3. bölüm · KALP YARASI

İKİ SOFRA TEK KADEH

Özlem Çoban

LEYLA

Nefret ediyordum. İliğimle kemiğimle her şeyimle ondan nefret ediyordum. Titreyen ellerimle anahtarı kilitte zor çevirebildim. Kapı açıldığı an kendimi içeriye attım ve dizlerimin üzerine tıpkı yıllar önce olduğu gibi düştüm.

Dönmüştü.

Gözyaşlarım çenemden süzülüyordu. On beş yaşındaki Leyla gibi acıdan değil, öfkeden ağlıyordum. Ellerimin tersiyle gözyaşlarımı yüzümden hınçla sildim. Tek damlama layık değildi. Buradan defolup gidecektim. Onun olduğu yerde bırak kalmayı havasını solumaya dahi tahammülüm yoktu. Aklıma yıllar önce mahkemede olanlar düştüğünde sinirle dişlerimi sıktım. Mahkeme salonunun kapısından içeri girememiştim ama Ali'yi duymak istemiştim. Ağabeyime neden kıydığını öğrenmek için gizli gizli oralarda beklemiştim. Mübaşir yalvarmalarım sonucunda kapıyı aralık bırakmıştı. Onu elleri kelepçeli gördüğümde yağmurun altındaki hali gözüme düşmüştü. Sonra da çok seviyorum diye kasabayı gidip getirdiği elma şekerlerini hatırlamıştım.

Tüm köy o gece onun ipini kesmişken ben neden diye sormuştum. Ali neden bunu kardeşim dediğine yapmıştı? Hakimin sesini ve ne sorduğunu hiç hatırlamıyorum ama Ali'nin verdiği cevap dün gibi aklımdaydı. Başını hiç eğmemişti. Ayağa kalkıp "Ortak bir tarlamız var. Ben onu satıp köyden taşınmak istiyordum. Vural ise buna karşı çıkıyordu. O gece konuşmak için buluştuk. Anlaşamadık. Kavga çıktı aramızda. O bana saldırınca kendimi korumak istedim. Rahmetli babamın silahı belimdeydi, onunla vurdum onu." demişti. Kelimesi kelimesine aklımdaydı dedikleri. Ağabeyimi mal için öldürmüş, beni kimsesiz bırakmıştı. Onun yüzünden üç yılımı çocuk esirgemede geçirmiştim. Oysa Ali annemin tarhanasından içmiş, babamın ekmeğinden yemiş, ağabeyime yoldaşlık etmişti.
Sonrası yoktu bende. Devamını dinlememiş, kaçmıştım. O andan sonra da içimde tükenmeyen bir nefret döngüsü başlamıştı. Bir daha asla elma şekeri yememiştim. Kimseye bütünüyle güvenememiş, hep bir hata aramıştım.

Derin bir nefes çekip sakinleşmeye çalıştım. Bir an önce toparlanıp İstanbul'a dönmeliydim. Muhtar da evin alıcısı da umurumda değildi. Ayaklarımın üzerine kalkmıştım ki arkamdan "Leyla." diyen sesini işittim. Bir kova buz dolu su başımdan aşağı döküldü sanki. Adımı ağzından duymak küfür gibi geldi. Midem bulandı. Omuzlarımı yeniden bir titreme sardı.
Ayaklarım bana ihanet etti ve ona döndüm. Kapımın az ilerisinde dikiliyordu. Kara gözlerinde hiç duygu yoktu. Ne bir pişmanlık ne de bir öfke hakimdi. Çehresi ise bomboştu. Duvara bakar gibi bakıyordu yüzüme. Bir katil gibi dedi zihnim. Ağabeyimden sonra belki de hedefi bendim.

Onun boşluğuna inat benim harıl harıl yanan kalbimin yüzüme de yansıdığına emindim. Demir kapıma rüzgârın etkisiyle çarpan anahtarlığımın sesinden başka hiç ses yoktu. Onun bir daha sesini duymak istemiyordum. Kapıma asıldığım gibi örtmek için atıldım ama Ali elini yüzeye yaslayarak buna engel oldu.
"Söyleyeceklerim var." Sesi de yüzü kadar boş ve tekdüzeydi. "Defol git kapımdan!" diye bağırdım ve yeniden örtmek için kapıya abandım ama bana mısın demedi.

Kapıdan elini çekmeden örtebileceğim meçhuldü. "Ne istiyorsun be ne?" diye bağırarak kapıyı bırakıp bir adımla dışarıya çıkıp karşısına dikildim. Aramızda tek adım varla yok arasındaydı. Yirmi santimden fazla boy farkı olduğundan başımı geriye kaldırdım. "Söyle!" dedim elimi kaldırarak. Biran yine vuracağım sandı herhalde afallar gibi oldu. Yüzüne bakmıyor olsaydım o kısacık geçişi yakalayamazdım. Hemen ardından yine mimiksiz haline geri döndü.

Bir durdu önce. Sonra da "Burada olduğunu bilmiyordum. Amacım seni rahatsız etmek değil." dedi. Onun ruhsuzluğu beni çileden çıkarıyordu. Böyle tepkisiz böyle küstah ben olmalıydım. Yüzümü buruştum laflarına. "Ben jandarmayı aramadan defol bahçemden. Senin bırak bu kapıya yaklaşmaya bu köye bile girmeye hakkın yok!" dediğim de başını salladı sadece.
"Akşama gidiyorum. Bir daha çıkmam karşına."

"Defol! Daha kirini getirme kapımdan içeri!"
Şöyle bir baktı yukarıdan. Bir şey diyecek sandım ama sadece başını iki yana salladı ve arkasına bakmadan hızlıca bahçe kapımdan çıkıp gitti. Titreyen dizlerim boşluğa düşer gibi gücü çekiliverdi. Kapı ağzına oturdum yeniden. Burnuma çalınan kokuyla afalladım. Kendi defolmuştu ama üzerine parfümünü nasıl boca ettiyse kokusu geri de kalmıştı. Kapıdan güç alarak hışımla kalktım yerimden. Kokusuna da ona da tahammülüm yoktu. İçeriye girer girmez kapıyı sertçe örttüm. Hızlı adımlarla penceremin önündeki koltuğuma kendimi attım. Bir damla yaş kurtuldu gözümden. Abimin kapalı kapsına bakarken bir damla daha firar etti.

"Neden döndü ki abi?"

Biraz daha oturdum koltukta. Pencereden dışarıdaki dut ağacını izledim. Geçmiş günleri, özellikle onun içinde olduklarını, hatırlamamak için şimdiyi, İstanbul'daki hayatımı düşündüm. Yirmi iki kişilik sınıfımdaki her bir çocuğu özlemiştim. İlkokul öğretmeniydim ben. Küçücük çocukların anne ve babasından sonra belki de hayatlarının en önemli parçasını oluşturuyordum. Başarının kazanılan sıfatlardan, alınacak tebriklerden ibaret olmadığını, onlara benimle tanıştıkları ilk seneden itibaren öğretmeye çalışıyordum. Üstelik çocuklarla geçirdiğim her vakit bana kendi çocukluğumu da tamir ettiriyordu. Bir onların yanında hırçın değildim. Öğrencilerimin aksiyon dolu(!) oyunlarını dinlemek diğer tüm yetişkin zırvalıklarını dinlemekten daha keyifliydi.

Telefonumun mesaj sesi yükseldiğinde hala televizyon sehpasında durduğunu fark ettim. Çıkarken onu almamıştım. İyi ki de almamışım diye geçirdim içimden. O anlarda elimde olsaydı tahminen sonrasında Ali'nin kafasına fırlatmış olurdum. Onun yüzünden bir de telefonsuz kalırdım. Koltuktan kalkıp iki adımda sehpanın üzerinden aldım telefonu. Gelen mesajı gördüğümde ekran kilidini bile açmadım. Çünkü Cenk'tendi. Adam cidden pes etmiyordu. Bu baskıcı ve üzerime geldiğinde kabul edeceğimi düşünen tavırlarına iyice gıcık olmaya başlamıştım. Telefonu koltuğa fırlatıp mutfağa doğru adımladım. Sade bir kahve beynimin içini sakinleştirebilirdi. Mutfağım o kadar küçüktü ki iki kişinin aynı anda bulunması pek mümkün değildi. Bundan olsa gerek zamanında annem kapı bile yaptırmamıştı.

Küçük bir tezgah, köşesinde set üstü ocak, hemen üstte iki gözlü, eski ahşap dolap vardı. Buzdolabımda tek kapılı, küçük olduğundan tezgâhın yanında kalan boşluğa sığmıştı. Su ısıtıcıma musluktan su koyup çalıştırdım. Köyün iyi yanı suyu arıtmak ya da şişede su almak zorunda değildim. Dolap kapaklarımı açtım. İki sıralı gözün bir köşesinde dört tabak, altı su bardağı, altı çay bardağı vardı. Bir kutunun içinde çatal, bıçak, kaşık bulunurken diğerinde de kahvelerim ve çay, şeker duruyordu. Hepi topu buydu. Buzdolabımda boştu. Dönüp dönmeyeceğime kesin karar vermeliydim.

Kahvemi iki kupamdan birine doldurdum ve kaynayan sudan üzerine ekledim. Kupayı elime alıp içeri geçmiştim ki kapıma vuruldu. Yine mi gelmişti düşüncesiyle irkildim. Kupayı televizyona bekçilik yapan tek sehpamın önüne bırakıp kapıya yöneldim. Onun olma ihtimaline karşın şimdiden kaşlarımı çatmıştım. Demir kapımı bir hışımla açtığımda karşımda elinde tuttuğu yemek kaplarıyla dikilen Fatma teyzeyi gördüm. "Fatma teyze." dedim ve gözlerim arkasında kalan boşluğa takıldı.
"Sen gelmeyince ben geleyim dedim. Al bakalım şunları, ellerim ağrıdı taşımaktan." dediğinde yeniden ona baktım.

Yemek kaplarına uzanıp aldım ve içeri geçebilsin diye kenara çekildim. Terliklerini ayağından çıkardı ve içeri adım attı. "Anahtarı kapının üstünde unutmuşsun Leyla. Al onu kızım. Köylük yer ama ne olur ne olmaz." diye beni uyardı. Kapları mutfağa bırakıp açık olan kapıya yöneldim. Anahtarlığım kapıda hala sallanıyordu. Ali'den sonra kapıyı açmak aklıma gelmemişti ki! Burnuma bıraktığı kokusu gelmedi. Çok şükür! Esansı dağılıp gitmişti ki inşallah o da tez olur giderdi. Anahtarı kapıdan hızla söküp örttüm. Fatma teyze çoktan koltuğa geçip oturmuştu.
"Şu zifti içmeden önce getirdiklerimi ye bakayım bi."diye söylendi. "Pek iştahım yok şimdi. Akşama doğru yerim. Ellerine sağlık Fatma teyzem." Dedim ve yeniden mutfağa döndüm. Anahtarları tezgâha bırakıp "Sana da şekersiz türk kahvesi yapıyorum." diye seslendim.

"Ucundan şeker dokundur." diye cevapladı. Şeker hastalığından şikâyet ederdi ama şekersiz tek lokma yemezdi. Cezveme kahveden ve çay kaşığının ucuyla şekerden koyduktan sonra içeriye doğru "Sen eve döndüğümü nereden bildin?" diye sordum. "Muhtar uğradı." dediğini işittim. Sinirle güldüm. Kaz gelecek yerden tavuk esirgenemezdi ne de olsa. Kahveyi pişirip fincana doldurduktan sonra tabağına yerleştirdim ve seri adımlarla Fatma teyzenin yanıma ilerledim. Kahvesini verdiğimde "Görmüşsün onu." dedi.

"Sen de mi biliyordun?"derken şaşkınlığımı gizleyemedim. "Bana neden söylemedin?" diye çıkıştığım da ters ters baktı. "Otur hele yanıma."dedi. Sehpadan kahvemi alıp koltuğun diğer köşesine geçtim. Gözleri yere odaklandı. Canı sıkkındı anlamıştım. "Nazlı sabaha karşı muhtarı aramış. Kalbim tuttu demiş. Muhtar oraya varana kadar kadıncağız göçmüş bu dünyadan." dediğinde kupamı ağzıma yaklaştırmıştım. Ama içemedim. Doğruca bacaklarımın üzerine indirdim. "Nazlı teyze." dedim boğazım düğüm düğüm olurken "Öldü mü?" diye sordum.

Başını salladı Fatma teyze, gözleri hala yerde halımın üzerindeydi. Dalıp gitmiş gibi "Ahretliğimdi benim biliyor musun?" diye sordu. Onları son yıllarda hiçbir arada görmemiştim ki! Benden cevap beklediği yoktu. Devam etti.
"Senelerce kapısına gittim. Beni evine almadı. Tüm köye hatta en çokta kendine küsmüştü. Senin ne kabahatin var diye camlarının önünde kaç kez bağırdım. Duydu da açmadı pencereyi. Üç sene evvel şekerden hastanelik oldum, hatırlarsın. Ne geldi yanıma ne de arayıp sordu beni. Öyle sinirlendim ki hastaneden çıktıktan sonra bahçesine vardım. Yazıklar olsun sana diye bas bas bağırmıştım. Hakkımı da helal etmiyorum dedim. Ah!" dedi pişmanlıkla. Gözlerinden boncuk boncuk yaşlar dökülüverdi. "Onun hakkı bende daha çoktu oysa." diye başını salladı. "Nasıl bağırdıysam artık çıktı kapıya." diye devam etti.

"Benim doğurduğum, yetiştirdiğim çocuk başka birinin yavrusuna kıydı. Demek ki onu iyi yetiştirememişim ki bunu yaptı. Evlat yanlış yaparsa ilk suç onu büyüten ananındır dedi. Yapayalnız öldü gitti. Ali'nin ziyaretine bile bir kez olsun gitmedi diye biliyorum. Yine de evlat işte! Döndü dolaştı anasını bugün kendi elleriyle gömmeye geldi." diye bitirdi.

"Ben. "dedim ama kafam allak bullak oldu. Bugün Nazlı teyzenin cenazesinde mi bağırıp çağırmıştım? O döndü diye toplandılar sanıp kadının ölüsünü bile rahat bırakmamış mıydım? Fatma teyze başını yerden kaldırdı. "Biliyorum naptığını. Muhtar anlattı. Ne diyeyim kızım sana? Bilseydin yapmazdın elbet. Ama sen yine de Ali'yi görsen de görmemiş gibi davran." diye nasihatte bulundu. Kulaklarım Fatma teyzeyi işitse de kafam dediklerini almıyordu. Nazlı teyze onu hiç görmeye gitmemiş miydi? İçimde bir burulma oldu. Annesine reva gördüğü şeye öfkelendim. Nazlı teyze kim bilir ne çok üzülmüştü. Ali hepimizi mahvetmişti. Annesini, ağabeyimi, beni...Sırf mal mülk için insan harcamıştı.

Parmaklarım ılımaya başlayan kupaya sıkı sıkıya dolandı. Yüreğimden taşarcasına nefret ediyordum ondan. Kalbimi bu denli yaralı ve öksüz bıraktığı için onu asla ne bu dünyada ne de diğerinde affetmeyecektim.

Fatma teyze gittikten sonra kendimi oyalamak ve düşünmemek için işe dalmıştım. Bahçemin beton tarafını güzelce yıkamış, küçük toprak alandaki otları toparlamış, çiçek ekebilecek kadar düzenlemiştim. Hızımı alamamış, arabama atladığım gibi kasabaya inmiştim. Biraz ekilecek çiçek, biraz meyve sebze aldıktan sonra da son olarak bahçeme iki sandalye bir masadan oluşan takım almıştım. Arabayı köye sürmeye niyetlenmiştim ki bir tekelin önünde biranda durmuş kendime bir küçük rakı almıştım. Benim bu gece geçmişe dönen tüm yolları kapatmam lazımdı.

Köye döndüğümde meydanı teğet geçmiş doğruca evime sürmüştüm. Sokağı dönerken onların evinin önünde artık hiç araç olmadığını görmüştüm. Gitmişti belki de. En hayırlısı buydu. Gözümün değdiği yerde olmasını istemiyordum. Hayatımda ilk kez birinden nefret etmiştim ve nefret öyle güçlü bir histi ki ondan kurtulup unutamıyordum.

Kırmızı arabamı evin önüne park edip aldıklarımı içeriye taşımaya başladım. Tezgâha poşetleri yığdıktan sonra rakımı dolaba attım. Sürahide soğuk su olsa da buzum yoktu. Tekelden aldığım küçük buz torbasının erimeye başladığının farkındaydım. Hemen dolaba atıp vakit kaybetmeden diğer eşyaları yerleştirmeye başladım. Mutfakta işim bitince dışarı çıkıp aldığım masayı ve sandalyeleri bahçeme yerleştirdim. Kapımı örttüğümde artık kendi başımaydım.

Telefonumdan Kıraç'tan Gelincik şarkısını açıp bahçemdeki yeni masamı hazırlamaya koyuldum. Kıraç'ın sesi tüm bahçeyi sarıyor, ona eşlik etmem için beni teşvik ediyordu. Dilimlediğim beyaz peynir tabağımı, domateslerimi, hazır aldığım mezelerimi de yerleştirdiğim de keyfim toparlanıyordu. Rakımı ve suyumu da alıp masanın en köşesine yerleştirdim. Ellerim belimde soframa şöyle yukarıdan baktım. Sonra fotoğrafını çekip Akça'ya attım.

Sandalyeme geçip yerleşir yerleşmez bardağımı doldurmaya başladım. İyice kararan havayla biraz daha rahatladım. Açık kapıdan sızan ışık beni ve masamı aydınlatıyordu. Bu da bana yeterdi. Bahçenin ışıklarını açma gereği duymadım. Bardağımın tabanını masanın üzerine vurup havaya kaldırdım. "Özür dilerim Nazlı teyze." dedim. Bunu hiç yüzüne söyleyememiştim ama yalnız ölümü içime dert olmuştu. O bir anneydi, Ali'nin kansızlığında onun ne suçu vardı ki? İçim efkarla doldu, bundan olsa gerek ilk yudumun fazlasıyla büyüktü.
"Bedduam tutmuş." dedim sesli bir şekilde. "Allah ona en sevdiğini haram kılmış." diye iç geçirdim.

***

LEKELİ

Meyhanenin en köşe masasına oturmuştum. Mekân zaten boştu ama yine de en dipte olmayı tercih etmiştim. Meyhanenin sahibi nerdeyse dizlerine kadar eğilmiş bir halde karşılamıştı beni. Masama çeşit çeşit mezelerle donatmış, elinde ne varsa pişirip sunmuştu. Tek lokmasına dokunmamıştım. Avucumun içinde tuttuğum bardak, kulağımda çalan türkü bana yetiyordu. "Deniz üstünde fener bir yanar bir söner." diye kısık sesle eşlik ettim türküye. Bardağımın içinde kalan rakıyı tamamıyla içtim. Yüreğimdeki yangın sönsün diye içiyorum demek isterdim ama yüreğim bunun için fazla soğuktu.

Şişeyi aldım ve bardağı yeniden doldurdum. İçine de iki buz attım. Su koymazdım. Tabanını masaya vurdum ve hafifçe kaldırdım. Karşımdaki boş sandalyeye bakarak "Nefretine." dedim. Bahçesinde onunda içtiğini biliyordum. Kafası benimki kadar dolu olmalıydı. Ya da bana nefretini kusuyor da olabilirdi. Yalnız olduğunu sanıyordu ama izlendiğinin farkında olamayacak kadar dikkatsizdi. Telefonuma gelen bildirimle elime alıp baktım. Alparslan'dan gelen mesajla kaşlarım çatıldı. Meyhanenin kapısında beklediği halde bana neden mesaj attığını anlayamadım. Gelen bir fotoğraftı.

Üzerine bastığımda ekranımı onun çehresi kapladı. Yumruk yaptığı eline kafasını yaslamış, saçları yüzünün bir kısmına dökülmüş, dudaklarını sıkıntıyla bükmüş, gökyüzünün fırtınalı halini anımsatan gözlerini bardağına odaklamıştı. Beni gördüğü için mutsuzdu. Büyümüştü. Yüzündeki yuvarlak hatları keskinlik almıştı. Daha zayıftı. Boyu en fazla beş santim değişmişti. Eskiden de bana bakmak için boynunu geriye yaslardı. Hala aynıydı. Saçları, o uzun, geceyi taşıyan saçlarına kıymış, kısaltmıştı. Hala uzun durabilirlerdi ama aynısı değildiler. Adıyla bir olan saçlarının rengini değiştirmişti. Artık saçları gecenin karalığını taşımıyorlardı. Koyu bir kahveye boyamıştı onları.
Onda sevdiğim her şeyi silmek için çok çabalamıştı.
Avucumdaki sıkı sıkıya tutuğum bardağı sertçe masaya bıraktım. Fotoğrafı hemen sildim. "Alparslan!" diye bağırdığımda kapı hızla açıldı. "Efendim abi!" diye içeri atılan herife dik dik baktım. Telefonumu masaya doğru fırlattım. "Oğlum senin boynunu kopartırım. Kızı izlet dedim. Fotoğrafını niye çektiriyorsun pezevenk?"

"He!" dedi gevrek gevrek. Karşımdaki sandalyeyi çekip oturdu. "Kapısına bıraktığımız bizim İhsan ya! Çocuğa kız napıyor oğlum diye sordum. O da fotoğrafını çekip atmış. Ben de sana yollayayım dedim." dedi rahat bir halde.
Sağa sola boynumu esnettim. "Bana belanı siktirtme Alparslan! Sil fotoğrafı telefonundan! Söyle İhsan'a bir daha onun fotoğrafını çeker ya da gereğinden fazla yaklaşırsa çükünü koparır sana yediririm." Bir yutkundu. "Eyvallah abi." dedi. Bakışları sıkıntıyla sağı solu taramaya başladığında gözlerim kısıldı. Bir şey söyleyecekti ama girişini yapamıyordu. "Konuş Alparslan." dedim adına baskı yaparak.

"Abi ben sen ne dersen yaparım bilirsin. Sorgulamam. Cenazeden sonra kızı takip et dedin yaptırdım. Sen söylemezsen kimdir nedir necidir ben bakmam. Lakin nasıl desem abi?" Elini ensesine atıp sıkıntıyla boynunu sıktı. "Kız sana tokat atıp hakaretler etti. Kılın kıpırdamadı. Hani senelerdir seni tanıdığım halde ben bile şaşırdım. Eyvallah kadına el kaldırmazsın ama bu kadarını da beklemiyordum hani!" Baktı öyle suratıma. Sormaya çekindiği belliydi. Kendim anlatayım istiyordu ama bende anlatacak bir şey kalmış mıydı ki?

Bardağıma uzandım yeniden. "Benim yaptığımın bedelini ödeyen kimsesiz bir kız o. Yani üzerine fazla düşünme! Yüklerimden başka bir şey değil." dedikten sonra bardağı ağzıma dayadım ve yarısını tek yudumda içtim. "Sen öyle diyorsan öyledir abi." dedi Alparslan.

Ayaklanmıştı ki dışarıda bir gürültü patladı. O belindeki silaha davranırken ben istifimi hiç bozmadım. Dışarı çıktığımı öğrenen damlayacaktı yanıma. Belliydi zaten. Sabahı bekleselerdi şaşırırdım. "Zaiyat verme. Kimse gönder içeriye."

"Abi."derken mavi gözleri çakmak çakmaktı. "Sorun yok kardeşim. Gönder sen." diye teskin ettim. Alparslan'la hikayemiz koğuşun tuvaletinde şişlendiğim vakit başlamıştı. Benden üç yaş küçüktü ve koğuşun ağası ayağına takılan puşt bir zamanlar bir deri bir kemikten oluşan Alparslan'ı üzerime salmıştı. Belimden şişi yediğim vakit bir hışımla arkamdan saldırana dönmüştüm. Şişlediği adam yere düşmesin diye beni kollarımdan yakalamış, özür dileyerek başımda ağlamıştı.

Hastaneden sonra onu yamacımdan hiç ayırmamıştım. Ve o da beni sırtımdan bir daha vurmamıştı. Hatta sırtıma gelecek kurşuna bariyer olur göğsüyle karşılardı. Vefanın ne olduğunu Alparslan'la öğrenmiştim.
Söve söve kapıdan çıktı. Sırtımı iyice sandalyeye yasladım. İki dakika geçti geçmedi. Kapı sakince aralandı ve Alparslan çıkışının aksine oldukça sakin ve saygılı bir halde içeriye girdi. Bu onun arkasından gelen herkim olursa olsun genel bir kuraldı. Biz bize değilsek hiçbiri lakayt olamaz, samimi cümleler kuramaz, şaka yapamazlardı.

"Abi Hüseyin Cevadzade'nin oğlu Ender Bey geldi." der demez arkasından giren adam Alparslan'ın yanından doğru kollarını iki yana açtı.

"Ooo geçmiş olsun Lekeli." Yüzündeki sırıtış haysiyetsizliğinin parçasından başka bir şey değildi. Babasının aksine onurun "o"su yoktu bu yavşakta. Karşımdaki sandalyeyi çekip oturdu. Kapalı duran servis tabağını önüne açtı, mezelerden doldurmaya başladı. Et tabağını kaldırıp önüne çektiğinde "Başın sağ olsun Lekeli. Ananı kaybetmişsin." dedi.

Bir elime rakı dolu bardağımı aldım diğerini de masanın üzerine bıraktım. Çıkan sesle bir irkildi ama çabuk toparladı. Babasının arkasına sığınan dölsüzün tekiydi. Çelimsiz omuzlarını örtmek için giydiği ceketler gibi her şeyi dalavereydi. Geliş niyetini biliyordum da dalyarak benden bir şey koparamayacağının farkında değildi.

Koca köfteyi ağzına soktu ve onu çiğnerken "Şimdi Lekeli konuşkan biri olmadığını tüm alem biliyor. Ondan ben hemen sana yapacağını söyleyeceğim. Sen de başını sallayacaksın olup bitecek." dedi. Alparslan'ın belindeki silaha davranmak üzere olduğunu göz ucuyla görüyordum. Şöyle kafamı kaldırıp ona baktım. Hemen anladı, geriye bükmeye niyetlendiği elini bıraktı. Çatalını sallaya sallaya "Bak koçum İstanbul'daki gece kulübünü bana devrediyorsun. Sen senelerdir içeridesin. Daha kapısından geçmediğin şeyi ne yapacaksın? Ama endişelenme! Parası neyse vereceğim." dediğinde boynumu şöyle sağa sola esnettim.

Ender pisliği hem her hareketimle tırsıyordu hem de gevşek gevşek sırıtmaya çalışıyordu. Kapıya yığdığı adamlardan çok babasına güvendiği kesindi. Hüseyin abi eski kabadayılardandı. Onun gibi adamın böyle kadın döven bir namusuz evladı nasıl olmuştu? Hiç aklım almıyordu.

Rakımdan bir yudum alıp bardağı sakince masaya bıraktım. Gözü pür dikkat bendeydi. Sanki benden önce silahına davranabilecekmiş gibi hareketlenip vazgeçiyordu. "Babanı severim Ender. Şu an hala o sandalyede canlı oturuyorsan onun sayesinde. Şimdi kalk git!"

Çatalını et tabağının içine attı. Ellerini masaya vurduğunda korkmamı bekledi herhalde. Bezgin halim daha da çok canını sıkmış olacak ki öne doğru eğildi. "Biri sana tokat atmış Lekeli." dedi. Yüzüne yayılan sırıtışla dişlerimi sıktım. "Sence ben bunu duyar da peşini bırakır mıydım?"

Bardağımın sonunda kalanı da yuvarladım. "Bana neden Lekeli dediklerini bilir misin?" diye sıradan bir soru sorar gibi sordum. Kafası karıştı. Oysa beni tehdit etmeye hatta gece kulübü için takas önermeye yeltenecekti. Ablak suratı anlayamadığı soruyla çarpıldı. Omuzlarımı gerip sırtımı dikleştirdim.

Sonra kafasını tuttuğum gibi et tabağının içine geçirdim. Parmaklarım kafa derisine gömüldü. Başını kaldırıp kırık porselene ve masanın yüzeyine doğru daha sert indirdim. Burnunun kırılan sesiyle bağırtıları aynı anda yükseldi. Önce kurtulabilmek için elleriyle bileğimi yakalamaya çalıştı. Ama o kadar dayanıksız bir herifti ki üçüncü vuruştan sonra bayıldı. Elimi kafasından çektiğimde kırık tabağın içinde yüzü gömülü halde duruyordu. Sandalyemi geri itip ayaklandım. Onun patlayan dudaklarından ve kırılan burnundan sıçrayan kanlar çeneme, boynuma ve gömleğime sıçramıştı. Masanın köşesinde duran peçetelikten koparıp boynumdaki ve çenemdeki ıslaklığı sildim. Telefonumu alıp peçeteleri masaya fırlattım.

"Bu köpeği dışarıdaki adamlarının önüne at. Silahını çeken olursa indir yoksa dokunma. Bir de İhsan'ı ara bakalım. Kız napıyormuş? Sağda solda çakal olabilir gözünü dört açsın."
Ben kapıya doğru yürürken Alparslan çoktan telefonunu kulağına dayamış bekliyordu. Çıkacaktım ki "Niye açmıyor lan bu uşak?" diye söylendi. Sonra bir daha aradı. Bakışlarını telefondan bana çevirdiğinde "Abi bir terslik var. İhsan tuvalete bile gitse açardı." dedi. Gözlerim masada baygın duran Ender'e kaydı. "Bu iti ben gelene kadar beklet." dedikten sonra bir saniye bile beklemeden kapıdan çıktım. Dışarıda beni görünce hareketlenenlerle vakit kaybedemezdim. Meyhanenin hemen önünde duran aracıma yöneldim. Arabanın iki yanında bekleyen Murat'la Ferhat öne atıldılar. Ferhat "Abi?" derken elimi ona uzatmıştım bile. "Anahtarı ver lan!" diye bağırmama bir irkildi. Cebinden çıkardığı anahtarı avucuma bıraktığında bana şaşkın bakıyordu. Şoför tarafına dolanıp kilitleri açtığım gibi koltuğa oturdum.

Lanet olası araba bile yeterince hızla çalışamamıştı sanki. Gaza bastığımda arabanın önünde duranlar sağa sola fırladılar. Hızlı olmalıydım. Çok hızlı olup benim kirim onun evine bulaşmadan Leyla’yı uzaklaştırmalıydım. Göğsümde açmamak için yemin ettiğim bin düğüm vardı. Şimdi hepsi bir yumak olmuş beni sıkıyordu. Çok eski bir şarkıydı benim gençliğim. Şarkının en güzel nakaratı sırf ben artık şarkı söylemiyorum diye ezberimden silinebilirdi.

Bu on iki yıldır hiç yaşamadığım bir histi.

Köye girmeme en fazla on dakika vardı. Belirsiz on dakika bana on yıl olurdu. Biri ona parmağının ucuyla bile dokunduysa... Düşüncesiyle bile dayanamadım direksiyonu yumrukladım. Leyla’nın peşinden evine gitmemeliydim. Dikkatleri üzerine çekmiştim. Aptaldım. Ağladığını anladığım için peşine takılacak kadar gerizekalıydım.

Lekeli gittiği her yere ardından kan taşırdı. Bunu bile bile evine kadar gitmiştim. Delirecektim. "Allah belanı vermedi mi Ali?" diye bağırdım kendime. "Herkesi sana haram kılmadı mı?" derken bir daha direksiyona yumruğumu indirdim. Köydeki evlerin ışıklarını gördüğümde daha da hızlandım. Benden nefret etmekte ne de çok haklıydı.

Ona yaklaşanların bile kanını akıtacaktım. O yavşak Ender'i doğrardım. Üstelik bu sözde olmazdı. Tesadüfe inanmazdım. Ender kapıma gelip iki kelam edecek götü bulup bir de hemen kulübü istediyse eline bir şey geçirmiş ya da geçirmeyi planlamıştı. Köye girdiğimde uzanıp torpidoyu açtım ve silahımı çıkardım. O yaşadığı ve iyi olduğu süre boyunca benden sonsuza kadar nefret edebilirdi.

Delikan'ı Lekeli'ye çeviren ızdırabın ilk taşını ne de olsa o atmıştı.

Olsundu.