15. bölüm · KALP YARASI

FIRTINA VE BARUT

Özlem Çoban

LEKELİ

Ben durması gereken yeri bilemeyenlerdendim. Çizilen sınırlar benim için anlam ifade etmezdi. Nerede durmak istiyorsam benim yerim orasıydı. Hazır olmadığını bildiğim halde Leyla'nın üzerine bu kadar gitmemde ondandı. Dans ederken kıvrılan dudakları, şaşkınlıkla irice açtığı gözleri...Cesaretim temeli hep bunlardı. Parmaklarım da hala teninin izi vardı. Bu geceki planımda sapmaya neden olsa da buna kesinlikle değmişti. Ona ilk kez bu kadar yakın olabilmiştim ve gerisi umurumda bile değildi.

Üstelik durmaya da niyetim yoktu.

Yerdeki ölü adamın üzerinden geçtiğim esnada kulağımda hala "Sakın ölme!" diyen sesi vardı. Bunun bende ne demek olduğuna dair fikri var mıydı acaba? Patlayan camlardan dağılan kırıklar heryerdeydi ve attığım adımlarda ayaklarımın altından sesler yükseliyordu. Ortada kalan masanın ardında sandalyesinde bana korkuyla bakan adama doğru ilerlemeye devam ettim. Hemen karşısına gelecek şekilde geçip oturdum. Bir bacağımı dizden büküp diğerinin üzerine bırakırken sırtımı da sandalyenin yumuşak kumaşına yasladım.

Kana bulanmış ellerimi pantolonumun kumaşına gelişi güzel sildim. Masanın üzerinde duran sigara paketine uzandım ve bir dal içinden alıp dudaklarımın arasına kıstırdım. "Eee Hakan? Lakabımı nereden aldığımı anladın mı bari?"dedikten hemen sonra zipponun yanan ateşiyle sigaramı tutuşturdum. İçime çektiğim derin nefesle birlikte burnuma yoğun kan ve tütün kokusu doldu.

Hakan'ın yüzü gözü kan içindeydi. Tek damlası kendine ait değildi ki buna rağmen paniklemiş haldeydi. Yutkunarak "Lekeli…"dedi. Ellerini masanın üzerinde kavuşturdu. "Biz malına çökmeyecektik. Bizim yanımızda yer al diye bu gece buraya geldik."dediğinde sigaramdan derin bir nefes daha aldım. Dumanı havaya doğru üfledikten sonra "Peki."dedim ve elimle etrafımızdaki kan gölünü gösterdim. "Niyetiniz canıma kasıt değilse bu adamlar neden öldüler?"diye sordum. Hazırlıklı olmasaydık can kaybımız olabilirdi. Kasılan çenemi rahatlatmak için boynumu geriye doğru yasladım. Sonra yeniden Hakan'a doğru baktım. Sıralayacak yalan arıyordu. "Hele beni siktir et Hakan! Burada benim canımdan hatta benim için herkesin canından daha değerli olan biri vardı değil mi?" Kolumu sıçrayan kanlardan ve arbeden darmadağın olmuş masanın kenarına yasladım. "Leyla'ya ufacık, bak ufacık diyorum bir şey olsaydı, sence ne olurdu Hakan? Seni burada sik gibi bırakan divanınızın yedi ceddini sikmez miydim?" diye sorduğumda korkuyla sandalyesine doğru büzüldü.

"Büyük bir yanlış anlaşılma var Lekeli. Divan seninle anlaşmaya varmak istiyor, ben ondan burada kaldım." O çatışma başladığında bir köşeye pusmuş haldeydi. Aklı sıra çatışma bittiğinde ortaya dikilecek, gücünü gösterecek ve benden saygı görmeyi talep edecekti. Ama ben onun gözünün önünde adamlarını öldürmüştüm ve ensesinden tuttuğum gibi sandalyeye oturtturmuştum.

Sigaramın külü yere düştü, son nefesimi de çekerken ayaklandım. Masanın yanından doğru dolaşıp Hakan'a doğru ilerledim. "Evet divan benimle anlaşmak istiyor ama bir şeyi yanlış anlamışsın Hakan. Seni burada elçi niyetine bırakmadılar." Tam yanına dikildiğimde başını kaldırıp bana baktı. Davet anında özellikle Leyla'nın yanında sergilediği arsız orospu çocuğu bakışlarının yerini korkuyla, tedirgin bakan gözler almıştı.

Sigaramın hala yanan izmaritini havaya kaldırdım. Bir elimle Hakan'ın başını akasından sıkıca kavradım. Adam panikle doğrulmaya çalıştı ama dirseğimle omuzuna bastırıp engelledim. Sonra da izmaritimi şerefsizin gözüne bastırdım. Çığlığı mekanın içinde çınladı. Kendini kurtarmak için debelenmeye ve bedenini sandalyeden yere atmaya çalıştı. Yanan derinin kokusu burnuma doldu.

İzmaritimi bastırırken "Bir daha gözünün nereye değmesi gerektiğini iyi düşünürsün."deyip ansızın onu bıraktım. Ellerini yüzüne bastırıp haykırarak ayağa kalktı. "Su! Su verin!"diye bağırıyordu. Hakan'ın tek gözüyle su aramasına bakarken sırtımdaki kayıştan kalan izleri düşündüm. Derim lime lime olurken hiç bağırmamıştım. Bağıramamıştım. Elini en fazla bıçakla kesmiş bir adam için izmarit yanığı ne denli büyük bir acıydı. Başımı iki yana sallayıp "Otur Hakan! Seninle daha vakit kaybedemem."diye bağırdım. Köpek yavrusu gibi koştur koştur geri geldi. Bir eliyle yanan gözünü kapatmış diğerinden de yaş akıyordu. Bana bakarken yalvarma moduna geçmişti.

"Ben, ben..."dedi kekeleyerek. "Hadsizlik ettim. Çok özür dilerim."

"Sikimde mi senin özrün Hakan?"dedikten sonra ona sırtımı döndüm ve kırık pencereye doğru ilerledim. Yüzüme çarpan sert havayı derin derin soludum. Kan kokusunu az da olsa burnumdan temizlemişti. Gece karanlığında ışıl ışıl parlayan karşı yakaya bakarken düşünüyordum. Tır şoförleri aracılığı ile divana bir mesaj iletmiştim. Adamlara verdirdiğim kağıt hem onların canını kurtarmış hem de bana yol açmıştı. Bu dölsüzlerin huyuydu. Aralarına almayı düşündükleri adama pusu kurar, canlı çıkıp çıkamayacağına bakarlardı. Elbette hazırlıklıydım. Kafamı tek bir şey karıştırıyordu. Bu gece anlamıştım ki beni aralarında görmek isteyen bu davete katılanlar değildi.

Bu herifler pazarlarını benimle paylaşmak istemiyorlardı. Sadece üçünün davete katılması bunun başka bir göstergesiydi. Dördü benim için hayır demişlerdi. Ve divanda oylama kesin kurallarıydı. Bilmediğim bir sekizinci olduğunu düşünüyordum. Başka türlü berabere kalmadıkça bu üçü de buraya gelemezdi. Dönüp Hakan'a doğru baktım. "Sekizinci üye kim?"diye sorduğumda irkildi. Bana bakarken acı çekiyordu.

Elinin altından sızan kanı görüyordum. Başını çevirdi. "Sekizinci üye falan yok."dedi. Hakan korkak olabilirdi ama çok iyi bir yalancıydı.

Ona doğru yavaş adımlar atmaya başladım. Gerildi. "Tırlara baskın yapan Anıl'dı. Ben de ona bir meaj yolladım. Dedim ki; koltuk boşaltın." Bir adım daha attığımda ortamda ayakkabımın altında parçalanan cam sesi yankılandı. "Seni burada bıraktılar Hakan. Benim için oylamada evet dediğinde ölümünü de kabul etmiş oldun."dedim. "Hayır!"diyerek yerinden hışımla ayaklandı. "Bana kimse ihanet etmez! Edemez! Ben Kazım'ın yerine geçtim. Senelerce onun yerinde olup daha iyi bir konuma geçebilmek için bekledim!" Sağına soluna nefretle baktı. Duruma yeni ayıyordu herhalde. Hemen iki adım ötesindeki ölü adamına bir tekme savurdu. "Ben olmasam bir bok beceremezler! Onların Ruslara açılan kapıları benim ben!" Bana doğru hızla döndü. Elini sonunda gözünden çekmeyi akıl edebilmişti. Yanmış göz kapağına kan dolmuştu.

"Sen hem Sırplara hem Ruslara silah satamazsın! Bunu bilmiyorlar mı? Ruslar Sırplarla düşman!"
Boş boş haykırıp duruyordu. "Sekizinciyi söyle."diye emrettim. Yanılmıştım. Bu adamın bir şeye ayıktığı yoktu. Yüzüne bilmiş bir sırıtış yayıldı. "Beni kumpasa mı düşürmeye çalışıyorsun? Kandırıp ağzımdan laf mı alabileceksin?"dediğinde "Sen harbi malsın amına koyayım!"diye cevapladım.

Elimle onu işaret edip "Bu boş özgüvenle nasıl hayatta kalmayı başardın?"dedim ve belimdeki silahı hızla çekip dizinden aşağısına bir tane sıktım. Zaten ölecekti. İki saat boş konuşmasını dinleyemezdim. Yere yığıldı. Çok bağırıyordu. "Diğer dizine de sıkmadan sekizinciyi söyle!"dedim. Ben onun aksine bağırmıyordum.

Elleriyle dizini kavramış, yarasına baskı uygulamaya çalışıyordu. "Adını bilmiyorum!"diye bağırdı. Titremeye başlamıştı. "Bize emirleri zarfla gelir."diye kesik kesik konuştuğunda kaşlarım çatıldı. Biz böyle bir şeyi nasıl atlamıştık? "Yani sizi yöneten biri var. Kazım ibnesinin olduğu zamanda mı böyleydi?"diye sordum. Yana doğru devrildi. Bayılacaktı. Üç adımla başına dikildim. "Evet."derken yüzü gözü ter içinde kalmıştı. "Aslında herkes sana ret oyu verdi ama sonra zarf geldi. Senin divana alınman yazıyordu."dedi kısılan sesiyle. İşte bunu beklemiyordum. Derviş oyunda gizli biri olduğundan bahsetmişti ama bu başkaydı. Açık gözünü de kapattığında ayağımla omzunu itekledim. "Onun hakkında ne biliyorsun? Zarflar nasıl geliyor?"diye sordum.
Dudaklarını aralasa da gözünü açamadı. "Beni öldürme."diye yalvardı. Sesi iyice kısılmıştı, yere çömeldim ve kolunu sarstım. Gözünü az da olsa araladı. "Zarflar toplanacağımız yere önceden bırakılır. Kim nasıl koyuyor bilmiyoruz."dedi zorla. Ağzını aralamakta zorlanıyormuş gibi yüzü buruştu. "Bir lakabı var."dedi fısıltıyla. Ona doğru eğildim.

Ağzından tükürük saçarak "Firavun."diye mırıldandı.
Aceleci adımları duyduğumda başımı kaldırdım ve yanıma yaklaşan Serkan "Patron."dediğinde hemen ayaklandım. "Derviş bildirdi. Tarıklar takip ediliyormuş." "Neredeler?"diye bağırdığımda Serkan hemen önümden çekildi. Hakan'ın ve diğerlerinin üzerinden hızla geçip kapıya yöneldim. Serkan arkamdan geliyordu. "Eve doğru devam ediyorlar patron. Bir saldırı yok. Sadece takiptelermiş."dedi ama kulaklarım uğuldamaya başlamıştı.

Leyla'nın benim yüzümden yine bir zarar görmesine katlanamazdım. Kapıdan çıkar çıkmaz soğuk hava gömleğimi sardı. Mekanın önünde dikilen adamlara "Araba getirin!"diye bağırdığımda hemen hareketlendiler. Serkan yanıma gelmiş elindeki ceketimi bana doğru uzatmıştı. Ceketin iç cebinden telefonumu alıp ceketi fırlattım. Ekranı açtığım esnada araç bana doğru geliyordu. Serkan'a "Mekanı temizlet. Hakan'ı Anıl puştunun kapısına at. Kendi pislikleriyle kendileri uğraşsın."diye talimat verdim. Serkan "Tamam patron."dedi. Araçtaki çocuk iner inmez hemen şöfor koltuğuna atladım. Derviş'i aradığımda ilk çalıştı açtı.

"Neredeler?"
"Otobandalar. Senin eve az kaldı. Saldırı yok patron."
"Kim?"dedim yola çıkarken. "Plaka kayıtlı değil. Araçta üç kişi var ve maskeliler. Trafik kameralarından baksam da araçtaki adamların yüzü tespit edilemiyor. Bir de..."dediğinde "Söyle!"dedim öfkeyle. Direksiyonu kavrayan ellerim hıncını ondan çıkarmak ister gibi sıkıyordu. "Gözdağı gibi duruyor patron. Belli bir mesafeyi koruyorlar. Divanın işi olabilir. Sistemde büyükbaşları indirdin. Karşılık vermemiş olabilirler ki işlerine gelmişti bence neyse Hakan'ı öldürmeyerek onlarla oynamış oldun. "dediğinde yolda hızla ilerliyordum. "Dayıya haber sal, akşam herkesi evde istiyorum. Ve beni hemen Tarık'a bağla. "dedim. Sesim fazla sert, sözlerim istekten çok ültimatom gibiydi. Ama şu an tek düşündüğüm Leyla'nın güvenliğiydi.

Hatta birkaç saniye sonra Tarık'ın "Patron."diyen gür sesi yankılandı. "Durumunuz ne?"

"Sıkıntı yok patron. Eve doğru ilerliyoruz. Sapağa dönmemize aşağı yukarı beş kilometre kaldı. Leyla Hanımda iyi merak etme."
Tarık'ın sesindeki gerginliği yakalamıştım. Yanından geçtiğim birçok araba arkamdan korna çalıyordu. Yüreğime çöreklenen sıkıntıyla zar zor nefesimi bırakabildim. "Bana daha önce haber vermeliydin!" dedim sıkılı dişlerimin arasından. "Sana bir söz verdim Ali."dedi Tarık. Nadir anlarda adımı kullanırdı. Yemin eder gibi "Onu sağ salim eve ulaştıracağım." dedi. Önüme araba geçmesin diye kornaya basıp uyarıyordum. "Derviş!"dediğim de anında hat değişti. Zaten dinlemede olduğunu biliyordum. "Efendim patron!"dedi.

"Eğer Rıza'nın ardından yola dönerlerse o adamları patlat! Dönmezlerse takibe devam et, bana konumlarını at."dedim. Trafik lambasının kırmızıya dönmesine ramak kala geçtiğimde "Şu siktiğimin lambalarına da bak! Tek bir kırmızıya denk gelmek istemiyorum."diye devam ettim. Eve uzanan arazi bana aitti. Ve yola patlayıcı döşetmiştim. Evimin kaleden farkı olmamasının bir nedeni vardı. Hat açık kaldı ve ben genelde sol şeritte olabildiğince hızla ilerlemeye devam ettim. Gözüm sürekli saate kayıyordu. Beş dakika geçmişti ki Derviş'in "Sapağı döndüler patron. Peşlerine takılan olmadı."dediğini işittim. İşte o an az da olsa rahat bir nefes içime çekebildim. "Onları kaybetme Derviş."dediğimde "Tamamdır patron."dedi.

Birkaç dakika sonra hatta yeniden Tarık bağlandı. "Eve vardık patron. Sıkıntı yok. Akça Hanım'da burada. Leyla Hanım şimdi onunla birlikte salondalar." dediğinde sıkıntıyla nefesimi koyuverdim. "Tamam." Yolum azalıyordu. "En geç yarım saate evdeyim. Sen yine de kontrollü ol Tarık."dedikten sonra konuşmayı sonlandırdım.

Kafamda bir yığın soru vardı. En başta sekizinciden neden kimsenin haberi yoktu? Plan oldukça basitti aslında. Divan üyelerinden evet diyenler gelecekti, sonrasında mekanımı taratıp beni ölçeceklerdi. Bu arada da Hakan'ı öldürmem ve yeri için hak kazanmam gerekecekti. Ama Leyla'nın dövmesini sergileyerek gelmesi planda yoktu. Hatta gelmesi hiç yoktu. Beni şaşırtmayı başarmış olsa da asıl uyum sağlayarak, bana yakın davranması cidden ara ara şok geçirmeme neden olmuştu. Her ne kadar ifadesizliğim ile ünlenmiş olsam da her dokunuşumda şaşkınlıkla kalkan kaşlarına gülümsemeden edememiştim.
Şimdi Leyla hepsinin gözünde fazlasıyla değerli bir ava dönüşmüştü. Düştüğüm ilk anda parçalamak için bekleyecekleri bir avdı. Pişman mıydım? Değildim. Çünkü ona uzanabilmeleri için önce beni öldürmeleri gerekirdi. Bir gün bunu başarsalar dahi Leyla'yı canları gibi koruyacak altı adam daha vardı. Tabi benden sonra aşmaları gereken en büyük dağ; Dayıydı. Ben ölsem bile o Leyla'yı yaşatırdı.

Gözümün önünde yol akıp gittikçe kafamda bazı şeyler daha da netleşiyordu. Bu takip işi Firavun denilen sekizincinin işi olabilirdi. Ya Hakan'ı öldürmemem için dikkatimi dağıtmak istemişti ya da Derviş'in dediği gibi Leyla üzerinden gözdağı vermeye kalkmıştı. Rum şerefsizi dışında Kazım ve diğerleriyle doğrudan bir sorunum olmamıştı. Ama Rum'a destek verdiklerini biliyordum. Hakan Kazım ibnesinin yerini almıştı. Kumarhane ve silah sevkiyatının Rus ve İtalyan ayağı onlarındı. Benim Sırplarla olan anlaşmama Kazım'ın sıkıntı çıkardığını hatta ölmeden hemen önce Sırpları arayıp sevkiyat için bir teklif yaptığından da haberdardım. Firavun denen dalyarak benim divana girmemi istiyorsa sebebi belliydi. Sırpları istiyordu. Hakan'ı öldürmeme engel olmak amaçlı takip işini yaptırdıysa da amacı yine belliydi. İki silah tüccarını aynı masaya oturtup ortalığı kızıştıracaktı.

Çünkü rekabet işe güç katardı.
Sonunda eve giden sapağa döndüm. Uzun ve iki yanı sıralı ağaçlarla kaplı yolu hız ivmemi arttırarak geçtim. Artık önüme çıkacak araba ya da yaya yoktu neticede. Duvarlara yaklaştığımda hızımı düşürdüm ve iki yana açılan kapılardan içeri sürdüm. Evin girişine yakın bir yerde durup araçtan indim. Adem Bey hızlı adımlarla yanıma geldi. Yüzüme endişeyle baktığında "Kanlar bana ait değil."dedim. Başını sallayıp "Alparslan Bey gerekli bilgilendirmeyi geçti. Bahçeye ve duvarın iç tarafına adamları yerleştirdim. Elli adam şu an hareket halinde devriyedeler. Sapaktan itibaren de yol boyunca dört aracı pusuya çektik, izlemede kalacaklar." diyerek özet geçti.
"En ufak bir sıkıntı ya da şüphelendiğiniz bir şey de hemen beni bilgilendirin." dediğimde "Peki efendim." dedi.

Adem Beyi arkamda bırakıp eve yöneldim. Zile basmadan kapı aralandı. Alparslan "Abi! " diyerek endişeyle beni süzdü. İçeriye girdiğimde "Bağırma oğlum. Kızlar beni görmeden üzerimi değiştireyim." dedim. Çatılmış kaşlarıyla üzerimde yaralandığıma dair işaret arıyordu. Elimi omzuna atıp hafifçe sıktım. "Bana ait değiller." dediğimde başını salladı. Merdivene doğru ilerlemeye başladık.

"Kızlar nerede? Var mı sıkıntı? "

Omuz silkip "Yok abi. İkisi de salonda. " diye ağzının içinde geveledi. "Tamam. Ben on dakikaya dönerim." dedim ve hızla basamakları çıkmaya başladım. Leyla'yı görmek istesem de o beni bu halimle görmeye hazır değildi. Üzerimdeki kan kokan gömleği, yüzümdeki kurumuş lekeleri kabullenemeyebilirdi.
On beş dakikanın sonunda hızlı bir duş alıp pantolon ve tişört giyip alt kata inmiştim. Saçlarım hala ıslaktı. En azından kanla yapışmış halde değillerdi ve kokumda metalik değildi.
Salona girdiğimde gözlerim anında şöminenin önünde sırtı bana dönük halde dikilen Leyla'ya kaydı. Hala o enfes elbisesinin içindeydi. Geldiğimi hissetmiş gibi bana doğru döndü ve o anın resmini yapmak için görüntüyü hafızama kazıdım.

Eğer alt kata inmiş olsaydı bunca zaman hala acaba dediği her şeyle doğrudan yüzleşirdi. Bir tek onu sevdiğimi ve bunun asla değişmeyeceğini kabullenebilirdi. Derin bir iç çekip "İyi misin?"diye sordu. Aramızdaki mesafeyi kapatmasını, beni görünce koşarak kollarıma atılmasını beklemiyordum. Ama restorandaki anlardan sonra daha sıcak bir ses tonu beklediğim gerçekti.

"İyiyim."derken ona doğru adımlamaya başladım.
"Sen nasılsın?"dediğimde şöminenin karşısında kalan koltuğun arkasındaydım. Aramızda mesafe bırakmaya çalıştığını her adımım da biraz daha sola kayıp yön değiştirmeye çalışmasından anlamıştım. "İyiyim."dedi geçiştirerek. Görüyordum. Leyla yine kendiyle savaşa girmemek için uzaklaşmaya çalışıyordu. Etrafa şöyle bir bakındığımda "Akça nerede?"diye sordum. Bakışlarını kaçırdı. "Gelir şimdi."gibi bir şeyler söyledi. Bu kadar gergin bir geceden sonra, üstelik benim evimdeyken böyle sıradan konuşmak garibime gitmişti. Elimle koltuğu gösterip "Otursana." dedim. O ise berjerin arkasından doğru dolanıyordu. "Yok ya iyiyim böyle. Ayrıca evinde baya güzelmiş."dedi. Yüzüme bakmak yerine gözleri etrafta dolanıp duruyordu. O oturmayınca ben de oturamadım.

Leyla iki kişilik yemek masasının üzerine tahminen Ayşe Hanımın yerleştirdiği kristal vazoyu ve çiçekleri incelemeye başladı. "Leyla."diye seslendim. Bana dönüp bakmak yerine "Hıı..."dedi.
"Şok falan mı geçiriyorsun? Anlamadım!"

Omuz silkti ve yine bana dönmeden "Yoo... Ne alaka? Gayet iyiyim."diye cevapladı. Parmaklarını çiçeklerin yapraklarında gezdiriyordu. "Çok beğendiysen masayla birlikte alabilirsin." dediğimde eli duraksadı. Başını omzunun üzerinden bana doğru çevirdi ve kaşlarını çatmış halde ters ters bakındı. "Sağ ol ama bizim eve bu kadar büyük bir masa gereksiz olur. O kadar gelen gidenimiz yok!" Sonra yavaşça bana doğru döndü. "Gerçi sen bilirsin. Eve kim geliyor kim gelemiyor, her şeyimi takip ettirdiğini düşünürsek eminim eve bu masanın olup olmayacağını da bilirsin." Hiç inkar etmedim. Belli ki arabada biri onu izlediğimi ağzından kaçırmıştı. Onun gibi omuz silkip şömineye doğru döndüm. "Evet bu masa senin eve büyük olur ama dört kişiliğini istersen ayarlayabilirim." diye cevapladığımda bıkkın bir nefes bıraktığını işittim.

"Biliyor musun? O kadar salağım ki sana bir şey oldu diye korktum! Ama sonra Derviş sağ olsun endişemin yersiz olduğunu bana anlattı! Beni restorandan kovalamadan önce söyleyebilirdin!"

Onu takip ettirdiğim için kızgın değil miydi? "Senin gelmen sürprizdi. Ayrıca her şey planlı da olsa vurulabilir ya da ölebilirdim." Bu yaptığım resmen duygu sömürüsüydü. Otuz yaşındaki bir adam için utanç vericiydi. Lakin Leyla'nın yüzü endişeyle gerilince hiç utanmadım. "Ama iyisin değil mi? Yaralandın mı yoksa?"diye anında tutumu değişti. Keşke bir ufak yaralansaydım diye o an düşünmeden edemedim. "Önemli bir şeyim yok."diyerek ona sırtımı döndüm. Şuan resmen sırıtıyordum ve o bunu görmemeliydi.

Topuklu ayakkabılarının sesini işittiğimde gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. Biraz önce kaçıyordu, şimdi geri geliyordu. "Bir yerine bir şey mi oldu? Doğru düzgün cevaplasana be adam!"diye arkamdan atarlandı. Ona döndüğümde koltuğun hemen yanında, gözlerini irice açmış halde bedenimi incelerken gördüm. "Bir kaç morluk sadece. Önemli değiller."dediğimde bakışlarını bana kaldırdı.
"Ayrıca teşekkür ederim." bunu dememi beklemiyor olacak ki yine kaşlarını çattı. "Neden?"diye sorduğunda iç geçirme sırası bendeydi.

"Uzun zamanadır benim için endişelenen kimse olmamıştı."
Kaşları düzeldiğinde bakışlarını kaçırdı. Yutkunup başını diğer yöne çevirdi. "Konuşmamız gerek." dediğinde "Anladım. Mektuplar." diyerek biraz alayla karşılık sitem ettim. Mektuplarla ilgili ne düşünüyorsa bu aramızdaki duvarları çatlatmıştı. Yine de bana sormak, güvenmek yerine ağabeyinin bıraktıklarını arıyordu. Oysa bana gönlünden ne oldu diye sorsaydı ben anlatırdım. Ama biliyordum ki Leyla henüz ne kalbini ne aklını bana açmıştı. Ona neler olduğunu anlatsam bile bana yüzde yüz inanmayacak ve sorgulayacaktı. Bu da on iki yıl sonra bana fazla koyardı. Başını bana doğru çevirdi ve "Mektupları konuşacağız ama ondan önce başka sorularım var."dedi. Şaşırdım açıkçası.

Elimle yine koltuğu işaret ettim. Gözleri ikili koltuğa kaydığında başını tamam der gibi salladı. Leyla geçip koltuğun kıyısına oturduğunda bozulduğumu belli ederek"Seni yemem, düzgün otur da düşme."diye uyardım. Biraz geri yaslandı ama hala dimdikti. Ben de geçip rahatça oturdum ve kolumun tekini koltuğun üst kenarına doğru yasladım.

Lanet olası elbiseyi yırtıp parçalamak istiyordum. Yüzüne ve göğüs dekoltesine ateşin kızıl ışıkları vuruyordu. Teninin sıcaklığı hala avucumdaydı, ürpertisini hissetmeye bayılmıştım. Bir zamanlar benim çizdiğim resmi bire bir yaptırmıştı ve ben o kara lekelerde dudaklarımı gezdirmek, dilimle en kuytularını öğrenmek istiyordum. Kalp atışlarımın hızlanması ve kanımın alt tarafa toplanması saniyeler içinde gerçekleşti. Hemen oturuşumu değiştirip saçma bir şekilde öksürdüm. Bir bacağımı altıma alıp hafifçe yan döndüm. Yüzünü bana doğru çevirmişti ve o da tam olarak boynuma bakıyordu. Göz kapakları hafifçe inmiş, dudakları aralanmıştı. Onu arzuluyordum ve hızlanan nefeslerine bakarsak o da bunu fark ediyordu.

"Soyunmak ister misin?"

"Efendim?"dedi heyecanlanmış bir sesle. Dudaklarımı yaladım. "Başka bir kıyafet giymek ister misin yani?"derken sesimdeki boğukluğu kontrol edememiştim. Onu soymak ve giydirmemek benim için harika bir görev olabilirdi. Gözleri dudaklarıma çıktı ve dişiyle alt dudağını kıstırdı. Aletime giren zonklamayla neredeyse inleyecektim.

"Bi konuşalım da sonra soyunurum."

Koltuğun kenarında duran kolum kasıldı, parmaklarımın uçları karıncalanmıştı. Ona uzanmam çok kolaydı. "Olur."dedim. O an ne dese olur diyebilirdim. Zaten saatlerdir sikimden ötürü acı içindeydim. Rüyadan uyanırmış gibi silkelendi ve anında yanakları kızardı. Bakışlarını yüzümden hızla çekip şömineye odakladı. "Neden böyle adamlarla iş yapmaya çalışıyorsun? Belli ki dertleri sana zarar vermek!" Boynumu sağa sola oynatıp kasılan ve artık şiddetle ağrımaya başlayan kaslarımı rahatlatmaya çalıştım. "Çünkü şimdilik seçme şansım yok."diye önemsiz bir konuymuş gibi cevapladım. Sesimdeki durgunluğa sinirlenmiş olmalıydı ki elleri yumruk oldu ve bedenini bana doğru çevirdi. "Var."dedi inatla. "Belki bu avantajlı hayatını kaybedebilirsin ama yine de seçme şansın var Ali!"diye devam ettiğinde başımı iki yana salladım.

"Kendime öyle bir yer edinmeliyim ki sonrasında kimse ne benim ne de bana yakın olanların peşine düşebilmeli."
Anlayabilmesi için tüm dürüstlüğümle gözlerine baktım. "Bu olana kadar duramam. Çünkü durursam etrafımdaki herkesi katlederler. Ben devam ettiğim sürece onlarda hayatta kalacak ve sana da kimse dokunamayacak."

"Ya sen Ali!"diye sitemle söylendi. "Hep böyle diken üzerinde mi olacaksın? Birileri hayatta kalsın diye her gün yeni bir savaşa mı hazırlanacaksın?" Sesi yükselmiş, sıkılı yumruklarını koltuğa bastırmıştı. "Nefret ettiğin bir adam için fazla endişelenmiyor musun?"Aklımdan geçen bu değildi ama dilimden dökülen bu oldu. Çünkü aksini söylesin istiyordum. Benden nefret etmediğini duymaya ihtiyacım vardı.

Derin bir nefes çekti ve "Haklısın."dedi. Karnıma bir darbe yemişim gibi irkildim. Hayal kırıklığımı bastırmak onunla zaman geçirdikçe zorlaşıyordu. Dudaklarım gerildi. Konuşmamak için yumruk yaptığım elimi ağzıma bastırdım. Kısa bir an sustuk. O öyle yanan odunları izledi, ben içimdeki yangınla onu izledim. Sonra kısık bir sesle"Bu akşam o insanları izledim. Sadece sözü geçerli sayacak tiplere benzemiyorlardı. Onlara bizimle ilgili ne sundun?"diye sordu. Hep iyi bir gözlemciydi. Benim dışımda her boku fark ederdi.

"Gerçekleri istediğine emin misin? Duyduklarından sonra gözünde yine o katile, o kansıza dönüşebilirim."
Bu defa irkilen o oldu. Bana öyle bir bakışı vardı ki hem çok üzgün hem de kırılmış gibiydi. Yanaklarındaki kızarıklar silindi, gözlerini kırpıştırıp yeniden şömineye odaklandı. "Dinliyorum."dedi kırık çıkan sesiyle. Üzüldüğünde içimden bir şey kopuyordu. Sarıp sarmalamayı, yanındayım diyebilmeyi istiyordum. Ama canımı kurşun yarasından daha çok acıtan bir gerçek vardı; yapamıyordum. Bana güvenmediği sürece de yapamayacaktım.

"Kaçırılmandan sonra işleri sağlama almak istedim. Bir daha kimse benim yüzümden canını acıtamayacaktı. Bu işe bulaşmış herkim varsa hepsini öldürdüm. Bunu videoya çekip diğer çakallara attım. Onlara senin benim kadınım olduğunu söyledim. Çünkü güvenliğini sağlamam gerekliydi."

Bedenini bana doğru hızla çevirdi ve gözlerini şaşkınlıkla kocaman açtı ve "Ne?"derken aslında ne diyeceğini şaşırmış görünüyordu. Kararlıkla baktım. "Ne duyuysan o! Buradan çekip gidebilir ve benimle görüşmemeyi tercih edebilirsin. Ne istersen yap ama bir süre ilişki kafasına giremeyeceksin. Yanına hiçbir erkeği yaklaştırmamanı tavsiye ederim." Uzun bir süreydi aslında. Çok uzun bir süre...Keza aksini yapabilirdi. Tavsiye ediyorum ayağına oldukça kibar davranmaya çalıştığımı, olası bir erkek arkadaşına neler yaptığımda anlardı. Elini kaldırıp "Bir dakika! Bir dakika!"dedi. Yine kaşlarını çatmıştı. Belli ki söylenecekti.

"Bu kadınımdı olayını duymamış gibi yapacağım. Çünkü belli ki takıldığın adamlar baya baya hem kıro hem de ataerkil mallar. Beni kaçıran adam..."derken bir nefes çekti. "Kötü biriydi. Kötü demek az kalırdı, o herif acımasızdı. Eğer onunla takılanlarda o pisliğe benziyorlardıysa..."Yine durdu. O anları hatırlamak onu üzüyordu. Ama onun korkusu ve üzüntüsü, sakin duruşuma tezat içimde Rumu diriltip tekrar parçalama isteği yaratan bir canavarı besliyordu. "Yani onlara zarar verdiysen bu konu da yorum yapmamayı tercih ediyorum." Bak şimdi biraz şaşırmıştım. Bana nasıl öldürürsün muamelesi yapmayacak mıydı? Üstelik masumlara dokunmasam da ben de acımasız bir pisliktim. Sonra yerinde duramıyormuş gibi ayaklandı ve koltuğun kenarında dolaşıp yemek masasına doğru adımlamaya başladı.

Arkası bana dönük haldeyken "Erkek arkadaşa gelince..."dedi ve omzunun üzerinden bakarak "Hoşlandığım biri olursa bunu yeniden konuşuruz."dedi. Ben de peşi sıra ayaklandım. "Olamaz!"dedim kestirip atarak. Masanın yanında durup kollarını göğüslerinin üzerinde çaprazladı. "Niye flörtleşmek sadece sana mı özel?"diye laf soktu ama gözüm başka iyice taşmış halde duran yuvarlak memelerindeydi. O an yine dikkatim dağıldı. Cevap veremedim haliyle. Bakışlarımı takip edip kollarını hemen çözdü ve "Ali!"diye bağırdı. Çok yalancı bir sitemdi bence.

"Ne?"dedim ben de. "Çok dikkatimi dağıtıyorlar." Savunmama gülecek gibi oldu ama hemen vazgeçti. Bir kaşını kaldırıp "Anlamadığım bir şey var Ali! Ben neden dikkatlerini çektim? Yemeğe benimle çıkmadın ya?"dedi kinayeyle. Bu kız insana sıcak soğuk oyunu oynatıyordu resmen. Sinirle "Yine mi Feyza?"diye çıkıştım. Vural zamanında haklıymış. Leyla kesinlikle kinciydi.

"Evet!"

Az kalsın "Sikicem Feyza'yı!"diyecektim ki dilimi ısırarak sustum. Kesin öldürürdü beni! Bıkkınla nefesimi saldım ve teslim olur gibi ellerimi kaldırırdım. Yüzüne yüzüne söylemeyince bu kız kesinlikle anlamıyordu. Ona doğru birkaç adım atıp aramızda biraz mesafe bırakarak karşısına dikildim. "Bu evin duvarlarının içinde bana ihanet edecek kimse yok ama kulüpte var. Restaurantta ve bana ait diğer yerlerde. Garson, öğretmen ya da temizlikçi... Nasıl ki ben hepsinin mekanına bana bilgi sızdıracak adam yerleştirdiysem onlarda yerleştirdi. Buna engel olamazsın. Neden mi dikkatlerini çektin? Çünkü her fırsatta karşıma dikilip ya vurdun ya hakaret ettin. Saygılarını kazanmak için uğraştığım insanların önünde bana kansız köpek dedin."

Dudaklarım kıvrılsa da içimde bunları her işittiğimde acıyla yanan yer yeniden tutuştu. Yüzümü ona çevirdim. Allak bullak olmuş bir halde bana bakıyordu. "Ben.. " dedi pişmanlıkla. Ama konuşmaya devam ettim. Madem sormuştu dinlesindi. "Tüm bunlara rağmen ben etrafında dolanıyordum. Bırak benim özel alanlarımdan birine girip araba parçalamayı, senin yerinde başka biri olsaydı Leyla, o ilk tokattan sonra bir daha bana yaklaşamazdı. Zarar vermezdim ama bana ait hiçbir mekanın kapısından içeri giremezdi. Anlıyor musun neden dikkatlerini çektin? Yaptığın onca şeye rağmen benim tüm kapılarım sana hep açık." İlk kez içimden geldiği gibi onunla konuşuyordum. Ve Leyla'nın bu gerçeklerle baş etmekte nasıl zorlandığını da görebiliyordum. Ayakta kalmakta zorlanıyormuş gibi masanın kenarından tutundu. Ona doğru bir adım atmıştım ki başını kaldırıp dolu dolu olan gözleriyle "Gelme! " dedi.

"Neden Leyla?"dedim öfkeyle. Elimi saçlarımın arasına geçirip onları çektim. "Gelsem ne olur?"diye sitemle söylendim. Gözlerinden birer damla yaş aktı. Burun kemerimi sıkıp sakinleşmeye çalıştım. Onu korkutmak istemiyordum ama sabrım tükeniyordu. Ağlamasına da dayanamıyorum. "Ağlama. Ağlarsan gelir sarılırım."dediğimde "Şöyle konuşmayı kes!"diye bağırdı. Elini masanın kenarından çekip bana doğru hışımla bir adım attı. Gözlerinden akan yaşlar çenesine iniyordu.

"Beni tanımıyorsun bile! Senin arkanda bıraktığın kız değilim artık!" Avucunu dövmesinin üzerine vurup "Bunu neden yaptırdım biliyor musun? Göğsümdeki sancıyı dindirir diye. Bana yardım eli uzatacak tek adamın yokluğuyla nasıl savaşacağımı bilemediğim için! Sen!"derken tam karşıma geldi ve yumruğunu göğsüme vurdu. "Bir tek senden yardım bekledim ben! Beni korkunç bir geleceğin içine atıverdin. Yine de yine de..."derken ağlayışı artmış, konuşurken içini de çekmeye başlamıştı. "Nefes almaktansa boğulmayı seçmedim." Fırtına dolu gözlerini gözlerime kaldırdı.

"Tüm güzel anılarımın üzerine kalın bir perde çektim. Seni saklayabildiğim en derin yere, bir suç, bir günah gibi sakladım. Seninle birlikte tüm güzel olan ne varsa kazdığım çukurda çürüsünler istedim." Elinin tersiyle yanaklarını kuruladı. Dudakları titredi. "Başarmıştım. Seni yeniden görene kadar hissiz yaşamaya alışmıştım. Güzel bir şey hatırlamaktansa nefret etmek daha iyiydi." Başını iki yana hüzünle salladı ve bir adım geri çekilmek istedi. Hareketsiz kalan kollarıma can geldi ve uzanıp kollarından onu yakalayıp kendime çektim.

Ağzından çıkan her kelimeyle göğsüme bin bıçak saplamıştı. İçimde bir fırtına büyütüyordum. Dokunduğu her yeri yakıp yıkan, kömür gibi kara saçlar için kendini parçalayan, kasırgaya dönmek üzere olan bir felaket büyütüyordum. Başını boynuma gömdüğünde ellerimle sırtını sardım. Saçlarını öptüm. "Özür dilerim kara kelebek."dedim fısıltıyla.

Kollarımın arasında küçücük kalmıştı. Ellerini göğsüme dayamış halde içini çekiyordu. On dakika içinde duygudan duyguya sürüklenmiştik.

O kadar çok ağladı ki göğsüm hıçkırıklarıyla doldu. Bir sinir boşalması yaşıyordu sanki. Avucumu sırtında bir aşağı bir yukarı gezdirdim. Saçlarını öptüm. Sık sık "Yanındayım."dedim. Bana güvenene kadar yapmayacağımı söylediğim ne varsa yapıyordum. Söz konusu Leyla olunca benim tutarlıklık seviyem falan yoktu. Yıllarca uzaktan sevmenin ıstırap olduğunu düşünmüştüm, o dört duvarın içindeyken bile susarak sevmiştim ben. Meğerse asıl ıstırap buymuş. Düşünmemek için kendime izin vermediğim tüm olanların gelip karşıma dikilmesiymiş. Kollarımın arasında ağlarken onu bu hale benim getirdiğimi bilmemmiş.

Bir kolumu sırtına dolayıp diğeriyle eğilip bacaklarının altından kavradım ve onu kucağıma aldım. Dudaklarından şaşkınlıkla bir "Ah!"döküldü. Kollarını o anlık düşme korkusuyla boynuma dolamıştı. Islak kirpiklerini kırpıştırdığında o kadar tatlı ve savunmasız görünüyordu ki alıp cidden koynuma sokacaktım. "Ali napıyorsun?"dedi kısık sesiyle. Bu görüntüyle sikim yine hareketlendi ki puşt zaten inmemişti.

Ne yaptığımı ya da yapacağımı hatırlayacak biranda değildik. Boğazımı temizleyip "Belki dediğin gibi seni tanımıyorum."Ki çok yanılıyordu. Yine de devam ettim. "Bu harika kadını tanımak istiyorum. Birlikte yemek yapmak, film izlemek ve..."Ve sevişmek. Bunu kendime sakladım. "Bazı şeyler değişmiş olabilir ama sen hala aynı Leyla'sın." Bana o kadar masum bakıyordu ki ıslak yanağına dudaklarımı bastırdım. Teni soğumuştu ve sıcak dudaklarımı hissettiğinde iç geçirdi. Kolları boynumda sıkıştığında kendimi zor geri çekebildim.

Bu kadar tutuk davranmasını afallamasına veriyordum. Ölme ihtimalimden korkacağını nedense sanmıyordum. Gerçi takip edildikleri için korkmuş olabilirdi. Her ne kadar bu konudan hiç bahsetmese de belki de endişeliydi ve onu böyle kucaklamama tepki verememişti. Üst kata çıkmak için merdivene doğru yürümeye başladığımda bakışlarımı güzel yüzünden çekip önüme sabitledim. "Seni tanımama izin vermeden önce benim o tanıdığın Ali olmadığımı bil." Basamaklardan çıkmaya başladım. Söyleyeceklerimi can kulağı ile dinlediğini ve beni bölmemek için neden üst kata çıktığımızı bile sormadığının farkındaydım. Üstelik indir beni diye söylenmemiş, küçük bir barış antlaşması yapmış gibiydik.

"O Ali mertti Leyla. Elinde hiç kan olmadı. Kimsenin ahını, canını almadı. Ama şimdi ellerimde başkalarının kanı var ve olmaya devam edecek. Senin tanıdığın çocuk iyi kalpliydi ama ben acımasızlığım ile ünlüyüm."

Son basamağı çıkıp koridora girdiğimde "O Delikan'dı, ben Lekeli'yim." Bakışlarımı indirip kızarmış gözlerine baktım. Söylediklerim karşısında bir korku, bir endişe emaresi aradım. Yoktu. Büyük bir merak dışında bir şey göremedim. "Eğer seni tanımama izin verirsen Leyla, bu davette duyduklarını gerçek kılar." Yatak odamın kapısına geldiğimde "Seni kimse benden alamaz." Gözleri irice açıldı. Peşinden kaşlarını çatıyordu ki hemen dizlerinin altındaki elimle kulpu kavrayıp kapıyı araladım.

Sonra da gayet sıradan bir şey anlatır gibi birazda gülümseyerek "Buna ister takıntı de, ister manyaklık. Bir kez evet dediğinde o her zaman evet olacak." Şokla ağzı aralandı. Boynumdaki ellerini çözdü ve kesinlikle söylenecekti. O tutukluk hali buraya kadardı demek ki. Sahiplenilme olayını bu kız fazla yanlış anlıyordu. Onu yatağımın kenarına yavaşça indirdim. Oturur oturmaz hemen ayaklandı.

Baktım ki Leyla kaşlarını çatmış etrafı izliyor hemen uzanıp elini kavradım. "Ali!"dedi itiraz ederek. "Ne yapacağın konusunda karşındakinin de fikrini alman gerektiğini düşünüyor musun?diye sorduğunda "Duruma göre değişir."diyerek onu çekiştirdim.
"Bak şu kapı giyinme odasına açılıyor. Benim tişörtlerimden giyebilirsin. Ayrıca eğer aşağı ineceksen falan mutlaka şortlarımdan da giy. Beli büyük gelecektir ama lastiğiyle falan sıkıştırırsın.

Ayşe ablaya söyleyeceğim, sizin için yiyecek bir şeyler hazırlasın." Elbette ona kıyafet ayarlanabilirdi. Ama şuan bana alışması için bu daha iyiydi. Hiç suratına bakmadan konuşmaya devam ettim. Elimle başka bir kapıyı gösterip "Bu da banyoya açılıyor." diyerek Leyla'yı oraya kadar çekiştirdim. Kapıyı aralayıp ona banyomu gösterdim. Geniş alanda hem duş bölmesi hem de büyük bir küvet vardı. Duş hala ıslaktı. "Jakuzin mi var?" diye sordu. "Evet. Kullan hatta rahatlarsın."dediğimde kaşlarını yukarıya kaldırdı. Gözlerim yine o muhteşem göğüslerine kaydı. Derin bir iç çekip yutkundum. Şimdi hemen en hızlısından buradan çıkmalıydım. Lanet sikim yine iş başındaydı ve gözümün önünde Leyla'nın çırılçıplak küvetin içinde uzanması canlanıyordu.

Elini fazla sıkmış olmalıyım ki "Aaa!"diye bağırıp yüzünü buruşturdu. Hemen kızın elini bıraktım. O da parmaklarını diğer eliyle sardı. "Özür dilerim." dedim pişmanlıkla. "Çok mu acıdı? Bir bakayım mı?" Başını iki yana salladı ve gözleri bende biraz dolandı. Dudaklarını yaladı ve Allah bin belamı versindi, bu defa da dizlerinin üzerinde ağzı sikimde olarak düşünüyordum. Ellerim yumruk oldu. "Eee!" Kendimi banyonun kapı aralığından dışarı attım. Leyla'ya arkamı dönüp "Havlu falan ne ararsan dolaplarda vardır."diyerek kapıya doğru hızla ilerlemeye başladım. Kafayı sikimle bozmuştum. Utanç vericiydi! Kapıdan çıkar çıkmaz kendimi cidden tokatlayacaktım.

Tam çıkıyordum ki "Ali!"diye seslendi arkamdan. Bedenimi ona dönmeden omzumun üzerinden bakmayı tercih ettim. Neticede üzerimdeki kot pantolonda artık saklanamayacak halde duran bir rezalet vardı! Kız ilk günden benden olmasa bile sikimden korkacaktı!

Odanın ortasına kadar yürüdü. İçine derin bir nefes çekip usulca "Teşekkür ederim."dedi. "Etme."diye itiraz ettim. "Senin için yaptığım ve yapacağım şeyler için asla bana teşekkür etme." Dudakları aralandı, bir şey diyecek gibi oldu ama sonra vazgeçti. Ben de daha fazla uzatmadan kendimi dışarı attım ve kapyı kapattım. Leyla ikinci kez burada, evdeydi. Göğsümü bu kadar sıkışmasına, beni mutluluktan gülümsetecek hale getirmesine bayılıyordum. Bana umudun var olabileceğini sadece o inandırabilirdi.

Merdivene yönelip alt kata inerken aklımın bir köşesinde yıllar önce, ıslak kaldırıma dizlerinin üzerine düşerken ettiği beddua takılıydı. "Allah sevdiğini sana haram kılsın."demişti. Dudaklarımdaki gülümseme soldu. "Allah'ım..."dedim içimden. "Bana onu bir daha haram kılma. Çünkü ben bununla ikinci kez sınanamayacak kadar aciz bir kulum." Tırabzanı kavrayan parmaklarım sıkıştı. "Eğer yine olursa, o gün sen benim canımı almazsan bile, ben sana gelmenin yolunu bulurum."

***

Leyla odamdayken ben de ekibimle toplantımı yapmak için ses yalıtımlı odaya yöneldim. Kapıdan girer girmez Alparslan'ı gördüm. "Akça nerede?"diye sorduğumda kaşları çatılı halde "Misafir odasında!"dedi. Bu evde Alparslan'ın da bir odası vardı. İstediği zaman kalabileceği bir yerdi ama daha kalmamıştı.
"Kendi odana niye yerleştirmedin kızı?"

"Aslında ilk oraya götürdüm ama odanın benim olduğunu öğrenince ona hediye aldığım ayakkabıyla sırtımı deldi."derken yüzünü buruşturdu. Gülmemek için dudaklarımı bastırdım. "Biraz hırçın biri herhalde."diye öylesine söyledim ama Alparslan nasıl dolduysa artık ellerini iki yana açıp "Gerçek bir kızıl cadı! Kafamı patlatsa da rahatlasa artık! Hanımefendiye hiçbir şey söylenmiyor!"dedi sitemle.

Elimi omzuna koyup hafifçe sıktım. "Ne söyledim oğlum kıza?" Öfledi. "Mekana geldiğinde..."Gözlerini kaçırdı. "Çok güzeldi abi. Bembeyaz elbisenin içinde o kadar güzeldi ki endişelendim. Kızı üzdüm aslında. İstediğini giyebilir tabi. Sonrasında eve dönmek istedi. Özür dilemeye çalıştım ama dinlemedi, dinlemiyor." Bir nefes bırakıp "Ona neden endişelendiğini anlatmak daha iyi olmaz mı?"dediğimde hızla başını iki yana salladı. "Anlatamam abi! Ben..."dedi duraksadı. Yüzü kasıldığında dediğime pişman oldum. "Ben anlatamam."dedi yine. Omzunu tekrar sıkıp "Tamam oğlum. Madem özrünü dinlemiyor ona ne kadar pişman olduğunu göster."diye akıl verdim. Kaşları havalandı. "Nasıl yani abi? Ne yapayım?"diye sorduğunda "Beni örnek alma da ne bok yersen ye."diye cevapladım. Gür bir kahkaha attığında diğerlerininde dikkatini çekti.

Sonra kapı açıldı ve Dayı önde Doğan abi arkasında içeri girdiler. Ardından oyalanmadan masanın çevresine yerleştik. Dayı siyah uzun kabanını çıkardığında Doğan abi hemen uzanıp aldı ve dikkatli ve düzgün bir şekilde ikiye katlayıp boş sandalyenin sırtlığına bıraktı. Kendisi gece yarısı, acil bir toplantıya gelir gibi değil de sempozyuma katılacak bir akademisyen havasında giyinmişti. Özellikle boynundaki kare çizgili ince atkısına Derviş şaşkınlıkla bakıyordu. Dayı oturur oturmaz "Kızlar nasıl?"diye sordu. "İyiler. Dinleniyorlar." diye cevapladım. Başını salladı sonra "Endişenecek kadar ne öğrendin anlat bakalım."dediğinde adama neden eski toprak dediklerini bir kez daha iyi anladım. Çenemdeki kısa sakalları kaşıyıp dirseğimi sandalyenin kolçağına yasladım. "Firavun lakaplı birini duydun mu Dayı?"diye sordum.
Doğan abinin sırtı anında dikleşirken Dayı'nın masanın üzerinde duran elleri yumruk oldu. Yıllardır ondan duymadığım öfke dolu bir sesle "Ne duydun?"diye sordu. Bu tepkiye hazırlıklı değildim. Anında öne doğru eğilip "Kim bu adam?"dedim benzer öfkeli bir sesle. Dayı yumruğunun masaya vurduğunda ekipteki herkes tedirgin oldu. Dayı her zaman ılımlı konuşan, akıl veren, yol gösteren olmuştu. Ekiptekiler onun çıkışlı hallerine pek tanıklık etmemişlerdi.

"Divanda sekizinci, gizli bir üye olduğunu duydum! Yedisi bana red verirken onun emriyle beni kabul etmeye karar vermişler! Ve daha da boktanı adamı gören duyan yok! Emirlerini zarfa bıraktığı notlarla veriyormuş!"

Doğan abi boynundaki atkıyı söker gibi çıkarıp masaya doğru fırlattı. "Firavunmuş ha! Amına koduğumun evladı!"dedi öfkeyle. Ne sikim oluyordu lan burada? Dayı'nın yüzü taş gibiydi.
"Dayı! Bu itlerden öncekilerin içinde de o şerefsiz varmış. Bugün Leyla'yı takibe alanda eminim ki oydu. Dönen çarkı bozmayayım diye aklı sıra bana göz dağı veriyordu. Üstelik..."dedim ki bu eve gelene kadar kafamdan geçen ve sonrasında neredeyse emin olduğum bir düşünceydi.

"Ender'i üzerime salan, Rum'a Leyla'yı kaçırtan da bence oydu. Bu sayede eski divanlarını bana öldürtürmüş oldu. Bugünkü baskında Hakan pezevengini öldürmedim, evlerinin önüne attırdım. Buna misilleme yapabilir! Herif Leyla'yı bana koz niyetine kullanmaya çalışabilir. Kim dayı bu adam? Niye beni istiyor?"

Dayının gözleri masanın üzerinde bir noktaya odaklanmış haldeydi. "Benim babam Mardin'de toprak ağalarındandı. Eli öpülen, gönlü büyük, çok iyi bir adamdı. İki karısından iki oğlu vardı. Büyük olan kendini tüm toprağın hakimi sanırdı. Toprakta üzerindekilerde ona aitti. Ben ondaki kibri görsem de babam bir türlü göremedi. Yıllar sonra büyük olan babasını toprağa, küçük olanı mahpusa gömdü. Onlardan kurtulmuştu. Yalnız hesap edemediği; ecelinden önce canını aldığı babasının mal varlığının çoğunu küçük olana yani bana bıraktığıydı." Bunu biliyordum. Dayının geçmişi acı, keder ve arkasında kalan bir kadından ibaretti. Ve aldığım tüm eğitimlerden, öğrendiğim bir çok şeyin temelini o atmıştı. Rahmetli babasından kalan bir miktar parayla Lekeli'nin doğuşunu yaratmıştı. Ve ağabeyinin adını asla anmazdı.

Dayı yumruk yaptığı elini yeniden masaya indirdi. "O kanı bozuk, anamın canına karşılık mirası istedi. Verdim tabi. Kalan birkaç ufak arsa dışında ne varsa hepsine kondu. Anam da ben mahpusa girdiğim sene üzüntüsünden vefat etti." Hepimiz pür dikkat Dayı'yı dinliyorduk. Korktuğum şeyi söylemesinden endişeleniyordum. Dayı başını kaldırıp doğrudan bana baktı ve "Sen mahpusa düşmeden bir sene önce beni ziyarete geldi. Hala aynı kibir ve açgözlülüğe sahipti." Dayı'nın yüzü gerildi. "İçerdeki namımı duyup gelmiş. Aklı sıra bana caka satacaktı. Bana dedi ki; Öyle bir düzen kurdum ki artık Mardin'e sıkışıp kalan o zavallılar değiliz. Herkes bana saygı duyuyor, önümde el pençe eğiliyor. Bana..."dedi gözlerimin içine bakarak "Firavun diyorlar."diye bitirdi. Kimseden çıt çıkmıyordu.

"Aynı kişi olduğunu nereden biliyorsun?"

Dayı derin bir nefes çekti ve başını iki yana salladı. "Biliyorum çocuk! Çünkü ona beni beklemesini söylemiştim. Babama yaptığı gibi ecelinden önce onu bulacağıma dair ant içtim. Kibrinden gözü dönmesine rağmen benim sözümü tuttuğumu iyi bilir. O günden sonra ortalardan kayboldu. Adı, sanı silindi. Onu tanıyanlar yüzünü unuttu. Bir ben unutmadım ama. Hep araştırıp takip ettim. Büyük olan ne kadar kansızsa o kadar da kurnazdır. Derdi sen değilsin oğlum! Seni kendi tarafına alıp dolaylı yoldan beni kontrol etme peşinde."dedi kinle.
"O zaman Dayı."dedim kararlılıkla "Bize tek bir yol kalıyor. O herifin canını almak."

***

LEYLA

Islak saçlarım üzerimdeki lacivert tişörtün yakalarını nemlendirmişti. Üzerimde sutyenimin olmaması beni kalabalık bir evde fazlasıyla rahatsız ediyordu ama Ali'nin tişörtü bana fazlasıyla bol olmuştu. Özetle bana dokunmayan kimse sutyensiz olduğumu anlamazdı. Yavaş ve sessiz adımlarla Akça'nın kaldığını söyledikleri odaya doğru ilerledim. Ali'nin odasından çıktıktan sonra Ayşe Hanımla tanışmıştım ve o da bana sağ olsun yardımcı olmuştu. Gerçi kadın beni ilk gördüğünde gülmek istiyor da gülemiyormuş gibi bakıp durmuştu. Haklıydı. Tişört kolları benim dirseklerimde bitiyordu. Yakaları iki yana genişçe açılmıştı ve boyu da dizlerimden biraz yukarıdaydı. Ben kesinlikle kısa bir kadın değildim. Ama Ali görmediğim yıllarda ne yiyip içtiyse bir deve dönüşmüştü. Beni kucağına aldığı anı hatırlayınca içim yine kıpır kıpır oldu. Belimi saran kolu taş gibiydi.

O beni taşırken tüm duygusallığımdan sıyrılmış, bedenine yaslanmanın nasıl leziz bir şey olduğunu düşünmeye başlamıştım. Kafamı acilen Ali ve onun sert bedeninden uzaklaştırmak için bakınmaya başladım. Dışardan bakınca iki katlı duruyordu bu ev ama gezdikçe aslında geniş bir araziye yayıldığını fark etmiştim. Keza merdivenlerden hemen sonra az bir ilerleyip Ali'nin odasına çıkılıyordu ama misafir odaları L şeklindeki koridora yayılmış haldeydi. Ayşe Hanımın dediği soldan üçüncü kapıya vardığımda iki kez kapıyı tıklattım. Kapı hızla aralandı ve Akça önce bana sarılmak için kollarını iki yana açtı sonra halimi görünce vazgeçip kahkahayla gülmeye başladı. "Gülmesene!"diye homurdanarak elimin tersiyle kolunu itekleyip odanın içine girdim. Elini karnına bastıra bastıra bana bakarak gülüyordu. Ne vardı yani çok bol bir tişört giyip altına da belini üç kez katladığım siyah, spor bir şort giydiysem? Tişört uzun nasıl olsa diye popom çıplak dışarı mı çıksaydım? Yatağın kenarına ilişip bacaklarımı öne doğru uzattım. "Gülme lan! Yolucam saçlarını!"diye çemkirmemle kapıyı örttü ama hala bana bakıp sırıtıyordu.

"Senin içinde nasıl bir evcil kedi yatıyormuş ya? Şu haline bak!"
"Hiç de bir kere!"derken ayaklarımı çapraz yaptım. "Elbiseyle dolanacak değildim. Mecburiyetten giydim." Savunmam da ne inandırıcıydı! Akça otuz iki diş sırıta sırıta gelip yanıma oturdu. "Bebeğim sana harika bir haberim var?"dediğinde başımı çevirip ona merakla baktım. Eliyle iki berjerin arasına yerleştirilmiş küçük, yuvarlak sehpanın üzerindeki spor çantasını gösterdi. "Yanımda senin için kıyafet getirmiştim. " Resmen fesatlık kokan gülüşüyle yan yan yüzüme bakıyordu. Omuz silkip "Teşekkür ederim kuzum. İyi yapmışsın. Birazdan üzerimi değiştiririm. "dedim. Yine sinsi sinsi sırıttı.

Kahveli tonlarda döşenmiş odaya bakarken bir iç çektim. "Bizim burada işimiz ne?" Akça'da benim gibi içini çekti. "İki salağın peşine düşüp geldik. Hayatımız o kadar sıradandı ki aksiyona karışalım falan diye düşündük herhalde. Yoksa bu koca evde, bellerinde silahlar yüzlerinde gülücükler olan bu adamların yanında işimiz ne? Mal değiliz neticede değil mi?" dediğinde gülmemek için dudağımı ısırdım ama sonra "Bence malız."dedim ve ikimizde salakça bir gülme haline girdik.
Akça'nın üzerini değiştirmiş olsa da hala makyajını çıkaramadığını fark etmiştim.

Gülümseyerek bacaklarımın üzerine vurup "Gel bakalım buraya."dedim. Dudaklarını büktü sonra yan yatıp başını bacaklarımın üzerine bıraktı. Ellerimi saçlarında gezdirip "Anlat bakalım ne oldu?"diye sordum. Gözlerini kapattı. "Asıl sen anlat! Takip edilen sendin."diye sorumu geçiştirdi. Karışmış kızıl tutamları dikkatlice ayırırken "Valla Tarık söylemese takip edildiğimizi zaten anlamazdım. Bir araç bizimle birlikte yol ayrımına kadar geldi. Ama asıl bomba günlerdir Ali tarafından takip ettirildiğimizmiş. "dedim. Gözlerini araladı. "Aksini yapsa sanırım şaşırırdım."diye cevapladı.

"Şimdi neden davetten hemen gittiğini anlat bakalım. Gerçi iyi ki gitmişsin, sonradan ortalık karıştı o da ayrı bir şey."
"Karşılamadaki kız beni müdüriyet odası gibi bir yere götürdü. İçeri girdiğimde Alparslan'ın elinde bir buket kırmızı gülle beklediğini gördüm. Çok şaşırdım. O da beni görünce afalladı. O kadar etkilenmiş bakıyordu ki yerimden kımıldayamadım. Ama sonra adamın yüzündeki kanın çekildiğini gördüm." Gözlerini yüzüme dikip "Tavrı bir anda değişti Leyla. Buketi yere doğru fırlatıp üzerindeki ceketi çıkardı. Ben ne olduğunu anlayamadan ceketle beni sarmalamaya çalıştı. Delirdim tabi ben de." Sesi kırık ve bakışları üzgündü.

Akça'nın Alparslan'dan etkilendiği bugün burada olmasından belliydi. Kimse ona zorla bir şey yaptıramazdı. Yine de hayalkırıklığına uğramış hali beni fazlasıyla üzdü. Saçlarını düzeltirken "Sonra ne oldu peki?"diye sordum.
"Ceketini üzerimden attım. O da neden böyle giyindin falan diye bana bağırdı. Tavrı, konuşması çok kabaydı. Sonra ben yanından ayrıldım ve sizin yanınıza geldim. Orada da duramadım. Moralimi mahvetmişti. Eve dönmek istediğimde de zorla bindiğim taksiye bindi ve şoförü tehdit etti."

"Eve dönelim ister misin?"diye sorduğumda başını iki yana salladı. "Uzun zaman sonra birinden hoşlanabileceğimi düşündüm. O da hem pislik hem de çakma mafya çıktı."diye söylendiğinde usulca gülümsedim. "Alparslan hakkında pek bir şey bilmiyorum ama sana kaba davranıp kalbini kıracaksa onun beynini deşerim."dediğimde o da gülümsedi. "Biliyorum balım. Şuan evcil bir kedi gibi davransan da tırnakların olduğunu ve onları benim için kullanacağını biliyorum." Sonra bacaklarımın üzerinde birden kafasını kaldırıp "Aaa!"diye yarı kadar bağırarak bana doğru döndü.

"Mektup işini sordun mu?"

Pencerenin iki yanından sarkan tüllere odaklanmış gibi "Eee..."diye mırıldandım. "Daha oraya gelemedik. Ama soracağım tabi."diye devam ettim. Kolumu çimdiklemesiyle acıyla "Aaa!"diye bağırıp hemen kolumu kendime çektim. Akça gözlerini kısmış halde "Konuşmak için üç saniyen var. Üç, iki..."dediğinde "Üf tamam be!"diye cırladım. Kolumu sıktığı yer sızlıyordu. "Biraz üsteledim onu. Oradaki manyak adamlar neden benimle ilgileniyor falan diye. O da pat pat suratıma konuştu. Lafını pek esirgemedi denilebilir. Ben de..."derken işaret ve baş parmağımla bir iki santimlik bir mesafeyi gösterip "Azıcık duygusala bağladım. Sanırım ona geçmişte aşık olduğumu dolaylı yoldan itiraf ettim. Ve ağladım. O da bana sarıldı." Tavanda bir şey varmış gibi başımı yukarı kaldırıp sade ama şık duran avizeye bakındım. "İşte o da beni kucağında odasına taşıdı. Dinleneyim falan diye başka bir amacı elbette yoktu. Bir de beni tanımak istediğini söyledi" Kanlı eller muhabbetine girmeyecektim. O kadar ince düşünmek istemiyordum. Akça'nın sessizliği ile başımı indirip doğrudan ona baktım. Laf sokmasını ne bileyim alay etmesini falan bekliyordum ama o ciddi bir yüz ifadesiyle beni izliyordu.
"Ona abini öldürüp öldürmediğini sordun mu?"

Yüzüm düştü. Parmaklarımı birbirine dolayıp sıktım. "Evet sordum ama bu soruyu sormam için geç kaldığımı söyledi."dediğimde başını salladı. "İnsan sarrafı olduğum söylenemez ama bir şeyden emin oldum Leyla. Sana yalan söylemez. Doğrudan evet diyebilirdi ama dememiş." Yutkundum. Çünkü hayır da dememişti. Uzanıp ellerimi kavradı ve avuçlarımı açıp tırnaklarımın derimi kesmesini engelledi. "Şimdi soracağım şeye tüm kalbinle cevap vermeni istiyorum."dediğinde dudaklarımı birbirine bastırdım.

"Eğer cevap evetse o zaman ne yapacaksın?"

"Bunca yıl içimde kazdığım o çukura onu gömerim ve sonunda pes eder yanına uzanırım."

Akça ellerimi sıkıca kavradı ve ağlamaklı bir tonda "Leyla." dedi. Hüzünle gülümsedim. "Nefret kusmak kolaymış be Akça. Zor olan yüzleşmekmiş. Şurada birkaç gün öncesine kadar ona lanetler okuyordum, şimdi teselliyi onda buluyorum. Bunu bile kabullenmek kalbime ağır geliyor." dediğimde gözümden bir damla yaş hızla aktı.

"Sana sürekli adamı sal Leyla deyip durdum ama sen ne yaptın? Ateş topu gibi döndün dolaştın onu yakmaya çalıştın. Seninki nefret değildi be kuzum. Birini görmeden seneler geçirebiliyor insan ama onu bir kere gördükten sonra bu defa da zaman onsuz geçmiyor. Sen onu görebilmek için elindeki öfke kozlarını kullanıp duruyordun."

Akça'nın dostluğu benim kalbimin temiz yanıydı. Ellerini ellerinden çekip ona doğru uzandım ve sıkı sıkı kucakladım. "Sen harika bir dostsun. Tüm salaklıklarıma rağmen yanımda kaldığın için teşekkür ederim. " dediğimde o da bana sıkıca sarıldı. "Biz harika dostlarız bebeğim. " diye işi şakaya vurdu. Ayrıldığımızda ikimizde nemli gözlerimizi kuruluyorduk. "Ayrıca." dedi Akça sitemle. "İnsana çocukluk aşkı özendiriyorsunuz. Bu ne be?" derken de hem gülümsüyor hem de gözlerindeki yaşları siliyordu.

Ben de resmen kıkırdadım. "Aaa hoşuna gitti! Şuna bak! " deyip koluma bir tane patlattı. Bir süre havadan sudan konuştuk. Saat iyice geç olmuş olmalıydı ki ikimizde esniyorduk. "Ben diğer misafir odalarından birine geçeyim de yatayım artık. " dedikten sonra ayaklandım. Akça'da arkamdan kalkıp "Tamam kuzum. " dedi.

Kapıdan çıkmadan önce "Yarın sabah köye gitmek için yola çıkacağım. Pazar geceye doğru dönerim. " dedim. Dudaklarını büktü. İşaret parmağını sallayarak"Tamam ama her aradığımda açacaksın. Ayrıca bana canlı konumda atacaksın. "dediğinde oflayarak "Tamam, tamam. "dedim.

Kapıdan çıktığımda o da kapı ağzına geldi. " Ben de sabahtan eve dönerim."dedi. "Tamam. Hadi git yat. Ayakta uyuyorsun. Sabah sekiz gibi kapına gelirim." diye onu kovaladım. Akça odaya girip kapıyı örttüğünde ben doğruca Ali'nin odasına doğru yürümeye başladım. Telefonumu alıp başka bir odaya geçmeyi planlıyordum. Koridorda ilerlerken kaç oda olduğuna göz attım. Koridor boyunca beş oda vardı, üçü solda ikisi sağda, köşeyi dönüp diğer uzantıya geçtiğimdeyse üç oda da oradaydı. Ev değil mübarek şatoydu. Bu kadar çok oda olduğuna göre belki de burada yaşayan yalnızca Ali değildi.

Alt kat komple oturma odaları, yemek salonu ve kocaman bir mutfaktan oluşuyordu. Eve girdiğimde elbette dolanıyormuş gibi yaparak göz atmıştım. En aşağıdaki katta ne olduğunu bilmiyordum. Oraya inmek dikkat çeker diye vazgeçmiştim. Ali'nin odasının önüne geldiğimde kapısının ardına kadar açık olduğunu fark ettim. Sessiz adımlarla kapının aralığına yaklaştım ve içeriye göz attım.

Gördüğümle yerime çakıldım. Elim kapının kenarını kavramış halde nefesimi tutarak onu izledim. Daha önce var olmadığına emin olduğum uzunca bir kanepe çalışma masasının olduğu yere yerleştirilmişti. Masa da kapının hizasında kalan duvarın dibindeydi. Beni olduğum yere çivileyen şeyse; Ali'nin elinde bir kitapla loş ışıktaki haliydi. Başını öne eğip kitaba odaklanmıştı. Siyah saçları iyice dağılmış, bazı tutamlar alnına dökülmüştü. Koyu kirpikleri gözlerini yarı yarıya kapatmış haldeydi. Tanrım! Adam zaten cüsseliydi ama kanepeye uzattığı bacakları resmen başkasına oturacak yer bırakmamıştı. Kocaman koltuğu tek başına kaplamıştı.

Dirseğini kanepenin koluna yaslamış, başını da yumruk yaptığı eline bırakmış haldeydi. O kol kaslarındaki şişen damarlar odadaki azıcık ışığa rağmen görünüyordu. İtiraf etmeliydim ki şu ana kadar bir erkeğin kitap okumasının beni tahrik ettiğini bilmiyordum. Dudağının kenarı kıvrıldığında ağzımdan küçük, hızlı bir nefes kaçtı. Ve o başını yavaşça kaldırıp bana baktı. Kurnaz gözlerindeki ışıltıdan onu izlediğimi bildiğini anlamıştım. Yanaklarım ısındı. Gözleri üzerimdeki ona ait kıyafetlerde dolaştığında o minik kıvrılma bir gülümsemeye dönüştü.

"Gel."dediğinde tıpış tıpış yürümeye başladım. Akça haklıymış, içimde cidden evcil bir kedi varmış! Kitabını kapattı ve bacaklarını toparlayıp oturur pozisyona geçti. Ben de koltuğa oturmak yerine karşısına dikildim. Derin bir nefes bırakıp "Çok yakışmış."dedi. Elimle sürekli aşağı kayıp dizlerimin altına kadar inen şortu çekiştirip "Dalga geçme."diye tersledim.

Bana bakarken gözleri ışıl ışıldı. Eskiden bu kadar gülümsediğini hatırlamıyordum. Şortu çekiştiren bileğimi kavrayıp beni bacaklarının arasına kadar çekti. Elimi şortun kenarından çekip "Yardımcı olayım."dedi. Neden ben hallederim demek yerine ona mal gibi bakıyordum emin değildim. Hormonlarım tavana değiyordu ama ondan emindim. Uzun tişörtü kaldırdığında nefesim tekledi. Şortu üç kez katladığımı görünce dişlerini göstere göstere gülümsedi. Sıcak parmakları şortun kenarını kavradı ve elektrik yemişim gibi irkildim. Göğsüm gereğinden fazla çarpıyor, nefesim sıklaşıyordu. Katları yavaş hatta fazla yavaş bir şekilde açmaya başladı.

"Ben.." dedim sesim içime kaçmış gibi. "Halledebilirim." Asla söylediğim inandırıcı değildi. Tenime değen, kalça kemiklerime sürtünen parmakları nedeniyle ıslanmıştım. Dudaklarını yaladı. "Bitti bile." dediğinde sesi fazla kalındı. Bir eliyle yukarıda tuttuğu tişörtümü bıraktı. Kumaş yeniden aşağıya doğru kayarken diğer eli artık beli boşta olan şortu tutuyordu. Sonra onu da bıraktı. Şort ayaklarımın dibine düştü. Elini tişörtün altından çıkarmadan hemen önce parmaklarının tersiyle kalçamdan aşağıya doğru bir çizgi çizdi.

Lanet olsundu! Tüm kontrolümü, sorularımı, cevaplarımı siktir edip üzerine tırmanmama ramak kalmıştı! Ne oluyordu bana? Bana ne oluyordu? Yakın zamanda yüzüne tükürdüğüm adamın üzerine oturmak için can atıyordum. Başını kaldırıp bana baktığında yüzüne vuran azıcık ışıkta benimle birlikte kesilmişti ama buna rağmen o parlak karaları görmek ve arzuyla kasılan çenesini izlemek içimde hiç tanımadığım bir vahşiyi ortaya çıkarıyordu. Gözleri göğüslerime odaklandığında "Leyla!"dedi ama o nasıl bir demekti. Sesinin, tınısının bir rengi olsaydı gözleri gibi siyah, teni gibi esmer olurdu. Sivrilmiş göğüs uçlarım artık sütyensiz olduğumu belli edecek şekilde tişörtten görünüyorlardı. Elleriyle koltuğu sıkıca kavradığını gördüm. Kendini benim gibi kontrol etmekten acizdi. Ve bu bana gizli bir tatmin yaşattı. Keza bacak aram, karnım, boynum her yerim aşırı sıcaktı. Avuç içlerim karıncalanmış gibiydi.

İhtiyaç hiç bu kadar dile gelmemişti.

Ali gözlerini sıkıca yumdu. "Geri git Leyla."dediğinde başta anlayamadım. Bir şeyi anlayacak gibi de değildim, kulaklarım kendi hızlı nefeslerimden uğulduyordu. Ona uzanmak ve yüzüne dokunmak için elimi kaldırdım. Ama Ali dişlerinin arasından tıslar gibi "Geri çekil"dediğinde nefesim boğazımda kaldı, elim yanıma düştü ve geriye doğru birkaç adım attım. Gözleri hala kapalı halde, kelime kelime "Sakın. Bir. Yere. Gitme. Beni.Bekle."dedi ve yerinden ok gibi fırlayıp odadan kaçar gibi çıktı.

Nefesim boğazımda arkasından bakakaldım. Uyuşmuş gibi olan bacaklarımla onun kalktığı yere ilerleyip kendimi bıraktım. Aramızda çatırdayan bir elektrik vardı. Kaçması bir tarafımı hayal kırıklığına uğratmışken bir tarafımı da rahatlatmıştı. Çünkü belli ki ondaki irade ben de yoktu. Ona doğru attığım tek adımla aramızda ki tüm iletişim değişmişti. Bana karşı tepkisiz duran adam gitmiş yerine ateş gibi yakan ve oldukça da arsız bir adam gelmişti. Bacaklarımı toplayıp koltuğa kıvrıldım. Vücudum yorgunluktan ve yüksek hormanlardan iyice yorgun düşmüştü. Kafa karışıklığı biraz da moral bozukluğu ile gözlerimi kapattım. Ali gelene kadar dinlenecektim. Şortum yerde kalmıştı ama hiç giyecek hava da değildim. İki dakika dinlenir öyle giyerim diye düşündüm.

Ayrıca kendime Ali'ye temas etmeme kanunu koymaya karar vermiştim. Keza tek bir acaba düşüncesi aramızdaki mesafeyi kısaltmıştı. Gerçeğe giden yolda ona tüm benliğimi teslim etmek sonrasında yaşanacak bir hayal kırıklığında beni mahvederdi.
Ve takip ettirmesi hakkında onunla kavga bile edememiştim!

Çıplak bacaklarımı yumuşacık kumaşa sürterek gerildim ve şöyle bir yan tarafıma doğru dönüp iyice dinlenmiş halde gözlerimi araladım. Çift kişilik yatakta koyu lacivert bir yastıkla bakışıyordum. Benim yatağım tek kişilikti ve hiç bu renk bir yastık kılıfımda yoktu!

Kafamı kaldırıp baktığımda odamda değil Ali'nin odasında olduğumu idrak ettim. Üzerimde yumuşacık ince bir yorgan vardı. Etrafa bakındığımda odada kimsenin olmadığını gördüm. Yatak oldukça büyük olduğundan genel bir dağınıklığı vardı. Yani yanımda uzanmışta olabilirdi ya da ben döne döne yatıp bozmuş olabilirdim. Bende ki bu rahatlık nereden geliyordu Allah aşkına?
Yüzümü gözümü yıkamak için ayaklandım. Banyoda işimi gücümü hallettikten sonra çalışma masasının üzerindeki telefonumu aldım ve saatin sabah on olduğunu gördüm. Yola çıkacaktım ama uyuyakalmıştım. Öfleye öfleye odada dolandım. Arama kaydından Akça'nın adını bulup hemen aradım. Bu halde aşağı inemezdim neticede. "Günaydın kuşum."diye yanıtladı.

"Günaydın canım. Uyuyakalmışım ya sen daha buradasın değil mi?"

"He yok canım ben çıktım erkenden. Sen de uyuyorsun diye dokunmadım."dedi. "Aaa! Keşke çağırsaydın! Neyse kuşum bana kıyafetleri bıraktın değil mi?"diye sordum. "Tabi tabi. Sabah Ali Beye bıraktım. Eee...Bir de köye gitme muhabbetinden bahsettik. Neyse ki seninle gelecek. İçim nasıl rahatladı bilemezsin!"dediğinde "Akça!"diye söylendim. Ateşle barut gibiydik zaten. Bir de birlikte gidip işleri daha beter hale mi getirecektik? "Neyse Leyloş öpüyorum seni. Kendine dikkat et."dedi ve kapattı. "Günaydın."diyen sesle biran boş bulunup sıçradım.

Kapıya doğru döndüğümde Ali'yi gördüm. Üzerinde bedenini saran kısa kollu, koyu lacivert bir gömlek ve altında koyu renk bir kot vardı. Onu süzdüğüm çok belli olmasın diye bakışlarımı kaçırıp "Günaydın."diye cevapladım. Etrafta bir şey arıyormuşçasına bakınırken "Akça'nın bıraktığı çantayı alabilir miyim? Üzerimi değiştirip acil çıkmam gerek."dediğimde "Tabi giyin, kahvaltını yap sonra çıkalım."dedi.

Başımı itiraz ederek salladım. "Ben yalnız gitsem daha iyi olur Ali. Hem birlikte çok dikkat çekeriz. Zaten pazar akşama dönmüş olacağım. Evde ya da bahçede bir şey bulursam seni haberdar ederim." Yanıma doğru adımladı ve "Gereksiz inat yapmasan da sulhu devam ettirsen. Samsun'a kadar jetle gideceğiz. Oradan arabayla devam ederiz." Uzanıp bir tutam saçımı kulağımın arkasına sıkıştırdı. Az kalsın dokunmak yok diye bağıracaktım. Lanet herifin her dokunuşu içimde bin kelebeği özgür bırakıyordu. Yine de ağzımı aralayıp "Hayır."demeyi başarabildim. "Bu hoş olmaz."desem de dudaklarını büktü. "Kime göre?"dedi ve arkasını dönüp ilerlerken "Çantayı Ayşe Hanım iki dakikaya getirir. Dediğim gibi önce kahvaltı sonra yolculuk. Seni aşağıda bekliyorum."dedi ve çıktı.

***

Jete binerken de Ali'nin zenginliği karşısında şaşkındım, inerken de aynı duyguyu yaşıyordum. O mektuplar hakkında konuşmaktan kaçınıyordu. Bense alacağım cevaplardan korkuyordum. Üstelik düşmanlık perdesini sonunda sıyırıp bir köşeye atabilmiştim ve hazırlıklı olmaya çalışsam da başaramıyordum. Uçak yolculuğu kısa sürmüş, evden çıkmamızdan iki saat kadar sonra Samsun'dan araçla köye doğru yol almaya başlamıştık. Resmen özel uçaktan inip cipe binmiştim ve görevlilerin bakışlarına da sinir olmuştum. Ali'de gayet spor giyinmişti ama ona kimse dik dik bakmıyordu. Gerçi hostesin beni süzen tavrına Ali'nin tepkisi hoşuma gitmişti. Karşı koltuğumdaydı ve uzanıp çenemi kavrayıp başımı kaldırmış sonrada dudağımın kenarını okşamıştı. Pislik herif fena oynuyordu.

Şimdi de o şoför koltuğundaydı, ben de yanındaydım ve ikimizde fazla sessizdik. Radyo bile açmamıştık. Dışarıda akıp giden yola bakıyordum. Köye doğru ilerledikçe ormanı çevreleyen yollara sapıyorduk. Uzun ağaçların yanından geçmek bana her daim neşe verirdi. "Ali."dedim başımı ona doğru çevirerek. "Sana karşı koyduğum sınırları kaybediyorum."dediğim an anlık başı bana doğru döndü, sonra yeniden yola baktı. Homurdanarak "Bunu kötü bir şey gibi söylüyorsun?"dedi. Parmaklarımı birbirine kenetleyip "İyi mi kötü mü bilmiyorum."diye itiraf ettim. "Bana ne bulacağımı söyle."dedim sonunda. Direksiyonu kavrayan elleri sıkılaştı. Başını bana çevirip "Bilmiyorum Leyla."dedi. Yeniden yola baktığında "Vural bana yazdıklarını hiç okutmadı da anlatmadı da! On sekiz yaşındaydım ve bana güven diyen dostuma güvendim! Sonunda o toprağa ben hapse girdim!" Sinirlenmişti. Yüzü o eski soğuk haline hemen dönmüş yine mimiksiz kalmayı başarabilmişti. "Bu ne demek?"dediğimde sessiz kaldı. Bir süre sonra "Mektupları bulursak eğer aradığın o cevaba kavuşamayabilirsin. Ya da kavuşsan bile başka ihtimalleri kaçırabilirsin." Gözleri bana döndüğünde orada büyük bir hüzün gördüm.

"Benim o mektupların peşine düşmemin bir nedeni var Leyla ama sen istiyorsan bulacağım. Ve sonunda ikimize ne olacağına sen karar vereceksin."

Ne demek istemişti? Bana bakarken neden o kadar üzgündü? Niye sesi umutsuz bir rüyayı anlatır gibi çıkmıştı? Evet mi saklıydı bu sözlerin içinde? Kalbim korkuyla kasıldığında yüzümü cama doğru döndüm. Onunda sert bir nefes bıraktığını işittim. Araba zik zak giden yolardan kolayca dönerek olması gerektiğinden daha hızlı bir şekilde köy yoluna varmıştı. Mezarlıkların yanından geçtiğimizde Ali'nin başı bir an oraya dönmüş ve yüzü acıyla çarpılmıştı. Annesi ve babası orada yatıyordu ve annesiyle ilgili dediği hala aklımdaydı.

Ona güzel bir şey demek ve biraz olsun içini rahatlatabilmek için dudaklarımı aralamıştım ki gökyüzüne doğru yükselen yoğun dumanı gördüm. Korkuyla "Ali!"dedim ama o hızını arttırmıştı bile. Bir iki dakika geçmeden bizim eve giden rampayı geçmiştik. Ve sonra gördüm.

Evim ateşler içindeydi.