4. bölüm · KALP YARASI

KARA KELEBEK

Özlem Çoban

KALPLERE BASMAYI UNUTMAYALIM ❤️❤️

****

LEKELİ

Sokağın başında arabayı çalışır halde bırakıp hızla indim. Leyla'nın evine doğru koşar adım giderken sanki sağım solum kararmıştı. Yalnızca önümü görebiliyor ve kafamın içindeki uğultuyu duyuyordum. İhsan'ın arabasını gördüğümde eğildim ve araca yaklaştım. İçi boştu.

Hızla yanından geçip evin arka tarafına dolanmaya karar verdim. Çalılıkların arasından dalıp ot bürümüş toprakta hızlı ama sessiz ilerlemeye başladım. Leyla'nın evi karanlıktı. Evin arka duvarına yanaşıp Vural'a ait odanın camına geldim. Eski evlere girmek çok kolaydı. Ahşap pervazı biraz zorlamak kilidi kırmak için yeterliydi. Kilidin olduğu yere avucumu dayadım ve birkaç kez itekledim. Tık sesiyle pencere aralanıverdi. Ellerimle bedenimi öne çektim ve silahımı bırakmadan pencereyi itekleyip sessizce içeriye girdim. Kulaklarımda korkunç bir uğultu vardı. On iki yıl sonra en yakın arkadaşımın, öldürdüğüm can dostumun odasına ayak basmıştım. Burnuma çarpan o eski kokuyla irkildim.

Karanlık odada gözlerimi kısacık bir an gezdirdiğimde hala aynı battaniyenin yatağına serili olduğunu gördüm. Elimdeki silah ağırlaştı. Kulaklarımda şimşekler patladı. Ensemden içeri görünmeyen yağmur damlaları indi. Sanki biraz sonra yüzüm kanla kaplı suyu kapaklanacak gibiydi.

Bazı anıların sesi yüze çarpan bir elden daha fazla kulaklarda yankılanırdı.
Ve bazı anılar kurşunun delip geçtiği yerden daha fazla can acıtırdı.

Ağır adımlarla kapalı kapıya yöneldim. Ayakkabılarım ahşap zeminde ses çıkarmaması lazımdı. En ufak bir gıcırtı Leyla'ya zarar gelmesine neden olabilirdi. Evin içinde yankılanan bir çift ayak sesi işittiğimde başımı kapıya yasladım. Kulpa yavaşça asıldım ve kendime doğru birkaç milim çektim. Açılan kapının aralığına göre kendimi konumladım.

Cebimden susturucuyu çıkarıp silahın ucuna monte ettim. Aralıktan evde gezenin konumunu saptamaya çalıştım. Tam karşımdaki oda Leyla'nındı. Biri onun yarı aralık duran kapısını ayağı ile itekledi. Parmağım tetikte adamın görüş açıma girmesini bekledim. Adam kapının ağzında belirdiğinde bende Vural'ın kapısını hızla açıp silahımı karşıma doğrulttum ve saniyeler içinde fark ettiğim şeyle tetiğe bastım.

Leyla'yı kucağına alan adamın kafası geriye doğru savrulurken kollarındaki kadına doğru hızla atıldım. Şerefsiz herif yere devrilmeden hemen önce Leyla'yı yakaladım. Onu adamın kollarından söküp kendi göğsüme doğru çektim. Ender'in köpeğinin cesedi küçük odanın girişine serilmişti. Adamın alnının ortasında bir delik ve yere doğru sızamaya başlayan kanı vardı. Gözlerimi yerdeki heriften kucağımda küçücük kalan kadına çevirdim. Bu sikik dünyada uzun zaman sonra ilk kez ne yapacağımı bilemedim.

Kafası sol koluma yaslanmış haldeydi, koyu tutamları yüzüne dağılmış, gömleğime yayılmıştı.
Derin bir soluk çekmeye gönlüm razı gelmedi. Hareketlenmesini, gözünü açıp korkmasını hatta suratıma yine tükürmesini beklediğim o kısacık anda hiçbir şey olmadı. Gözlerini aralayıp beni alabora etmedi. İçime yayılan korkuyla neredeyse silahımı düşürüyordum. Hemen solumda kalan, pencerenin önündeki koltuğa ilerledim. İncitmemeye çalışarak küçük bedenini koltuğa bırakırken ben de dizlerimin üzerine çöktüm.

Sırtımı kapıya dönmemem gerekirdi ama onun iyi olduğunu bilmek ciğerlerimi delecek bir mermiden daha önemliydi. Perdeden sızan ay ışığı beyaz çehresini aydınlatmıştı. Saçlarını yüzünden çekerken parmaklarım ipeğe dokunmuşlar gibi mest oldular. Oysa benim ellerim nasır bağlayalı çok olmuştu. Ve Kâbil kadar kirli olan bu ellerin mest olması değil ateşte yanması lazımdı.

Küçük burnunun ve dudaklarının üzerindeki nem hafifçe parlıyordu. Başımı eğip dudaklarına doğru yaklaştım. Göğsüm sıkıştı. Sadece koklayacak ve emin olacaktım. Gerçi adamı vurduktan sonra yatağın dibindeki bezle şişeyi görmüş olsam da yine de emin olmak istedim. Dudaklarının arasından sızan sıcak nefesi çeneme çarptı. Burnuma dolan kokuyla bayıldığını anladım. O an geri çekilmem gerekirdi.

Ama cennetle cehennem o aralıktaydı.

Onun bana olan nefreti ne köyler, kasabalar yakardı. Sırf bunun için bile ayağa kalkmalı ve bir adım geri çekilmeliydim. Onun yerine öylece kalakaldım. Gözlerim siyah, gür kirpiklerinde oyalandı. O fırtınalı gökyüzünü taşıdığı gözlerini örten kirpikleri bir kez olsun Delikan'ı fark etmemişti. Ufak burnu bu halinde bile inatçı bir hal almıştı. Hele içkiden kızaran dudakları azıcık aralanmış ve bir daha asla bu kadar yakınımda olamayacaklarını bana gösteriyorlardı.

Yüreğime verdiğim sözü çiğnedim. Lekeli olarak başımı eğip boynuna dökülen saçlarına burnumu değdirdim. Tek bir soluk için koca bir yemini ezip geçtim. Öyle derin bir nefes aldım ki ciğerlerim Leyla'yla doldu. Allah belamı verecekti. Bir kez daha dedim içimden. Teninden yayılan mis gibi taze bahar kokusunu derin derin soludum. Delikan'a Lekeli olarak ettiğim ilk ihanetti bu. İlk ve son kez ona bu kadar yakın olmanın vermiş olduğu bir hülyanın içine düşüvermiştim. Bu yaptığım kahpelikti.

Parmaklarım hala saçlarını okşuyor, yüzüm boynuna milimler kalmış halde duruyordu. Bedenim bir kalkan gibi önüne siper olmuştu. Bir kozanın içinde kendimi kandırdığım bir an ayırdım bana. Uzansam dudaklarım beyaz tenine, boynunun kıvrımına dokunurdu. Bir türkü gibi ağıt yakardı belki. Teninden de nefret sızar mıydı acaba? Peşinden kapısına geldiğimde bana nasıl baktığını anımsadım. Yüzüme bakarken nasıl yüzünü tiksintiyle buruşturduğunu, bana asla gülümsemeyecek dudaklarını öfkeyle sıktığını, savurduğu her kelimenin beni nasıl delip geçtiğini görmeyen gözlerini...

"Ne bedduaymış be Leyla?" dedim sitemle.
Son kez baktım güzel çehresine. Asla hak etmediğim ve edemeyeceğimi bildiğim surata bakmak kendimi boktan bir hale soksa da baktım durdum. İşin en ağır tarafı, Leyla’nın yüzü bu yedi sülalesini siktiğimin dünyasında asla bir aile kuramayacağımın kanıtıydı. Karnının üzerinde duran ellerine uzanmamak için zor tuttum kendimi. Ayağa kalkıp kozamdan çıktığımızda ben yine sadece Lekeli olacaktım. Evine getirdiğim düşmanlarımı alıp götürecek, pisliğimi bulaştırdığım her yeri temizleyecek ve var olmamış gibi çekip gidecektim.

Başımı boynundan çekip tuttuğum soluğumu bıraktım. Parmaklarımı kor gibi ısıtan saçlarından çektim. Ondan her uzaklaştığım milimle bedenim yeniden soğumaya başladı. Usul usul ağrıyan kalbim son kez olduğunu anlamış gibi sertçe kasıldı. Hissettiğim acıyla dişlerimi sıktım. Ayaklandığımda gözlerimi ondan çekmeden cebimdeki telefona uzandım. Daha fazla vakit kaybetmemek için Alparslan'ı aradım. Telefonu kulağıma dayarken hat açıldı. Endişeli bir sesle "Abi." dedi Alparslan.

"Leyla'nın evinin çevresindeki durum ne?"
"Senin peşinden bende çocuklarla geldim. Evin etrafında üç puşt vardı. Paketledik. İçeri girmedik."
Başımı çevirip yerde kan birikintisi içinde yatan adama baktım. "Burada da Leyla'yı bayıltmış bir şerefsiz var." dedim dişlerimin arasından. Ona dokunan parmaklarını kırmak istiyordum. "Yarım saatin var Alparslan. Bu pisliği evden çıkarın. Tek bir kan lekesi kalmayacak şekilde temizlet. Leyla kendine geldiğinde evde hiçbir farklılık görmemeli." dediğimde "Tamam abi." dedi hemen.

"Aracı geride bıraktım onu kapıya getir. Farları kapalı tut, kimse fark etmesin."
Biran sessiz kaldı. Ne yapacağımı anlamış gibi "İki dakikaya kapıda olur abi." dedi. Elbette evinden ceset çıkarılırken Leyla'yı koltukta bırakacak değildim. Telefonu kapatıp cebime geri tıkıştırdım. Silahımı belime taktıktan sonra eğilip onu yeniden kucaklayacaktım ki tişörtüne sıçrayan kanı fark ettim. "Şansımı sikeyim!" dedikten sonra telefonu yeniden cebimden çıkarıp Alparslan'ı aradım. Hat iki çalışta açıldı. Alparslan konuşamadan "Arabayı beş dakika sonra getir. Ben çıkana kadar da kimse eve girmesin Alparslan. Gireni sikerim." dedim kapattım.
Yerdeki ölü şerefsizin kanı Leyla'ya sıçramış, benim pisliğim dönüp dolaşıp onu bulmuştu. Sinirle yumruklarımı sıkıp gözlerime dayadım.

Ender'i parçalayacaktım. Leşini de ibreti alemlik hale getirecektim. Ona el uzatabileceğini düşünen kim varsa başına bir gazap gibi çökeceğimi bilecekti. Kızın tişörtünün değişmesi lazımdı. Ne bok yiyecektim? Adamlarımın arasında kadın da yoktu! Hızla dönüp Leyla'nın odasına yöneldim. Yerdeki adamın üzerinden geçip odaya girdim. Kapı pervazının yanındaki prizin düğmesini yukarıya doğru çekip içeriye sarı ışığın dolmasını sağladım. Şerefsizin kanından birkaç damla duvara da sıçramıştı. Ama Alparslan hallederdi.

Gözlerim odasında gezindi. Az eşyası vardı. Belki de sık gelmediği için bu kadar az eşyayla idare ediyordu. İki kapaklı eski dolabını açtığımda içinin neredeyse boş olduğunu gördüm. Kapakları kapatıp şöyle bir bakındım. Yatağın dibinde duran bavula yöneldim. Kapağını kaldırdığımda aradığım kıyafetleri bulmuş oldum. Belli ki beni gördükten sonra eşyalarını boşaltmaktan vazgeçmişti. İyi ki de vazgeçmişti çünkü yarın ilk iş onu bir şekilde bu köyden gönderecektim.

Katlı tişörtlerinden üzerindekiyle aynı renk olan mavi olanı çekip aldım. Tişörtü açtığımda elimdekinin desenli olduğunu gördüm. Adamı kafasından vuran aklımı sikecektim! Önce bacağından vurup Leyla'yı alsaydım sonra adamı boğabilir ya da vurabilirdim. Biran gözüm kararmıştı ve tek kurşunla ortalığın amına koymuştum.

"Çok içti sonuçta. Üzerindeki tişörtü hatırlayacak değil." diye söylenerek geriye döndüm. Yerdeki adamın önüme gelen koluna tekmeyi atıp geçtim. Elimdeki tişörtle Leyla'nın yanında dikilmeye başladığımda yapacağım şeyi kafamda büyüttüğüme kendimi ikna ediyordum. Kızın tişörtünü çıkaracak ve yenisini giydirecektim. Odadan sızan ışık onu aydınlatsa da ben bakmak zorunda değildim. Neticede ilk kez birini soyacakta değildim. Bu gereksiz heyecanım sinirlerimi bozmaya başlamıştı. Üstelik elimdeki tişörtü biraz daha sıkarsam giyilecek yeri kalmayacaktı.
Tişörtü koltuğun kenarına bıraktım.

Önce arkamda kalan kapıyı sonra da pencereyi kontrol ettim. Biraz daha oylanırsam hiçbir şeye gerek kalmayacak Leyla kendi kendine ayılacaktı. Kızın başına geri döndüğümde yeniden dizlerimin üzerine çöktüm. Ellerini bedeninin iki yanına bıraktım. Parmaklarım tişörtünün eteğini sıyırırken gözlerimi yüzünde tuttum. Tenine değmemek için resmen tişörtü baya yukardan çekiştiriyordum. Ellerim bir şeye çarptığında derince yutkundum. O yüksek tepeleri aşarken kendime az kaldığını hatırlatıyordum. Kollarından çıkarabilmek için gözlerimi omuzlarında tutarak tişörtü çekiştirmeye devam ettim. Önce bir kolunu sonra diğerini çıkardığımda tişörtü boynunda toplamayı başarmıştım.

Kafasından geçirip saçlarını kurtardıktan sonra nefesimi sertçe bıraktım. Elimde çıkarmayı başardığım mavi tişörtle kaldım. Onu katlayıp gömleğimin açık yakasından içeriye doğru yerleştirdim. Uzanıp diğer tişörtü aldığımda arkamdan sızan ışığın Leyla'nın beyaz tenine vurduğunun farkındaydım. Gözlerimi yüzüne çevirip dünyadan bir haber duran haline baktım. Savunmasızdı. Ve onun bu hali bende bir içgüdü gibi sarıp sarmalayıp saklamam gerektiğini kulağıma fısıldıyordu. Avucumu başının altına yerleştirip kafasını biraz kaldırdım ve sonra tişörtü başından geçirmeyi başardım. Resmen bir şükür nefesi verdim.
Koltuk tarafında kalan koluna uzanıp kaldırdığımda tişörtü çekiştirmeye çalıştım.

Bedenim resmen kızın üstüne yığılmıştı. Bu gidişle bakmayacağım derken iki büklüm duran kızı ben boğacaktım. Elinden geçirdiğim parçayı aşağı doğru çekerken gözüme bir siyahlık çarptı. Bakmamak için verdiğim onca çabama rağmen gözlerim hemen o siyahlığı buldu. Siyah sütyeninin altında kaburgalarının ortasına siyah bir kelebek yaptırmıştı. Kanatlarını iki yana genişçe açmış, acısını desenlerine yansıtmış, gölgelerden oluşuyormuş gibi görünen harika bir kelebekti.

Daha önce göğsüme çok darbe yemiştim. Hem de gerçek darbeler... Ama böyle balyoz etkisiyle bana çarpan hiçbir darbe almamıştım. Ne yüzüme attığı tokat ne de sözleri bu kadar ağır değildi. Hızlı tişörtü üzerine giydirirken titreyen ellerim bana inat davranıyorlardı. Göbeğini de kapattıktan sonra yumruklarımı sıkıp kendimi geriye doğru bırakıp kalçalarımın üzerine oturdum. Yüzü bana dönük halde saçları koltuktan aşağıya sarkmış, bir nehir gibi salınıyorlardı. Ve göğsünde kara kanatlı bir kelebeği taşıyordu.

Titreyen telefonumu açarken bile gözlerimi yüzünden alamadım. "Efendim." dedim. Sesimde içimdeki depreme ait tek bir yankı yoktu. Ama bir kara kanatlı kelebek beni devirmek üzereydi, onunsa bundan haberi bile yoktu.
"Abi. Araç kapıda, daha bekleyelim mi?" diye sorduğunda her zamankinden daha ters bir halde "Geliyorum." diye yanıtladım. Telefonu kapatıp zorla da olsa ayağa kalktım.

Sabahına anamı gömdüğüm, gecesinde de kendi mezarımı açtığım bir gündü ve bir türlü bitiremiyordum.
Bu benim gibi adamlar için bile kötüydü. Onu kollarımın arasına alıp kapıya doğru yöneldim. Başı yine koluma dayanmıştı ve kokusunu üzerime sindirdiğinden bihaberdi. Şu halini bilse belimdeki silahı alır vururdu beni. Bu sayede belki ben de kurtulurdum bu cehennemden. Ne iyi olurdu.

Kilidini bozdukları kapıyı ayağımla açıp dışarıya çıktık. Karanlık bahçede beni karşılayan Alparslan oldu. Onu vurma ihtimalimi düşündüğünden olsa gerek hiç yorum yapmadı. Bahçe kapısının ağzına çekilen araca yaklaşana kadar beni takip etti. Çocuklardan biri atılıp arka tarafın kapısını açtı. Leyla'yı koltukların üzerine dikkatle yatırdıktan sonra ön koltuğa fırlatıp attığım cekete uzandım. Ceketimi üzerine bırakıp sessizce kapıyı kapattım. Arkama döndüğüm de Alparslan hemen karşımda dikilmekteydi.

"Kilidi ve anahtarlarını değiştir. Leyla'nın uyanması sabahı bulur. Yine de işi yarım saate hallet."
"Abi."dedi biraz çekingen. "Kızı yeniden evine bırakmak ne kadar iyi olur bilemedim hani."
Serinlemeye başlayan geceden ciğerlerime derin bir nefes çektim. "Sabah yatağında biraz baş ağrısıyla kalkacak ve hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam edecek. Evin etrafına adam yığ. Kuş uçmasın." Sıkıntım gittikçe artıyordu. "İhsan'ı buldun mu?" diye sordum.

Alparslan yumruğunu avucuna vurup "Amın evlatları çocuğun bacağına sıkıp ilerideki tarlaya atmışlar. Sen içerideyken onu şehre doğru yola çıkardım. Hastane işini de hallettim. Polis olaya karışmayacak." dediğinde başımı salladım.
Alparslan aracın önünde dikilen Murat'a "Geçin oğlum siz içeriye. Önce iti çıkarın."dedi. "Hemen abi." diye atılan Murat birkaçına daha el edip eve yöneldiler. Alparslan bahçe kapısının ağzından çekilip benim yanıma geçti.

"Abi bu Ender olayı çok kafamı kurcaladı benim. Öyle eli götünde kalktı geldi. Sana ahkam kesip Leyla Hanımı kaçırmaya çalıştı. Hani racon kesmenin bile bir adabı var. Bu işte bir bit yeniği var gibi." Derin uykuda olan kadına şöyle bir bakındım. Ara sıra iç çekiyor gibiydi. Omuzları yükselip alçalıyordu. Daha fazla bakmam bana zarardı. Sırtımı araca yasladım.
"Yoklayacaklar oğlum beni. İçeride olan dışarıya yansıyacak mı diye bakacaklar bi. Böyle Ender gibi yol bilmez iz bilmez sazanları da önden atacaklar. Bu malı nasıl gazladılarsa gelip önüme konuşacak götü olmuş. Normalde babasının eteğinden ayrılmaz."

Alparslan'ın sıkıntıyla aldığını nefesi işittim. "Dayıya söyleyecek misin?" diye sorduğunda boynumu sağa sola esnettim. "Çoktan haberi olmuştur. İstanbul'a geçince uğrayacağım yanına." dedim. "Anladım abi." dedi. Bir şey diyecekmiş gibi gözü arabanın içine takıldı. Sonra "Ben içeriyi kontrol edeyim.” deyip bahçeye yöneldi. Leyla'yla ilgili kafasına takılanlar vardı. Anlıyordum. Ama onunla ilgili konuşulacak konu kalmamıştı. Tıpkı bir gün önce olduğu gibi yarın da emniyetini sağlayacak ve bir daha karşılaşmamak üzere hayatından yol alacaktım.
Dakikalar geçerken eve girip çıkan çocukları izledim.

Bu gece olanlara dair her şeyi birer birer siliyorlardı. Biraz sonra onu yatağına geri bırakacak ve bu köyden dönmemek üzere ayrılacaktım. Leyla da birkaç hafta daha beni hatırladıkça küfürler edecek sonra yine unutacak ve hayatına devam edecekti.

Her zaman unutulmamış mıydım ki?

Kafamı hızla iki yana sallayıp silkelenmeye çalıştım. İçine girdiğim bu boğukluktan kurtulmalı, bu köye adım atmadan hemen önceki halime geri dönmeliydim. Lekeli’ydim ben. Bu lakabı sevabına almamıştım. Parçalanan etlerden akan kandı Lekeli'nin anlamı. Ve bu gece bu lakabın hakkını sonuna kadar teslim edecektim.

Elleri önünde birleştirmiş halde gelen Taner'e şöyle bakındım. Başını kaldırıp tek düze bir sesle "Abi Ender ayılmış." dedi. "Bizim çocukları tehdit edip bağırıyormuş. Adamları da iki lagu laga yapmışlar ama dayak yiyince korkup kaçmışlar. Ender'i paket edelim mi? Napalım?" diye sorduğunda yumruğumu kapıya geçirecektim ki son anda içerideki kadınla durdum. Yumruğumu havada gören Taner bir irkildi ama çabuk toparladı.
"Onunla ben ilgileneceğim."

Taner'in "Emredersin abi." dediğini işittim ama gözüm evin kapısından çıkan Alparslan'a takılmıştı. Bana bakarak "Ev hazır abi. Kilit değiştirildi ve Leyla Hanımın anahtarlığına yenisi takıldı." dediğinde başımı sallamakla yetindim ve Leyla'yı benden koruyan aracın kapısını açmak için döndüm. Kapıyı açtığım an aracın içindeki otomatik aydınlatıcılarda açıldı. Leyla'nın yüzüne ışık vurdu. Arabanın içine doğru eğildiğimde kokusu burnuma çarptı. Bunca sene sonra hala bu kokuyu hatırlamam benim boktan hafızamın gaddarlığıydı. Oysa ki unutsaydı şu an bir yabancıyı kucaklar gibi hissedebilirdim. Ama benim hafızam bana en büyük düşmandı. Leyla'yı ceketimle birlikte kucaklayıp araçtan çıktığımda saçları yine salınmış, kollarıma yayılmıştı.

Bir kadın saçı, bir adamın nasıl laneti haline gelirdi?

Yedi adımla eve girmiş, beş adımla odasını bulmuş, iki adımla yatağına varmıştım. Özenle yatırdım yatağına. Ceketimi alıp kendi üzerime geçirdim. Burnuma anında sinen kokusu çarptı. Saçlarını yastığına doğru kaydırdım. Bacaklarını uzatabilsin diye ayak ucunda duran küçük yastıkları duvara doğru sıraladım. Hem uykusunda sırtını duvara yaslamaya kalkarsa üşümezdi de. Yatağın ucuna fırlatılmış gibi duran pikeye uzanıp aldım ve göğüslerinin üzerine gelecek şekilde iyice örttüm. Telefonumda bir fotoğrafına bile katlanamazken kader yine sillesini suratıma çarpmış, onunla vedalaşabileyim diye bana bu zamanı vermişti.
Kader beni sevmezdi. Sevseydi, ona hoş çakal demenin kalan birkaç kırıntıyı da silip süpüreceğini bilirdi.

Madem bunu bana yapacak kadar acımasız bir kadere sahiptim, bende hakkını vermeliydim. Eğilip dudaklarımı alnına bastırdım. Yüreğimi sıkan eller, kül edene kadar kavuran bir yangın vardı. Dudaklarımı ondan çekmek Lekeli'ye hoş geldin demekti. Ben de öyle yaptım. Dudaklarım onun beyaz teninden uzaklaşırken "Hoşçakal Kara Kelebek." diye fısıldadım. Geri çekilip odaya şöyle bir bakındım. Her yer temizdi. Arkamda bıraktığıma bir daha bakmadan iki adımla kapısına vardım, ışığını kapattım ve Leyla'yı kendi güzel hayatının içinde bırakmak için hızla çıktım.

***

Bıçağımla kopardığım serçe parmağı fırlatıp attım. Yere düşerken çıkardığı tok sesi işitsem de Ender'in çığlıkları ve yalvarışlarını kulaklarımın duyduğu söylenemezdi. Yere damlayan şapır şapır kanın, sarkan et parçasının, bıçağımın ince ucunda kalan küçük kemiğin bende uyandırdığı hiçbir şey yoktu. Ne bir acıma ne de pişmanlık...

Bana ilk Lekeli dedikleri gün nasıl hissediyorsam büyük bir tarafım hala öyleydi. Kocaman bir boşluk vardı. Bıçağımı masanın üzerindeki metal tepsiye bıraktım. Sıra sıra dizilmiş bıçaklara göz gezdirirken "Söyle bakalım Ender. Sana bu aklı kim verdi? Hangi ecdadını siktiğimin çocuğu seni bana yem diye yolladı?" diye sordum.

Ağlıyordu. Hem de öyle bir ağlıyordu ki sümükleri ağzına giriyordu. Rezil herifin tekiydi. "Se-nin ba-na gücünü.."dedi kesik kesik. Biraz daha ağladı. İyice sabrım tükeniyordu. "Ender, bu sabah gün doğarken sen ölmüş olacaksın. Babanı severdim. Senin cesedini tek parça isteyecektir." Ona doğru döndüğümde boynumu sağa sola esnettim. Elimdeki et bıçağına bakarken titriyordu. "Yalvarırım yapma." diye inledi. "Oğlum sen salak mısın lan?" diye sonunda patladım. " Sesim mezbahanede çınlıyordu. "Ulan götelek! Sen Leyla'ya uzanacaksın da ben seni sağ bırakacağım. Öyle mi?"

"Ben-be-n." dedi başını sağa sola sallarken. Bağlı olduğu sandalye bile adamın altında titriyordu. "Sen ne lan?" diye bağırdım. Elimdeki bıçağı savurup ucuyla çenesine bir kesik açtım. Acıyla attığı çığlık yan taraftaki ağırda bulunan ineklerin bağırmasına neden oldu. Bok yavrusu hayvanları bile korkutmuştu.

Çenesinden aşağıya boşalan kanın bir kısmı gömleğime sıçradı. Bıçağın ucunu omzuna bastırıp "Ne sanıyordun? Gelip mekanıma çökebileceğini mi? Bana ait olanlara uzanabileceğini mi? Sen ne sandın Ender?" diye sordum. Başını bana doğru kaldırdı. Ağlamaktan ve daha önce yüzünü tabağa vurmamdan ötürü gözleri falan şişti. Hatta sol gözü neredeyse kapanmıştı.
"Lekeli'nin dışarda boru-su ö-ötmez dedi. Kulübe diğer-leri çök-meden çök dedi."

Adam iç çekmekten yarım yamalak konuşuyordu. Şahsen işkenceye dayanamayacak hiç kimsenin böyle işlere bulaşmaması gerektiğini düşünüyordum. Gerçi bu herif kimseye kesik bile atamazdı. Bıçağımı omzuna az daha bastırdım. O inledikçe kanı gömleğinde kocaman bir leke halini almaya başladı.

Yalvarıp duruyordu. "Söyle. Kim?" diye sordum. Kan konusuna karışan idrar kokusunu aldığımda bıçağı çekip bir adım geri gittim. Ender'in paçasından akan çişi ayaklarının altına toplanıyordu. "Rum Behzat." dediğinde başımı kaldırıp kan çanağına dönen suratına baktım.

"Sen o ibneye kandıysan ölmeyi çoktan hak etmişsin." Bıçağımı boynuna doğru savurduğumda sağ gözü olabildiğince açıldı. Gırtlağında kocaman bir yarık oluştu ve yüzüme, göğsüme, kollarıma kan sıçradı. Bana yaptığına rağmen babası oğlunu gömebilsin diye çok temiz bir ölüm vermiştim ona. Ender hemen ölmedi tabi. Sandalyede elektrik yemiş gibi üç kez sıçradı. Kollarını çekiştirip patlamış dudaklarından öğürmeye çalıştı. Daha acısız olabilirdi bu iş ama o kadar da değildi.
Bıçağı tepsiye bıraktıktan sonra kapı ağzında bekleyen Alparslan'a seslendim.

"Parmağı al. Rum Behzat'a hediyem olarak yolla." Ender arkamda can çekişirken çıkışa doğru ilerliyordum. Ayakkabılarımın altına bulaşan kan yerde hafif bir kayganlığa neden oluyordu. Dışarı çıkıp hayvan pisliğinin karıştığı havayı soludum. Yüzüm, boynum ve ellerim kan içindeydi. Koşar adım yanıma gelen Rıza hazırda beklettiği ıslak havluyu uzattı. Yüzümdeki ve boynumdaki ıslaklıkları rasgele silerken ellerim yıkanmadan geçecek gibi değildi. Yine de şöyle telefonu tutacak kadar silmeyi denedim.

Öldürmek çok garip bir eylemdi. Akıtılan her bir damla kan yanında akıtan kişinin de bir parçasını götürüyordu. Çocuklara masallarda anlatılan canavarlar suret bulup ben ve benim gibiler olarak onların arasına karışıyorlardı. Cebimden telefonumu çıkardığımda kanın boyadığı parmağım ekranda iz bıraktı. Ender'in babasını arayıp hattın açılmasını bekledim. Adamın oğlunun başına geleceklerden haberdar olmama ihtimali yoktu. Haliyle hat açılır açılmaz "Lekeli." diyen boğuk, öfkeli sesi işittim ve ben de doğrudan konuya girdim.

"Sana saygım var. Bundan ötürü ki oğlunun tek parça halinde alacaksın."

"Cezasını ben kesmeliydim Lekeli. Yanlış yaptın!" dedi yaşlı adam kulağıma.

"Kadın dövdüğünü biliyordun .... Cezasını kesseydin bu akşam gelip benim masamda beni tehdit edemeyeceğini, korumam altında ki kimseye dokunamayacağını bilirdi. Dersen ki kana kan isterim. Sabaha yanındayım."

"Öyle olsun Lekeli. Oğlumu tek parça getir bana."

Hat yüzüme kapatıldığında sıkıntıyla nefesimi bıraktım. Kirlenen telefonu cebime tıkıştırıp arabaya doğru adımlamaya başladım. Katran karası bir ruha sahip olmama rağmen doğacak güneşin güzelliğine kapılmadan edemiyordum. Kapıyı açarken yüzüme vuran ilk ışıkla iç geçirdim. Gölgeleri silmeye ant vermiş gibi duran kızıllıklar ilk kanlı suratıma vurmuştu.

Oysa güneş kararmış olanı ışığı ile temizleyemeyeceğini bilmeliydi.

***

LEYLA

Gözlerimi araladığımda odama sızan gün ışığı beynimi sanki takla attırdı. Ellerimle kafamın iki yanını sıkıp inledim. Bu nasıl bir ağrıydı? Bir küçük rakı beni ne hale getirmişti? Yavaşça yatakta doğrulup oturdum.

Bacaklarıma dolanan pikemi itekleyip ayaklarımı yere sarkıttığımda tabanlarıma çarpan soğuk başta irkiltse de iyi geldi. Rakı kafamı nasıl uyuşturduysa bedenim külçe gibi kalmış, kaslarım sabit yatmaktan olsa gerek tutulmuştu. Tutulan boynumu esneterek ayağa kalktım ve doğru duş almak için banyoya adımladım.

Ağrı kesici işini duş aldıktan sonra halledecektim. Banyo zaten bir lokmacıktı. Üzerimdeki kıyafetleri salonda çıkarayım diye düşündüm ve önce altımdaki eşofmanı çıkardım. Tişörtü başımın üzerinden doğru sıyırırken kumaşın kokusu burnuma geldi. Bir daha kokladım. Bana ait olmayan ama tanıdık gelen bir kokuydu. Yakın zamanda bir yerde almıştım bu kokuyu ama hatırlayamıyordum.

Tişörtü yere bırakıp banyoya doğru adımladım. Baş ağrım fenaydı ve bir ağrı kesiciyle kahvenin yardımı olmadan hiçbir şey düşünemeyecektim.

****
EVVVET LEKELİYE BAYILANLAR OLDU MU?😍
YORUM YAZMAYI UNUTMAYIN. ÖPÜLDÜNÜZ. ❤️😎