16. bölüm · KALP YARASI

KEFARET

Özlem Çoban

LEYLA

Ellerim konsola sıkı sıkıya yapışmış halde panikle "Ali! Evim yanıyor!"diye bağırdım. Ali alev alev yanan evime yakın sayılmayacak bir mesafede arabayı durdurdu. Kapıyı açmak için uzandığımda kilit sesini işitmem bir oldu. Yine de açmak için saçma bir uğraş içine girdim. Kapıyı iteklerken "Ali!"diye bağırdım yeniden. Benim aksime onun sesinde panik yoktu. "Bana bak Leyla."dediğinde omzumun üzerinden ona doğru baktım. "Aç kapıyı! Evim yanıyor!"diye bağırıyordum. Paniğim kalbimi sıkıştırıyordu. Sığındığım tek yer; evim...Yok oluyordu!

Ali uzanıp beni kendine doğru çevirdi. Omuzlarımı kavramış halde "Arabada kalacaksın! Ben gelip seni almadan asla inmeyeceksin! Her ne olursa olsun burada kalacaksın!"dedi ama ben başımı hızla iki yana sallayarak "Hayır!"dedim. Sesimdeki isyan kalbimdendi. "Bırak! İneceğim!"diyerek onu iteklemeye çalıştığımda "Leyla!"dedi yüksek bir sesle. "Şimdi basar İstanbul'a döneriz. Ya ben dönene kadar burada kalırsın ya da gideriz! Anlıyor musun?"diye devam etti ve gözlerim doldu. "Beş dakika."dedim dişlerimin arasından "Beş dakika bekler sonra gelsen de gelmesen de çıkarım."dediğim an başını salladı ve hızla arabadan inip koşar adım yanan evime doğru ilerlemeye başladı.

"Komşular!"diye bağıran kadınların sesini, evime doğru koştur koştur gelen köy halkını buğulu gözlerimle izliyordum. Yukarıya doğru çıkan kara dumanlar etrafa yayılırken ağlamaya başladım. Ellerimi dudaklarıma bastırıp ön camdan kaybolan yıllarımı izledim. Bahçemdeki ağacın nasıl kavrulduğunu görüyordum. Oysa ben yazın onun altında oturmuş kendime sofra hazırlamıştım. O kadar yoğun bir duman vardı ki evi kurtarmak için geç kaldığımızın farkındaydım. Çok üzgündüm. Yanıp giden hatırlarımı izlerken ağlamaya devam ettim.
Yandı...Yandı ve yandı...

Annemin çeyiz sandığı, babamın en sevdiği yamalı kazağı, ağabeyimin battaniyesi...

Kapının açılmasıyla boş bulunup irkildim. Ali elini bana doğru uzatmış halde "Gel Leyla."dedi. Sesindeki hüzünle gözümden daha fazla yaş aktı. Uzattığı eli kavrayıp ineceğim esnada kolunu belime dolayıp beni kendine doğru çekti ve yere yavaşça bıraktı. Yüzümü ona doğru kaldırıp "Ali."dedim ağlamaklı çıkan sesimle. Yangına mı yaklaşmıştı? Yüzünde ara ara siyah lekeler vardı. Kaşının kenarında küçük bir kızıllık görünüyordu. Beni iyice kendine çekti ve kollarıyla sarmalayıp göğsüne yasladı. Dudaklarını saçlarımda hissettim. Teselli cümleleri yoktu. Benim kadar o da geçmişinden bir parçayı kaybediyordu. İs kokan gömleğine sıkı sıkıya tutundum, arka plandaki tüm insan sesleri onun göğsünde kayboldu. Beni soğuktan ve yanan evimin acı görüntüsünden koruyordu. Saklıyor, sakınıyordu. Bir koluyla beni sıkı sıkıya sarmalarken diğerini omuzlarıma dolamış eliyle saçlarımı okşuyordu.

Dudaklarından sızan sıcak nefesi bazen kulağımın kenarına bazense saç diplerime vuruyordu.
Gözyaşlarım onun göğsünde kuruyana kadar beni sarmalamaya devam etti. Ağlamalarım iç çekişlere döndüğünde başımı kaldırıp yüzüne bakabildim. Kolları azıcık gevşedi ve yüzünü bana doğru eğdi. Aramızda kalan ellerimi kaldırıp pazılarına koydum. Sonra da uzanıp kaşının kenarındaki yaraya bakmaya çalıştım.

"İyi misin?"diye sordum iç çekerek. Derin bir nefes aldı ve "İyi olacağız."dedi güven dolu bir sesle. Başımı sallayarak "İyi ol."dedim. "Ne olursa olsun iyi ol."diye devam ettiğimde gözlerinde bir kırılma yakaladım. Bakışları değişti. Yumuşadı diyemem ama dediğime üzülmüş gibiydi. Ne oldu diye soramadan "İtfaiye gelmek üzeredir. Evden geriye bir şey kaldığını sanmıyorum. Seni ilçede otele götüreceğim. Sonra bir daha gelir bakarız."dedi. Otele falan gitmek istemiyordum ki Ali'yi biraz tanıdıysam beni bir yere kilitleyip kendi buraya dönecekti. Ona tam hayır demek üzereydim. Lakin arkasından "Leyla kızım!"diye bağıran Fatma teyzenin sesini işittim. Ali bıkkın bir nefes bırakıp kollarımı bıraktı ve tek adımla yana çekildi. Benden uzaklaşmak yerine Fatma teyzeye doğru döndü ve elini belime yasladı. Fatma teyze ağlayarak “Kızım.”dedi ve kollarını iki yana açarak bana doğru adımladı. Ben de ona doğru yürüyecektim ki belimi kavrayan eli izin vermedi.

Fatma teyze tam önüme kadar geldi ve kollarıyla beni kendine doğru çekip sıkı sıkıya sarıldı. “Ah kızım ah!”diye ağlarken bedenlerimizi de iki yana sallıyordu. Geri çekildi ama kollarımı bırakmadı. Kırmızı yanakları yaşla ıslanmıştı. Uzanıp yaşlarını kuruladım. “Sen ne zaman geldin? Yoksa evde miydin?”derken gözleri irice açıldı ve hemen bedenimi taramaya başladı.
“Yok evde değildim. Yeni geldik aslında.”diye onu yatıştırmaya çalıştım.

Başını kaldırıp Ali’ye yan yan baktı. Tanıdığına emindim ama o an ses etmedi. Ali’ye bakarken “Hangi soysuz yaktı evi?”diye sordu. Anında bir avunma ihtiyacı hissettim. “Fatma teyze!”diye çıkıştım ama o dik dik Ali’ye bakıyordu. Elimle Ali’nin kolunu kavrayıp “Onun bu işle alakası yok!”diye devam ettim. İşte o an Fatma teyze şaşırdı. Bakışları bir an bana döndü ve dudaklarını büktü. “Ben onu demek istemedim zaten kızım.”dedikten sonra yeniden Ali’ye kaldırdı başını. Ben de endişeyle başımı çevirip ona baktığımda Ali yine mimiksiz haline dönmüştü. “Bu evi kim yaktıysa sen biliyorsundur.”diye diretir gibi her kelimesine bastırdı Fatma teyze. “Bilmiyorum.”dedi Ali tok bir sesle. “Ama öğreneceğim.”diye bitirdi.

Fatma teyze ise başını sallamakla yetindi. Ali’nin neden bilebileceğini düşündüğünü daha doğrusu Fatma teyzenin ne bildiğini merak ettim. “Haydi Leyla kızım, bana gidelim de azıcık soluklanın.”dedi ve kolumu kavradı. “Sağol Fatma teyzem ama ben burada kalmak istiyorum.”dediğim an da Ali’de “Leyla benimle gelecek.”dedi. Fatma teyze ikimize de ters ters bakındıktan sonra Ali’ye doğru başını kaldırdı ve boştaki elini beline yasladı. “Bana bak deli oğlan, sen belli ki beni unutmuşsun. Ben rahmetli annenin ahretliğiydim. Şimdi düşün peşime eve gidiyoruz.”dedi. Ali’nin resmen “Iııı…”diyerek verecek cevap bulamadı. Demek ki fırçalanmayalı çok olmuştu.
Fatma teyze elini sallayarak “Haydi! Düşün peşime!”diyerek önden yürümeye başladı. “Gidelim mi?”dedim Ali’ye bakarak “Sen istersen gidelim.”diye cevap verdi. Aracın kapısını kapatıp kabanlarımızı aldıktan sonra Fatma teyzenin peşine düştük. Ali önce kabanımı giydirdi sonra elini yine belime yasladı. Köyün içinde bunu hiç yadırgamadım. Gözlerim dumanlardan ve kara bir yığıntıdan oluşan evime kaydı. Artık olmayan evim…

Ali yanıma daha çok yaklaştı ve beni belimden destekleyerek yürümeye zorladı. “Bakma Leyla. Kaybettiğinden daha güzeline sahip olacaksın. Söz veriyorum.”dedi. Çok emindi kendinden. Ve içimde bir yer ona inanıyordu da. Evimin yolundan geçip ilerlerken gözlerimden yeniden yaşlar akmaya başladı. Yanından geçtiğim insanlar beni görmenin ya da benimle birlikte Ali’yi görmenin şaşkınlığını yaşıyor gibiydiler. “Geçmiş olsun.”diyenlere sadece başımı sallayabildim. Evi arkamızda bıraktığımda Ali’nin üzerine sinen duman kokusunu daha net duyumsamaya başladım. Yüzümü ona doğru kaldırıp “Sen eve mi girmeye çalıştın?”diye sordum. Başını eğip bana baktı. “Denedim ama giremedim.” Anında kaşlarım çatıldı ve durdum. O da benimle bir durdu. “Ne demek girmeye çalıştım? Nasıl bu kadar pervasız olabilirsin?”diye çıkıştım. Kendi canını bu kadar önemsememesi beni sinirlendiriyordu.

Uzanıp montumun fermuarını boyun boşluğuma kadar çekiştirdi. “Çünkü ev normal bir şekilde yanmıyordu. Yoğun bir benzin kokusu vardı. Evin kapısı açıktı ve girişte beyaz bir bidon duruyordu. Alırsam işime yarardı ama ben bahçeye giremeden kapı alev aldı.” Dedikleriyle nefesim kesildi. Gözlerim şaşkınlık ve korkuyla açıldı. Kuruyan dudaklarımı ıslatıp ellerimle önü açık halde duran kabanının iki yanından kavradım. “Evimi kundakladılar mı yani?”dedi şokla. Yüzüme düşen saçlarımı geriye doğru ittirip “Korkma sakın! Bunları konuşmak için burası doğru bir yer değil. Şu eli maşalı kadının evine bir gidelim önce.”dediğinde “Ali.”dedim endişeyle. “Adımı söylerken sesin değişiyor.”dedi ansızın. “Ne?”dedim şaşkınlıkla ama o kabanını kavrayan ellerimi indirdi ve sol elimi kendi avucunun içine alıp “Gel, üşüdün.”diyerek beni hemen yanında çekiştirmeye başladı. El eleydik.

Fatma teyzenin evine kadar el ele yürümeye devam ettik. İnsanların fısır fısır konuştuklarının farkındaydım. Yanaklarıma vuran soğuğa karşın yanaklarım sıcaktı ve üstelik göğsümü döven kalbim bunu hep beklemiş gibi ayrı bir kıpırtıyla çarpıyordu. Yanımdaydı. Evim yanmıştı. Kimsesizdim. Ama o tam buradaydı. Ve o olmasaydı bu kadar çabuk sakinleşebilir miydim? Sanmıyordum. Belki de hala evimin karşında ağlıyor olurdum. Ya da o evin içinde yanar giderdim. Avucunun içinde kalan elim sanki boşta duruyormuş gibi geldi biran. O tutuyordu tutmasına da ben karşılık vermemiş gibiydim.

Parmaklarımı oynatıp avucunun içinde elimi kaydırdım. Elini bırakacağım sanmış olmalı ki kaşları anında çatıldı ve başını bana doğru çevirdi. Elini sıkıca kavradığımda kaşları şaşkınlıkla havalandı. Dudağının kenarı memnuniyetle kıvrıldığında yanaklarımın daha da kızardığına emindim. On yedilik kız gibi kızarıyor olmam da bir saçmalıktı. Bu adam bana ne zaman böyle baksa alık alık davranmaya başlamıştım. Fatma teyzenin avlusuna açılan kapıdan içeriye girdiğimizde şunu anladım. İçten içe bana öyle bir güven veriyordu ki on dakika önce mahvolduğumu düşünürken şimdi tekrar gülümsemek bana uzak gelmiyordu.

Fatma teyze evinin kapısında bizi bekliyordu. Ali önden geçebilmem için geride kaldı. Fatma teyzenin imalı bakışlarının altında evine girdik. Girişte ayakkabılarımı çıkardım ve Ali’nin içeri girmesini beklerken “Evi bilmiyormuşsun gibi davranma Leyla! Haydi üst kata sıcak yere çıkın. Çocuğa da tuvaleti göster. Elini yüzünü bir yıkasın. Ben de sofra kurayım.”dedi yarı kadar fırçalayarak. Ali mi çocuktu? Adam boyuyla bize pire muamelesi yapıyordu! Ali spor ayakkabılarını çıkardığında ben ahşap merdivene yönelmiştim. Gıcırdayan basamaklardan çıkarken başımı çevirip arkama baktım. O da onu takip ettiğimi anlamış olacak ki gülümseyerek başını iki yana salladı.

Gürül gürül yanan soba hemen üst katta açıklığın ortasındaydı. Köy evlerindeki bu olayı seviyordum. Eskiden Fatma teyze ne zaman kestane pişirse beni de çağırırdı. Sobanın başında kestane yer çay içerdim. Güzel günlerdi. Sobanın başına ilerleyip ellerimi üzerine doğru uzattım ve çarpan sıcaklığı iç geçirerek karşıladım. Ali’de yanıma dikildiğinde başımı ona doğru kaldırdım. “Üzerine çay döktüğüm zamanı hatırlıyor musun?”diye sordum.

Gözleri kısıldı. Sonra hatırlamaya çalışıyormuş gibi burnunu kırıştırdı. “Neydi kızın adı?”dedi. Kaşlarım çatıldı. Eliyle kirli sakal kaplı çenesini kaşıyıp “Halime? Hatice? Tam hatırlayamadım.”dediğinde dirseğimi karnının yan tarafına doğru geçirdim. “Pislik yapma!”dedikten sonra üzerimdeki montu çıkarmak için geri çekildim. Ben ona ters ters bakarken o bariz sırıtıyordu. Ben montumu çıkardığımda o da üzerinde sıyırıp bana uzattı. Montunu hışımla çekip elinden aldım.
“Tuvalet arkandaki kapı.”

“Hatırladım. Hafsa’ydı!”dediğinde “Ali!”diyerek üzerine doğru sert bir adım attım. Topuğumu nasıl yere vurduysam artık güm diye tahtalardan ses çıktı. Ali ellerini iki yana kaldırıp “Ben bir yüzümü yıkayayım.”dedi ve hızla tüydü. Adamda fil hafızası vardı! Seneler önceki kızın adını nasıl hatırlamıştı? Köpek! Ben dün yediğim yemeği hatırlamıyordum.

“Hafsa’ymış!”dedim sinirle. O kızı hatırlayınca o gün olduğu gibi yine sinirlerim tepeme çıkmıştı. Fatma teyze bizi çağırmıştı ve abim hasta olduğu için Ali’yle ben gelmiştik. Fatma teyzeyi ne kadar sevdiysem eltisinin kızı olan Hafsa’dan nefret etmiştim. Eski anılar zihnime yüklenmek üzereydi ki arkamdan “Leyla ser kızım şu örtüyü.”diyen Fatma teyzeyi işittim. Elimdeki montları pencerenin önüne yerleştirilmiş yerden az yüksek sedire bırakıp ona doğru döndüm. Sofra örtüsünü sedirin önüne doğru serdim. Fatma teyze de küçük sofrasını ortaya yerleştirdi. “Zahmet verdik.”dediğimde “Sen benim kızımsın Leyla’m. Böyle laflar edip beni üzme.”dedi. Tabi yine sesinde sitem vardı. Gözüm tuvaletin ahşap kapısına kaydı. Siteminin altındaki nedenin farkındaydım.

“Fatma teyzem.”dedim kısık tuttuğum sesimle “Ona ters davranma.” Kadının gözleri şaşkınlıkla açıldı. “Sen onu affettin mi?”diye şüpheyle ordu. Bir nefes bırakıp sedire oturdum. Ben Fatma teyzeye cevap veremeden kapı açıldı ve Ali dışarı çıktı. Önce bana baktı sonra da Fatma teyzeye bakıp “Biz size rahatsızlık vermeyelim.”dedi. Duymuştu.

Fatma teyze yere bağdaş kurup oturduktan sonra başını kaldırıp “Bana bak Ali! Boyuna posuna bakmam seni merdaneyle döverim. Otur şuraya!”dediğinde ağzım açık kaldı. Ali’nin yanakları ya sıcaktan ya da yediği fırçadan hafiften kızardı. Neredeyse kahkahayla gülecektim. Sonra boğazını temizleyip gelip yanıma oturduğunda dudaklarımı ısırıp yan yana ona baktım. Elbette tabureye oturmuş gibiydi ve bacak mesafesini ayarlayamamıştı. Sonra bana dönüp baktığında “Yere oturalım.”diye öneride bulundum. Başını salladı. Önce ben sonra da o yere indik ve bağdaş kurduk. Ali bağdaş kurmuş haliyle sofranın çevresinin üçte ikisini kaplamıştı. Fatma teyzeyle ben Allah’tan çok yer kaplamıyorduk. Göz ucuyla kaşına baktım. Kanı yıkadığında geriye küçük, ince bir kesik izi kalmıştı.

“Haydi çocuklar yemeye başlayın.” diyen Fatma teyzeyle bakışlarımı ondan çekip sofraya odaklandım ve kaşığımı elime aldım. Yoksa yine azarlardı. Tabaklara bölünmüş keşli kesme makarna, yoğurt, salata vardı. Biraz makarnayı kaşığıma aldığımda “Fatma teyze.”dedim.

“Evimin çevresinde dolanan birilerini gördün mü hiç?”
Dudaklarını büktü. Bakışları dalgınlaştı. “Valla kızım, hava soğuk ya pek evden çıkamıyorum. Birini gördüm desem yalan olur.” Sonra gözlerini Ali’ye dikip “Amma yazdan beridir köye gelip giden yabancı uşakları görüyorum.”dedi. “Ara ara gelip bir iki gün dolanıp gidiyorlar.”diye de devam etti.

“Haydi sor!”dedi Ali’de dik dik. “Evi benim yaktırıp yaktırmadığımı sor! Belli ki bunu ima etmeye çalışıyorsun.”
Buz kestim. “Ali.”dedim hemen. “Fatma teyze bunu kasıt etmedi.”diye savunmaya geçtiğimde “Evi sen mi yaktırdın?”diyen Fatma teyzeyle şok oldum. Ali’nin çenesi kasıldı ve çok net bir halde “Hayır. Ben yaktırmadım.”dedi. “Fatma teyze!”dedim ikaz eden bir tınıyla. Sinirlerime hakim olmaya çalışarak “Bu soruyu sormadın saymak istiyorum yoksa yılların hatırını bir köşeye koyup bu sofradan kalkacağım.”dedim tane tane. Beklemediğim bir şey oldu ve Fatma teyze başını sallayarak “İyi iyi.”dedi ve ardından da hiçbir şey olmamış gibi yüzüne kocaman bir gülümseme yerleştirip “Haydi yemeğinizi yiyin. İyice soğuttunuz.”diye devam etti.

Kafamı kaldırdığım da Ali’nin de en az benim kadar şaşkın bir halde Fatma teyzeyi izlediğini gördüm. Hemen ardından bakışlarını bana çevirdi ve öyle yoğun baktı ki yutkunmak zorunda kaldım. Boğazıma tıkanan şey; onun minnetiydi. Hak etmiyordum oysa ki.

Sonraki dakikalar sessizlik içinde geçti. Ali neredeyse hiç yemedi. Ben de birkaç kaşık makarna yiyip bıraktım. Ses varken ana kapılıp gidiyordum ama sesin kesildiği o anlarda hüzün dönüp dolaşıp içime çörekleniyordu. Fatma teyze sofrayı toplamama izin vermedi. Çay demleyip geleceğim diyerek alt kata mutfağa indiğinde Ali’yle sedire karşılıklı yerleşip oturduk. En azından ben oturdum. Sobadan yankılanan çıtırtılar ikimizi de küçük huzurlu bir baloncuğa hapis etmiş gibiydi. Dirseğimi pencerenin tahta pervazına yaslamış, başımı da elimle desteklemiştim.
“Alparslanlar iki saate burada olurlar. Sonra sen ilçeye geçersin, ben biraz buralarda dolanırım.”diyen Ali baloncuğu patlattı. Başımı dayadığım yumruğumdan çekip “Ben de kalayım.”dedim ama Ali anında “Hayır.”diyerek itiraz etti. “Buraya geleceğimizden kimin haberi vardı?”diye sorduğunda sırtımı dikleştirdim.

“Muhtara söylemiştim.”

Elbette kaşlarını çattı ve “Neden?”derken de oldukça ciddiydi. Omuz silkip “Abim onun tarlasında falan çalışmıştı ya işte gözüne bir şey takıldı mı falan diye sordum. Köylüye de soruversin demiştim.”diye cevapladığımda “Leyla.”dedi burun kemerini sıkıp. Sanki öfkelenecekti de engellemeye çalışır gibi derin nefes alıp bırakıyordu. Hemen konuyu kendimden uzaklaştırmayı denedim.

“Yazdan beridir eve talip biri vardı. Acaba evi o mu yaktı?”
“Kim?”dedi anında. Dudaklarımı büktüm ve muhtarın dediği ismi hatırlamaya çalıştım. “Musa Demirdağlı mı ne demişti? Emin olamadım adından. Yazın satmayı düşünmüştüm ama sonra şimdiki çalıştığım okuldan teklif gelince vazgeçmiştim. Tabi adam vazgeçmemiş. Hala almak istiyordu.” Yumruklarını dizlerine dayadı ve “Sen neden bu kadar kritik bilgileri bana söylemiyorsun?”diye azarlayan bir tonla konuştu.

Sedirden ayaklanıp sobanın başına doğru ilerledim. “Her haltımı takip ettiriyorsun ya bunu nasıl atladın?” Yalansa yalandı yani. Bunu söylemek aklıma nereden gelebilirdi? Ben onun gibi durup dinlenip arkamı kollama planları mı yapıyordum? Arkamdan “La havle!”diye resmen gürledi. Ona doğru hiç bakmadan zaten sıcak olan ellerimi sobaya tutuyormuş gibi yapmaya devam ettim. Aklıma gelen ihtimalle hızla ona doğru döndüm ve endişeyle “Mektuplar!”dedim. “Ali! Mektuplar evdeyse yandılar!” Ellerimi yanaklarıma yaslayıp “Belki de mektupları bulamayalım diye evimi yaktılar!”dedim. Panikle ve endişeyle yaptığım çıkarımın doğru olmamasını dileyerek Ali’ye baktım. Yerinden kalkıp bana doğru adımladı. Yanaklarıma dayadığım ellerimi indirip kendi avuçlarının içine aldı. “Bunu her kim yaptıysa bulacağım.” Dediğini yapacağını biliyordum. “Eğer mektuplar yandıysa da benim için zaten bir önemi kalmamışlardı.”dedi biraz buruk bir sesle. Sonra bir nefes bırakıp başını bana doğru eğdi ve “Ama sen gördüğüne mi yoksa gönlüne mi inanman gerektiğini onlarsız karar vermek zorunda kalacaksın.”diye bitirdi. Sıcacık avuçlarının içindeki ellerimi yavaşça bıraktı. Belki de geri tutmamı bekledi, bilmiyordum. Ama dudağının kenarı kıvrılıp başını iki yana salladı ve bir adım geri çekildi.

“Yanından ben ya da bizim çocuklardan biri olmadan tek başına hiçbir yere gitmeyeceksin.” Emir vermesine anında kaşlarımı kaldırdım ve o söyleneceğimi anlamış olacak ki elini kaldırıp “Bu bir emir değil Leyla. Güvende olman için ne gerekliyse o! Bugün şerefsizin teki evini yaktı! Anlıyor musun?” dediğinde sesi bana günler önceki Ali’yi anımsattı. Sert, beni işitmekten rahatsız gibi duran, kabuklu adam…Duruşu içimde bir yeri sızlattı. Dudaklarımı ıslatıp “Anladım.”diyerek başımı salladım. Merdivenin gıcırdayan sesi kulağıma dolduğunda Ali’nin yanından geçip sedire doğru ilerledim. Dizlerimi büküp oturdum ve pencerenin tülünü sıyırıp dışarıyı izlemeye başladım. Bu hızlı duygu geçişleri nedeniyle bipolara dönmem an meselesiydi. Üzgün Leyla, mutlu Leyla, ağlayan Leyla, alık Leyla diye liste uzayıp gidiyordu. Ve maalesef ki tüm bu süreç on dakika içinde bile olup bitebiliyordu.

Ali benim dengemi altüst etmişti.

Fatma teyzenin yukarıya çıkmasını hızlı hızlı aldığı nefeslerden anlamıştım. “Ah bu şeker bacaklarıma da vurdu.”diye söyleniyordu. Başımı çevirip omzumun üzerinden ona doğru baktığımda Fatma teyzenin Ali’nin hemen ötesinde dikildiğini ve ellerini tombul karnının iki yanına dayadığını gördüm. Sanki geleli bir saatten fazla olmamış gibi Fatma teyze Ali'yi yukardan aşağıya itinayla süzdü. "Oy oy oy maşallah oğlum. Ne serpilmişsin valla!" diye onu takdir etti. Ne oluyordu yahu? Ali’yi gördüğü andan beri ona bilenen kadın gitmiş yerine pamuk gibi bir gelmişti. Fatma teyzenin bu hayran dolu sesini, bir ineği Camgöz'ün sütünü sağarken duymuştum bir de şimdi! Hızını alamayan Fatma teyze sonra da "Şaziye'nin kızı Aysel'in Ali'm de Ali'm diye dolandığı kadar varmışsın hani."dediğinde anında bedenimi onlardan tarafa çevirdim. Ağzımın içinde "Feyza'sı bitse Aysel'i başlıyor. "diye söylendim. Ali'nin dudağının sol kenarı kıvrıldığında Fatma teyze bana yan yan imalı bir bakış attı. Cin gibi bakan gözlerini kısıp bir Ali'ye bir bana baktığında istemsizce yerimde kıpırdandım ve gözlerimi kaçırıp kızaran yanaklarımı saklamak için başka tarafa doğru bakmaya başladım.

Uyanık kadın tabii. "İki numaralı Fatma'nın öğretmen olan oğlu Salih'te seni sorup duruyor. Geçen ay bir görüştür bizi diye bana yalvarıp durdu çocuk."demez mi?

Ali'nin " Söyle o öğretmen oğlana! Leyla benim..."diye bir çıkışı vardı ama ben hemen "Ali! " diye atıldım. Devamını getirmesini engelledim. Tabii Fatma teyzenin kaşları çoktan havalanmıştı. Yüzümü Ali'ye çevirdiğimde dudakları sinirlendiğinde olduğu gibi sıkı sıkıya kapalı, çenesi kasılmış haldeydi. Ve gözlerinde yine o hayal kırıklığının emareleri okunuyordu. Bana açık davranmaya çalışıyordu ama benim kararsız duruşuma da bozuluyordu. O gözlere bakmaya devam edemedim ve bakışlarımı kaçırdım. Zoraki bir gülümsemeyle "Kimseyle görüşmeyi düşünmüyorum Fatma teyze." dedim. Fatma teyze "Hımm...Anladım onu kızım."falan etti. Aramızda neler olduğunu anlamaya çalıştığı barizdi.

Kısa bir sessizlik oldu ve sonra Ali'nin hiçbir duygu barındırmayan sesini işittim. "Ben dışarıdayım. "dedi ve ben daha bir şey diyemeden ok gibi fırlayıp merdivene yöneldi. Hemen ardından ahşap kapının açılıp hızla örtülmesini işittim. Dudaklarımdan çıkan nefes aslında bir parça pişmanlık barındırıyordu. Bana kırılmıştı. Çünkü ne zaman canı sıkılsa, kendini koruma alanına çekiyor ve o en başta tanıdığım duygusuz adama dönüşüyordu. Bir ileri iki geri oynuyor gibiydik. Dengesiz, dolambaçlı bir yolda ilerliyorduk ve bunun nasıl devam edeceğine dair şüphelerim vardı.

Gözüm sedirin köşesinde duran montlarımıza takıldı. Hava soğuktu ve montunu almadan gitmişti. Fatma teyze de nereye baktığımı anlamış olacak ki “Üşümez.”dedi. İtfaiyenin siren seslerini işittiğimde hemen pencereyi uzanıp açtım ve soğuk havayla bir daha yüksek ses içeri daldı. “Ev kül oldu ama ancak gelebildiler.”diye sinirle söylendim. Başım camdan dışarıya çıkmış halde bakıyordum. Ali görünürde yoktu ve ileride tütmeye devam eden evim vardı. “Allah seni korudu kızım.”dedi Fatma teyze arkamdan. İçeriye doğru çekilirken “Öyle.”diye mırıldandım. “Ali kundaklanmadan şüphelendi. Poliste gelir birazdan.”dediğimde kadın dizlerine vurarak “Eyvahlar olsun!”diyerek kendini sedire attı. Pencereyi kapatıp hemen yanı başına oturdum. Fatma teyze’nin yüzü daha bir kızarmış haldeydi. “Ben Ali’ye öyle dedim ama ciddi değildim be kızım.”dizlerini döve döve “Kim niye yaksın evini?”diye devam etti.

Ellerimle dizlerindeki ellerini kavradım. “Bilmiyorum Fatma teyzem ama bu işte Ali’nin bir kabahati yok. Aksine beni kollamaya çalışıyor.”dediğimde sıkıntıyla dudaklarını büzdü. O da ellerimi sıkıca kavradı ve “O senin tanıdığın çocuk değil kızım. Kötü bir adama dönüşmemiş olabilir ama temiz de kalmadı. Sen benim çocuğum gibisin. İyiliğini istiyorum.”dedi.

Gözlerimin içine bakarak “Bunca parayı nerden edindi? Köye geldiği vakit peşinde dolanan adamları gördüm ben. Öyle iki ayda çalışarak edinecek para değil bu. Hem sonrasında zavallı Nazlı var. Anası üzüntüsünden göçüp gitti.”dediğinde “Dur Fatma teyze. “Orada bir dur!”diye kestim sözünü. “Ben de burada doğup büyüyen kız değilim artık. Ali hayatta kalmaya çalışan biri olmuş sadece. Nazlı teyzeye gelince de…”Bir duraksadım sonra “ Onun için çok üzgünüm. Ben de kapısını bir kez çalmadım. Gerçi oldum olası beni sevmemişti o ayrı ama asıl olan ne biliyor musun?” Nefesimi bırakıp “Nazlı teyze gururundan vazgeçemedi. Onun içinde eminim yıllar kötü geçti ama Allah aşkına Fatma teyze!”diye yakınıp “On iki yıl dört duvar arasında biz kalmadık.”diye bitirdiğim de Fatma teyze ona tokat atmışım gibi irkildi.

“Affettin mi sen onu?”

Ellerimi ellerinden çektim ve omuzlarımı dikleşitirip “Bu onunla benim aramda ve kimseyi ilgilendirmez.”dedim. Kırıldı. Bana bakışından ve büktüğü dudaklarından belliydi. “Sen öyle diyorsan ben ne diyeyim kızım.”diye söylendi sitemle. “Ben de kendimce seni yokluyorum. Meğerse sen çoktan kararını vermişsin.”Başını iki yana üzüntüyle salladı. “Allah pişman etmesin kızım.”dediğinde kendime onun ben de hakkının çok olduğunu ve niyetinin kötü olmadığını hatırlatmaya çalıştım. Bir başkası şu sözleri söyleseydi sabrımı sınıyor olurdu. Ama o Fatma teyzeydi. Aç kaldığım günlerde kapısını bana açan kadındı.

Yerimden ayaklanıp montlara doğru uzandım. İkisini de aldıktan sonra “Ben çıkayım Fatma teyze. Evin oraya bir geçip bakayım.”dedim. Pek mutlu olmadı. Yüzü asık halde başını salladı ve beni kapıya kadar yolcu etti. Vedalaşırken “Dikkat et kendine kızım. Gözünü dört aç.”dedi. “Merak etme.”diyerek geçiştirdim. Daha sokakta iki adım atmamıştım ki Ali’nin hızlı adımlarla geldiğini gördüm. Parmaklarının arasındaki sigaradan bir nefes çekip fırlatıp attı. Hemen elimde tuttuğum kabanını ona doğru uzattım. “Üşümüşsündür. Giy hemen.”dediğimde önce bir duraksadı. Sonra elimden alıp üzerine geçirdi.
“Araç ilerde.”diyerek elini belime yerleştirip ilerlemem için itekledi. Hala tepkiliydi. Başımı kaldırdığımda yüzünün soğuktan kızardığını gördüm. Onun büyük adımlarına ayak uydurmaya çalışıyordum. “İtfaiye geldi. Polis gelene kadar evin orada bekleyelim.”dedim ama o hemen “Polis geldi çoktan.”diye cevap verdi. Adımlarım şaştı ama hemen toparladım. “Aaa!”dedim önce.

“İfade vermem gerekmiyor mu?”dediğimde sadece başını salladı. Dümdüz ileriye bakıyor ve benimle göz temasından kaçınıyordu. “Bir şeyler düşünüyorsun!”dediğimde kaşlarını çattı ama bana bakmadı. “Eskiden de böyleydin. Kafana bir şey takıldığında tıpkı şuan yaptığın gibi sadece önüne bakardın.” Ayağım kaldırım taşına takılınca yalpaladım ama belimi kavrayarak beni yanına resmen sabitledi. “Bir şey saklayarak ilerleyemiyoruz Ali.”dedim ama hala öylece ilerlemeye devam ediyordu. Kolunu çekiştirip “Konuşsana be adam!”dedim inatla.
“Alparslan’la Tarık geldi. İfadeni verdikten sonra onlarla otele geçeceksin.”

Adam yüzüme bile bakmadan konuşuyordu. “Ali!”dedim sinirle. Arabanın yanına varmıştık bile. Tarık’la Alparslan aracın yanına doğru yaslanmışlardı ve bizi görür görmez doğruldular. İlk konuşan Tarık oldu. “Geçmiş olsun Leyla Hanım.”derken cidden üzgündü. Alparslan’da “Geçmiş olsun. Yıkılanların yerine daha güzellerini inşa edersin. Sıkma canını.”derken uzanıp omzumu sıktı. “Sağ olun.”derken kalbim ısındı. “Buraya kadar yoruldunuz.”dedim biraz mahcup halde. Gerçi Ali çağırmıştı onları ama olsundu. Yine de yalnız kalmamıştık.

Tarık yüzünden eksik etmediği o kocaman gülümsemesiyle “Hiç yorulmadık, yorulmayız da.”dedi. Beni eleştirmeden sadece üzüntüme ortak olan bir Akça’m vardı, şimdi bir de bu iri adamlar olmuştu. Alparslan Ali’ye bakarak “Abi memur Leyla’yı bekliyor.”dediğinde “Yanından bir saniye bile ayrılmayın.”dedi ve başını nihayet bana doğru çevirip biraz eğdi ve yüzüme baktı. “Mektuplardan falan bahsetme. Seninle köye iki gün kafa dinlemeye gelmiştik. Ve evin yandığını gördük. Hepsi bu.”dediğinde sinirlerim gerildi. “Yok. Ben şüphelerimden, kundaklanma ihtimalinden, ne zaman soru sorsam ağzına kilit vurmuşsun gibi konuşmamandan falan bahsetmeyi düşünüyordum.”diye tersledim. Salak mıydım ben? Neyi tembihliyordu yani?

“İyi.”demez mi? Başını kaldırıp yüzünü diğerlerine çevirdi. Tarık’ın gülmemek için çıkardığı garip sesi tanımıştım ama yine de gözümü onun ifadesiz suratından çekmedim. Benim dik bakışlarımı takmadı. Trip mi atıyordu bu bana? Alparslan’ın “Haydi Leyla, gidelim.”demesiyle “Tamam.”diye hala Ali’ye ters ters bakarken cevap verdim.

Memura Ali’nin söylediklerini benzerini söyledikten sonra ifademi imzaladım. Tüm süreçte bir yanımda Tarık, bir yanımda Alparslan dikiliyordu. İkisi de kot pantolon, kazak giymişlerdi. Kısa montlarının önleri açıktı. Biri kumral, biri sarışındı ve köy halkı her dakika etrafımızda birikmeye devam ediyordu. Her gelenin onları süzdüğünün ve benim iki yanımda Akça’nın tabiriyle izbandut gibi adamların neden dikildiğini sorguladıklarından emindim. Polis memuru konuyla ilgili sizi bilgilendireceğiz dedikten sonra gitmişti. Sonra üçümüz Ali’nin arabasına binmiş ve resmen kendimizi gözlerden saklamak için aslında saklanmıştık. Alparslan şoför koltuğunda, Tarık ise yan tarafındaydı. Ben de arkada yalnızdım.

Kollarımı koltukların arasına yaslayıp başımı onlara doğru uzattım. “Ali nerede?”diye sorduğumda Tarık “Gelir birazdan.”diyerek beni geçiştirdi. Alparslan karşı yoldan kendine gülümseyerek bakan kıza elini sallayarak “Hayırdır kardeşim?”dedi. Tarık ise “Camını kapatsana oğlum. İçeriyi dikizliyorlar.”dedikten başını bana doğru çevirdi ve “Leyla niye bize böyle bakıyorlar?”diye sordu.

“Abartmayın! Merak ettiler yani ne var? Köy burası, burada aksiyon mu var? Bir şey olunca herkes toplanır, konuşur.”diye çemkirsem de ben de bir iki kıza hafiften gıcık olmaya başlamıştım. Alparslan camını kapattıktan sonra saatine baktı. “Biz gidelim en iyisi. Abim gelir.”dedi. Araç zaten çalışır haldeydi çünkü klima açıktı. “Bir arasaydınız ya!”dediğimde Tarık “O zaten siz gidin demedi mi? Niye bekliyoruz ki?”diye sordu. Alparslan o an gaza basıp aracı döndürmeye koyuldu ve “Ne bileyim amınakoyayım! Alışkanlık!”dedikten hemen sonra “Kusura bakma Leyla.”diye küfür ettiği için özür diledi. Araç yolda döndüğünde milletin bakıp dedikoduya başladığını görmüştüm. Alparslan rampadan aşağıya doğru sürmeye başladı ve bende sırtımı koltuğa yasladım. Rampanın sonunda hemen yolun kenarında Ali’yi gördüm. O an yana kayıp cama yöneldim ama fark ettiğim şeyle camı aralamaktan vazgeçtim. Alparslan’da bir yavaşlayacak gibi olmuştu ama Ali elini kaldırıp devam et der gibi salladığında onların yanından geçip gitmişti.

Ben kollarımı göğsümün üzerinde birleştirip dişlerimi sıktım. İçime sızan bu duygu hem tanıdık hem yabancıydı. Kokusu olsa eski kötü bir kıyafet gibi kokardı. Dişlerimin arasından “Fatma teyze!”diye mırıldandım. O kıza Ali’nin köye geldiğini ondan başkası söylemiş olamazdı.

Arabada çıt çıkmıyordu. Tarık boğazını temizler gibi öksürdü. “Müzik açayım mı Leyla?”dediğinde “Aç!”diye bağırdım. Anından aracın sesini Can Ozan’ın sesi kapladı. Alparslan köyden çıktıktan sonra yeni aklına gelmiş gibi müziğin sesini kıstı ve “Abinin sohbet ettiği kız kimdi?”diye sordu.

“Fatma teyzenin eltisinin kızı, Hafsa. Bugün tam da onu anmıştık. Ne şanslı bir abin var Alparslan!”
Sesim nasıl çıktıysa artık Alparslan’la Tarık birbirine baktılar. Alparslan yola yeniden odaklandığında “Hee..”gibi bir tepki verdi. “İlçeye varınca bir eczanenin önünde durur musun?”diye sordum.

Tarık hemen başını çevirip bana doğru bakındı. “Dururuz tabi de bir sıkıntın mı var?”diye sordu. Yüzüme yayınlan gülümsemeyle “Yok.”dedim. “Abiniz için yanık kremi alalım da hazır da bulunsun.”diye cevapladım. Anlamadılar tabi. Yine garip garip birbirlerine bakındılar.

Ama Ali’ye bu lafları yetiştireceklerini biliyordum ve madem maziyi anıyorduk, her şekliyle anmanın daha iyi olacağını düşünüyordum.

Otele vardıktan sonra akşama kadar odamda kaldım. Bir ara uyumuş, az da olsa dinlenmiştim. Tarık ve Alparslan’da yan odalarımdalardı. Yemeğe falan birlikte inmiştik. Rıza’nın geldiğini laf arasında öğrenmiştim ama onu görmemiştim. Akşam yemeğine Ali gelmedi. Gece ona kadar lobide takıldık ama Ali yine gelmedi. Odalarımıza dağıldığımızda Tarık ve Alparslan benden dışarı çıkmama sözü aldılar. Odanın balkonundan otelin girişini izleyip durdum. Soğukta uzun süre sarınıp oturup bekledim. Ama Ali gelmedi.

İçimi kaplayan üzüntüyle odama geri dönüp yattım. Uykuya dalmam ne kadar sürdü bilmiyordum ama tüm o süre de bir anlığına bile olsa keşke onu orada susturmasaydım diye düşündüm. Leyla benim diye başladığı cümleye nasıl devam ederdi diye merak ettim. Ve konuşmasına izin verseydim şimdi yakınımda bir yerde olur muydu diye içlendim.

***
Sabah saat yedi gibi uyanmış, bir daha uykuya dalamamıştım. Sıcak duşun ardından Alparslan’ın dün gelirken yanında getirdiği ve tahminen Akça’nın hazırladığı çantadan kendime siyah bir tayt ve krem rengi, kayık yaka kazağımı seçip giyindim. Sağolsun canım arkadaşım çantanın içine makyaj malzemesi de koymuştu. Elmacık kemiklerime biraz ışıltı katıp üzerine allık sürdüm. Göz kapaklarıma bej rengi ışıltılı bir far sürüp kirpiklerime iki kat olacak şekilde maskara sürdüm. Dudaklarımı da koyu pembe rujumla süsledikten sonra aynanın karşısında kendime bakındım. Saçlarımı tepede dağınık bir topuk halinde toparladıktan sonra artık hazırdım. Saat sekiz buçuk gibi önce Tarık’ı aradım ve çıkacağımı söyledim. Onlar da zaten çoktan kalkmışlardı.

Üçümüz birlikte önce lobiye indik ardından kahvaltı için yemek salonuna geçtik. Açık büfeden tabağıma peynir koyarken artık dayanamadım ve yanımda tabağına çeşit çeşit minik reçel kaselerini bırakan Tarık’a “Ali gelmedi mi?”diye sordum. İlerlemem için koluyla beni iteklediğinde yana adım attım ve peynir bölümüne o geçti. “Gelmedi. Yangın işini araştırıyor.”diye cevap verdi. Aldığı büyük parça kaşarı benim tabağıma bıraktıktan sonra üç tane de kendi tabağına ekledi. İki adım daha yana kaydım ve “Bir şey bulmuş mu?”diye sordum. “Salam yer misin?”diye sorduğunda başımı iki yana sallayarak ret ettim. Üç beş tane macar salam dilimini maşayla alıp benim tabağımın kenarına bıraktı. “Masada senden alırım. Ben de pek yer kalmadı.”diye bir de açıklama yaptı. O öyle deyice bakışlarım koca elinin üzerindeki tabağa kaydı.

“Kat çıksaydın Tarık.”diye alay ettim. Tabağı hınca hınç doluydu. Kocaman sırıtıp “Leyla ben yüz on kiloyum. Nasıl doyduğumu düşünüyordun?”dediğinde ağzım kocaman açıldı. Şöyle yukardan aşağıya bir baktım. Boyu Ali’yle bir ya da biraz uzundu. Ama gayet fit duruyordu. Yani hepsinden fazla cüsseliydi de yine de yüz on kilo kulağıma baya bir fazla gelmişti. “Ağzını kapa da ben arkadaki adamın ümüğünü sıkmadan ilerle.”derken beni yine dirseği ile itekledi. “Tamam be tamam.”Alparslan’ın çoktan gidip yerleştiği masaya doğru ilerlemeye başladım. Omzumun üzerinden Tarık’a bakıp “Cevap vermedin. Beni geçiştirmeye çalışma. Ali bir şey buldu mu?”diye yeniden sordum. Sonra önüme dönüp Alparslan’ın karşısındaki sandalyeye geçip oturdum.

Tarık yanımdaki sandalyeye yerleşirken “Bulsa dönerdi.”diye cevap verdi. Bütün gece dışarıda ne yapmıştı ki? Keyfim zaten yoktu. İlerleyen her dakikada iyice sönüyordu. Çatalımı elime alıp salatalıklardan birine sapladım. Garson üçümüze de çay servisi yaptığı esnada olmayan iştahımla salatalığımı kemiriyordum. Alparslan çay fincanını bir sağa bir sola çevirip duruyordu ve ara sıra bana kaçamak bakışlar atıyordu. Kaşımın tekini kaldırıp “Ne oldu?”diye sordum. Göz ucuyla kahvaltısına gömülmüş Tarık’a baktı. “Şey soracaktım ben sana.”gibi saçma bir giriş yaptı.

Fincanı çevirmeyi bırakıp “Akça yani hanım…”dedikten sonra ellerini kendine doğru çekti ve “Akça Hanım bana biraz kızgın acaba ben ne yapabilirim?”diye çekinerek sordu. Ağzımdaki salatalığı yuttuktan sonra hiç acele etmeden uzanıp fincanı aldım ve bir yudum çay içip karşımda gergin halde oturan adamı süzdüm.

“Sana neden kızgın?”

Bir nefes bırakıp dirseklerini masaya dayadı. Belli ki onunda iştahı yoktu. “Kalbini kırdım.”dedi tek nefeste. “Söylememem gereken şeyler söyledim.”diye devam etti. Alparslan’ın içindeki sıkıntı ve mahcubiyet yüzüne de yansımıştı. Akça’nın ondan hoşlandığını düşünmesem gram yardımcı olmazdım. Ama en yakın arkadaşlık ne günler içindi? Biraz peynir tırtıklayıp “Akça’nın harika bir kalbi var Alparslan. İyi, kötü, çirkin, güzel… Senin için sorun gibi görünen her şeyi o alır kalbinde temizler sonra da sana geri verir. Değer verdikleri için uçsuz bucaksız bir gönlü vardır. Ve kapıları sana da açılabilir. Tek bir şartla tabii. Dürüst olmak gerek. Kalbini mi kırdın? Nedenini anlatırsan ve özür dilersen af edilmen için bir şansın olabilir. Diğer türlü ona yaklaşamazsın. Seni dinlemez bile.”

Başını öne eğdi ve yüzünü sakladı. Umutsuz çıkan bir sesle “Ben yapamam.”dedi. Başını iki yana sallarken sarı saçları dalgalandı. “O zaman ona sakın yaklaşma.”diye acımasız olabilecek bir şekilde üzerine gittim. “Kendinden bir parça ona veremeyeceksen, onunkine talip olma! Eğer Akça’nın kalbini bir daha kırarsan, sebebi her ne olursa olsun senin yüzünden gözleri bir daha dolarsa…”Çatalımı kaşara sertçe saplayıp havaya kaldırdım. Yüzüme sahte bir gülümseme yerleşti ve “Kendine kutu kutu yanık kremi almanı tavsiye ederim.”diye bitirdim.
Ağzı dolu olan Tarık “Üzüm üzüme bak baka karıyormuş hakketten!”diye homurdanmakla gülmek arasında bir şeyler yaptı. Alparslan’ın keyfi hepten kaçmış gibiydi. Tabağındaki hiçbir şeye dokunmadı, çayını bile içmedi. Sırtını sandalyesine yasladı. Başı öne eğik, elleri masada durur halde oturmaya devam etti. Masanın üzerinde duran telefonumun ekran ışığı yandığında gözüm anında orya kaydı. Akça hissetmiş gibi mesaj atmıştı. Hemen ekranı açıp yazdığını okudum. “Her şey yolunda mı kuzum?” yazmıştı. “Akça’ya evin yandığını söylemedin değil mi?”diye Alparslan’a sorduğumda hafifçe başını kaldırdı ve “Yok.”dedi sadece. “İyi. Ben de söylemeyeceğim. En azından dönene kadar yoksa anında soluğu burada alır.”derken bir taraftan da ona “Yolunda canım. Sen de durumlar ne?”diye yazıyordum.

Adının altında yazıyor yazısı belirdiğinde göz ucuyla ekranıma bakan Alparslan’ı yokladım. “Aynı bende de. Dün gece yönetim kadrosundan İdari İşler Müdürü Poyraz Bey aradı. Şaşırdım tabi. Adamla toplantıdan toplantıya konuşuyoruz. Neyse işte yarın akşam benimle yemeğe çıkmak istediğini ve uzun zamandır aslında benden etkilendiğini falan söyledi.”yazdığında hemen “Eee….”diye cevap verdim. Kafamı hafifçe kaldırdığımda Alparslan’ın masanın üzerine eğilip yazan mesajları okuduğunu gördüm. Telefonumu elime alarak ekranı kendime doğru kaldırdım. Kaşları öyle bir çattı ki Ali’yi aratmıyordu mübarek. Akça “Teşekkür edip kibarca ret ettim.”diye yazdı ama ben yalandan sesli bir “Aaa!”ettim. Alparslan ya meraktan ya sinirden çatlayacak gibiydi. Gözlerini telefonumun arkasına dikmiş, inanılmaz ters bakıyordu.

“Kafan dolu tabi. Gerçi şundan bir ay önce olsa sen havada evet derdin adama.”diye yazdığımda “Evet o zamanlar sarı bir izbandut tanımıyordum!”yazdı. Sanki adamı anlatıyormuş gibi hımlayarak Alparslan’ın sinir kat sayılarını patlatmayı deniyordum.

Akça “O napıyor?” diye yazdığında “Senin Poyraz’ı yazdığına görene kadar keyifsizlikten ağlayacak gibiydi. Ama şimdi adamın teklifini kabul ettiğini sanıyor ve sarı suratı kırmızıya döndü dönecek.”yazıp yolladım. Ve hemen şöyle bir cevap geldi.
“Leylaaaaaaaaaaaa!!!!!!!!!!”

Artık resmen sırıtıyordum. “Ne var yahu? Köye gideceğimi Ali’ye ispiyonlamadan önce düşünseydin.” Şükürler olsun ki ispiyonlamıştı. Şuan Akça’nın sinir ayağı altında heyecanlandığına emindim. Alparslan bir hışımla yerinden kalktı ve “Ben bir dolanacağım.”der demez toz oldu.
Ekranımı kilitleyip sırtımı sandalyeme rahatça yasladım ve başımı çevirip Tarık’a baktım. Dirseği ile beni dürttü. “Sen ne fena şeysin ha!”derken sırıtıyordu. “Alparslan’a yetiştirme sakın!”diye uyardığımda omuz silkip “Hiç uğraşamam onunla. Ergen oğlanlar gibi triplere gireceğine dediğini yapsın da hepimiz rahat edelim. Zaten gülmeye para istiyordu şimdi hepten suratsıza bağladı.”dedi. “Tarık.”dedim merakla. Tabağıma koyduğu salamları çatalına takıp ağzına tıkıverdi. “Hıı..”dediğinde bir taraftan da yiyordu.
“Samimiyetimize güvenerek soracağım ama istemezsen cevaplama.”

Elini devam et der gibi salladı. “Senin var mı hoşlandığın biri falan?” dediğim an bastı kahkahayı. Çevre masadaki erkekler rahatsız olmuş gibi dik dik bize bakarken kadınlar da baya Tarık’ı kesiyorlardı. Cidden yüzü gözü çok düzgündü. Üstelik sıcakkanlı yapısı, sürekli gülümseyen suratıyla abimi andırıyordu. Belki görünüşleri benzemiyordu ama karakterlerinde ki neşe aynıydı. “İlgimi çeken henüz olmadı be Leyla. Ben sizler kadar şanslı değilim.” Bana yan yan bakıp göz kırptı. “Ne alaka ya?”diyerek saçma bir inkara başvurdum.

“İstemem yan cebime koy diyorsun yani.”derken yine gülüyordu. Bu defa elimin tersiyle koluna bir tane patlattım. “Kaynatma seni çakal! Neden kimse ilgini çekmiyor de bakalım.” O an aklıma gelen ihtimalle “Aaa yani hemcinslerinse ilgini çeken bana söyleyebilirsin.”diye kısık sesle konuştuğumda Tarık “Tövbe Yarabbim tövbe.”diyerek bana ters ters bakındı. “Ay ne var yahu? Bu konuları bu kadar abartmayın! Olabilirde yani.”diye devam ettim. “Erkeklerden hoşlanmıyorum Leyla. Hoşlananlara da saygım var tabi. Ama benden uzak olurlarsa daha fazla saygım olabilir.”dedikten sonra garsona el salladı. Gelen gence “Bize iki tane orta şekerli kahve getirsene genç.”dediğinde çocuk “Tabi efendim.”diyerek uzaklaştı. Konuşmaya devam edemedik. İki garson hızlıca masamızı toparlarken sessiz kaldık. Sonrasında kahvelerimiz geldi. Tarık dakikalar önceki eğlenceli tavrından sıyrılmıştı. Ben kahvemi yudumlamaya başladığımda o kolunu masanın kenarına yaslayıp sandalyesini çevirdi ve bedenini bana doğru döndürdü.

“Sen Ali’nin her şeyisin ama onun dışında benim arkadaşımsın. Öyle değil mi?”diye sormasına baya bir şaşırdım. Kafamı sallayarak “Elbette arkadaşınım. ”dedim. İlk cümleye diyecek henüz bir şeyim yoktu. O da başını salladı. “Ali’nin çevresinde gördüğün tüm o insanlar bir zamanlar kayıplardı. Kimsesiz, yalnız ya da istenmeyendik. Ne suç işlediğimizin ya da neden yaptığımızın bir önemi yoktu. Toplum bizi dışladı ve biz de bunu kabul ettik. Sonra Ali bize bir aile verdi. Daha doğrusu bir aile olabileceğimizi, sırtımızı birbirimize yaslarsak yalnız kalmayacağımızı öğretti. Aileden olan her kişi diğerinin acısını, sırrını, gerçeğini öğrendi. Ve aileye ihanet etmektense ölmeyi seçen ve seçecek insanlar olduk. Şimdi diyebilirsin ki bu Tarık ne diyor?”dediğinde pür dikkat onu dinliyordum. Devam etti.
“Gönüllü olmasan da sen bu ailedensin. Kalbini bize aç ya da açma sırtın her daim güvende olacak. Çünkü aile her şeydir. Bu yüzden…”derken bir nefes bıraktı. “Sana kendi gerçeğimi anlatacağım. Sonrasında benimle arkadaş kalmak istemezsen eyvallah derim. Ama yine de her zaman yakınında duracağımı bilmelisin.”

Elimi koluna yaslayıp “Tarık.”diye başladım konuşmaya. “Her ne anlatırsan anlat. Ben seni kendi gözlerimle tanıdığım şekilde bileceğim. Ve her zaman arkadaşım olacaksın.”diye bitirdiğimde dudaklarında utangaç bir gülümseme belirdi. Onu daha fazla germemek için elimi çekip kahvemi yudumlamaya devam ettim.
“Babam inşaat işçisiydi. Ben on beş yaşındayken inşaattan düştü, öldü. Anam babamın senesi dolmadan yeniden evlendi. Ne kadar itiraz etsem de sen okuyacaksın bu eve birinin bakması lazım dedi. Kendi de çalışabilirdi ama eski kafalı bir kadındı ve kadının yerinin evi olduğunu sanıyordu. Neyse…”derken gözleri yere kilitlenmiş haldeydi. “Üvey baba olacak o şerefsizi hiç sevmemiştim. Gaddar köpeğin tekiydi. İki kız kardeşim vardı.”dediğinde sesi titredi. Geçmiş zaman kullanması göğsümde bir acıya neden oldu. Fincanı bırakıp hemen ona doğru döndüm. Hala yere bakıyordu ve başını eğmişti.
“Neslihan benden iki yaş küçüktü. Elif’se dört yaş. Nesli doktor olmak istiyordu, Elif’te veteriner olacaktı.” Başını kaldırmış dolu dolu bakan gözleriyle buruk halde gülümsüyordu. “Hayvanlara deli olurdu. Sokakta bulduğu her kediye eve getirmeye çalışırdı.”dedi. Sesindeki özlem tüylerimi diken diken yaptı. Duyacaklarımdan o kadar korktum ki gözlerim sulandı.

“Olurlardı biliyor musun?”derken gözlerinden birer damla yaş koptu. Ben de ağlamaya başladım. Yüzünü omzuna sildi.
“O şerefsiz herif kardeşlerimi incitmeye çalışırdı. Eskiden de böyle iriydim. Benden korkusuna uzanamazdı. Sonra üniversite sınavına girdim. Kafaya koymuştum. Öğretmen olacak ve sonra kardeşlerimle o evden taşınacaktık. Anam zaten kocasıyla mutluydu. Eve para geliyorsa onun için başka sorun yoktu.” Tarık’ın sesi sertleşmiş, geçmişin acısı ve kini resmen yankı olmuştu. Masadaki eli yumruk oldu. Diğeriyle de sıkıca kavradığı dizini tutuyordu. Bin pişman olmuş bir sesle “Kazandım Leyla.”dedi.

“İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü kazanmıştım.” Ah Yarabbim! Tarık aslında öğretmen olacaktı! “Genç yaşta erkekler tam bir gerizekalı oluyorlar biliyor musun? Sizin gibi ilerisini gerisini düşünemiyoruz. Ben de öyle salak bir rüyaya kapıldım. Okula gidecektim. İlk sene ev ve iş bulacaktım. İkinci sene kardeşlerimi alacaktım.” Elinin eklemleri sıkmaktan bembeyaz olmuştu. Kalbim ağzımda, içim sıkıntıyla doldu.
“Beş parasız gittim İstanbul’a. Bir iki akrabandan borç alıp okula başladım. Fakir olmam ilk kez bir işe yaramıştı. Yurda yerleşmiştim. İlk sene okulda her şey o kadar güzeldi ki eve dönmek istemedim.” Gözleri yine sulandı. “Kardeşlerimle telefonda konuşuyorduk ve ben bana anlattıklarına inandım. İyiyiz abi demelerine kandım. Çünkü kanmak istiyordum.” Masaya yumruğunu kaldırıp indirdi. Etraftakilerin bize tedirgin halde baktıklarını fark etsem de umursamadım. “Sene bitti. Derslerde başarılıydım. Arkadaşlarım olmuştu. Kızlarla sohbet ediyordum. Her şey benim için çok iyiydi. Kendime yazın çalışacağım bir iş bulmuştum. Üç ay çalıştım. O süre de yurtta kalamadım, bir arkadaşımda kira vererek yaşadım. Kazandığım parayı biriktirdim. Neslihan’la Elif’e elbiseler, ayakkabılar aldım. Okul açılmadan önce bir haftalığına eve gitmeye karar verdim.”

Ellerim kucağımda yumruk oldu. Tırnaklarım avucuma batıyordu. Tarık’ın gözlerinden yine yaşlar boşaldı. “Sürpriz yapmak istedim Leyla. Ama eve bir vardım ki Elif’te Neslihan’da yoklar.” Dudaklarını sıkıca birbirine bastırdı ve yine yüzünü gözünü omzuyla sildi. “Orospu çocuğu onları başlık parası karşılığında evlendirmiş. Anam bunu iyi bir şeymiş gibi anlatınca nevrim döndü. O gece hemen onları buldum. Neslihan’ı dedesi olacak yaşta bir şerefsizle evlendirmişler. Yüzü gözü mosmordu. Kocası olacak şerefsizi o kadar çok dövdüm ki kemiklerini parçalayana kadar duramamıştım. Sabaha karşı da Elif’i mi buldum. Küçücük bedeniyle karnında başka bir bedeni taşıyordu. Ve adamın ikinci karısı olarak yaşıyordu. Onu almama izin vermediler tabi. Elif’te gelmekten çok korktu. Ama zorla aldım. Cam kapı ne varsa indirdim. Sandım ki onlarla terminale gidebilecek ve İstanbul’da kendimize bir hayat kuracaktık. Dedim ya erkekler gençken aptaldır.”

“Kardeşlerimle otogarda beklerken iki araba geldi. İçlerinden inen adamlar bana sopalarla saldırdılar. Kardeşlerimin kocaları da onları almaya çalıştı. Kızlar direndi Leyla. Gitmemek ve beni kurtarmak için direndiler. Keşke gitselerdi.”dedi sesi düşmüş halde.

“Elif’in kocası olacak köpek ikisini de vurdu. Onları korumaya çalıştım ama yapamadım.”dedi. Pişmanlığın bir şekli olsaydı bu Tarık’ın bedeni olurdu. Omuzları çökmüş, o iri cüssesi acıyla öne doğru eğilmiş, gözlerinden damlalar sert çenesine doğru akmaya başlamışlardı.

“Gözümü hastanede açtım. Kapıda bir polis vardı. Ondan kardeşlerimin ve Elif’in bebeğinin öldüğünü öğrendim. O iti de tutuklamışlardı. Ama bana yetmedi. Hastaneden kaçtım ve o üvey baba olacak orospu evladının peşine düştüm. Anam olacak kadınla onu evde buldum. Pezevenk kendine rakı masası kurmuş içiyordu. Anamsa duvarın dibinde elinde kızlarının fotoğrafıyla ağlıyordu. İnsanın gözüne kırmızı bir perde cidden iniyormuş Leyla. Tek hatırladığım o adamı ekmek bıçağı ile öldürürken hiç pişman olmadığımdı. O halde Neslihan’ımı verdikleri adamı da buldum. O da diğer pezevenkle aynı sonu yaşadı. Sonra gidip teslim oldum.”

Yanaklarımdan akan yaşları elimin tersiyle silmeye çalıştım ama nafileydi. Tarık ellerini kaldırıp orada halan kan görüyormuş gibi yüzündeki tiksintiyle baktı. Titreyen sesimle “Diğer adama ne oldu?”diye sordum. Gözlerini ellerinden çekip bana kaldırdı. “Çıkmasına bir gün kala içeride öldürttüm. Onu kendi ellerimle parçalayamadığım için hala pişmanım.”dedi. Uzanıp iki elini de kavradım. Bir irkildi.

“Çok küçüklerdi Leyla.”dedi ağlamaklı. “Benim evde kalmam, onları korumam gerekirdi. Ölümleri benim suçum. İçimde öyle bir acı var ki orada başka duygunun yeşermesine izin vermiyor.”diye pişmanlıkla bitirdi.

“Bana bak Tarık.”dedim ve yere diktiği bakışlarını kaldırmasını sağladım. “Abim evde kaldı. Beni okutabilmek için kendini feda etti. Oysa başarılı bir öğrenciydi. Sınava girebilir belki senin gibi o da kazanırdı.” Benim sesimde de bin cam kırığı vardı. “Yıllarca keşke evde kalmasaydı diye düşündüm. Okusaydı neler olurdu dedim. Ama gerçeği değiştiremedim. Bu keşkeler bizim için yapılan fedakarlıkları incitiyor. Kardeşlerin senin okuman için susmuşlar. Daha iyisini onlar adına da yapabil diye. Yasının çok büyük olduğunu biliyorum Tarık ama onları da kendini de özgür bırakman gerek. Kefaretini yeterince ödemedin mi?”

“Ödemedim.”dedi başını sallayarak. Dudaklarımda zoraki bir gülümseme oluştu. “Kolay olanı seçtiğini düşünme hepimiz bunu yaptık. Bazen hayatta kalabilmek için bu gerekli.” Tün inancımla ellerini sıkıca kavrayarak “Bir gün içindeki acını yatıştıracak bir sevgi olacak ve onu filizlendirip büyütebilmen için bir fırsat tanıyacak bir kadınla tanışacaksın.”dedim. Tarık burukça gülümsedi. “Hala arkadaş mıyız?”diye sorduğunda yaşlı gözlerim, ıslak suratımla ona kocaman gülümsedim. Yumruk yaptığım elimi ona doğru uzattım. “Her zaman.”dedim. Buruk gülümsemesi genişledi ve o da yumruk yaptığı eliyle elime çok ama çok hafif şekilde vurdu.

“Öyleyse sevgili arkadaşına bir kıyak yap ve beni köye götür.”
Yerinde silkelenip ayaklandı. “Kalk bakalım. Önce şu tripkolik Alparslan’ı bulalım sonra patronu bir yoklar öyle gideriz.”dediğinde hemen kalktım. Benim de gidip vedalaşmam ve etrafını yoklamam gereken bir evim vardı.

Köye vardığımızda Alparslan arabada kalmayı tercih etti. Ben de Tarık’la kara bir birikintiden ibaretmiş gibi duran evime doğru yol aldım. Ali hala piyasada yoktu. Sözde yanımda olacaktı. Siyah kurum tüm yola yayılmış haldeydi. Evimden geriye pek bir şey kalmamış gibiydi. Bahçeye girip bakacağım esnada Tarık omzumdan tutup beni durdurdu. “Girme istersen Leyla.”dedi. Boğazımda yeni bir düğüm yer etti.
"Geçmişimden hiçbir şey kalmadı Tarık. Annemin kendi çeyizinden kalan bir sandığı vardı. Yanmış mıdır?"diye sordum. Omzumu kavrayan eliyle hafifçe sıktı.

"İçerisinde işlemeleri, masa örtüleri vardı. Omuzlarına örtmek için iğne oyasından harika bir şalı vardı. Hiçbirini kullanmadım. Biliyor musun? Annemin kokusunu hatırlayamasam da izi hep kalsın diye düşünmüştüm. Sandıkta bir de babamın elinden eksik etmediği tesbihi vardı. Taşları yıpranmış, ipi zayıflamıştı. Ben..."Başımı omzumun üzerinden doğru kaldırıp onun yüzüne baktım.

"Onları neden İstanbul'a taşımadım da burada bıraktım ki?"diye sordum ama cevabı elbet onda yoktu. Çünkü korkağın tekiydim. Yüzümü yine evimden kalan parçalara çevirdim. Her zaman korkaktım.
"Aileme ait hiçbir şeyim kalmadı."
Bunu hak ediyordum belki de. Sıkıca sarılmayı bilmeyen ve ellerinden kayanların ardından öylece bakan, çaresizliği zırh gibi bürünmüş bir korkaktım. Bu defa bunu yapmayacaktım. Elimde kalan tek şeye; içimdekine güvenecek ve peşinden gidecektim. Bahçeye adım attığım an üzüntünün değil geleceğimin peşine düşmeye ant içtim. Evin zaten artık bir kapısı da yoktu ama yine de içeri girilebilecek gibi değildi. Gözlerim bahçede dolandı. Tarık hemen arkamdaydı. “Tarık.”dedim ve hemen yanıma dikildi.

“Toprak kazılsaydı falan yine de belli olur muydu?”diye yeri gösterdim. Parçalanmış ve yanmış eşyalar, kapkara olmuş ağaç dallarıyla doluydu etraf ama yerde bir çöküntü yoktu. “Olurdu.”dedi. “Ben de öyle düşünmüştüm.”deyip başımı salladım.

"O mektuplar bu evde değildi. Olsaydı elbet elime geçerdi." diye fikrimi beyan ettiğimde Tarık “Ne mektubu?”diye sordu. Ama ona cevap vermek yerine montumun cebinden telefonumu çıkartıp “Ali’nin numarasını verir misin?”diye sordum. Devlet korumasından çıktıktan sonra bu eve dönmüş ve neredeyse bir ay boyunca evden çıkmamıştım. Sinir krizi geçirdiğim anlarda evi defalarca kez alt üst etmiş, sonra da saatler süren temizlik yapmıştım. Komşular kapıma yemek bırakmasa açlıktan ölebilirdim. Yani o mektuplar evin içinde olsa o zamanlar kesin bulurdum. Ayrıca bir ara da bahçeyi kazıp çiçek ekme işine girişmiştim. Kendimi oyalamak ve intihardan kaçınmak için debelenmiştim.

Tarık telefonunu bana uzattığında maziden sıyrılıp Patron yazan numarayı kendi telefonuma kaydettim. Ve evden çıkarken bir taraftan da Ali’yi aradım. İçime hemen bir heyecan bulutu yerleşmiş, karnım yine kasılmaya başlamıştı.
Hat açılır açılmaz "Efendim Leyla."dedi. Numaram onda kayıtlıydı. Bir an ne diyeceğimi bilemedim.
"Mektuplar evde olamaz Ali.” Diye giriş yaptım. Bir merhaba falan desem daha iyi olabilirdi. Sonra da “Abimin bahçeye falan gömdüğünü düşünmüştüm ama evde olsaydı bilirdim. Yine de kontrol etmek istedim ama burada olamazlar."
Hiçbir şey demedi. Arabanın yanına vardım ama binmedim. "Bence beni korkutmak istediler. Aramayayım diye.”dediğimde yine ses gelmedi. Telefonu çekip hala açık mı diye kontrol ettim. Kulağıma yeniden yasladığımda “Bana artık anlatmak zorundasın!"diye çıkıştım.
Cevap vermedi.

"Susma!"

"Bana anlatacaksın! Duydun mu? Yoksa! Yemin ederim sonunda ölüm olsa durmam. Sadece mektupları bulmakla kalmam Ali! Bunlara herkim sebep olduysa onu da bulurum."
"Mektupları istedin, ben de bulacağım dedim. Ama gerisine karışamazsın! Sana ait olanı alır, abin ne yazdıysa okursun. Hepsi bu kadar!"

"Öyle mi?"

"Bu inatlaşacağın bir şey değil! Sırf mektubu andın diye evini yaktılar! Bu işte uzak duracaksın!"

"Sıkıysa durdurursun o zaman! Ayrıca ben iki mektubu da istiyorum. Madem bana ne olduğunu anlatmamak için laf kalabalığı yapmaya devam edeceksin, o zaman yoluma da dikilme!"

"Hay sikeyim!"

"Küfür etme be!"

"Sana mı ediyorum? Kendime sövüyorum ben! Senin aklınla paldır güldür geldik! Yine Leyla! Yine sayende planıma sadık kalmak yerine onu sikip attım! İşte bu yüzden kendime sövüyorum!"

"Sana düş peşime gel mi dedim ben? Gelmeseydin!

" Tabi ki geleceğim. Sen nereye ben oraya! Bunu o kafana sok! "

"Bağırma bana!"derken bağırıyordum.

"Al Tarık telefonunu. Konuşulmuyor bu adamla!"diyerek az ötemde elleri cebinde dikilen adama kendi telefonumu uzattım. O da haliyle şaşırmıştı. Yine de uzanıp aldı, ben de bir hışım arabanın arka koltuğuna geçip oturdum.

Az sonra Tarık ön koltuğa geçip yerleşti. Telefonumu bana uzatırken “Patron otele geçiyormuş.”dedi bana. Telefonumu alıp cebime tıkıştırdım. Alparslan aracı çalıştırdı. Geldiğimiz gibi dönüyorduk. Üstelik üzgün bile kalamamış sinirlenmiştim. Bu adam beni cidden iki aya bipolar yapardı!

Otele döndükten sonra doğruca odama çıktım. Girmemden kısa süre sonra kapım çalındı. Açmadan bile onun olduğunu biliyordum. Yatağın üzerine montumu, telefonumu falan attıktan sonra kapıya ilerledim. Açmadan “Müsait değilim.”diye seslendim. Tüm gece beyefendiye beklemiştim ama o sırf bana alındı diye haberdar dahi etmemişti.

“İyi.”dedi. “İyi mi dedi o?” diye mırıldandım. Ne yani iyi deyip gitmiş miydi. Kapının kulpuna uzandığım esnada kilit sesi geldi ve kapım açıldı. Kulpu bırakıp bir iki adım hemen geri çekildim. Ali elinde oda kartıyla içeri girdi. “Benim odamın kartının sen de ne işi var?”diye şaşkınlıkla sorduğum da “Çünkü burası benim de odam.”diyerek içeri girdi. Kapıyı arkasından kapattığında yüzünü bana döndü ve göz altlarının çöktüğünü, belki de gece hiç uyumadığını, gördüm.

Esmer teni solgunlaşmış, saçları karmakarışık olmuştu. “İyi misin?”diye ona doğru bir adım adıp aramızdaki boşluğu küçülttüm. “İyiyim.”dedi. Üzerinden yoğun bir sigara kokusu geliyordu ki bunu onda ilk kez soluyordum. Kesinlikle iyi görünmüyordu. Girişten çekildim ve ona geçmesi için yer açtım. Uzanıp bileğimi kavradı ve beni de kendiyle bir içeriye çekti. Arkasından “Yemek yedin mi?”diye sorduğumda “Atıştırdım bir şeyler.”cevabını verdi. Beni yatağın ucuna oturturdu. Başımı kaldırdığımda karşımda dikilmeye devam etti. “Ben bir duş alıp geleceğim. Kavga etmek için biraz daha beklemen gerek.”dedi ve banyoya doğru adımladı. Ama o girmeden kapı tıklatıldı. Açmak için kalkacaktım ama Ali gidip açtı. Göz ucuyla Alparslan’ın geldiğini ve ona orta boyutlarda spor siyah bir çanta uzattığını gördüm. Alparslan’da Ali’deki yorgunluğu görmüş olacak ki “Abi!”dedi ama Ali “Sonra.”diyerek onu geçiştirdi ve kapıyı kapattı. Oysa Ali’nin şu halinden sonra ben de tartışmayı ertelemiştim. Kapının kapanmasının hemen ardından Ali banyoya girdi ve bir iki dakika sonra da suyun tazyikli sesini işittim.

Beş dakika sonra Ali banyodan ıslak saçları ve yarım yamalak kurulandığı için üzerinde su izleri olan tişörtü ve kısa şortuyla dışarı çıktı. Yanıma gelip oturdu ve kollarını dizlerine dayayarak öne doğru eğildi. “Hiç uyudun mu?”diye sorduğumda “Hayır.”dedi.

“Ben çıkayım da biraz uyu. Sonra da yemeğe ineriz.”diye öneri de bulundum. O an başını bana doğru çevirdi ve artık onun ifadesi olarak sayabileceğim o kaş çatmayı yaptı. Konuşmasına bile gerek yoktu. Anlamıştım. “Peki.”dedim nefesimi bırakarak. “Ben burada oturayım sen uyuya ne dersin?”diye sorduğumda “Kafam fazla dolu Leyla.”dedi. Sesi de sıkkın geliyordu. “Uyuyabileceğimi sanmıyorum.”

Bazı anlar hayatımın akışını değiştiriyordu. Şuan iki seçeneğin karşımda durduğunu biliyordum ve o akışın değişeceğinden de emindim. Ayağa kalktığımda başını bana doğru kaldırdı. Elimi ona uzattım ve ne diye sormadan uzanıp tuttu. Hafifçe çekiştirmemle ayaklandı ama anlamadığı bana bakışından belliydi. Yatağın yanından dolanırken arkamdan onu da çekiyordum. Boştaki elimle uzanıp örtüyü açtım. “Uyumak istemiyorum Leyla.”dedi bıkkın bir sesle. Dinlemedim onu ve “Geç yat bakalım.”dediğimde ofladı.

Yatağa oturdu ve birazda benim omuzlarından iteklememle uzandı. Yattığı yerden “Uyuyamam.”dedi ama onu duymazlıktan geldim. Yatağın diğer tarafına dolandığımda kaşlarını kaldırmış beni izliyordu. Bazen onu ciddi ciddi şaşırtıyordum ve bu bana gizli bir keyif veriyordu. Ayakkabılarımı ayağımdan çıkarıp yatağa uzandım ve bedenimi ona doğru çevirdim. Bana bir bakışı var mahzun bir çocuk gibi. O ana kadar onunda ne kadar yalnız kaldığını ve aslında bir küçük sevgi kırıntısına bile nasıl muhtaç olduğunu anlayamamıştım. Bedenini bana doğru çevirdi. Yüz yüzeydik. Kolumu ona doğru uzattım ve “Gel.”dedim. Çok şaşırdı ama sevindi de. Bana doğru kaydı ve başını göğsüme doğru yasladı. Ellerim ıslak, siyah saçlarında yerini aldığında ikimizde derin bir soluk çektik. “Uyu.”dedim. Ve inanılmaz gibi ama Ali birkaç dakika da uykuya dalıverdi. Kollarımın arasında, göğsüme yaslı başıyla bir kolunu da belime sıkıca dolamış halde uyuyordu.
Hayat akışımı ben bile isteye değiştirmiştim.

Bu değişimin bana ne getireceğini onu kucakladığım gibi kucaklayacaktım.

Tarık’a sorduğum soruyu içten içe kendime soruyordum çünkü. Kefaretimi yeterince ödememiş miydim?
Sıcaklamış bir bedenle ve göğsümde hissettiğim ağırlıkla uyandığımda önce bir afalladım. Çünkü bıraktığımdan daha fazla birbirimize sarılmış haldeydik ve sanırım saatlerce uyumuştuk. Çünkü hava hafiften kararmış, oda iyice loş hale gelmişti. Ali’nin bir bacağı benim bacaklarımın arasındaydı ve adama koala gibi yapışmıştım. Onunda benden farkı yoktu hani. Bacağını biraz yukarı ittire kasıklarımın arasına değecekti ve bacağımda hissettiğim sertliğe bakılırsa da onunda bedeni uykuda bile olsa durumdan fazla memnundu. Ellerimi artık kuru olan saçlarına daldırıp tutamları okşadım. Bir zamanlar bunu yapmanın nasıl bir duygu olduğunu ne de çok merak etmiştim.
“Ali.”diye seslendiğimde hımladı. Bir iki iç çekişten sonra başını hafifçe kaldırdı ve yarı aralık gözleriyle gördüğüm en güzel manzarayı bana sunarak baktı. “Leyla.”dedi boğuk, kalın bir sesle. Alnına düşen saçlarını iteklediğimde gözlerini bir anlık kapattı ve açtı. “Teşekkür ederim.” Bir nefes daha aldı. Solumaya doyamıyormuş gibiydi ve onu anlıyordum. “Hiç bu kadar huzurlu uyuduğum olmadı.”

Dudaklarımı ıslatıp “Benim de.”dedim ve bacağıma dayanan sertliği kıpırdandı. Ali tekrar “Leyla.”dedi ama gözleri ağzımdaydı ve aramızda çok ama çok az bir mesafe vardı. Bekliyordu ya da beklemeyecekti bilmiyordum çünkü lanet telefonum bangır bangır çalmaya başladı. “Bu saçma olaylar dizilerde yaşanmıyor muydu ya?”diye kısık bir sesle söylendiğim de hafifçe gülüp dudağının kenarını ısırdı. İçimde bangır bangır “Aman Tanrım!”diye bağıran azgın bir kadın vardı ve ıslanmış haldeydi. Lanet telefonum sustu sonunda ama hemen ardından bir daha çalmaya başladığında ikimizde sinirli bir nefes bıraktık. Ali “Boşverelim.”derken ben “Akça olabilir. Bakmam lazım.”dedim. Önemli olmasa asla üst üste aramazdı çünkü.

Ali büyük bir hayal kırıklığı ve öfkeyle kendini yatağın diğer tarafına attığında “İnşallah önemlidir.”diye söyleniyordur. Hafiften uyuşmuş banacaklarımı yataktan sarkıtıp kalktım biz yatarken yere düşmüş telefonumu bulup aldım. Ben elime aldığımda kapanmıştı ama tekrar çalmaya başladı. Ekranda muhtar yazıyordu. Ali’ye “Muhtar arıyor.”derken cevaplaya basmıştım.

“Efendim muhtar.”

“Leyla kızım seninle konuşmam gerek.”

“Konuşalım muhtar.”dediğimde Ali yataktan kalkıp karşıma dikilmişti bile.

“Yüz yüze ve yalnız kızım. Ali’yi falan getirme peşinde. Zaten anlatacaklarım çok gizli. Sadece sana söylerim.”dedi ama sesinde panik ve bariz bir endişe vardı. “Ben ilçedeki oteldeyim muhtar. Gel burada konuşalım.”derken Ali’ye bakıyordum ki o dediğime onay vererek başını salladı.

“Biliyorum kızım ben ilçedeyim. Beş dakikaya otele girerim. Sen de hemen girişe gel.”

Dudaklarımı büktüm. “Yemek salonunda bekle beni muhtar. Hemen ineceğim.”dediğimde bir durdu. Sonra “Yalnız gel Leyla. Yoksa konuşmam.”dedi ve kapattı.

Başımı kaldırıp “Muhtar benimle konuşmak istiyor. Ama yalnız diye diretti.” Dediğim an Ali “Olmaz.”diye resmen gürledi. Kapıya doğru ilerleyip orada bulunan panelden odanın ışığını açtı. Ve şimdi aydınlıkta daha sinirli görünüyordu. “Şu bağırma işini bırak! Sinirlerime dokunuyor artık!”diye söylendim ve yatağın yanına bıraktığım ayakkabılarımı giymek için eğildim.
“Muhtara güvenmiyorum Leyla. Yemediği halt kalmamış, evini sattırabilseydi büyük bir komisyon alacakmış mesela. Ne konuşacaksa benim yanımda konuşacak.”diye diklendiğinde ayağa kalktım ve “Ali.”dedim. “Adam senden çekiniyor belli ki. Özellikle Ali olmasın dedi.”

“Öyleyse hiç olmaz. Anlatmasın pezevenk. Ben onu konuşturmayı bilirim.” Odanın içinde dört dönmeye başladı. Ellerimi havaya kaldırdım ve makul olmaya çalışarak “Şöyle yapalım.”diye başladım. Dikkatini çekmiş olmalıyım ki durdu. “Muhtarı yemek salonuna çağırdım zaten. Bana on beş dakika ver. En azından derdini anlayayım. Halka açık bir alanda olacağız. Endişeleneceğin ne olabilir ki?”
Banyoya yöneldi ve elinde telefonuyla geri döndü. Kulağına yasladı ve “Yarma muhtar şerefsizi geliyor, adamı ara. Üzerinden kuşkulanacağın bir şey bile çıksa orada paketle.”dediğinde ofladım. Allah aşkına! Muhtar altmışlarında, göbekli bir adamdı. Telefonunu indirdikten sonra “On beş dakika Leyla. Tarık muhtarı kontrol etmeden asla yaklaşmayacaksın.”dedi. “Tamam ama Tarık sonra uzaklaşsın. En azından lobiye falan geçebilir.”dediğimde yumruk yaptığı ellerini alnına vurdu. “Neden her dediğini kabul edip yapıyorum ben?”diye söylendi. Telefonu hala elindeydi ve yumruğunun içinde inşallah çatlamazdı.

Ona doğru adımlayıp “On beş dakika Ali. Sadece on beş dakika. Sonra hemen gelirsin.”dediğimde ellerini indirip “Tamam. Yine tamam Leyla.”diye hiçte memnun olmayan bir halde söylendi. Kabul ettiği için kızgındı ama beni zorlamak ve aramızda kurulan köprüyü yıkmak istemediği de belliydi.

Kaşları çatılı halde çenesini kaşıdı ve “Ne söyleyecek ki bu adam?”diye daha çok kendi kendine soruyor gibiydi. “Belki de senin anlatmaktan kaçındığın bir şeyler söyler. Ne dersin?” Yanımdan geçip tekrar banyoya yöneldi ve elinde çantayla dışarı çıktı. Yine bir şeyler saklıyordu. Bu ona attığım lafı duymazlıktan gelmesinden belliydi.

Bıkkın bir nefes bıraktım ve kapıya yönelmeden hemen önce “Keşke bana o gece neler olduğunu anlatacak kadar inanabilseydin.” dedim ve çıktım. İçime dolan tek bir şüphe kırıntısıyla ben yıllardır biriktirdiğim ne kadar acı varsa hepsini ezip geçmiştim. Ali hiç söylemese bile masum olduğuna inanmayı dilemiştim. Mektupların bu yüzden peşindeydim. Bilmeye ve inanılmaya ihtiyacım vardı. Asansörün önünde Tarık bekliyordu. Birlikte lobiye indik. Muhtar hemen döner kapının önünde dikiliyordu. Tarık “Sen yemek salonuna geç. Ben şu pisliğin üzerini arayayım da yanına öyle yollarım.”dedi. “Tamam.”deyip sol tarafta kalan salona doğru ilerledim. Kapılardan geçip yakınımda olan bir masaya doğru ilerledim. Oturacaktım ama muhtarı ayakta beklemeye karar verdim. Çok geçmeden muhtar da geldi. Yüzünde tek renk kalmamıştı. Seyrek saçlarının dibi alnı ter içindeydi ki soğuk havada neyin terlemesiydi bu bilemedim. Yakınıma kadar geldiğinde elindeki kabanını sandalyeye resmen attı ve eliyle yüzünü sıvazladı. “Sen iyi misin Muhtar? Su falan ister misin?” Adam kalp krizi geçirecekmiş gibi görünüyordu. Yanımızdaki masaya elini yaslayıp destek aldı. “Gelmemeliydin Leyla. Bunca yıl sonra işleri karıştırmamalıydın.” dedi sıkıntıyla.

“Ne diyorsun sen Muhtar?”diye atıldım. Yakınımızdan geçen garsonun elinde bir tepsi vardı. Büyük tepsinin içinde pişmiş biftek ve patates püresinden oluşan bir tabak, bir bardak kırmızı şarap ve çatal bıçak görünüyordu. Muhtar gözünü öyle bir dikmişti ki bir an aç mı acaba diye düşündüm. “Oturalım da anlat artık Muhtar.” dediğimde gözü bir bana bir tepsiye kaydı. Sonra da “Başka çarem yok.”dedi ve ne olduğunu bile anlayamadan muhtar geçen garsona doğru atıldı. Şaşkınlıkla bağırdım. Tepsi ve garson devrildi. Muhtarsa korku ve panikle bana doğru döndü ve eliyle omzumu yakaladı. “Sen ne yapı-”derken karnımda ani bir acı dalgası patladı ve nefesim kesildi. Öne doğru hafifçe büküldüm. Sonra muhtar omzumu bırakırken karnıma sapladığı bıçağı çekti, aldı.

Ellerimi karnıma ne zaman bastırdığımı bilmiyordum. Sanırım bu bir refleksti. Acıyan yeri kapatmak için vücut tepki veriyordu. Gözlerim karnıma indi. Kazağımı ıslatan koyu kırmızı halkaya baktım. Hemen ayaklarımın dibinde duran ve kanla kaplı et bıçağını gördüm. Dizlerime bir titreme sardı, enseme sıcaklık yayılırken, göğsümde bir soğukluk hissettim. Kulaklarımda uğuldayan paniklemiş insanların sesleri, çığlıkları vardı. Çok fazlaydı. Her şey, her ayrıntı, kafamın içinde dönüp giden her keşke çok ama çok fazlaydı.

Gözlerimin önü kararıp yeniden canlanırken her şeyden daha önemli olan şeyi düşünüyordum.
Kapıdan kaçıp gitmeye çalışan adamı ya da bunu neden yaptığını düşünecek halim yoktu. Başım aşağıya doğru çekiliyor gibiydi ve parmaklarımın arsından sıcak kanım akıyordu. Oysa o an tek istediğim ona seslenebilmekti. Belki bir özür belki de bir kabul edişi söylemeliydim. Ya da ilk ve son kez beni öpmesini isteyebilirdim. Bedenim takati kalmamış gibi yana doğru devrilirken salonu yarıp geçen ve tüm uğultuyu bastıran o yakarışı duydum.

“Leyla!”

Gelmişti. Beni dinlememi, ardımdan gelmişti.

İyi ki de gelmişti.

Kalçam yere çarptı ama başımı o yakaladı. Anında beni kucağına doğru çekti. Gözleri delirmiş gibiydi. Bir elini karnıma bastırmış diğeriyle bana sımsıkı sarılmıştı. “Leyla bana bak! Bana bak birtanem!” Sonra avaz avaz “Alparslan! Tarık!”diye bağırıyordu. Tanrım! Korkusunu içinde hissediyordum. Kan bulanmış elimi kaldırıp çenesine yasladım. Bunu yapmam tüm gücümü çekmişti. “İyi olacaksın birtanem. Alparslan! Arabayı kapıya getir!”diye bağırıyordu. Onun bendeni mi titriyordu yoksa benimkimi bilmiyordum. “Ali.”diye fısıldadım. “Şimdi gidiyoruz. Hiçbir şeyin yok. İyileşeceksin.” Kendini kaybediyordu. “Leyla…”dedi gözlerinden birer damla yaş aktı.

“Mektuplar…”diyebildim zar zor. Dudaklarım kurumuş, dilim ağzımın içinde ağırlaşmıştı. “Bulacağım. Söz veriyorum bebeğim.”dedi. Ağlıyordu.

Ali Efeli, bazıları için Lekeli, bazıları için bir zamanların Delikan’ı ağlıyordu. Gözlerinden akan yaş çenesine, parmaklarıma akıyordu.

“Onlara ihtiyacım yok.”dedim kelime kelime. Alparslan’ın ve Tarık’ın bağırışlarını işitiyordum ama benim gözüm kalan tüm gücüm Ali’deydi. “Sadece.”dedim ve nefesim kesildi. Gözüm karardı. Ali’nin “Leyla’m aç bebeğim gözünü.”diye yakarışını işittim. O kadar zor bir halde az da olsa gözümü açabildim ama görüntüm pusluydu. “Sana inanıyorum.” diyebildim. Sonrası Ali’nin “Leyla!”diyen yakarışına karanlık eşlik etti.