anında soğuk rüzgâr çarptı.

Başımı uzatıp sağı solu kontrol ettim. Kimse yoktu. Çalılıklar ve karanlık dışında görünen bir şey yoktu. Kafamı geri çekip hemen bir bacağımı dışarı sarkıttım, ayağım yere değmese de yapacak bir şey yoktu. Birleşmiş ellerimle pervazdan kavradım ve diğer bacağımı da dışarı sarkıttım. Ve atladım. Küçük bir pat sesi çıktı ama şükürler olsun ki esen rüzgâr onu yuttu. Hemen karşımdaki çalıların arkasına dolandım. Kendimi kamufle edebilmek için dalların arasına gizlendim. Ve arkama bakmadan koşmaya başladım.

Biraz ilerlemiştim ki bağırışlar yükseldi. Karanlıkta koşmak zordu ama yılmadım. Bağırışlara silah sesleri de eklenince hızımı arttırdım. Düşmemek için ağaç gövdelerinden destek alıyordum. Çok fazla bağıran erkek sesi ve onları bastıracak kadar yükselen silah sesleri vardı. Odaklanamıyordum. Kaçtığımı anladıkları için peşime düşmüşlerdi. Onlarla aramda az mesafe vardı. Beni bulurlarsa çok daha acımasız davranacaklardı. Deli gibi korkuyordum.

Ve çok üşüyordum. Bedenimden giderek enerjinin çekildiğini hissedebiliyordum. Bir şok dalgası beni saracak gibiydi. Yine de pes etmemek için koşmaya devam ettim. Karanlıkta, ağaçların arasında, önümü zar zor görür halde ilerliyordum ki havayı yarıp geçen "Leyla!" diyen o bağırışı duydum. Nefes nefese bir halde omzumu en yakın ağaca yaslayıp durdum. Yine "Leyla! Neredesin?" diye bağırdı. Hayır aslında yakardı. Omzuma ağacın sert kabuğu batıyordu, rüzgâr saçlarımı savuruyordu. Bir karmaşanın içindeydim. Ona "Buradayım, Ali." demek için dudaklarımı aralayamıyordum. Öylece adını söylemek dilime ağır geliyordu. Üstelik onun yüzünden buradayken yine ona dönmek doğru gelmiyordu.

Evime, odama, yatağıma döndüğümde yine kalbi nefret kusan Leyla olacaktım. Şu halime neden olan tüm o cevapları arayacaktım. Şimdi dönebilmem için yapmam gerekeni yapacaktım. Soğuk havayı ciğerlerime doldurup hızla inip kalkan göğsümü yavaşlatmaya çalıştım. Sonra da kalan son gücümle "Buradayım." diye bağırdım. Çatlamış sesim ormanda yankılandı. Ona kadar ulaşır mıydı bilmiyordum ama bacaklarımın gücü tükenmiş ya da geleceğini bilmenin vermiş olduğu boşlukla yere çömeldim. Kafamı ve sırtımı ağaca yaslayıp bacaklarımı uzattım ve bağlı ellerimi kucağıma bıraktım.
"Geliyorum Leyla." diye bağırdı yeniden. Biraz öncekine nazaran sesi daha güçlü ve heyecanlı çıkmıştı. Ne hissediyordu acaba? Vicdan azabından mıydı heyecanı? Aynı kandan iki kişinin ölümüne neden olmak mı istememişti? Koşturan ayak seslerini, kırılan dalları duyuyordum. "Leyla bana seslen." dedi yeniden.

Tüm orman sessizliğe büründüğü o an da "Buradayım." diye bağırdım. Hepi topu benden duyacağı buydu. Buradaydım. Bir ağacın gövdesine sığınmış bekliyordum. "Geliyorum." diye bağırdı. Sanırım koşuyordu. "Az kaldı. Geliyorum." dedi yeniden.
Evime dönmeme çok az kalmıştı. O an düşündüğüm buydu. Ama ansızın omzuma bir darbe yediğimde ve acıyla bağırdığımda belki de eve hiç varamayacağımı anladım. Yana doğru devrildim ve yüzüm toprağa çarptı. Acıyla kıvrılmaya çalıştım ama başımdaki herkimse izin vermedi. Belime inen şiddetli bir darbeyle yuvarlandım. Ben çığlık atıyordum. Ali bağırıyordu. Başımdaki adamsa "Orospunu kendin gömersin Lekeli." diye bağırıp kahkahalarla gülüyordu. Sesinden çok gülüşünden tanıdım. O hayvan herifti! Sırtıma ayağını basıp yüzümü toprağa gömdü. Omuriliğim boyunca bir elektrik yayıldı. Ellerim karnımın altında kalmıştı. Dudaklarımı sıkıca kapattım ve kafamı yana çevirdim. Ama şerefsiz adam saçlarımı kavradı ve yüzümü toprağa bastırdı. Burnum şiddetle acıyor, yarım yamalak aldığım nefeslerle ciğerlerim yanıyordu. Kımıldamaya çalıştıkça ayağını belime daha çok bastırıyordu. Beni boğarak öldürecekti!
Panik içinde, başımı sürekli çevirmeye çalışıyordum. Daha az nefes aldığımı uğuldayan kulaklarımdan anlıyordum.

Tansiyonum şiddetle düşüyormuş gibiydi. Önce ayaklarımda bir uyuşma hissettim. Toprağa çarpan bacaklarım hareketsiz kaldı. Sonra omuzlarım gevşedi ve gözlerimin artık açık olup olmadığını anlayamadım. Üzerimde bir ağırlık var mıydı, yok muydu? Bilmiyordum. Çok yorgundum ve uykuya dalmak istiyordum. Hareket ettiğimi hayal meyal hissettim. Belki de hareket eden ruhumdu. Sonunda özgürlüğüne kavuşmuştu.
Yüzümü saran sıcaklık hissettim. Damla damla tenime düşen ıslaklığı da...Yağmur mu başlamıştı? Ben yağmuru sevmezdim. Çok uzaklardan "Kara kelebek." dedi biri. Hem tanıdık hem de yabancıydı sesi.

Sonra havalandım sanki. Bedenim aradığı sıcak kozayı bulmuş gibiydi. Ve uykuya dalmak için aradığım tek şey, buydu. Artık üşümüyordum. Artık korkmuyordum. Öyleyse huzurla uyuyabilirdim. Ama aklımın köşesinde bir ampul gibi yanıp duran bir soru belirdi.

"Benim evim neresiydi?"