7. bölüm · KALP YARASI
KARMAŞA
LEYLA
Eve döndüğümüzde Akça'da bende yaşadığımız şoku atlatamamıştık. Bir süre oturma odasında öylece oturup ağlamış, sonra da ikimizde iyi olmasından ötürü sıkıca birbirimize sarılmıştık. Pek konuşmamıştık. Ben duşa girip sıcak suyla başıma masaj yapmıştım. Giyinip oturma odasına döndüğümde o duşa gitmişti. Açık televizyona bakarken hala şokta olabilirim diye düşünüyordum. Ense köklerim hala sızlıyor, ıslak saçlarım omuzlarımdan aşağı sarkıyordu. Gözlerim ve yüzüm şişmişti. Titremelerim geçmiş yerine korkunç bir durgunluğa bırakmıştı. Dizlerimi göğsüme doğru çekip kollarımı da bacaklarıma doladım. Öyle boş boş televizyona bakmaya devam ettim. Yaşadıklarım gerçek gelmiyordu. O adama ne olduğunu düşünmekte istemiyordum. Ali'nin neden orada olduğunu da sorgulamıyordum. Sadece ya orada olmasaydı, ne olurdu düşüncesi ödümü koparıyordu.
Akça bornozuna sarılı halde geldi ve koltuğa kendini bıraktı. "Bu iki gündür biz ne yaşıyoruz ya?" diye şaşkınlık dolu sesiyle sordu. Bense sorusundan daha farklı bir şey düşünüyordum. "Neden bize yardım etti ki?" diye karşılık verdim. Saçlarına doladığı havluyu kafasından çekip çıkardı. "İyi ki etti. Herhalde arkamızdan çıktı. Gerçi bizi nasıl buldu ki?" diye yeni bir soru ortaya attı. Keza biz bile kaybolmuşken eğer bizi takip ediyor değildiyse orada işi neydi?
Kendi düşüncelerimi de cevaplar gibi "Bilmiyorum." diye mırıldandım. "Ama bana söylediği onca şeyden sonra yardım etmesini de garipsiyorum." diye itiraf ettim. Akça sözlerime katılmadığını göstermek için başını iki yana salladı. "Kim olsa yardım ederdi demeyeceğim. Çünkü o sokakta ışıkları yanan evler vardı ama pencereyi açıp bakan olmadı. Üstelik o köpek pilavcı dayı bile yardım etmedi. Yine de..."derken derin bir nefes koyuverdi. "Söylemek zorundayım ki düşmanın da olsa mert olması iyi oldu." diye bitirdiğinde kaşlarım çatıldı.
"O mu mert?"diye çıkıştım.
"Canım." derken sesi beni ikna etmek istediğinde kullandığı tondu. Ellerini iki yana açıp tane tane "Adam bizi tanımamış bile olabilir ki bence o karmaşada tanımadan durdu, geldi. Ama tanısaydı da ederdi diye düşünüyorum. Leyla bu gece korkunç bir şey yaşayabilirdik. Şu an burada güvendeysek, kabul etmek istemesen de düşmanın saydığın adam sayesinde." dedi.
Akça'nın sözlerine cevap vermeden ayaklandım. Bacaklarımın gücü çekilmiş gibi dizlerim hafifçe titredi. "Ben yatıyorum." dedikten sonra ağır ağır odama doğru, resmen ayaklarımı sürükleyerek ilerledim. Akça'nın arkamdan ofladığını duydum elbette. Ama ona ne diyebilirdim ki? Evet, kabul ediyordum. Gözümde bir çiğ damlası kadar saygıyı hak etmeyen bir adam tarafından korkunç bir andan kurtarılmıştım. Bu içimde eski bir yaraya ağır geliyordu.
Odama girip kapımı örttüm ve doğrudan şifonyerime yöneldim. İki çekmeceli, ufak bir dolaptı. Çoğu insan hatıralarını kutulara saklardı, bense bu şifonyeri seçmiştim. Eğilip ikinci gözü açtım ve içinde duran, ağabeyime ait fotoğrafı aldım. Onu çerçeveletip görünür bir yere koyabilirdim lakin bunu yapamıyordum. Parmaklarımın arasındaki fotoğraf onun son yaş gününe aitti. Benimle aynı renk olan gözleri, gerçi onunkiler daha çok güneşli bir gökyüzünü andırırdı, neşeyle kısılmış halde objektife bakıyordu.
Dudaklarında o hep gördüğüm koca gülümsemesi vardı. Çok gençti. Ölemeyecek kadar genç ve sağlıklıydı. Yatağımın üzerine oturup, bağdaş kurdum. Fotoğrafa bakarak "Çok kötü bir şey oldu abi." dediğim de ağzımdan kaçan hıçkırığı tutamadım. "Neden burada değilsin? Neden benim yanımda değilsin?" derken ağlıyordum. Öyle yavaş yavaş değildi, şiddetle akmaya başlamıştı gözyaşlarım. Hesap sormak hatta bedel ödetmek istiyordum. Kabuk bağladığını sandığım o yara; Ali'nin yüzünü gördüğüm her an yeniden kanıyordu.
Alıştığım yalnızlık çığ gibi içimde büyüyordu. Ağladım. Gözyaşlarım bana lanet okuyana kadar ağabeyimin fotoğrafına bakarak ağladım. Başımı yastığa koyduğum vakit onun kanını akıtabilecek kadar gaddar bir kalbe sahip olmayı diledim. Kuruyan dudaklarımı dilimle ıslatıp yüksek sesle içimdeki gerçeği kendime dile getirdim.
"Bir zamanlar o benim gözyaşlarımı gördü. Tenha sandığım her karanlığa ışık oldu. Sonra beni yıldızlı gökyüzünden çekip kör karanlık kuyuya attı. Sana kıydı abi, bana kıydı. Bize yazık etti. İşte bundan ötürü bu kadar körüm her şeye. Ona çıkacak bir tesadüf bile benim düşmanım."
Kısık, ağlamaktan çatallaşan sesimle, kendime yeniden söz verdim. "Acıdan kavrulsan da sen Leyla'sın. Kimsesiz olansın. Ne bunu yapanı ne de bunu sakın unutma!"
Ertesi gün şiddetli bir baş ağrısı ile güne başladım. O kadar aksiyona ve ağlamaya bunu beklemem gerekirdi. Üstelik hala ensemdeki saç diplerim dokununca sızlıyordu. Bu yüzden saçlarımı toplamak yerine açık bıraktım. Baş ağrım için bir hap içip, ensem içinde kas gevşetici merhem sürdüm. Açlıktan kasılmaya başlayan karnımı da bol kaşarlı bir tostla ödüllendirdim. Okula gitmek için hazırlandığımda Akça odasından yeni çıkıyordu. Ben girişte, kapı yanında asılı duran montuma uzandım ve o da bana "Bugün için izin alsaydın kuzum." dedi. Sesi uyku sersemine çatallıydı ve hala gözlerini ovuşturuyordu.
"Yok canım. Okulda olmak bana iyi gelecek. Düşünmektense çalışmayı tercih ederim." diye yanıtladım. Akça kafasını sallayarak mutfağa yöneldi. Aklıma gelenle ofladım. "Akça!" diye seslendim o da peşi sıra mutfaktan elinde bir su bardağı ile çıktı. "Hıı."dedi sadece.
"Çantamı dün gece orada unuttum. "dediğimde "Ayy lanet gelsin ya! Nasıl unuttuk onu!" diye kızarak söylendi. "Kredi kartımla, kimliğim vardı. Okuldan sonra karakola uğrarım bi."diye sıkıntıyla konuştum. Çantamın yokluğunu tostumu yerken fark etmiştim. Kurtulduğumuza şükredip yapacak bir şey yoka bağlamıştım. Akça mutfağa geri dönerken "Bende karakola seninle gelirim." dedi. Arkasından "Tamam ararım seni." diye seslendim. Telefonum olsun arabanın içinde kalmıştı. Yoksa onu da kaybedecektim.
Kapıyı araladığımda hemen önümde kartondan bir torba gördüm. Eğilip içine bakarken "Akça!" diye de yeniden seslendim. Torbanın ağzını araladım ve çantamın içinde durduğunu gördüm. Şaşkınlıkla içinden çıkarıp elime aldım. Akça hemen arkamdan "Kız o senin çantan değil mi?" diye sordu. Evet benimdi. Fermuarını açıp içinde duran cüzdanıma baktım. Cüzdanı da kontrol ettiğimde her şey yerli yerindeydi. Omzumun üzerine çenesini yaslayıp bakan Akça ""Bu seninkinin işi! "dedi ve hemen ne dediğini anlamış gibi kafasını çekip içeriye kaçıverdi.
Torbayı içeri bırakıp çantamı elime aldım ve kapıyı kapattım. Asansöre yöneldiğimde gözlerim hala çantamdaydı. Bunu buraya bırakan Ali ya da adamıydı. İçim bir ürperdi ve resmen kollarımdaki küçük tüyler havalandı. Çantam kapımdaysa Ali evimi biliyordu!
Sabahki iki ders son bulduğunda kafam da hala aynı soru vardı. Ali evimi nereden ve neden biliyordu? Sonra öğle arasında kendimi öğretmenler odasına doğru atmak için hızlı adımlarla ilerliyordum. Dün gece olup biten her şey kafamda korkunç bir hayal ürünüymüş gibi gelmeye başlamıştı. Günde hiç kolay geçmiyor, başım hala ağrımaya devam ediyordu. Öğretmenler odasına varıp pencere önündeki tekli koltuğu kapmayı ve kendimi izole ederek dinlenmeyi düşünüyordum. Koridorun sonuna geldiğimde yukarı kata çıkacaktım ki "Leyla Hanım." diyen bir sesle duraksadım. Başımı sese doğru çevirdim ve merdivenden yukarıya çıkan Feyza'yı gördüm. "Buyurun Feyza Hanım." derken sesim kulağıma son derece soğuk geldi.
"Kusura bakmayın, durdurdum sizi."dedi karşıma geçerken. "Önemli değil."diye cevapladım. Beni yukarıdan aşağıya süzdü. Sonra da "Dün akşam söyledikleriniz hakkında konuşmak istemiştim." dedi. Yüzüne dikkatle baktım ve gram mahcubiyet göremedim. Duruşunda yeni yeni fark ettiğim kibirli bir maske vardı. "Dinliyorum." dedim yine aynı soğuk tonla. Ellerini birleştirip hafifçe gülümsedi. Başvurumu kabul ettiğinde ve beni işe aldığında suratında daha gerçek bir gülümseme görmüştüm. Pek bir araya geldiğimiz söylenemezdi ama bana karşı hep nazik davranmıştı.
"Dünkü tavrından sonra Ali Bey’le bir yakınlığın olduğunu düşündüm." Küçük bir es verip devam etti. "Ve onunla yakından ilgileniyorum. Aranızda herhangi bir şey varsa bunu şimdi bilmek isterim." diye resmen doru ayağına dikte etti. Omuzlarımı dikleştirip çenemi kaldırdım. "Bahsettiğiniz kişiyle aramdaki tek ortak nokta; kendisinin ağabeyimi öldürmüş olmasıdır. Ah! Tabi siz onun nasıl bir suç işlediğiyle ilgilenmiyordunuz!" diye sertçe yanıtladım.
Feyza'nın kaşları önce bir havalandı, sonra da çatıldı. Dudakları gerginliğini saklamayacak derecede birbirine bastırmıştı. "Niyetim sadece sizi uyarmaktı Feyza Hanım. Kararınızla ya da sonrasıyla ilgilenmiyorum. İzninizle." der demez ona sırtımı döndüğüm gibi basamakları çıkmaya başladım. Aslında arkamı dönüp saçlarına yapışıvermek istiyordum. Kadının niyeti beni delirtiyordu. Katı döndüğümde sinirle nefesimi bıraktım. Ne sanmıştı beni? Kıskançlıkla onu uzaklaştırmaya çalışan eski sevgili falan mı?
Dişlerimin arasından "Gerizekalı!"dedim. İyilik yap denize at o da gelsin seni soksundu! Utanmadan gelmiş bana adama göz koydum ona göre der gibi ayar vermeye çalışıyordu. Akça olsa "Ayyy götüm!" derdi. Öğretmenler odasına girdiğimde koltuğa yönelmek yerine doğruca dolabıma gittim.
İçinden çantamı ve arabamın anahtarlarını aldım. Hemen yan tarafımdaki dolabı açan Türkçe öğretmeni Güzin Hanım "Nereye Leyla?" diye sordu. Ağzı dolusu "Sanane!" dememek için kendimi zor tuttum. Dolabın kapağını örtüp "Dışarıda yiyeceğim." dedim ve arkamı kadına döndüğüm gibi ilerledim. Ben çıkar çıkmaz diğer öğretmenlere ne kadar kaba biri olduğumun dedikodusunu yapacaktı. Bundan adım kadar emindim.
***
LEKELİ
Başımı koltuğun tepesine yaslamış biraz olsun dinlenmeye çalışıyordum. Ama odanın içinde cır cır böceği gibi ötüp duran bir Alparslan vardı! "Yav abi Leyla Hanımı sormam yasak da bu Feyza Hanım ne alaka? Yani önce kadını yemeğe çıkardın sonra kadını bana postaladın. Nerden esti de böyle bir işe giriştin?" diye binici kez aynı soruyu farklı şekilde sormasını dinledim.
Kapalı gözlerimi hiç açasım yoktu. Ama bu iti başımdan atamayacağımda belliydi. Başımı kaldırıp elimle yüzümü sıvazladım. "Lan oğlum bir siktir git! Sabahtan beri car car başımdasın lan!" diye çıkıştım ama o karşımdaki uzun koltuğa atlar gibi oturdu. "Yok abi kafam almıyor yani. Sen her hareketini planlarsın. Nerdeyse düşünmeden işemeye gitmezsin!" diye fikrini beyan etti bir de it! Dirseklerimi dizlerime dayayıp öne doğru eğildim. "Hay çeneni sikiyim Alparslan! Dayının gazına geldim işte!" Elimi sallayıp "Yoluna bak falan dedi bana. Kolaya kaçtım." derken yeniden avucumu kısa sakallarımda gezdirdim.
Alparslan'ın gözleri kısıldı ve sonra ne dediğimi anlamış gibi sırtını arakasına yaslayıp eliyle pat diye koltuğa vurdu. "Vay anasını! Abi bence sen Dayının yol olayını baya yanlış anlamışsın. Senin yollar Leyla Hanıma çıkmasın diye sende gidip kızın dibindeki okul müdürüyle mi yemeğe çıktın! Gerçekten yoluna bakmışsın abi." derken gülmeye başladı.
"Kes lan sesini! Zaten hırsımı alamadım." deyip ayaklandığımda tırstı da sustu. Mutfağa doğru giderken hemen peşime takıldı. Kurtulamıyordum bugün bu heriften! "He bir de o var tabi! Ben Feyza Hanımı evine bıraktıktan sonra bizim çocuklar aradı. Önce seni bulamamışlar. Sonra da onları depoya çağırmışsın. Murat gömün diye verdiğin parçaları görünce ödü bokuna karışmış." diye anlata anlata geliyordu peşimden.
"Seni arayıp benim dedikodumu yaptı pezevenkler?"
Ben kendime kahve doldururken Alparslan'ında çaydanlığa su doldurduğunu gördüm. Çay demleyeceğine göre bu kesin gitmeyecekti. Ocağa çaydanlığı yerleştirdiğinde "Korkmuş abi çocuklar. Çok öfkeliymişsin. Ne yapacaklarını bilemedikleri için beni aradılar."
Bahçeye açılan kapının hemen önüne yuvarlak bir masa yerleştirmiştim. Evde en sevdiğim yer burasıydı. Sürgülü camları açıp serin havanın içeri girmesini sağladım. Sandalyeme geçerken "Kıvır Alparslan kıvır oğlum." dedim. O hala ada dedikleri tezgahta oyalanıyordu. "Artık ne olduğunu anlatacan mı abi?" dediğinde sesindeki eğlenen ton gitmiş, merak ve endişe gelmişti. Gözlerim bulutlu gökyüzüne çevrildi. Yağmur yağacak ve belki de fırtına grisine dönecekti. En sevdiğim manzaraydı. Cezaevinde de hava ne zaman bozsa hemen parmaklıklarla örülmüş pencerenin önüne geçer ve yaklaşan fırtınayı anlatan gökyüzünü izlerdim.
Bir yudum acı kahvemden içtim. Kahve de acıydı, gökyüzü de. "Restoranda Leyla ile arkadaşı da vardı. Onlar çıktıktan sonra bende peşlerinden çıktım. Sinirliydim ve Feyza'nın sohbetine dayanacak gücüm kalmamıştı. Sonra Leyla'nın arabasının yolundan saptığını gördüm. Tabi hemen peşlerine dalamadım." Kupamı sertçe masaya bıraktım. "Çok trafik vardı ve yarrağın teki geldi önüme kırdı." Gözlerim yeniden gökyüzüne döndü ama ben sanki Leyla'nın yere eğilmiş başını ve saçlarından sürüklenmesini gördüm. Öfkeyle yerimden fırlayıp bahçeye çıktım. Soğuk hava tişörtümden içeri giriyordu. O adamın kafa dersini ellerimle yüzmüştüm. Saçlar nasıl koparılır ona öğretmiştim. Yine de hırsım geçmiyordu.
Sabaha karşı eve döner dönmez o kanlı halimle kendimi kum torbamın karşısına atmıştım. Kol kaslarım acıdan sızlayana kadar yumruklamış, kontrol edemediğim öfkemin benliğimi ele geçirmesine izin vermiştim. Alparslan'ın endişeyle "Abi!" dediğini işittim.
Ona doğru döndüm ve "O orospu çocuğunu bu kadar hızlı öldürmemeliydim!" diye bağırdım. Parmaklarımı gözlerime bastırıp derin nefes alıp bıraktım. Ne kadar yıkansam da hala kan kokuyordum ve bu kokuyla Leyla iyi mi diye bile bakmaya gidememiştim. Üstelik öfkem yatışmadan karşısına çıkamazdım. Birkaç kez daha derin nefes alıp verdim. Soğuk havayı ciğerlerime doldurdum. Başımı kaldırıp Alparslan'a baktığıma çattığı kaşlarıyla ne diyeceğimi bekliyordu.
"Yol kenarında pilav yemek için durmuşlar. Orada duran amın evladı da kızlara..."dilimin ucuna gelen sözcüğü söyleyemedim. "Neyse işte ben vardığımda şerefsiz Leyla'yı saçlarından sürüklemeye çalışıyordu."
Alparslan bahçeye bir adımla çıkıp "İyiler ama değil mi?" diye tedirgin bir halde sordu. Başımı sallayarak "Çok şükür ki iyiler." dediğimde derin bir soluk bıraktı. Avuçlarını yüzüne sürtüp küfür ederek sırtını bana döndü ve mutfaktan içeriye girdi. İçeriye geçesim yoktu, soğuk havaları severdim. Bahçeye yerleştirilen koltuklara doğru ilerledim. Fırtınalı gökyüzünü izleyerek onun öfkemi silip götürmesini bekledim.
Orada ne kadar kaldım bilmiyordum ama Alparslan'ın "Abi gel çay hazır." demesini işittiğimde yerimden hareketlendim. Gitmesem bile peşimi bırakmayacak, kalkana kadar on kez daha çağıracaktı. Mutfağa adımımı attığımda sıcak hava yüzüme ve açıkta kalan kollarıma çarptı. Buz gibi olan tenim karıncalandı. Alparslan arkamdan sürgülü kapıyı örttü ve adaya doğru geçip yüksek taburelerden birine oturdu. Tezgâhın üzerinde ince belli bardakta çayım duruyordu. Bir de tabağın içinde rulo böreklerden vardı.
"Böreği nerden buldun?" diye sorduğumda "Aldırdım abi. Sıcaklar daha haydi ye." dedi. Kendi çoktan yemeğe başlamıştı. Ben de tabureye geçip oturdum. "Bende kendin açtın sandım oğlum." dediğimde omuz silkip "O kadarını da yapamam abi." diye ciddi ciddi cevapladı.
Cezaevinde günler kolay geçmiyordu. Hele de sahipsiz olarak görülüyorsanız işler her zamankinden daha zor olurdu. Bende içeri girdiğim ilk yıllarda temizlik, yemek ne varsa öğrenmiştim. Biraz para kazanabilmek için de cezaevinin kendi içinde yer alan yemekhanesinde falan çalışmıştım. Aklım sıra anam ziyarete gelirse ona verecektim. Salaklık bakiydi işte.
Çay içip börekleri yedik. Yemek yerken hep sessizdik. Bu da başka bir alışkanlığımızdı. Sırtımızı kollamak içindi her şey. Boş bardağımı doldurmak için ayaklandığımda Alparslan "Sana zahmet abi bana da döksene." dedi ve boş bardağını tezgâhın üzerinden önüme doğru itekledi. Dolanıp ocağın tarafına geçtim. Demliği aldığım da "Bu Rum dölünden haber çıktı mı? " diye sordum.
Ağzına kalan son böreği tıkmadan önce "Yok abi. Parmağı aldıktan sonra iyice sessizleşti." diye cevapladı. İki bardağı da doldurdum ve Alparslan'ınkini ona doğru itekledim. Kendi bardağımı alıp arkamdaki uzun tezgâha yaslandım. "Liman ihalesi var yakında. Puşt nereye saklandıysa mutlaka çıkacaktır. Gözünü dört aç Alparslan. Rum Behzat gibilerin ahlak sınırları yoktur." Benim sertçe uyarımı başını sallayarak onayladı. Yine de "İhaleye onunda gireceğinden emin misin abi? Daha teklif tarihleri bile açıklanmadı." diye sorduğunda "Girecek. Limanı kim alırsa yurtdışı silah işinin deniz ayağı olacak." diye açıkladım.
Kaşları hafiften çatıldı. Durumu anlayabilmek için "İyi de bu ihaleyi bizim alacağımızı sağır sultan bile biliyor. Ben ortamı yokladım. Kimse girmeyi düşünmüyor. Rum piçi girip ne yapacak?" diye sordu.
"Rumun bağlantıları ülke içinde iyi olsa da dışarda zayıf, elini güçlendirmek için de bu son şansı. İhaleye yakın bir zamanda bana suikast düzenlemeye çalışacaktır. Ya da mekanlara saldırmayı dener." derken de omzumu silktim. Benim o haysiyetsizden gelecek hiçbir şey umurumda değildi.
"Yani aslanım... " diye devam ettim ve anlayabilsin diye gözlerine baktım. "Mekân denetimini arttır. İçeriye uyuşturucu girmesine asla izin verme. Dış güvenliği sağlamlaştır. Mekanları taratamaz ama polis bastırır." diye tek tek anlattım ki sonra hata yapmasın.
Alparslan başını salladıktan sonra "Sana da ek güvenlik çıkartalım abi." dediğinde "Yok oğlum. Sen bana bulaşma!" diye uyardım. Çayımı tek yudumda bitirip doğruldum. Bardağı tutan elimi kaldırıp "Heee Leyla'nın ev arkadaşı olan kıza ulaş, numaranı ver. Bir ihtiyaçları, sıkıntıları olursa seni arasın ama Leyla'nın haberi olmasın. Sürekli izlesinler. Peşlerine Taner'le Murat'ı tak." diye belirttim.
Alparslan tabureden pat diye inip ellerini iki yana açtı ve "Yoo abi beni o deli kadına bulaştırma! "diye söylendi. Şaşırma sırası bendeydi sanırım. " Ne oldu lan?"diye sordum.
"Geçen gece onu kulüpten çıkarırken o kadar çok bağırdı ki az kalsın olmayan şekerim fırlayacaktı! Kulağımda hala o tiz sesi var! Bir de yüz santimlik çivi ayakkabısıyla omzumu deldi manyak! " Mutfağın kapısına doğru hızlı adımlarla ilerlerken "Yok abi! Beni o kırmızı cadıya bulaştırma! Çocuklardan biri gitsin! "dedi panikle ve söylene söylene çıktı. Bugün kovsam da gitmeyeceğini düşündüğüm Alparslan'ı Leyla'nın arkadaşından bahsetmek yetmişti. Bunu aklıma not ettim.
Kesinlikle kızla irtibata geçme işini de ona verecektim. Çaydanlığın altını kapatıp mutfaktan çıktım. Aklım Rum Behzat'taydı. Bana gelecek her şeye hazırlıklıydım. Sadece Leyla'dan ne kadar uzak kalmaya çalışsam da beceremiyor oluşuma sinirleniyordum. Çünkü benim yüzümden açık bir hedef halini almaya başlıyordu.
Koridoru geçip merdivene yöneldim ve alt kata inmeye başladım. Yarım bıraktığıma devam etmek belki kafamı oyalar ve rahatlatırdı. Alt kata indiğimde üç oda karşıma çıktı. Hemen karşımda olan evle ilgilenecek kişinin kalacağı odaydı ki henüz bu konuyla ilgilenememiştim. Evimi, yemeğimi emanet edeceğim kişi gerçekten güvenilir olmalıydı. Hemen bitişiğindeki oda çamaşır odasıydı. Kısa koridorun sonunda kalansa içeriye yalnızca benim girebileceğim, her ayrıntısıyla kendimin ilgilendiği odaydı. Evde benden başka yaşayan olmadığı için kilitli değildi.
Kapıyı araladığımda yüzüme buram buram boya ve tiner kokusu çarptı. Seviyordum bu kokuyu. Pervazın yakındaki ayaklı, büyük lambanın düğmesine bastım. Sarı, yumuşak ışık alana yayıldığında, evin en güzel yeri de ortaya çıkmış oldu.
Oda çok geniş sayılmazdı. Bir köşede istiflediğim boş tuvallerim vardı. Kapının karşısında kalan büyük duvarı boydan boya fırtınalı bir gökyüzü resmi kaplıyordu. Kapının sağında ve solunda kalan alanlara da cezaevinden çıktığımdan beri yaptığım dört ayrı yağlı boya resmi vardı. Pencere yoktu burada ki bu saklanmamı kolaylaştırıyordu.
Odanın tam ortasındaki tuvalde bitirmemi bekleyen bir resim vardı. Köşede boya kavanozlarının, fırça dolu sepetlerin ve kahve makinesinin bulunduğu üç gözlü cevizden yapılma dolaba doğru ilerledim. Kahverengi boya mı yoksa siyah mı diye kısa biran kararsız kaldım. Siyah boya dolu tüplerden birini aldığımda göz ucuyla resme baktım. Saçından, ruhuna kadar her zerresine siyah sıçramıştı. Artık biliyordum ki; göğüslerinin altında kaburgalarına da karalık bulaştırmıştı.
Siyahtan kaçabilirdi. Benliğini inkâr etmek için saçlarının rengini de değiştirebilirdi. Ama bu gerçeği değiştirmiyordu.
Gölgelerinde sakladığı karalığı bana ait kılıyordu.
