21. bölüm · KALP YARASI

BİÇARE

Özlem Çoban

Ben Vural Akalay, 1994, Kastamonu' da doğdum. Babam İsmet annemse Züleyha'dır. Doruklar köyünde yaşamaktayım. Şimdi yazacaklarım Ali Efeli'nin suçsuzluğunun delilidir. Beni o öldürmedi. Ölümümü bizzat suç onun üzerine kalacak şekilde planladım. Bu mektup itirafımdır.

Anne ve babam traktör devrilmesi sonucunda öldüler. Ben sekiz yaşlarındaydım. Kız kardeşim Leyla ile beş yaşındaydı. Devlet korumasına girmek istemedim. Leyla'yı benden uzaklaştıracaklarını düşündüm. Ondan ötürü babamın kuzeni olan akrabamız olan Şükrü Akalay'dan yardım istedim. Kendisi devlet gözünde bizim vasimiz oldu. Bunun dışında bir yardımı olmadı. Leyla ile ailemizden kalan evde yaşamaya devam ettik. Şükrü Akalay sadece denetim zamanlarında geldi, gitti. Leyla küçük olduğundan o zamanları hatırlamayabilir. On sekiz yaşıma kadar da o evde kız kardeşimle birlikte yaşadık.

Ölümüm ardından Leyla'nın vasisi Şükrü Akalay olacaktır. Lakin kendisiyle iki hafta önce telefonla konuştum. Bana bir şey olma ihtimalinde Leyla'nın devlet korumasına geçmesini istediğimi belirttim. Eğer kayıtlara bakarsanız ve onun ifadesine başvursanız bunu doğrulacaktır.

Köy halkının yardımlarıyla yaşamaya çalışsak da yeterli olmuyordu. Lise boyunca tarla, bahçe işlerinde çalıştım. Ali Efeli benim çocukluk arkadaşımdır. Kendisi de lisede, okuldan sonra çalışmaya başlamış ve kazancının bir kısmını da bizimle paylaşmıştır. Ali benim can yoldaşımdır ve onu korumak için ne gerekiyorsa yapmışımdır.

Lisede son yaz köyde Muhtarlık yapmış ve lakabı da böyle kalmış olan Muhtar Hasan Ünlü'nün tarlasında işçi olarak çalışmaya başladım. Aldığım yevmiye evin ihtiyaçlarını zor karşılıyordu. Kız kardeşimin üniversiteye gidebilmesi için de para biriktirmem gerekiyordu. Muhtar Hasan bunu biliyordu. Liseyi bitirdikten sonra çalışmam için başka bir iş önerdi.

Köye zengin bir adamın ev yaptırdığını ve inşaatta çalışabileceğimi söyledi. Musa Demirdağlı ile bu yolla tanıştım. Muhtar beni inşaata götürdü. Beş katlı büyük bir yer yapıyorlardı. Harç karıcaktım. Yevmiyem tarlada aldığımda üç kat fazlaydı. Kabul ettim. İlk iki hafta sadece harç kardım. Orada çalışan benden beş altı yaş kadar büyük Abdullah Tekneci ile öğle molasında kavga ettim. Abdullah yaptığım harcı cıvık buldu. Sonra biranda üzerime yürüyüp beni tehdit etti. Ben de karşılık verdim. O gün işi erken paydos edip beni eve yolladılar.

Akşam sekiz gibi Muhtar aradı. İnşaata gelmemi ve patronun benimle görüşeceğini söyledi. Endişelendim. Kavga nedeniyle işten çıkarılacağıma emindim. Leyla'ya dolaşmaya çıkıyorum diyerek evden ayrıldım. İnşaata gittiğimde Muhtar beni yol ağzında bekliyordu. Ne şanslı uşaksın! Patron işini beğenmiş, seninle tanışacak, yevmiyene zam yapar belki dedi. Neyin içine düştüğümü anlamadım. İnşaata girdiğimizde ilk katın duvarları yapılmıştı.

Dışardan içerisi pek görünmüyordu. Muhtarla yan yana orta salona kadar yürüdük. İçerisini telefonun flaşıyla aydınlatmıştım. Sonra orta salonda ayakta dikilen bir adam gördüm. Önünde küçük tenekede ateş yanıyordu. Üzerinde pahalı ve yeni duran kıyafetleri vardı. Adamı görünce saygıdan ellerimi önümde birleştirdim.

Adam gel bakalım deyince de hemen ilerledim. Teneke kutunun önüne yanaştığımda adamın arkasında yerde yatan kişiyi fark ettim. Ateşten yayılan az ışık adamın kan revan içindeki yüzüne vuruyordu. Başta anlayamadım ama sonra onun Abdullah olduğunı idrak ettim. Geriye çekilip Ne oluyor lan diye bağırdım.

Nerden çıktıklarını bilemediğim üç adam beni kıskıvrak yakaladılar. Panikle debelendim ama olmadı. Kurtulamadım. Adamalar bileğimi kavrayıp havaya kaldırdılar ve elime zorla bir silah tutuşturdular. Hepsi çok güçlüydü. Tek başıma haklarından gelemedim. Bağırdım küfürler ettim. Saldırmaya çalıştım. Bana hiç vurmadılar ama hareket etmeme de engel oldular. Sonra adam bileğimi sıkınca dayanamadım bağırdım. Tetiğie zorla bastırıdılar ki işaret parmağım baskıdan çatladı.

Abdullah'ın göğsüne bir el ateş ettirdiler.
O an direnmeyi bırakmışım. Şok geçirdim herhalde. Abdullah'ı vurmuştum. Adamın hareketsiz göğsüne bakakalmıştım. Elimden silah alındığını hayal meyal hatırlıyorum. Sonrada karga tulumba beni inşaattan çıkarıp arabaya bindirdiler.

Evimin önünde de araçtan aşağıya ittiler. Eve girdiğimde saat kaçtı hatırlamıyorum. O gece sabaha kadar uyumadan durdum. Sabahleyin Muhtar kapımı çaldı. Hırsla iki yumruk attım. Bana mısın demedi. Bir telefon bir de zarf bırakıp ardına bakmadan kaçtı. Zarftan bin dolar ve Ali'yle Leyla'nın dolmuşa binerkenki hallerinin olduğu bir fotoğraf çıktı.

Arkasında sadece "susmazsan" yazmışlardı. Çok korktum. O zarf, içindeki para, fotoğraf ve telefon mektubun sonunda yazdığım adreste olacaklar. Telefonda arama kayıtları ve mesajlar duruyor. Bakın. Ali'ye kurulan kumpastır.
Telefon çaldı. Açtığımda geceki adam, patron yani Musa Demirdağlı çıktı. Bana onun dediği her şeyi harfi harfine yapmazsam kız kardeşiminde göğsüne bir mermi sıkacağını, Abdullah'ın cinayetini üzerime yıktığını, kardeşiminkinide yıkacağını söyledi. Kimselere dememi de tembihledi. Benim cehennemim böyle başladı.

Sonraki iki hafta diken üstünde kaldım. İnşaata gidip mecburi çalıştım. Başıma ne geleceğini beklediğim bir vakit, onunda kamera kaydı köy camisinde vardır, camiide oturuyordum. O telefona mesaj geldi. Bana hergün Ali'nin ne yaptığını, nerede olduğunu yazıp atacaksın. Soysuzun Ali'yle ne alakası vardı anlamadım. Onunda başına bela açar korkusuyla Ali'ye anlatmayı düşündğm. Camiid n çıktım evlerine doğru giderken bir baktım, beni inşaatta yakalayan adamlar Alinin evinin çevresinde konum almışlar. Bellerinde silah, hani oraya gidersem hepimizi vuracaklar gibi. Çaresiz kaldım. Döndüm eve.

Sonraki bir hafta mesajlarda Ali'nin çalıştığı kafenin adını yazdım sadece. Yalanım yok. Tefeci, mafya falan sandım ben bu adamı. Böyle bizim gibi garibanları kullanan biri dedim. Ana baba yok tabi. Beni ondan seçti sandım. Başta bilseydim eğer niyetinin ne olduğunu. Yeminim olsun Abdullah'ı ben vurmadım ama o silahı elimden alamazlardı. O cani herifi oracıkta öldürürdüm. Beni Leyla'nın canıyla tehdit edip durdu.

Bir gece siyah bir çantayı inşaattan almamı ve köyün çıkışındaki mezarlıkta bırakmamı istedi. Yaptım. Çantanın içine göz attığımda uyuşturucu olduğunu gördüm. Bunları kendi teledonumla kameraya alıp Leyla adına açtığım mail hesabına yükledim. Size onun adresini ve şifresini de vereceğim.

Sizlere yalvarıyorum. Ben bir köyde doğup büyümüş cahil biriyim. Bilemedim. Jandarmaya gitmekten korktum. Bu dünyada ailem olan iki insana bir şey olur diye korktum. Çok güçlünün yanında esamem okunmaz diye düşündüm. Size anlatıklarım gerçektir. Ali masumdur. Ben Vural Akalay kendi ölümümü planlamış, Ali'ye o gece ne demesi gerektiği söylemiş ve suçu ona yıkacak şekilde kendimi vurmuşumdur.

Bana şantajla iki kez daha çanta taşırttı. Hepsini çektim. Sonra bu Musa Demirdağlı Muhtar Hasan aracılığıyla bana ulaşmaya devam etti. Verdikleri hiçbir parayı almadım. İşlerini görüp beni bırakacaklarını düşünüyordum. Muhtar Hasanla konuştum. Benimle dalga geçip sen artık onun ibnesi oldun deyince adamı evinin arka tarafında bir posta dövdüm. Kolunu kırdım.

O haftayı hastanede geçirdi. Bende Muhtarı tehdit edip adamı peşimden alsın diye hastaneye gittim. İki kişilik odada kalıyordu. Kapıya varmadan önce Musa Demirdağlı'nın girdiğini gördüm. Gizlice yanaşıp perdeyle ayrılan kapı ağzındaki hastanın yakınıymış gibi içeri süzüldüm. Orada bu haysiyetsiz Musa'nın Ali'ye kuracağı kumpası duydum. Leylayı ve beni öldürtecek suçuda Aliye yıkacaktı.

Tıpkı Abdullah ta bana yaptığı gibi olacaktı.
Başımdan kaynar sular döküldü. Oradan kaçıp köye döndüm. Yol boyunca ne yapacağımı düşündüm. Son zamanda Aliyle bu olaylar yüzünden mesafeliydim. Uzak kalırsam bela bulaşmaz demiştim. Köylüler tarafından aramızda sıkıntı var diye bile dedikodu çıkmıştı.
O zaman anladım. Musa denen adam bunu iyice düşünüp tezgahlamıştı. Ali Leyla'yı seviyor, tüm köyde bunun farkında. Benimle de arası açık gibi duruyordu. Muhtar soysuzu Leyla'ya görücü getiririm demişti herife. Böylece Ali bizi öldürse kimse yapmaz bu oğlan demeyecekti. Üstelik Ali Leyla ölürse zaten ölürdü.

İşte bu oyunu bozmak için bunu planladım. Musa Demirdağlı'nın Ali'yle derdi ne bilmiyorum. Ama onları başka türlü uzak tutamam.

Bir kitapta okumuştum. Filler tepişirken ezilen çimenler olurmuş diye. Ben o çimenim. Kardeşlerimin de ezilmesine izin vermem. Bu vakit jandarmanın kapısını çalsam biliyorum ki Musa'nın adamlarının lafı benimkini ezecek.
Benim ölümümden Musa Demirdağlı ve Muhtar Hasan Ünlü mesuldur. Bulabildiğim her kaydı, çektiğim her şeyi Leyla'nın adresine yükledim. Abdullahın ailesine de Musa bir ev, araba ve baya da para verdi. Buna sa şahitlik ederim. Araştırın. Abdullahın ölümünün haftasına ailesi hepsine sahip oldu.

Mezarlığa götürdüğüm çantaları 34 FRV 47 plakalı bir araç gelip alıyordu. Ona da bakın.
Devlet olarak Ali'yi ve Leyla'mı koruyun. Onu o cani adamın ellerine bırakmayın.

Ali özür dilerim kardeşim. Sana bu vicdan azabını yüklediğim için beni affet. Leyla'm sana, sen Allah'a emanet olun.

Vural Akalay

****
LEYLA

Çaresizlik yüreğe saplanan bir ok gibiydi. Tükettiği sadece benim nefesim olsaydı, onu bağrıma basar ve ciğerim sönene kadar orada tutardım. Ama şimdi bu kordan ibaret sancıyı Ali'yle paylaşmak zorundaydım. Onu kendi acısından korumak için canımı siper edebilseydim, hiç düşünmezdim. Ama yapamıyordum.

Avuçlarımı yakan iki mektupla alt kata inmeyi zor başardım. Önümü görememe sebebim ne şiş gözlerim ne de tükenmeyen yaşlarımdı. Önümü göremiyordum çünkü yıllardır gözlerimde olan perde kalkmıştı. Saf gerçekle başbaşaydım.
Ah Yarabbim!

Küçüktük. Ağabeyimde küçüktü, ben de, Ali'de... Elleri kir kokanları tanıyamayacak, baş edemeyecek kadar küçüktük. Resim malzemeleriyle dolu odanın kapısını açıp içeriye girdim. Daha dün gece bu odada ömrümün en mutlu anını geçirmiştim. Bu oda Ali'yle benim şakalar yapıp güldüğümüz, öpüşmekten dudaklarımızın şiştiği, onun beni resmettiği oda olarak kalmalıydı. Dizlerimin üzerinde zemine düştüm.

Mektupları göğsüme sıkıca bastırırken "Abim..."dedim hıçkırıklarımın arasından. Ona, Ali'me, bana... "Bize niye kıydılar?"diye ağlamaya devam ettim. Belki birkaç dakika geçmişti ki dış kapının sertçe açıldığını işittim. "Ne demek bir şey demeden gitti Rıza?"diye bağıran Ali'yi duydum. Dayının geldiği haberi ona ulaşmış olmalıydı ki geri dönmüştü. Yukarıdan "Leyla!"diye endişeyle bağıran Ali'yi işittiğimde elimin tersiyle yüzümü hızla kuruladım. Kesik kesik nefesler aldım. Ali mektupları okuduğunda düşecekti, biliyordum. Onu tutmak için çığlıklarımı içimde tutmalıydım.

Tekrar "Leyla!" diye seslendiğinde önce hafifçe öksürüp sesimi düzeltmeye çalıştım sonra da "Buradayım sevgilim, aşağıya gel." diye bağırdım. Göğsüm o kadar ağrıyordu ki başımı çevirip yüzüne nasıl bakacağımı bilmiyordum. Yine de aşağıya hızla indiğini duydum ve yerden destek alarak ayaklandım.

Arkamı döndüğüm an o da merdivenden inmiş bana geliyordu. Gözleri önce yüzümü inceledi. Kaşları derin şekilde çatıldı. Mesafemizi iki adımla kapatıp önüme geldiğinde elleri kollarımı kavradı. Endişeyle "Noldu birtanem? Neden ağladın?" diye sordu. İçimden yükselen hıçkırığı dudaklarımı ısırarak engelledim. Avucumu yakan mektupları bir anlığına saklamayı düşündüm. Tek bir an bilmese daha iyi olur diye hissettim. Ama sonra Ali kollarımı bırakıp yüzümü nazikçe kavradı ve kendine doğru kaldırdığında "Dayı ne dedi de böyle ağladın? Söyle bana Leyla'm yoksa ben ondan öğrenirim."dedi. Sesi! Üzüldüğüm anlarda çıkan o kırgın, kızgın, buruk sesi... Başkasının asla duymadığını bildiğim, acımı benden almak için çırpınan sesi...

Elimi kaldırıp yanağına yasladım. Ağlamaktan boğuk çıkan sesimle "Bana bir söz ver."dedim. Kaşları daha bir çatıldı. "Söz ver."diye direttiğimde dudaklarını avucuma bastırdı. Bu hareketi benim yazgımdı. "Söz."dedi kararlıkla.

"Öfkeni, acını, nefreti herne hissedersen hisset, benden kaçmayacaksın. Benim yerim senin koynun, senin yerin benim göğsüm olacak. Bana sarılacak ve öyle bağıracaksın. Ve asla canını hiçe saymayacaksın. Öfkeyle hareket etmeyeceksin. " İçimi çekip "Söz ver hepsi için." dediğimde gözleri kısıldı. Bakışları aşağıya kaydı ve onları gördü.

Yanağına yasladığım elimi çenesine indirip başını kaldırmaya zorladım. "Söz ver Ali!" Ellerini yüzümden çekti ve bir adım geriye çekildi. Şimdi avucumda sıkı sıkaya tuttuklarımın ne olduğunu anlamıştı. Uzanmak istedi ama elimi arkama doğru çektim. Esmer teni solgunlaşsa da gözleri yine o çakmak çakmak haline gelmişti.

"Ver!"dedi sertçe. "Söz ver."diye başımı kaldırdım. Başını duvara doğru çevirdi. "Benim yüzümden değil mi? Ondan söz istiyorsun?" diye sorduğundan sessiz kaldım. Sesi sert çıksa da altındaki perişanlığı duyuyordum. Yüzünü bana doğru çevirdi. "Söz veriyorum."dedi ve elini uzattı. Mektupları vermek yerine duvara ilerleyip yere çöktüm. "Ceketini çıkar ve otur yanıma." Bir nefes bıraktı ve dediğimi yaptı. Yanıma otururken kırık bir tonla "Çok ağlamışsın."dedi. Sırtımı soğuk betona yasladım.
Başımı sallayarak "Ağladım."dedim. "Şimdi de sana sarılacağım."diye devam ettim. Bağdaş yaptım ve Ali'nin omzularını yakalayıp sırtınu göğsüme doğru çektim. İtiraz edecek gibi oldu ama etmedi. Bana yaslandığında bacaklarını öne uzatmış oldu. Saçlarını öptüm. "Buradan kalkma olur mu?"dedikten sonra iki mektubu da karnının üzerine bıraktım. İkimizde öyle derin nefes aldık ki mektupların ağırlığı bizi deldi geçti.

Benim aksime Ali okumak için acele etmedi. İki mektubu da ellerinin arasına aldı ve bir süre sadece onlara baktı. "O kadar uzun zaman bekledim ki!" Sesindeki boğukluk kalbime acı olarak saplandı. Kollarımı omuzlarına doladım ve çenemi başına yasladım. "İçeride bir umut diyerek günleri saydım. O kadar çok gün saydım ki!"dediğinde gözümden süzülen yaş saçlarına damladı. "Şimdi elimin altındalar ama açarsam kıyametim kopacakmış gibi hissediyorum Leyla." Sertçe nefesini bıraktığında "Umut ettiğim günler bitti. Ama yine de okumak istiyorum. Kardeşimi affedeceğim bir sebebim olmalı benim."dedi ve elini göğsüne vurarak "Şuramdaki yara"dedi, sustu. Devamını getirmedi.

Kağıtlardan birini açtığında ilk bana yazılanları gördü. Endişeyle "Leyla."dedi ve doğrulmaya çalıştı ama mani oldum. "Ben iyiyim Ali."dedim ama değildim. "Yanımda kaldığın sürece iyi de olacağım."dediğimde durdu. Bana yaslansa da tüm ağırlığını bırakmıyordu. Başını çevirip koluma bir öpücük kondurdu. Bana yazılanları okurken gerildi. Özellikle ağabeyimin uzak durun uyarısının dikkatini çektiğini anında anladım. Çünkü ellerimin altındaki kolları kasılmış haldeydi.

Mektup biter bitmez diğerine geçti. İlk bir dakika da hala bana yaslanmış haldeydi ama hemen ardından "Bu ne demek lan!"diyerek sırtını benden çekti ve ayaklandı. "Ali."diye seslendim ve titreyen bacaklarıma inat ayağa kalktım. Mektubu iyice kaldırmış halde küçük odada dört dönüyordu.

"Bu ne demek amına koyayım!"

"O kim lan!"

"Siktiğimin Muhtarı!"

Peş peşe öfke ve şaşkınlık karışımı bir halde konuşuyordu. "Ali sakin ol."diyordum ama duymuyordu. Okudu, okudu ve sona geldiğini adımlarının bir anda durmasıyla anladım. Elindeki mektubu indirip avucunun içinde buruşturdu. Çenesi, göğsü titriyordu. Gözünden tek damla yaşın indiğini gördüğümde kahroldum ve ona doğru yaklaştım. "Ali, canım bak bana."dediğimde başını çevirdi. Orada olduğumu unutmuş gibi bir garip baktı.

Mektubu bana doğru kaldırdı ve şaşkın çıkan bir sesle "Vural öldü. On iki yılım gitti. Anam öldü. Sen beni terk ettin. Neden?" Başını karşıya duvara çevirdi. Kendi kendine konuşuyordu. "Neden? Adını bile şimdi öğrendiğim bir orospu çocuğu yüzünden mi? Neden lan? Benim yüzümden mi? On sekiz yaşındaydım! Kime ne sik yapmış olabilirdim ki!" Kaşları iyice çatıldı. Bir hışımla kahve makinesinin olduğu dolabı tuttu ve benim uzağıma doğru savurdu. "Niye öldü lan benim kardeşim?" Ağlamamak için ellerimle ağzımı kapatıp birkaç adım geriye çekildim. Öfkesini böyle atacaka atsındı. Boya kutularına, fırçalara varana kadar duvarlara doğru fırlattı.

"Ben mi sebep oldum? En başından beri suçlu muydum?"

Beni çizdiği tablolar haricinde kalan her şey yerlerde mahvolmuş haldeydi. Gözlerimden sızan yaşlara mani olamadım. Yıktı, döktü ama bitiremedi. Titreyen ellerini kaldırıp başını iki yandan sıktı. "Ulan ulan! Benim af edecek bile yüzüm yokmuş!"diye bağırdığında "Sakın!"diye bende bağırdım. Başımı hızla iki yana sallayıp "Böyle konuşma! Senin yüzünden diye bir şey yok!"dedim ve sesimin tonunu düşürüp "Sen de çok acılar çektin. Kendine bu haksızlığı yapamana izin vermem."derken aramızdaki mesafeyi kapattım. Ellerimi yüzüne doğru uzattım ama başını çekti. Bir nefes bırakıp ellerimi indirdim.

"Asıl sen bana acımayı bırak!"

Sözüyle irkildim. Koluna uzandım. "Ali."dedim ama tepkisi yine benden uzaklaşmak oldu. Ellerini iki yana kaldırıp "Benden nefret etmekte çok haklıymışsın!"dediğinde "Yeter!"diye avazım çıktığı kadar bağırdım.

İşaret parmağımı ona doğru sallarken "Canın yanıyor. Tamam! Ama benden kaçamazsın! Geçmişi değiştiremiyoruz diye bugünü mahvetmeyeceğiz. Zaten çok kırdık döktük. Daha fazlası olmayacak!" Parmağımı göğsüne bastırırken "Ve sen!"dedim. "Beni sakın yarı yolda bırakma!" Bir adım geri çekilip birer kor gibi yanan gözlerine baktım. İfadesi o kadar sert, o kadar acımasızdı ki! Korkutamayacağını bilsin diye başımı kaldırdım.

"Musa denen soysuz kimse araştırırız. Neredeyse buluruz. Neden bunlar oldu diye birlikte sorarız. Aksini yaparsan Ali, sana benimde ne kadar değiştiğimi hatırlatmak zorunda kalırım."

Eğildim yerdeki mektupları aldım. Son bir bakış atıp arkama bakmadan çıktım. Odanın ordasında hareketsiz duruyordu. Onu orada bırakmak çok canımı yakmıştı. Basamakları tırmanırken tuttuğum gözyaşları yeniden akmaya başladı. Mektupları göğsüme bastırdım ve yatak odasına çıkana kadar da durmadım. Ali kendini kaybetmeden önce benim kendimi toparlamam lazımdı.

*

**

Tam beş gündür evin içinde tek başıma yaşıyor gibiydim. Ayşe abla da olmasa sessizlikten kafayı yerdim.
Beş gün önce mektuplarla Ali'nin yanından ayrıldığım andan beridir ona ulaşamıyordum.

Gitmişti.

Bazı geceler sabaha kadar bekledim. Gelmedi. Koltuklarda uyudum, gelip beni yatağa götürmedi. Tüm gün kahve içerek ayakta kaldım. Kimse yemek yemediğim için peşime düşmedi.

Ali yoktu.

Evden çekip gitmeyi bile düşündüm. Ama sonra ya beni bulmak için gelmezse korkusu içime ağır bastı. Dün Tarık çıkagelmişti. Onu gördüğümde Ali de gelecek diye sevinmiştim. Ama tek öğrenebildiğim Ali'nin iyi olduğu hatta kendini işe verdiği olmuştu. Çok kızmıştım. Ben de dün önce Lekeli'ye ordan da Kara Kelebek'e gittim. İki mekanda da aynı şey oldu. Korumalar beni içeri almadılar. Tarık beni yarı kadar zorlayarak arabaya geri tıkıp eve getirmişti.
İlk gün ona verdiğim zaman için pişmandım. Ve bana verdiği sözü tutmadığı için de artık delirir derecesinde öfkeliydim. Bir onun mu canı yanıyordu sanki!

Okuldan aldığım iznin süresi bitmek üzereydi. Tek bir günüm kalmıştı ve gözlerim kapıda yolunu beklemeyecektim. Aynanın karşısında ıslak saçlarıma, morarmış göz altılarıma, solgun yüzüme baktım. Duş almak bile görüntümü toparlayamamıştı. Acımı yaşayamıyordum. Mektupları öğrendiğimden beri nedense onları okuyunca yıkılacağımı sanmıştım. Bir tarafım yıkıldı da ama oturup yasımı tutamıyordum. Ali'nin ne bok yediğini bilmeden hiçbir şeye kafa yoramıyordum. Elimle yüzümü ovaladım. Islak saçlarımı ensemde toparlayıp banyodan çıktım.

Yatağın üzerine bıraktığım siyah tişörte uzandım. Onundu. Temizdi. Kumaştan içimi ısıtan kokusu yükselmiyordu ama onundu ya bu bile yetiyordu. Tişörtü giyip altıma eşofmanımı geçirdim. Tişörtün uzun eteklerini de eşofmanın içine tıkıştırdım. Yataktaki telefonuma uzanıp saate baktığımda akşam altıya geldiğini gördüm. Aç geçen bir günü daha arkamda bırakıyordum.
Arama kaydını açtım ve Ali'yle dolu olan aramalarımın yavaşça kaydırdım. Bir kez bile yanıt alamadığım sayısız arama geçmişi... Uzunca bir nefes bırakıp rehbere girdim ve Akça'nın adını bulup aradım. İki çalıştan sonra hat açıldı. "Kuşum haber var mı?"diye anında konuştu. "Yok."derken çıkan sesim ruhum kadar yorgundu.

"Rasim Dayı evinde mi? Bir baksana." Gidecek başka kapım yoktu. "Hemen bakıp sana dönüyorum."dedi Akça ve kapattı. Kapı iki kez tıklatıldığında içimdeki huzursuzluk arttı. "Leyla gelebilir miyim?"diyen Ayşe ablayı işittim ve "Tabi."derken ben de kapıya yöneldim.

Kadın kapıyı açtığında ben de varmıştım. Biraz temkinli çokca da acıma dolu bir ifadeyle bana baktı. "Leyla kızım."dediğinde endişem arttı. Ayşe abla şu son bir iki güne kadar bırak bana kızım demeyi adımın yanına hanım sözcüğü koymadan hitap etmiyordu. Kapıyı tamamen araladım ve günlerdir duymaktan korktuğum şeyi sordum. "Bir şey mi oldu? Ali'ye bir şey mi oldu?" Ayşe abla sesimdeki titremeden mi yoksa yüzümdeki ifadende mi bilemiyorum iki damla gözyaşı akıttı. Ellerini kaldırıp"Yok kızım yok. O gayet iyi."dediğinde korkuyla kapıya tutundum. İyi demişti ama o zaman neden ağlayarak bana bakıyordu?

Yüzünü elleriyle kurulayıp derin bir nefes bıraktı. İçimdeki panik büyüyor, dizlerimi titretiyordu. Elimi hızla çarpan kalbimin üzerine bastırıp "Ne oldu?"dedim yeniden. Kadın bir suç işlemiş gibi gözlerini benden kaçırdı ve yere dikti. "Eşyalarını toplayıp evi terk etmeni istedi."dediğinde anlayamadım. "Efendim?"dedim. Korkuma karışan şaşkınlıkla "Kim dedi?"diye sordum.

Ayşe abla yüzünü yavaşça yerden kaldırdı ve bana acıyan bir ifadeyle bakıp "Ali Bey aradı biraz önce. Eşyalarını toplayıp hemen evi terk etmeni istiyor."dedi.

Bir aptal gibi "Evi terk etmemi mi istiyor?"diye bir daha sordum. Kadın bana iyice acımış olacak ki "Ben seni yalnız bırakayım."diyerek uzaklaştı. Bir elim kapıda bir elim göğsümde kalakaldım. Beş günün sonunda bu kararı mı almıştı? Beni evimiz dediği yerden kovuyor muydu?

Derin bir nefes alıp bıraktım. Bir daha ve bir daha...Gözlerimden tek damla yaş düşmedi. Yine de dizlerim hala titriyor, kalbimin içinde kırılan herparça etime saplanıyordu. Ağlamayacak, ona istediğini vermeyecektim. Kapıyı usulca kapattım. Yatağın üzerinde duran telefonum çalıyordu. Ağır adımlarla ancak ilerleyebildim. Ben varana kadar arama bitti. Yatağın kenarına oturup telefona uzandım. Ekrana bir mesaj düştü. Akça'dandı. Dayının beni beklediğini yazmıştı.

Mesajı "Çıkıyorum birazdan"diye cevapladım. Çıkıyor muydum sahiden? Telefonu parmaklarımın arasında sıkarken Ali'yi aramayı düşündüm. Açmayacaktı gerçi. Ayşe ablaya duyurduğu sesinden beni mahrum bırakacaktı. Öyle olsundu.

"Kalk Leyla" dedim kendi kendime. Oturup ağladığım günleri ardımda bırakmalı ve Ali'ye ondan vazgeçmeyeceğimi ispatlayacaktım. O kadar aptaldı ki! Kalbimi kırıp beni uzaklaştıracağını sanacak kadar aptaldı. Her zamanki gibi tüm suçu üstlenecek, o adamın peşinde kendini harcayacaktı. Aklı sıra beni uzak tutarak hem kendini cezalandıracak hem de bana onsuz bir hayat sunacaktı.

Ali gerçek bir aptaldı.

Ayağa kalktığımda "Senin gibi oynayalım o zaman Ali efendi!" dedim. Bu odadan tek parça eşyamı çıkarmayacaktım. Kol çantamın içine cüzdanımı, şarj aletimi, mektupları koydum. Spor ayakkabılarımı giydim. Hırka bile almayacaktım. Yakacağım ateş beni ıstırdı. Taksi durağını arayıp adresi verdikten sonra alt kata inmek için harekete geçtim. Önce mutfağa uğradım. Ayşe abla görünürde yoktu. Çekmeceden bir çakmak aldım. Tezgahın köşesinde duran kolanya şişesini de kaptım. Sonra doğru en alt kata inip resim odasına daldım. Aptal herif ilk birlikte olmamızın sabahına terk etmişti resmen beni. Bunu da ona hatırlatacaktım elbet.

Beni çizdiği üç tabloyu kolumun altına kıstırdığım gibi hızla yukarıya çıktım. Koşar adımlarla dış kapıya yöneldim. Çünkü arkama dönüp bakarsam gözyaşlarımı tutamam diye korkuyordum. Kapıyı açmamla buz gibi olan hava yüzüme çarptı. Kollarım ürperirken soğuk ince tişörtten içeriye sızdım. Kapıda dikiken iki adam beni görünce bir şaşırdılar.

"Leyla Hanım."deseler de "Çekilin!"diye tersledim ve açıklığa çıktım. Tarık'ın bahçeden bana doğru geldiğini gördüm. Tabloları yere atıp elimdeki kolanya şişeni üstlerine boşalttım. Tarık "Leyla napıyorsun?"diye endişeyle bağırdı. İyice yakınıma geldiğinde "Çıkar telefonunu ve videoya kaydet."dedim.

Tarık vazgeçirmek ister gibi "Leyla." dese de "Yap şunu."diye bağırdım. Diyeceklerimi bir daha söyleyemezdim. Bu kalbimi kırmaktan kimse çekinmiyordu çünkü. Tarık telefonunu çıkardı ve bana doğru kaldırdı. Çakmağı yakıp tabloların üzerine doğru fırlattım. Alev aldılar. Kameraya doğru sanki Ali'ye bakar gibi baktım.

"Bu tablolar gibi beni yakmalıydın Ali. Etimi kemiğimi sözünle değil ateşinle yakmalıydın. İnan daha az acı verici olurdu. Beni bizim dediğin evden kovarak hayatından çıkarabileceğine inanıyor musun cidden?"
Dudaklarıma buruk bir gülümseme yayıldı. "Beni o mezarda bırakacaktın. Elimden tutup umut etmeye inandırmayacaktın. Tüm yanlışlarımla ölüp gitmemi izleyecektin. Eğer böyle olsaydı, aylar önceki halimde kalsaydım Ali, işte o zaman beni bizim evimizden kovduğunda giderdim. Arkama bile bakmazdım." Boğazım tıkandı, gözlerim doldu. Bıkkın bir nefes bıraktım. Sıcak hava buharı yükseldi.

"Bu kavga sana ait değil. Senin geçmişte hiç suçun yok. Kendini neyle kandırırsan kandır, gerçek bu! Sen masumdun."

Gözüm iyice kararan tablolara kaydı. "Sana beni yarı yolda bırakma dedim." Başımı kaldırıp yeniden kameraya baktım. " Sense elimden tutup yürüyeceğine beni ardında bıraktın. İşte bunu unutma Ali! Çünkü bu kavga sadece senin değil. O adamın peşinden gidecek tek kişi de sen değilsin! Madem sen yalnız yürüyeceksin, ben de ağabeyime olanın hesabını sormak için tek başıma peşinden gideceğim." Yanan tabloların yanından geçip kameraya iyice yaklaştım. "Sıkıysa durdur."dedim ve arkamı dönüp bahçe de çıkış kapılarına doğru yürümeye başladım. Arkamda kalan Tarık'a bakmadan "Taksi çağırdım. Kapıları açmalarını söyle. İki üç saate dönerim."diye sert bir tonla konuştum.

Dur Leyla!"diye arkamdan seslenen Tarık, günlerdir beni tınlamamanın karşılığını onu duymazdan gelmemle aldı. Ben uzun bahçe yolunda ilerlerken o kısa sürede bana yetişti. "Videoyu gönderdim."lafına omuz silktim.

"Nereye gidiyorsun?"diye sordu.
Ona bakmadan "Rasim dayı ile konuşacağım."diye cevapladım. "Tamam."dedikten sonra benimle yürümeye devam etti. Kapılara yaklaştığımız esnada Tarık'a ait aracın açık garajdan çıkarıldığını gördüm. Başımı çevirip kaldırdım ve "Seninle gideceğimi söylemedim."dedim.
Her zamanki büyük gülümsemesi yüzüne yayıldı. "Taksi çoktan geri gönderildi. Birlikte gidelim. Hem yolda seninle konuşacaklarım var."dedi ve gülümsemesi soldu. "Patronun tavırları beni endişelendiriyor." Onun sözüyle zorlukla yutkundum. Tahmin ediyordum.

Başımı sallayarak onayladım ve Tarık'ın peşine takılıp aracına doğru yürüyerek yönümü değiştirdim. Birkaç dakika sonra kapılardan çıkmış otoyala bağlanan arazinin kendine ait yolunda ilerlemeye başlamıştık. İki yana sıra sıra ağaçlarla kaplı bu yolu izlemek beni rahatlatıyordu. Ayşe ablanın ilettiği sözlerden sonra boğazımda kocaman bir düğüm vardı. Dokunsalar ağlacak haldeydim. Başımı koltuğun kenarına yaslamış halde akıp giden yolu izliyordum. Tarık araca biner binmez klimayı sıcakta çalıştırdığından üşüyen bedenim ısınmaya başlamıştı.

"Bu havada böyle çıkılır mı Leyla?"diye bana bir azar kaydı. Omuz silkmekle yetindim. Sustu ama arkaya doğru tek koluyla uzanıp kendi kabanını üzerime bıraktı. "Giy şunu. Zatürre olacaksın bu gidişle!"dedi. Kabanı giymek yerine bacaklarıma doğru örttüm.

"Noluyor Leyla? Şu son beş günde olan biteni kafam almadı. Kavga ettiniz desem patron yine de böyle davranmazdı."diyen Tarık'ı işittiğimde titrek bir nefes bıraktım. Ne olduğunu anlatmamış mıydı kimseye?

Başımı ondan yana çevirdim ve "Nasıl davranıyor?"diye sordum. Tarık kısa biran döndü ve bana hayretle baktı. "Önce mekanlara girmeni yasaklattı. Şimdi de evden uzaklaştırıyor. Üstelik seni takip etmemiz ya da konuşmamız bile yasak! Seni korumasız bırakıyor! Bunları yapan patronun terör estirmesi gerek! Ama o sanki herşey güllük gülistanlık gibi suratında garip bir gülümsemeyle ortalıkta geziniyor. Sana olan tavrına başta laf etmedim ama şu son olanlar artık bana da dokunuyor. O benim patronum, arkadaşım, yoldaşım olsa da sen de benim kardeşim sayılırsın. Olmaz yani bu kadarı da!" Bana endişeli ve hüzünlü bir bakış attı. "Ne oldu? Anlat bana."dedi.

Tarık'ın benim yanımda durması içimi titretti. Oysa davet gecesi yaşananlardan ötürü onlara kırgındım. Gerçi o bile önemsizdi. Benim yanım ya da Ali'nin yanı diye bir şey yoktu. Bizim yanımız vardı. Ve onlar da bizim yanımızda durmuşlardı. Olacaklardan habersiz olmam bu gerçeği değiştirmezdi.

Gözlerimi yola dikip "Abimin yazdığı mektuplar bulundu. Ali bunları okudu ve yine aynı salaklığı yapmaya karar verdi. Çevresindeki herkese benimle bağı kalmadığını ispatlama derdinde! Bu sayede o mektupta adı geçen şerefsizi bulmaya çalışırken ben güvende, kendi evimde, eski hayatıma dönmüş olacağım." Sinirle yumruk yaptığım elimi ön konsola vurdum. "Nasıl bu kadar aptal bir şeye inanır? Ben onsuz hayatta kalabilir miyim? Bizi birara görenler onun benden benim ondan vazgeçeceğime inanır mı?"diye hırsla konuştum.

Tarık arabayı yolun kenarına çekti ve baya şok olmuş bir ifadeyle, koca cüsseni bana doğru döndürmeye çalıştı. "Bana şunu düzgünce anlat."dediği an telefonu çaldı. Aynı anda konsoldaki ekranda da Derviş yazısı belirdi. Tarık "Allah Allah, dur şunu bir açayım."diyerek konsoldaki yanıtla seçeneğine dokundu.

"Sizi gizlice dinliyormuş gibi yapmak istemedim. Ondan böyle bağlanayım dedim. Evet Leyla sen devam et. Ne oldu bizim patrona da çaki gibi sırata sırıta geziyor?"

Tarık "Lan! Sen bizi nerden dinliyorsun?"diye resmen arabanın içinde kükredi. Rıza'nın "Ula bu uşak hem zeki hem de şerefsuz da! Arabalara cipli mipli bişey yerleşturmuş. Ha bizi oralardan izliyomuş!"diyen sesi yankılandı. Sonra da "Eee anlatun bakayim ne olmuş da?"diye sordu.

Ağzım şaşkınlıkla açık kaldı. Gayri ihtiyari "Alparslan da yok mu?"diye sordum. Sanki beş çayı dedikosu yapacakmışız gibiydi. Aracın hoparlöründen bir oflama duyuldu. "Buradayım Leyla. Derviş sağolsun bana da sürpriz yaptı."dedi.

Tarık "Lan oğlum sen bizi niye izliyorsun lan?"diye yine bağırdığında Derviş'in "Patron güvenliğiniz için araçlara izleme sistemi taktırdı. Tabi saldırıya uğramadığınız sürece aktifleşmesi yasaktı. Ama düşününce bu olanlar da bir saldırı. İşte ben de dedim ki patron bana bile birini bulmam için emir vermiyorsa bu işte büyük bokluk var. Dayı'yı dinlemeye götüm yemedi. Ben de Leyla hepimize birden anlatsın da şu işi patron bizi vurmadan ya da kendini öldürtmeden çözelim dedim. İyi düşünmüşüm ama değil mi?"dedi ve Alparslan"Kurduğu en uzun cümle amına koyayım."diye üzerine konuştu. Hemen peşine de "Afedersin Leyla. Sinirlerim gergin."diye devam etti.

Rıza "Ne kada ayup ne kada ayup!"dedikten sonra cık cıkladı. Tarık avucunu yüzüne vurup sabır dilendi. Derviş'se "Ooo!"diye önce hatta resmen şaşkınlık nidası attı. Sonrada "Patron Kara Kelebek'te yemek yiyordu. Sonra telefon ekranına bakmaya başladı. Birşey izledi. Herne izlediyse üzüldü. Başını telefona gömüp öne doğru eğildi. Vay be!" dediğinde gözlerim doldu.

Neden kendini bu yalnızlığa mahrum ediyordu?

"Aaa!"dedi yeniden Derviş. Hepimiz pür dikkat onu dinliyorduk. "Telefonu masaya bıraktı. Hiçbir şey olmamış gibi yemeğini yiyor."diye hüsran çıkan bir sesle bitirdi.
Sessizlik oldu. Kısa biran kimse konuşmadı. Hepsinin bana üzüldüğünü biliyordum. Tarık'ın endişeyle "Leyla!"dediğini duydum. Neara aktıklarını anlayamadığım gözyaşlarımı ellerimin tersiyle kuruladım ve derin bir nefes bıraktıktan sonra "İyiyim."diyerek geçiştirdim.

"Size bildiklerimi anlatacağım. Yalnız sizde bana yardım edeceksiniz. Ali hepimizi bu işten uzak tutma peşinde. Onun yanında olup arkasını kollamamız lazım. Çünkü kendini suçluyor ve bu nedenle hata yapacak. Ondan habersiz bana yardım etmenizi istiyorum. Nereye giderse kiminle görüşürse bileceğim. Peşine düştüğü adamın izini bizde süreceğiz. Hatta amacımız o şerefsizi ondan önce bulmak olacak. Asla Ali'ye benimle ilgili laf taşımayacaksınız."

Kafamdakiler aşağı yukarı buydu. Rıza "Yani deyisun ki patronun iyiliği içün patronu satin."dedi. Başımı sallarken"Aynen öyle. Söyleyin bakalım. Benimle misiniz?"diye sordum. İstediğim şeyin farkındayım. Ali öğrense kıyameti koparır, ekibini de o ateşte yakabilirdi. Ama umurumda değildi. Madem o kendine oyun kuruyordu, bende onun için oyunu yeniden kurardım.

İlk Tarık "Varım."dedi. Sonra da Derviş ve Rıza kabul etti. Alparslan bir süre sessiz kaldıktan sonra "Tamam."diyerek ortamdaki gerginliği bozdu. Onlara mektupları okudum. Sessizlik içinde beni dinlediler. Son cümleye kadar kimseden tık çıkmadı.

"Nereden başlamamızı istersin Leyla?"diye soran Derviş'in sesi oldukça ciddi çıkmıştı. Parmaklarımı birbirine dolayıp sıktım. Tarık'a doğru bakındığımda destek olmak istercesine başını salladı. "Ali'nin tüm aile geçmişini, anne ve babasının büyükleri dahil olmak üzere herkesi araştır. Bu adamın Ali'yle doğrudan bağlantısı olamaz. Ama diyelim ki oldu; Ali'nin lise yıllarında ya da öncesinde karıştığı kavgalar, ondan hoşlanan kızlar, bir ilişkisi olup olmadığına varana kadar hepsine bak. Özellikle o dönemlerde Ali'nin okulunda kendine zarar vermiş kız ya da erkek var mı diye de araştır."dedim. Derviş "Hemen başlıyorum."diye cevapladı.

Alparslan'a hitaben "Alparslan sen de cezaevinde Ali'ye kafayı takmış, kiralandığı belli olan birileri var mıydı diye düşün. Varsa da bul."dedim. "Tamam."dedi.

"Eee Rıza senden isteyeceğim biraz riskli."
"Hallederuz. Sen de hele."dediğinde avuçlarımı gözlerime bastırıp öne doğru eğildim. Parmaklarımı sıkıca alnıma bastırdım. "Ali'yi takip etmeni istiyorum. Sizlerden ayrı hareket ettiği heran peşinde olmalısın. Kiminle görüşüyor, ne yapıyor bilmeliyiz."dedim.

"Oy! Yani yaparum da patronu takip etmek çok sikintu Leyla. Kafasinin ardunda dahi gözü var sanirsun. Amma halledeceğuz."

"Fark etmesin de nasıl yaparsan yap Rıza."dedikten sonra ellerimi yüzümden çektim ama başımı eğik tuttum. "Tarık şu benim araçtan ayaklabılara kadar olan takip cihazları duruyor mu?"diye sordum. Cevabı tahmin ediyordum ama "Özel eşyalarına yerleştirilenler duruyor da arabadaki çıkartıldı."diye cevaplandığında şaşırdım. Ve bir nebze olsa da rahatladım.

Dudaklarımın arasından yavaş bir nefes bırakıp gözlerimi sıkı sıkıya yumdum.
Her şey düzelecekti. Ali ve ben için bu bir son olmayacaktı. Başaracaktık.

Başımı kaldırıp koltuğa yaslandım. "Dayı ile görüşüp daha fazla şey öğrenmeye çalışacağım. Sizinle de en kısa zamanda bir araya gelmemiz gerekecek. Derviş zamanı ve mekanı sen ayarlayabilir misin?" Yıllarca içimde kol gezen öfkemi arıyordum. Beni ayakta tutan o olmuştu. Şimdi öfkemin yerinde yeller esiyordu. Derviş'in "Tamam."demesiyle düşüncelerimden sıyrıldım.

Buaralar öyle çok kendime dönmüştüm ki kendi sesimin konuşmalarına kapılıp gidiyordum.
Sonrasında aramalar sonlandı. Tarık sessiz halde yola devam etti. Çünkü daha konuşacak halim kalmamıştı. Başımı arkaya yaslayıp akıp giden yolu izledim. Boğazımda hiç geçmeyecekmiş gibi duran düğümle yutkundum durdum.

O kadar özlemiştim ki onu. Bana sarılmasına, yüzümü göğsüne saklamasına nasıl ihtiyacım vardı. Bunca senenin acısı hala yüreğimdeydi. Ben ona karşı vicdan azabı çekiyordum, o ise ona ait olmayan bir acının azabını yaşıyordu.

Bir sarılabilseydik birbirimize...belki her şey geçer giderdi.

*****

LEKELİ

Düşünme Ali, düşünme!
Kilo vermişti.
Siktiğimin beynini kapat ve bir daha izleme Ali. İzleme!
Gözlerinin altına morluklar oturmuştu. Buz gibi hava da ıslak saçlarıyla, üzerinde bana ait tişörtle durmuştu.

Şuan bunları düşünmemem lazımdı ama canım acıyordu lan. Öyle böyle değil bir kuytu köşeye geçip ağlayacak kadar canımı yakıyordu. Ona git demenin, kapılardan içeri aldırmamanın bana yaptığını kırk düşmanın bir araya gelse yapamazdı.

Her şeyi unutsam Leyla'mın ağlamamak için direnen gözlerini nasıl unutacaktım?

Videoda bile nasıl yutkunduğunu, konuşurken saklayamadığı kırıklığını gördüm. Ben ona beni affet nasıl diyebilecektim?

Benim kara sevdamın onun mezarı olacağını bile bile nasıl kapısına varacaktım ki?

Tabloları yakacak kadar parçalamıştım onu.

Şimdi karşımda cehennemde yeri olan adamlar otururken benim onun tir tir titreyen halini düşünmemem lazımdı. Ama ceketimin cebinde duran telefonu çıkarıp videoyu yeniden izlememek için deliriyordum.

"Vay be Lekeli! Davetteki halinden sonra Leyla Hanımla ayrılmana oldukça şaşırdım."
Bu Nuh denen ibnenin boğazını kesecektim. Zaten kontrolüm pamuk ipliğine bağlıydı. Kopmasın diye beş gündür dişlerimi sıka sıka götüme kazık girmiş gibi sırıtıyordum. Elimdeki bardağı sertçe masaya bıraktım. Nuh piçi bu hareketimle bile keyiflendi.

"Magazin konuşmaya mı geldin?" Terslesem de konuşmasını istiyordum. Leyla ile Lekeli bir daha anılmamalıydı. "Yok yahu!"derken gevrek gevrek güldü.

"Hepimiz çok şaşırdık. Leyla Hanım için Hakan'ın beynini zemine akıttın. Böyle biranda ayrıldığınızı duymak hepimizi sarstı." Şeref yoksunu, dil israfı sarsılmışmış. Ulan dilini ağzının içinden çekip koparasım vardı.

"Ayrılan Leyla oldu. O gece yaşananlar ve içinde bulunduğum konum ona uygunsuz geldi."
Yalanımı siksinlerdi. Benim Leyla'm ben kana bulansam bile beni kucaklardı. Bunu artık biliyordum. Evimizden gitmeyecek kadar da dik başlıydı. Şükürler olsun! Gitsin demiştim, gider de sanmıştım ama o gitmemişti.

Nuh üzülmüş gibi suratını buruşturdu. Anıl desen sağır numarası yapıyordu. Açığımı aradığı barizdi. Nuh "Üzüldüm."dedikten sonra kollarını kucağında birleştirip "Biraraya bir daha gelmez misiniz?"diye sordu.

Viskimin kalanını yuvarlayıp "O iyi bir kadın. Benim yanımda zarar görür."dedikten sonra "Şimdi işe geç yoksa kalkıp gideceğim."dedim. Nagihan Hanım anında itiraz etti. "Canım benim lütfen ama ben bu ayrılığa çok üzüldüm. Davette bizlere karım, kadınım diye tanıttın. Leyla'cığımın senin için özel olduğunu görebiliyorum. Eğer bir faydamız olacaksa söyle."dedi.

En tehlikeli insanlardan biri; samimiyet ardına saklanandır. Nagihan'a karşı herdaim kibar ve güleryüzlü davrandım. Çünkü bu kadın bana her zaman ihtiyacım olan sırları getiriyordu. "Öyleydi. Fakat sonrasında davet baskın yedi ve kan döküldü. Benden uzakta daha iyi bir hayatı olacağına eminim." Sözlerimle Nagihan ağlayacakmış gibi gözlerinin altına parmaklarını bastırdı. "Ah Ali'ciğim anlıyorum canım. En hayırlısı budur belki de. Ne diyebilirim ki! Keşke farklı olabilseydi. Peki bu güzel mekanın adı hala aynı mı kalacak?" dedi.İşte beklediğim soru sonunda gelmişti.

Anıl piçi bile eğdiği başını kaldırdı. Nuh köpekbalığı gibi dişlerini çıkarmış bekliyordu. Buruk bir tavırla gülümsedim. "Aynı kalacak. Mazi gibi."dediğimde Nagihan iç çekti. Nuh ise dayanamadı "Evinde kalıyor ama hala."diye bildiğini patlattı. Başımı yana eğip dikkatlice ona baktım. Gerildi. "Yani."diye salak bir sırıtışla "Öyle bir söylenti yayıldı. Ayrılmışsınız ama Leyla Hanım hala senin evinde kalıyormuş. Gerçi korumandan da çıkartmışsın."diye devam ettirdi. Nagihan yeni duymuş gibi şaşkınlıkla "Aaa!"dedi.

"Evi Leyla'ya devrettim. Kimseden gizlim saklım yok benim. Ona bir ağabey, rahat bir hayat borçluydum. Kendini benimle güvende hissetmedi, haklıydı. Ama rahatını sağlamadan da çekilecek değildim. Bana yakışmazdı! Şimdi kimsenin kimsede alacak verecek borcu kalmadı. O kendi hayatını kuracak ben benimkini yaşayacağım." Sözlerim de sesimde sertti. İşte şimdi inanmaya başlamışlardı. Yüzlerindeki kuşkunun silinmesini gördüm. Onların gözünde ben Leyla'yı sevmiştim ama bu kadardı. O beni terk etmiş ve karşılığını da almıştı. Şimdi gördükleri hüsrana uğramış bir Lekeli'ydi.

Onu mekanlara aldırmadığımı da elbette biliyorlardı. Benim dediğim kadını korumasız bırakmayacağımı düşündüklerinden, dün Anıl'ın dalyaraklarından biri evi gözetlemişti. O ibnenin boynunu kırmamak için harcadığım çaba büyüktü. Leyla'm o kadar dalgındı ki evi ve arazinin korunmadığını, kapıda kalan bir iki adam ve Tarık dışında kimsenin kalmadığını fark edemedi. Tarık çoğu zaman güvenlik kulübesinde takıldığından Anıl'ın adamının dikkatini çekmedi.

Benim Leyla'm yemek yemiyor, uyuyamıyordu. Bense burada bu haysiyetsiz varlıklarla oturup yemek yiyor, içki içiyordum. Her lokma zehir olup midemi yakıyordu. Ama yine de dayanıyordum.

Çünkü bir amacım vardı. Önce Lekeli ile Leyla'yı ayıracak sonra da ortalığı yakacaktım. Leyla'dan önceki adam gibi, Lekeli gibi davranıyor, sakin ilerliyordum. İçimde kaynayan öfkenin bir parçasını bile dışarıya sızmasına izin vermiyordum.

Çünkü artık kim tarafından izlendiğimi biliyordum.

Kendimi ondan uzaklaştırmam Lekeli yanıma hem iyi geliyor hem de işkence çektiriyordu. Ama sakin görünmeye, strateji kurmaya ve değer verdiğim kimsenin canı acımadan bu işi bitirmeye ihtiyacım vardı.
Şimdilik saklanıyordum. Mektupları okuduğumda çıldırmamı bekleyenlerden, saldırmamı ve eceli çağırmamı umanlardan Ali'yi içimde saklıyordum.
Elbet zamanın gelecekti.
Cehennemi yerin yedi kat altından çıkarıp ateşiyle hepsini kavuracaktım. Firavun', Divanı ve asıl kalleş olan ....

Hepsinin suratında gözlerimi gezdirdim. Sırtımı arkaya yasladım ve "Bir daha ne benim masam da ne de başka masalarda Leyla'nın adını geçirmeyeceksiniz. Onunla ilgili sorular ben hayatından çıktığım an bitti. Hiçbiriniz onu bana karşı kullanmaya kalkmayacaksınız. Onu unutacaksınız! Ola ki biriniz, herhangi bir şey için Leyla'nın kapısını çalar, yakınına varırsa, Rum Behzat'a yapmadığımı size yaparım. Tüm uzuvlarınızı yerinden sökerim. Ben izin verene kadar ölemezsiniz bile." Elimi masaya vurup "Benim kim olduğumu bir saniyeliğine bile unutmayın."dedim. Yuvarlak masanın etrafına yayılmış suratlara baktım. Nagihan'ın yüzü solmuştu. Nuh gözlerini açmış, dudaklarını sıkmıştı. Anıl ise kaşlarını çatsa da başını sallayarak kabullenmişti.

"İşte şimdi iş konuşabiliriz." Bakışlarımı Anıl'a odakladım ve "Sevkiyat için yeni girişler aradığını duydum."dedim.

Söylediğimle şaşırsa da belli etmemeye çalıştı. Masada duran eli yumruk oldu. Usulca başını sallayıp "Evet. Sınırdan girerken bazı pürüzler olmaya başladı."diye gönülsüz, sinirli bir açıklama yaptı. Pürüz bendim, onun haberi yoktu.

İmalı bir tonla "Hakan'ı öldürmen de işleri kolaylaştırmadı. Bulgarlar, Çeçenler ve Afganlarla işler sıkıntıya düştü."dedi.
Kucağıma oturacakları zaman geliyordu yani. Rahat bir tavırla "Çözülür onlar."dediğimde Nuh lafa atıldı. "Öyleyse bizlere yeni kapı girişleri ayarlayabilirsin, değil mi Lekeli?"

"Yüzde on beş."dediğim an Anıl yumruğunu iyice sıktı. "On beş çok fazla." Masaya doğru eğilip bana gözdağı vermeye çalıştı. "Sadece giriş ayarlayacaksın. Güvenlik yok, Sevkiyat desteği yok. Neyine on beş isteyebiliyorsun?"diye kendince tehditkâr bence önemsiz bir tavırla sordu.
Elimi kaldırıp hazırda bekleyen garsonu çağırdım. "Buyrun efendim."dediğinde boş bardağımı hafifçe kaldırıp masaya geri bıraktım. Hemen anladı. Bardağı kaptığı gibi "Hemen tazeliyorum."der demez uzaklaştı.

Benim Anıl'ı bekletmem ortamdaki tansiyonu yükseltti. Nagihan çantasını kaptığı gibi kaçmayı planladığı barizdi.
Hiç acelemin olmadığını içkim masaya gelene kadar bekleyerek gösterdim. Yeni gelen bardaktan bir yudum aldım. Bardağı masaya bırakırken "Yüzde on beş ya da başka kapıya."değimde Anıl öfkeyle "Sen benimle taşak mı geçiyorsun lan?"dedi. Bu aristokrat kılıklı heriflerin argo konuşmaları ağızlarına yakışmıyordu.

Nuh ellerini kaldırıp "Sakin olun beyler!"dedikten sonra bana bakarak "Artık Divan da bir yerin var Lekeli. Daha resmi bir tanışma yapmasak da üyeliğin onaylandı. Bizler kendi içimizde birbirimize yardımcı oluruz."dedi.

Dirseğimi masanın kenarına yasladım ve hafifçe öne çıktım. "Madem o kadar yardımseversiniz, Diyarbakır ve Mardin'deki aşiretlerin lideri niye işinizi görmüyor? Divan'ın parçası değil mi? İstese size Suriye'den de Irak'tan da yol bulur." Sözlerimle Nuh ilk kez yavşak tavırlarından kurtulabildi. Her boku sakladıklarını sanmalarına ancak gülebilirdim. Kaşları çatıldı. Eli boynundaki kravata kaydı.
"Besim güzergahları kendi işlerini ön planda tutarak ayarlıyor." Cevabına alayla güldüm.

Bardağımla Anıl'ı işaret ederek "Yani bu herife güvenmiyor. Güzergahlarına çökülsün istemediğinden sizi siklemiyor." Bardağımda kalanı yuvarlayıp"Yüzde on beş."dedim ve ayaklandım. Hepsine yukardan bakarak "Nagihan Hanım yerinizde olsam komisyonumu arttırırdım. Sizin kamufle ettiğimiz maldan bu adamlar trilyonlar kazanırken siz sadece küçük bir pay alıyorsunuz. Oysa tırlarınız patlasa onlara hiçbir şey olmaz. Siz hapishaneye gidersiniz onlar yeni bir Nagihan bulur." Kadının onca makyaja rağmen yüzünün iyice solgunlaştığını gördüm.
Arkamı dönüp restoranın çıkışına yöneldim.

Kapılardan çıkmadan önce restoranda benim eşyalarımdan sorumlu olarak işe başlayan Cihan "Patron kabanın." diyerek elinde tuttuğu kabanımı bana uzattı. Cihan'la evden apar topar kaçar gibi çıktığım günün gecesinde tanışmıştım. Kağıt toplayan ve geçimini böyle sağlayan on altısında pırıl pırıl bir gençti. Ara verdiğim sigaraya o gece yeniden sarılmış, Kanlıca'da sahil kenarında bankta otururken bir paketi içmiştim.

Kendime öfkem öyle büyüktü ki kötü bir şey derim korkusundan kaçmıştım. Sigaralar bitince fark ettiğim şey Cihan olmuştu. Kafamın içinde dönen binbir düşünceye öyle kapılmıştım ki attığım izmaritleri topladığını ve onları çöp kovasına taşıdığını geç fark edebilmiştim. Gelip yanıma oturmuş, o gece sabaha kadar bana eşlik edip konuşmuştu.

Belki o gece Gece'nin hayali ve Cihan'la ettiğimiz sohbet olmasaydı, Leyla'nın iyiliği için der ve gerçekten ondan vazgeçerdim. Ama benim yarı yaşıma denk gelen bir çocuk kalkıp bana "Eğer o da seni senin onu sevdiğin kadar seviyorsa, ondan vazgeçmen iyiliğine değil ölümüne neden olur abi."diyerek akıl vermişti.

Annesinin de tıpkı sizin iyiliğiniz için diyerek onu ve üç kardeşini terk ettiğinden bahsetmişti. Onun hayatını dinlediğimde sevdiğin kişilere sarılarak hayatla savaşmak yapılacak en cesur davranış olduğunu anlamıştım. Cihan on altı yaşında çok cesur bir çocuktu. Üç kardeşine sıkıca sarılmış halde hayatta kalmaya çalışıyordu. Bu hayat bana da bir aile borçluydu.

"Eyvallah koçum."diyerek elinden kabanımı aldım. "Ben geri dönmem. Sen de çık." Dediğimde başını salladı. Leyla'nın eski oturduğu evin olduğu sokaktan bir daire almış, kardeşleriyle onu yerleştirmiştim. Akça'ya da haber vermiştim. Sağolsun o da çocukları yalnız bırakmıyordu. Bir Leyla bilmiyordu. Cihan'ın kardeşleriyle tanışsaydı çok mutlu olurdu. Akça'yla konuşup onunla konuşmadığımı fark edecekti. İçim sıkıntıyla doldu. Bu siktiğimin işi uzadıkça Leyla'm üzülmeye devam edecekti.

Kapılardan çıktığımda araç çoktan getirilmişti. Rıza şoför koltuğuna geçiyordu ki "Yalnız gideceğim."diyerek onu durdurdum. Şaşırdı. Geri çekildi ama laf etmedi. Bu hafta hepsi bana suçlayıcı gözlerle bakıyorlardı. Tarık zaten Leyla'nın yanında gönüllü kalıyordu. Derviş bile telefonlarda tavırlı konuşuyordu. En yakın adamlarım Leyla'yı bıraktım diye resmen bana küsmüşlerdi.

Direksiyonun başına geçip yola koyuldum. Ceketimin cebinde duran ikinci telefonuma uzandım. Son bir haftadır güvenlik için ikinci bir hatta sahiptim. Öyle ki bu hattı Alparslan bile bilmiyordu. Kayıtlı üç kişiden ilkini aradım. Sesi hoparlöre alıp telefonu konsolunun üzerine bıraktım.

"Kardeşim."diye yankılanan sesle "Kardeşim."diye cevap verdim. Diğer telefondan Leyla'nın konumuna baktığımda kaşlarım çatıldı. "Kabul ettiler mi?"diye soran Miran'a "Ettiler sayılır. Başka şansları yok."diye cevap verdim. Leyla büyük olasılıkla Dayı ile görüşmeye gidiyordu. Aracı ilk ışıklardan döndürüp geldiğim yola geri dönmüş oldum.

Konum açık halde telefonu yan koltuğa bırakıp aracı kırmızı ışıkta yavaşlattım.
"Sen bana kendi toprakların üzerinden iki giriş ayarla yeter." Dediğimde Miran'ın "Ayarlarım ayarlamasına da Besim puştu benim tırların dışında girenlerden haberini alacaktır."dedi.
Göz ucumla konuma bakarken sıkıntıyla nefes verdim. Bu kız neden kıçının üstünde duramıyordu? Kurcalamayıp evde kalsa ne olurdu?

"Neyin var oğlum senin? Yoksa Leyla çevirdiğin bokları öğrendi mi?"
Aracı döndürdükten sonra "Öğrense beni bellerdi. Ama durduğu da yok!"diye söylendiğimde Miran'ın gür kahkahası yankılandı. "Sen onu al bize getir. Anamla karımla takılır. Şeytan üçgeni tamamlanmış olur."dediğinde şaşkınlıkla "Ney?"dedim. Yola bakıp hızlanırken "Sen ne zaman evlendin lan?"diye sordum.

"Bu hafta evlendim. Anam beni pusuya düşürdü. Ben de ona karşı kan davalımızın kızını kaçırdım."

"Ne demek kız kaçırdım lan? Kız gönülsüz müydü?" Miran gerçekten bir deliydi. Ne yapacağını kestiremezdik. Kan davası yüzünden hapse girmişti. Babasının suçunu üstlenmişti. "O kız bir deli oğlum! Ailesi o manyağı kaçırdığım diye bana teşekkür etmeli!"diye gülerek konuştu. "Saçamalama lan! Ne demek kan davalımızın kızını kaçırdım? Sen değil miydin bu kan duracak diye dört duvar arasında dolanan? Böyle kan mı durur?"diye öfkeyle konuştum.

"Yav kurban karım olacak deli zaten nikah masasından kalktığımız zaman beni kolumdan vurdu. Allah'tan iyi nişancı değil yoksa bok yoluna gidiyordum. Kan hakkı bize geçti ben de kimseyi vurmayacağıma rahmetli babam adına ant verdim."

Diğer telefona baktığımda Leyla'nın vardığını gördüm. Hızımı arttırırken "Lav havle!"diye söylendim. Miran ciddi bir sesle "Leyla bacımı al getir buraya. Güvende olur. Senin işin son bulana kadar da gözüm üzerinde kalır." Dedikten sonra işi yine alaya vurup "Hem karım deli ama aynı zaman da psikiyatr, sizin toksit ilişkinize bir göz atar."dediğinde "Siktir git lan! Karın önce seni düzeltsin!"dedim.

"Leyla gönüllü gelmez. Ya bayıltmam ya da bir katukulle bulmam gerekli ama bunu düşüneceğim." Sıkıntıyla nefes verdim. Onu öyle özlemiştim ki göğsüm sıkışıyordu. "İyice zayıfladı. Uyumuyor, yemek yemiyor. Kapıma geliyor içeri almıyorum." Direksiyonu tek elle tutarken diğeriyle göğsümü ovaladım. "Canım yanıyor lan! Konuşamıyorum ya onunla. Ölüyorum oğlum! Soluğu yakınında almamak için her gece direniyorum. Leyla benim pusulam, her yönüm o..."Boğazım düğümlendi.

"Bir aile istiyorum Miran. Çocuklarım olsun. Leyla'yla yaşlanacağım bir hayat istiyorum. Ailem kimsenin hedef tahtası olmamalı." Tüm bu güç savaşı bittiğinde ailemle olabilmeydim. Önceden en güçlü brn olursam aile kurabilirim sanıyordum ama fark ettim ki en tepede de olsam kan hep yakınımda gezecekti. İşte bundan ötürü planımı artık başka kuruyordum. Leyla'mla soframızı kurup çocuklarımızla o masaya oturabilecek bir hayat istiyordum. Önce Demirdağ'ı bitirmeliydim. Derdi, kini, sebebi her ne idiyse artık önemi yoktu. Ailem için, geçmişim için ölecekti.

Dayıya bir ömür borcum vardı. Ağabeyi olan Firavun ölecekti. Lekeli'yi unutmaları için Divan bitecekti.

Geriye Ali'yle Leyla'sı kalacaktı. O vakte kadar dedim içimden. Leyla'm benden uzakta kalmalıydı. Kimse onu maşası ilan edemezdi. Firavun piçi onu kendi masasına oturtup kendine borçlandıracaktı. Bir gün Leyla benim canımı kurtarmak zorunda kalacaktı. Bunu yaşasın istemiyordum.

"Olacak kardeşim."dedi Miran. "Biz senin yanındayız. Sakın unutma! Tüm o orospu evlatlarını gömeceğiz."diye devam etti.
Dayının evine giden yolda ilerlemeye devam ediyordum. "Sağol kardeşim."dedim. "Asıl sen sağol. Yengemi getir."dedi ve bir anda arkadan "Seni köpek herif, elbisemi mi kestin?"diye çığlık atar gibi bağıran tiz bir ses duydum. "Lan oğlum lafa daldım kaçmayı unuttum."diyen Miran'ı işittim ve sonra hat kapandı.

Bu herif Güneydoğu Anadolu'nun en büyük silah kaçakcısıydı. Gel gör ki uslanmaz bir veletten farkı yoktu.

****

LEYLA

Asansörden indiğimde kollarım soğuktan morarmıştı. İyice üşümüştüm ama bu soğukluk beni ayakta tutuyordu. Isınsam ağlardım. Tarık kabanını almadım diye yine laf etmişti ve aşağıda beklemeyi tercih etti. Rasim Dayının kapısına vardığımda bir umut Ali aradı mı diye telefonumu kontrol ettim. Ekranda hiçbir şey yoktu.

Kapıyı tıklatır tıklatmaz açıldı. Rasim Dayı beni gördüğü ilk an yüzü gevşerken diğer an kıyafetlerimi fark etti ve anında gür kaşları çatıldı. "Bu ne hal kızım? Geç içeri hemen. "Azarlayan bir tonla ve endişeli bir suratla önümden çekildi. Ayakkabılarımı çıkartıp içeriye adım attığım an sıcak hava dalgası bedenime çarptı.

"Git içeri. Battaniyeye sarıl öyle otur. Ben çay koyayım için ısınsın." Beni içeriye doğru kovalarken kendi mutfağa yöneldi. "Al birini vur ötekine! Hepsi birbirinden kıt akıllı!"diye söyleniyordu. Oturma odasına girdim ve tekli koltuğun iliştim. Hemen yan kolçağında katlı duran battaniyeyi kucağıma doğru gelişigüzel örttüm. Derdim ısınmak değildi ama Rasim Dayıyı daha da endişelendirmek istemiyordum. Bacaklarım hissettiği ısıyla gevşemeye başladılar. Dayı bir elinde çay dolu bardak diğerinde de bir çift kırmızı terlikle çıkageldi. Bardağı bana uzattırken "Şunları da geçir ayağına."dedi.

"Zahmet ettin Rasim Dayı."dedim ama bana ters ters bakınıp diğer tekli koltuğa geçti. Sıcak bardak hemen ellerimi ısıttı. Terliklerde tam benim ayağıma göreydi. "Söyle bakalım! Niye kendini deli dumrul gibi sokağa attın?"diye o tok, babacan sesiyle sordu.

"Ali evden ayrılmam için haber göndermiş. Gözüm döndü gibi oldu. Ondan yani."diyerek suçu tamamen Ali'ye yıktım. Oh olsundu.

"Ne?"diye gürledi Dayı. Hemen ardından da yumruğunu kolçağa vurup "Ben bu çocuğu en sonunda döveceğim. Bana bunu yaptıracak eşek herif!"diye sinirle söylendi. Çaydan bir yudum alıp "İyi olur aslında. Şöyle ıslak odunla bir dövsen hepimiz için en hayırlısı olurdu."dedim. Ciddiydim aslında.

Adam kahırlandı. Bu defa da dizine vurup "Eve köye uğramadığını biliyordum da bu nedir? Seni restorana aldırmadığı gün camını çerçevesini yıktıracaktım da dua etsin evlat hakkına."dedi aynı sinirle.

Bardağı avuçlarımın içine alıp bir nefes koyuverdim. "Ben de bunun için geldim aslında." Başımı kaldırıp ona baktığımda Dayının da ne kadar kederli göründüğünü fark ettim. "Ali beni uzak tutmaya çalışıyor. Böyle davranarak onu terk edeceğimi düşünmesine deli oluyorum. Yani nasıl böyle bir şey düşünür diyorum? Sonra geçmişte olan biten yüzünden diye dönüp kendime öfkeleniyorum. Ama..."derken gözlerim dolu. "Tek başına olmaz. Bu defa her şeyi üstlenmesine izin vermem."dedim.

Dayının yüzüne hüzünlü bir gülümseme yayıldı. "Ali'ye bir keresinde doğru olanın vazgeçmek olduğunu söylemiştim. Beni yanlış anlama kızım ama başlarda sana karşı bir nebze şüphem vardı. Çünkü Ali seni tüm benliği ile seviyor ve karşılığını öyle alamazsa çok yazık olur diye içerleniyordum. Ama şimdi helal olsun sana kızım. Beni utandırdın."dedi. "Sana mektupları verirken demiştim. Ali'yi kendinden bir sen koruyabilirsin diye. Hıyar herif benden de kaçıyor. O adamın peşinde olduğuna eminim. Dışarıya öyle yansıtmamaya çalışsa da niyeti okunuyor. Adamın izini Doğan sürüyor. Şuana kadar buldukları da tahmin ettiğim şeyler. Bu Musa Ali'yle doğrudan alakası yok. Ahmet Beyin askerlik arkadaşıymış."

Şaşkınlıkla neredeyse bardağı düşürüyordum. "Ali'nin babasının mı?"
Rasim Dayı onaylayarak başını salladı. "Nasıl yani? Ahmet amca ne yapmış olabilir ki? Yıllar sonra böyle tuzaklar kuracak ne oldu?" Beklediğim bu değildi. Bizim hayatımız neden mahvolmuştu?

"Şimdilik bilmiyorum kızım. Musa Demirdağlı Kayıtlarda zengin bir aileden gelen bir adam olarak görülüyor. İllegal bir işi yok. Karısı, çocuğu yok. Kendi halinde biri gibi gösterilmiş. Türkiye de bile değil, on yıldır İngiltere'de yaşıyor. Ben bunları öğrendiysem Ali'de ya öğrenmiştir ya da öğrenmek üzeredir. Soluğu o adamın yanında alır. Ama içime sinmeyen şeyler var kızım. Muhtar denilen itin dedikleri kafamı kurcalıyor. Üstelik bu kadar sade yaşayan bir adam, senin evini yaktırıp sonra da yaraladı.

Ağabeyinin yazdıklarında söz edilen yerlere bakıldı bile. Onun bıraktığı hiçbir kanıt ortada yok. Para ya da telefondan iz yok. Senin adına açtığını söylediği hesap bile yok. Şu çocukken vasiniz olan akrabanız altı yıl önce trafik kazasında ölmüş. Üstelik adamın oğluna ulaştık, babasının ölümünü şüpheli bulsa da başka bir şey demiyor." İşittiklerimle şok oldum. Ne diyeceğimi bilemedim. Rasim Dayı sıkıntıyla çenesini ovaladı ve "Bu işin altından çok pis şeyler çıkacak Leyla. Bu adam Ali'nin hayatını mahvetmeye kendini adamış sanki. Doğan'ın bu sabah Rum Behzat denen soysuzun ölmeden önceki telefon kayıtlarını getirdi. Bu Musa denen adamla görüşüyormuş."dediğinde irkildim.

O herif beni kaçırıp öldürmeye çalışmıştı. Arabamın patlayan camlarını sanki yüzümde yeniden hissettim. Öne doğru eğilip bardağı yavaşça orta sehpaya bıraktım. Ellerimle yüzümü ovalayıp hayali camları silkeledim. "Anlayamıyorum Rasim Dayı."dedim. "Ali'ye böyle kinlenecek ne olmuş olabilir?" Sesim hafiften titredi.

Rasim Dayı ağır bir nefes bıraktı. "Ali'nin hapis yatması bu iti kesmemiş kızım. Belli ki onunla hala uğraşma derdinde. Ama ben oğlumu kimseye yem etmem." Avucunu dizine vurup "Seni kendinden uzak tutuyor diye kızıyorum falan ama bir taraftan da hak veriyorum."dedi.
Sıkıntıyla ellerimi sıktım. Omuzlarım gerilmişti. Gözlerimi Dayının gözlerine diktim. "Ben ne yapacağım Dayı? Rahat mı bırakayım yani Ali'yi? Yapamam ki! Yalnız kalmak ne onun için güvenli ne de benim için!"dedim. Kimse bana Ali'den uzak dur dememeliydi. Rasim Dayı beni desteklerse Ali'de bir yerde yanlışını görecekti.

"Sen üstelememeye çalış kızım. Belli ki etrafa ayrıldığınızın dedikodusunu yaymaya çalışıyor. Bu dallamalıklarının nedeni bu olsa gerek. Sana akıl verecek değilim kızım ama bir süre için de olsa olabildiğince evinde kal. Yanında bizden biri olmadan hareket etmemeye çalış." Dayının sözleriyle başımı iki yana salladım ve bacaklarımdaki battaniyeyi kaldırdım. "Kusura bakma Dayı ama evde durup kasırganın geçmesini beklemeyeceğim. Bunu daha önce yaptım." Ayağa kalkıp "Tam on iki yıl boyunca içine düştüğüm fırtınayı köşeden izledim. Bu defa bunu yapmayacağım. Şimdi izninle Akça'ya da bir uğrayacağım."dedim.

Dayı ayaklandığında kapıya doğru adımlamaya başladım. Kapının önünde karşılıklı dikildik.
"Öğrendiklerini benimle paylaş Dayı. Çünkü ben de boş durmayacağım."

Rasim Dayı sıkıntıyla da olsa "Öyle olsun kızım." dedi. "Derviş'e seni aramasını söylerim, olur mu?"diye sordum. Dudağının kenarı kıvrıldı. "Demek Ali'nin adamlarını çaldın." Takdir eder gibi ağır ağır kafasını salladı. "Söyle arasın bakalım."dedi. Uzanıp kollarımı ona doladım. "Sağol Rasim Dayı."dediğimde elleriyle sırtıma pat pat vurdu. "Siz sağ olun kızım."dedi.
Sonrasında terliklerimi çıkarıp ayakkabı dolabında Ali'ye ait olanların üstüne yerleştirdim. Dayının evinden çıkıp doğruca eski evime yöneldim.

Kapıyı tıklatmamla Akça hazır ol da bekliyormuş gibi açıverdi. Beni gördüğü an "Aman Tanrım! Açlık grevimi yapıyorsun?"diye bağırdı ve beni tuttuğu gibi içeri çekti. Önce sıkıca bir sarıldı. Sonra geriye çekilip beni yeniden yukarıdan aşağıya süzdü. "Kızım sen gerizekalı mısın? Bu havada çıplak çıksaydın ya evden?" Fırçalama modunu açmıştı. Cevabımı beklemeden arkasına döndü, yatak odasına yöneldi. "Sakın bir yere kımıldama!"diye de bağırmayı ihmal etmedi.

Ayakkabılarımı çıkarıp köşeye bıraktım. Akça'da elinde polar bir hırkayla döndü. "Giy şunu hemen!"dedi. Oflayarak uzanıp hırkayı aldım ve kollarımdan geçirdim.

Omzularımdan tutan Akça "Otur bakalım. Sevdiğin makarnadan pişirdim. Yanında da bir şişe şarabımız var."dedi ve onun yönlendirmesiyle ayak sürüye sürüye masaya yöneldim. "Pek iştahım yok."desem de "Yemek yemezsen saçlarını keserim."diye beni tehdit etti. Yapardı. El mahkum geçip oturdum.
Bolonez soslu makarnanın dumanı üstündeydi. Koku bana ne kadar aç olduğumu hatırlattı. Akça karşıma yerleştiğinde çatalımı elime aldım.

"Benden konuşmama şartıyla yemek yerim."dedim. Anında kızıl kaşları çatıldı. "Nedenmiş o? Bir deri bir kemiğe sayılı günü kalmış olan ben değilim. Tâbi ki senden konuşacağız." İtirazına başımı iki yana sallayarak cevap verdim.

"Kendimden ve sorunlarımdan uzaklaşmak ve çok ihmal ettiğim en yakın arkadaşımla ilgilenmek istiyorum." Başımı hafifçe yana eğdim. "İnan ki seni dinlemek bana şuan iyi gelecek."dedim. Akça bir ofladı ama kabul ederek başını salladı.

Bize birer bardak kırmızı şarap doldurdu. Sessizlik içinde yemek yedik ki bu pek bizlik değildi. Akça ağzıma attığım her lokmayı gözleriyle sayıyordu. Konuşursak yemek yemekten vazgeçirim endişesiyle beni izlediğini görmek gözlerimi doldurdu. Başımı kaldırmadan birazda zorlanarak makarnayı yemeye devam ettim.

Yemek güzeldi, iştah açıcı bir kokusu vardı. Ama ağzımda sanki tat duyuları ölmüştü. Eskiden mutsuz olduğumu düşündüğüm çok zamanım olmuştu. Meğerse mutsuzluk bambaşka bir şeymiş. Bomboş hissetmekle, onsuzluktan ölmek arasında biryerlerde sürünüyordum.
Mutsuzluk Ali'nin yanımda olmadığı her anın adıymış.

"Akça."dedim zorla yutkunduktan sonra "Daha devam edemeyeceğim." Dudaklarını sıktı. Bir şey diyecekti vazgeçti. "Tamam kuzum. İçeri geçelim de o zaman."diyerek kendi bardağını kapıp ayaklandı. Tabağımın yarısı duruyordu. Yediklerim bile midemde koca bir ağırlığa neden olmuştu. Ali yemek yiyebiliyor muydu ki?
Yiyormuş numarası yapardı. Ama ben açsam o da yemezdi. Görmesem de biliyordum.
Ben de bardağıma biraz daha şarap doldurup ayaklandım ve Akça'yı takip edip içeriye yöneldim.

Koltuğun iki ucuna yerleştik. Bacaklarımı altımda topladım. "Anlat bebeğim. Ne derdim var da bu koca topuzla geziniyorsun?"dediğim de eli saçına gitti. Akça evde bile bakımlı dolanırdı. Dağınık topuz ve erken giyilen pijama onluk değildi.

Öfledi. "Her şey boka sardı." Şarabından koca bir yudum aldı ve "Annem beni onun bulduğu biriyle tanışmam için darlıyor. İş yerindeki gerilim iyice sarpa sardı. Milletin hırsından gına geldi ve en ama en kötüsü de Alparslan."dedi. Şaşırdım. "Nasıl yani?" Kaşlarım çatıldı. "Sana kaba mı davranıyor?"diye sordum sinirle.

Başını hüzünle iki yana salladı. "Sen Ali'nin yanına taşındığından beri sık sık buraya geldi. Akşam olduğunda elinde poşetlerle geliyor, bana yemek yapıyor, tatlılar hazırlıyor ve sonra gidiyordu."dediğinde "Eee!"dedim merakla.
"Birkaç gece benim ısrarımla geç saate kadar kaldı. Onunla sohbet etmenin çok ama çok keyifli olacağını düşünmemiştim. Her şeyden konuştuk. Sonra ara ara öpüştük. Çok güzeldi." Akça'nın sesi sona doğru kısıldı. Gözünden birer damla yaş aktığında "Canım."diyerek uzandım ve yaşlarını parmaklarımla sildim.

"Ya!" dedi dudaklarını bükerek. "Benim seni teselli etmem gerek Leyloş. Sen anlat nolur?"dedi ama geri çekilip anında "Hayır. Anlatmaya devam et."diye yanıtladım. "Öf!"dedikten sonra iç çekti. "Zorladım onu. Çünkü dengesiz davranıyordu. Bana bebek gibi davranıyor ama bazı anlarda kabalaşıyordu. Şu restoranda olduğu gibi. Geçen gün dışarıda toplantı yapılacak diye şık giyindim. Eve döndüğümde saat epey geçti. Bir baktım kapıda elimde yemek poşetleri ile beni bekliyor. Arayıp buradayım falan da demedi yani. Neyse beni görünce önce çok begendi sonra hemen üzerini değiştire bağladı. Sinirlendim bende." Durdu ve şarabını içti. Bakışlarını bana çevirdiğinde üzüntüsüyle içim acıdı. "Bağırmaya başladım. Kendine dair hiçbir bok bilmediğimi, hapise girdiğini bile senden öğrendiğimi söyledim. Travman herne boksa git doktora tedavi ol. Anne sorunun mu var? Terk edilmiş çocuk musun? Kaç yaşında adamsın? Neyin travması ya hala! Sonra daha do bok ettim. Ben yardım kuruluşu değilim falan diye iyice yükseldim."dediğinde "O ne yaptı?"diye sordum.

Akça burnunu çekip "Hiç bir şey."dedi. "Sessizce bana baktı. Sonra ceketini aldı, kapıdan çıktı gitti."diye bitirdi. Hemen bir şey diyemedim. Çok zordu. Çünkü Akça sonunda kök salmaya karar vermişti. Sadece kendini kırmadan bunu yapmaya çalışıyordu ki doğru olan da buydu. "Birtanem."diye seslendiğimde eğik başını kaldırıp bana baktı.

"Bazı cümlelerin ağır olsa da istediğin şey de haklısın. Alparslan'ın ne derdi var bilmiyorum. Sadece kötü şeylere maruz kaldığını duymuştum. Yine de haklısın canım benim. Eğer onun derdi senin hayatını etkiliyorsa ve çözüm bulmamakta direniyorsa yapacak bir şeyin yok. Doğru olan terapi alması hatta bizim de almamız lazım "diye Akça'yı telkin etmeye çalıştım.

Gözlerinden akan yaşlar arasında kıkırdamayı başardı. "Hayatım sizinki Gülseren olayına döner. Terapiye diye gidersiniz bir bakmışsın Ali'yi Ferhat, seni de Şirin diye tanıtır hemen dizisini çekerler. Adı da Kara Kan falan olur. Altına da yaşanmış bir hikayeden uyarlanmıştırı yazdılar mı ohhh!" diye devam etti. Bardağımdan koca bir yudum aldım. Sırtımı iyice koltuğa yaslayıp bacaklarımı uzattım. "Ay beni linç yağmuruna tutarlar. Ali'ye herkes tav olur, bana da bu kız neden böyle aptal tivitleri atarlar." Gözlerimi devirsem de ben de gülümsemeden edemedim.

Akça var olmayan dizimizin senaryosunu dakikalar için de kafada yazdı, çekti. Üzerine güldük, içtik, ağladık. Üç saatliğine de olsa şimdiki zamandan arınmayı başarabildik. Tıpkı eski günlerde olduğu gibi acıları şakayla yumuşatıp öyle dile getirdik. Sonunda boş bir şarap şişesi, kafası çakır keyifli iki kadın olarak, hayatımızdaki erkekler söverek geceyi kapatmaya karar verdik.

Ben asansörden yarı uyuklayarak indim. Tarık sağolsun beni eve kadar götürdü. "Patron seni böyle görseydi."diye attığı nutukların çoğunu duymadım. En son arabanın koltuğunda uyuyordum, sonra hatırladığım ise onun göğsünün sıcaklığı oldu.
Çünkü ne yaşarsam yaşayayım Ali'nin sıcaklığını hep tanırdım .

****

LEKELİ

Bu kız benim gibi ecelim olacaktı. Yine kendime verdiğim sözü sikip atmıştım. Çünkü hanımefendi sarhoş olmuştu. Ben de sözümü çiğnemek için bahane arıyordum zaten. Tarık onu eve götürene kadar gizliden takip etmiş, onlar eve girer girmez de mayınlı araziden geçip duvardan içeriye sızmıştım. Korumaları çektim diye Leyla'yı öylece bırakacak değildim. Araziye mayın döşettirmiş, herbir patlayıcının krokisini de telefona ve kafama kaydetmiştim.
Evimin etrafına çöreklenecek biri olursa ebesini sikecektim.

Neyse ki birgün bu duvarı tırmanacağımı bildiğimden aracın bagajı ekipmanla doluydu. Boşta olsaydım Tarık'ın ağzına sıçacaktım. Eve arka bahçeden girdim. Mutfağın kaydırılabilir kapısı kilitli değildi ki bunun için Ayşe Hanımı boğazlayabilirdim.

Sessiz adımlarla koridorda ilerledim ve şömineden yükselen çıtırtıları duydum. Ev sıcaktı ama Tarık Leyla için belli ki şömineyi yaktırmıştı. Üzerindeki tişörtü düşündükçe sinirden saçlarım elektirikleniyordu. Bu havada incecik bir kıyafetle gezinip durmuştu. Odaya adım attığım an kalbim günler sonra ilk kez ritmini buldu. Şöminen karşısında kalan koltuğa kıvrılmış uyuyordu. Üzerine battaniye örtmüşlerdi ama belli ki hala üşüyordu. Ellerini yanağının altına koymuştu.

Şükürler olsun Yarabbim!

Günler sonra nefesime kavuşmuş gibi derin derin soludum.
Çok sevmekten birgün ölecektim.

Hızlı adımlarla yanına kadar ilerleyip dibinde dizlerimin üzerine çöktüm. Yanan ateşin ışığı hayranı olduğum tenine vuruyordu. Uzanıp çene çizgisine, elmacık kemiklerine, küçük burnunun üzerine dokundum. Şuan Leyla'yı tartıya çıkarsam en az iki kilo verdiğini görürdüm. Yüzündeki kemikler daha da belirginleşmişti. Dudakları, yanakları kırmızı dursa da biliyordum ki sebebi şaraptı. Nefesinden yayılan kokuyla çok içtiğini de belliydi. Yoksa bebeğimin teni solgunlaşmıştı. Güvenlik kameralarına da videoda da yüzü solgun duruyordu.

Eğilip alnına uzun bir öpücük bıraktım. "Birtanem, Kara Kelebeğim."derken çenesine, açıkta kalan boynunu usul usul öptüm. Çok çok özlemiştim. Boynuna yüzümü gömmeye nasıl ihtiyacım vardı? Derin bir soluk aldım. "Ali."diye murıldandı. Hafifçe kıpırdandı. "Söyle güzelim."diye cevapladım. Hala uyuyordu. Ama uykusunda bile beni tanımıştı ya yüreğim ateşten daha sıcaktı. "Nolur gitme."diye kısık sesle, biraz da harfleri yutarak konuştuğunda içim sızladı. Yüzüne dökülen saçları geri çekip, usul usul sevdim. "Gitmem birtanem. Benim senden gitmem için ölmem gerekli." Ellini yanağının altından çekip bana uzanmaya çalıştı. Kolumu yakaladığında parmaklarını sert kumaşa geçirdi.

Gideceğimi düşünüyordu. Ve beni tutuyordu. Ona on ömür adasam onu da az gelirdi.

Leyla'nın üzerindeki battaniyeyi çekip kenara bıraktım ve onu odamıza taşımak için ayağa kalktım. Eli kolumdan kayınca huzursuzlandı. Kaşları çatılıp "Ali."diye ağlamaklı bir sesle mırıldandı. Hemen eğilip kucakladım. Kollarımın arasında küçücük kalıyordu ve ben işte tam da bu anlarda dünyanın kalanını siktir etmek istiyordum. Ağır adımlarla odayı geçip üst kata yöneldim. Gelişimin aksine şimdi hiç acelem yoktu.

Odamıza vardığımda olmam gereken yerdeydim. Hala aklımı kaçırmamış ve kafama bir mermi sıkmadıysam sebebi buydu. Leyla'm vardı, bir umudum vardı. Yatağa yaklaştım ve kolumla göğsüme iyice sokulmuş Leyla'yı destekleyerek yatağın örtüsünü çekiştirdim. Leyla'yı yatırdıktan sonra hemen bacaklarını kendine doğru çekerek bedenini küçülttü. Üzerimdeki siyah, termal kazağı çıkardım. Botlarımı da çıkarıp yatağa onun yanına yerleştim.

Tenimin tenine değmesiyle anında bana sokuldu. Göğsüme bir bebek gibi kıvrıldı. Yüzü boynuma yaslanıyor, ağır, sıcak solukları tenimi ısıtıyordu. Kollarımla onu iyice sarmaladım. Muhteşem bir andı. Bedenime yayılan uyuşukluğu görmezden gelmeye çalıştım. Ben de az uyuyarak günleri geçiriyordum. Şimdi huzuru bulmamla göz kapaklarım kapanmak ve ana teslim olmak istiyorlardı. Ama şansımı siksinlerdi ki yapamazdım.

İki saatten fazla kalamazdım. Dudaklarımı Leyla'nın saçlarına bastırdım. Elimi sıyrılan tişörtünden içeri sokup beline yasladım. Birinin yarısı olmak buydu. O olmadan eksiklikten, yoksunluktan ölmekte buydu. Leyla benim ruh eşim değildi, ruhumun ta kendisiydi. Bir erkeğin bir kadını sevdiğinden farklı seviyordum belki de.

Gözümle, aklımla, kalbimle değildi sadece tüm benliğimle, ruhumla seviyordum onu. Gözünü açtığı günden itibaren son nefesimi verdiğim ana kadar uzanacaktı da.

Birbirimize hissettiklerimiz, benim ona olan bağlılığım bazıları için normal değildi. Biliyordum. Hastalıklı bile denilebilirdi. Ama o mektupları okuduğum zaman kafama sıkıp bu işi bitirmediysem tek nedeni göğsüme kıvrılmış uyuyan bu kadındı. O gün yanımda, yakınımda olmasaydı, on iki yıl sonra karşıma yine çıkmamış olsaydı, bir gün bir yerde öldürülür giderdim. Üstelik bu benim için dert bile olmazdı. Oysa şimdi yaşamak için nedenim vardı.

"Kendine iyi bakacaksın birtanem. Yemek yiyecek, uyuyacak ve güzel günler geçireceksin. Bir süre daha benim rezilliklerime katlanacaksın ama sonunda sana temiz döneceğim Leyla'm."

Saçlarını öpüp onu sevmeye devam ettim. Ben onu sevdikçe onun bedeni gevşedi ve ısındı.
"Bir evimiz olacak, birlikte yemek yapacak, sofralar kuracağız." Usulca nefesimi üfleyip "Vural'ın mektuplarından sonra ne yapacağımı bilemedim. Sağa sola saldırmak istedim. O piçi bulup boğazını kesmek istedim. Vural'ın ölümü..."Boğazımda kaldı sanki diyeceklerim ama yine de devam ettim.

"İçten içe o mektupları bulursam Vural'ın peşinden gideceğimi biliyordum. Bundan kaçtım sanırım. Gerçeğin ağırlığını yüklenmekten ve en çok ta geçip giden senelerin getirdiklerinden..."dedim.
Leyla elini yüzüme çıkarıp yanağıma yasladı. Avucunun içine dudaklarımı bastırdım, iç çekti. "Bu evden çıkıp gittikten sonra sabaha kadar bir bankta oturdum. Bir ara ölürsem her şeyin son bulacağını ve o orospu evladının sana dokunamayacağını düşündüm. Sonra ne oldu biliyor musun?" O hayali hatırladığımda gülümsedim. Tahminen viskiden kafam güzel olmuştu ve halüsinasyon falan görmüştüm ama çok gerçekti ve umudum o an oluvermişti.
"Çok güzel değil mi? Diyen bir es duydum Leyla. Bir baktım yanımda dört beş yaşlarında siyah saçlı, siyah gözlü bir kız var. Ama bembeyaz da teni, aynı seninki gibi. Panikledim Leyla."derken hafifçe güldüm. Sağa sola bakınıp çocuğun ailesini aramıştım. "Kıza adın ne diye sordum. Bana "Sen koydun ya adımı."cevabını verdi." Kızı anlayamamıştım. Sonra gelip küçücük eliyle elimi tutmuştu. "Adım Gece baba. Bana bu ismi sen vermişsin. Annem hep öyle anlatır dedi."dedim.

Derin bir nefes bırakıp "Çok güzel bir kızdı Leyla. Hayaldi falandı ama bana öyle gelmedi. Çehresi aynı sendi ama gözleri benimkinin kopyasıydı. Bu duygu bambaşka bir şeymiş. Kız ortadan bir anda yok olduğunda anladım."dedim. "Bizim bir ailemiz olacak Leyla. Seninle benim çocuklarımız olmalı. Gece'miz, Umut'umuz, Kara'mız olmalı Leyla. İşte Leyla'm o mektuplar bana neyi öğretti sana söyleyeyim. Nefretin ve intikamın peşinde ya harcanacaktım ya da ailemi koruyacaktım."
Leyla yüzünü boynuma sürttü ve bacaklarını bacağıma doladı. "Seni dünyayı harcayacak kadar çok seviyorum. Ailemi korumak için ne gerekiyorsa yapacağım."dediğimde içini çekti.
Cebimden telefonu çıkarıp bir saatlik alarm kurdum. Çünkü Leyla diğer çevirdiğim dolapları öğrendiğinde belleğimi sikecekti. Bu güzel, huzurlu anları arayacağım kesindi. Bir saatte olsa uyumayı kendime ödül saydım.

*****

LEYLA

Fena bir baş ağırısı ve guruldayan bir mideyle gğne aymayı başardım. Gözümü açmadan bile kalan kokusundan anlamıştım. Heyecanla gözlerimi açtım lakin yatak boştu. Odayı kaplayan gün ışığı gözlerimi yaktı.

Yatakta oturup Ali'nin yastığına uzandım ve yumuşak kumaşa yüzümü bastırıp kokusunu çektim. Gelmişti. Gitmiş olsa da gelmişti ya bu da yeterdi. Yastığa sıkı sıkıya sarıldım. Dün gece kulağımda işittiğim sesinin rüya olmaması içimi rahatlattı. Kokusunu soludum, soludum. Sonra lanet baş ağrıma rağmen yataktan çıkmayı başardım. Ayaklarımı sürüyerek banyoya yönelecektim ki çalışma masasına bırakılan sayfayı fark ettim. Koşturarak masaya vardım ve hemen kağıdı elime aldım.

"Benim yolum bir sana çıkar."

Tek cümle yazmıştı. Bir cümleye bin cümle sığdırmıştı. Yüzüme günler sonra gerçek bir gülümseme yayıldı. Beni hayatta tutmak için kendinden vazgeçmeyecekti. Buraya gelmesi, bana not bırakması buna işaretti. Yine de beni saf dışı bırakamazdı. Kirli düzeni anlamıyor olabilirdim ama Ali'ye karşı kullanacakları bir zayıflık da olmayacaktım.

İçime yerleşen umutla hemen banyoya yöneldim. Bugün yapacak çok işim vardı.

***
Ayşe ablanın baskısıyla kahvaltı yaptım. Hala keyifsiz olsam da düzelebiliriz ihtimaliyle yemek yiyebildim. Sonrasında hazırlanıp Tarık'la birlikte okula geçtik. Bugğn istifa edecek, çocuklarla vedalaşacaktım. Madem ayrıldığımız bilinmeliydi, o zaman bende öyleymiş gibi yapardım. Gerçi evden çıkmayı düşünmüyordum. Onunla ilgili olan palavrayı da Ali uyduruversindi.

Öğretmenlikten istifa edeceğimi kırk yıl düşünsem inanmazdım. Müdürün odasına elimde istifa dilekçemle adımlarken de içimde kırılan bin parça cam vardı. Elbet mesleğime dönecektim.

Musa denen iti bulmak için odaklanmamız ve tüm zamanımızı ayırmamız lazımdı. Gözlerim buğulu ama başım dik halde istifamı verdim. Ali öğrenince bir şok olurdu herhalde. İşte o an benimle ilerleyeceğini ya da peşinden gideceğimi de anlardı.

Feyza ile karşılacağımı düşünmüştüm ama o yoktu. Başkası yerine gelmişti. Şaşırdım. Yeni müdür zorluk çıkarmadan aldı istifayı, işleme de hemen koydu. Çocuklarla vedalaşmak için yukarı kata çıkacağım zaman biri koluma asılıp beni sertçe çekti. Az kalsın dengemi kaybedip merdivenden yuvarlanacaktım. Sinir ve şaşkınlık karşımı bir halde "Ne oluyor?"diye bağırarak döndüğüm de Feyza'yı karşımda buldum.

Tiksindirici diye tasvir edebileceğim bir sırıtışla bana bakıyordu. Kollarını göğsünde kavuşturmuş, saçlarını da sarı renge boyatmıştı. Bana benzemekten vageçmiş olmalı ki gözlerindeki lensi de çıkarmıştı. "Hayrola!"dedim ters bir tavırla.
"Şutlamış seni."dedi keyifle. "Kına yak öyleyse."diye cevap verdim. Bu kadına kibar olacak hiç değildim. En başından beri birbirimizden hoşlanmıyorduk.

Merdivende yankılanan bir kahkaha attı. "Bizi ayırmak için kırk bin takla attın. Noldu büyük aşkına?"diye alayla sorduğunda sinirle dişlerimi sıktım.

"Ben sizi ayırmaya çalışmadım." dedim ve bir basamak inip dibine kadar girdim. Üzerine basa basa "Çünkü siz diye bir şey hiç olmadı."diye devam ettim. Bir kaşını kaldırıp "Olmadığını sana kim söyledi? Bak mesela; seninle bu okulda daha fazla sıkıntı yaşamamı istemediği için bana başka bir okulda yöneticilik ayarladı." Gülerek başımı iki yana salladım. "Yardım almanı öneririm. Hayal dünyanda sana mutluluklar."dedikten sonra arkamı dönüp basamağa adım atmıştım ki "Aklın sıra benimle alay ediyorsun. Adam seni evinden kovmuş, utanmadan çıkmamışsın. Sus payı niyetine evi sana devretmiş. Abinin kan parası niyetine mi aldın?"diye bağırarak konuştuğunda sinirlerimi kontrol edemedim.

Döndüğüm gibi Feyza'nın yakasına yapıştım ve onu duvara doğru ittirdim. Kadın duvara çarptığında da yakasını bırakmadım. "Sen!"derken yüzüne yaklaştım. "O dilini koparmamı istemiyorsan ağzından çıkanı bin kez düşünüp konuşacaksın!" Alaycılığı kayboldu, gözleri irileşti ama hırslandığını kasılan yüzünden anladım. Ali'nin evi bana devrettiğini ben bile bilmiyordum. "Biliyor musun Feyza? Eminim Ali bu kadar ayrıntıyı nereden öğrendiğini merak edecektir." Keza ben ediyordum. Geri çekilip yakasını bıraktım. Ellerimi silkeler gibi birbirine vurdum. "Benimle uğraşma yoksa ben de seninle uğraşırım."dedikten sonra yüzüne bile bakmadan yukarıya çıkmaya başladım. Merdiveni bitirdiğimde aşağıdan "Bana yaptıklarını yanına bırakmayacağım."diye bağırdığını duydum.

"Sabırsızlıkla bekliyorum."diye ben de bağırark cevap verdim ve çocukların olduğu sınıfa yöneldim.

Bu kadın kimin piyonuydu bunu bulmalıydım. Ve Ali bu kadına yeni bir okul ayarladıysa da onu kesin boğacaktım!

*************

Beni ve KY özlediğinizi oy ve yorumlarda gösterin de mutlu olayım🥰

Öpüldünüz
Kendinize iyi bakın ❤️