8. bölüm · Kalbin Kalbime Üsteğmen
8.Bölüm:Karmaşık Duygular
Evet, yeni bölümle geldim 🥰
İnşallah severek okuduğunuz bir bölüm olur.
Keyifli okumalar✨️
8.Bölüm: Karmaşık Duygular
Yazarın anlatımıyla;
Kağan, bir anda kollarına yığılan kadını başta afallasada yere düşmeden zaten incinmiş olan kızı incitmemeye çalışarak kucağına aldı.
Birce'nin yüzünden ve vücudundan ona işkence yapıldığı bariz bir şekilde belli oluyordu. Kağan kucağındaki kadınla timin yanına doğru hızlı ama temkinli adımlarla ilerledi. Bakışları ara sıra kızın yüzüne ilişiyor, ama sonra içinde bir sızı hissedince geri çeviriyordu.
Bu sızı acıma veya tiksinmeden değildi.
Başkaydı, biliyordu Kağan'da başka bir sızı olduğunu. İşte bu sızı daha da kuvvetlenip onu etkisi altına almamasını için başını çevirmişti. Fakat ne kadar çevirirse çevirsin aklında hâlâ onun masum ama kararlı yüzü beliriyordu. Belirecektide ama o bunun henüz farkında değildi.
Kağan, kucağındaki kadınla neredeyse koşar adım giderken timde etrafın temiz olduğuna emin olmuş Kağan'a doğru geliyordu.
Han ve Şimal asayişi sağlamak için okulda duruyorken Gökhan ve Gökberk'te kendi konumlarındaydı. Okulu ve çevresini net bir şekilde gören, okulun biraz daha üzerinde kalan noktada olası bir baskın daha gerçekleşmesin diye bekliyorlardı.
Geri kalan tim üyeleri, yani Nazlı ve Yiğit, başta badisi Yiğit olmak üzere Kağan'a doğru geliyolardı. Koşar adım geldiklerinden ayaklarındaki postalları yere daha sert vuruyor ve adeta titretiyordu.
Nazlı, Kağan'ın kucağındaki kadının tahmin ettiği gibi Birce olduğunu anlayınca daha hızlı bir şekilde yanına gitti ve telaşlı ama bir komutan olduğu içinde sakin kalmaya çalışır bir şekilde Kağan'a hitaben sordu.
"Durumu ne Kağan? Ne oldu ona?"
Kağan hızla başını bilmiyorum der gibi iki yana sallarken, "Tam bilmiyorum ama teröristler işkence etmiş belli. Ben oradayken baygın değildi ama şuan durumu iyi değil. Okulun arkasındaki depoda tutuluyordu, kapı bombalanmıştı. Hem gördüğü işkencelerden hemde yaşadığı yoğun stres yüzünden galiba çıkıncada bayıldı."
Bunu Kağan telaşlı bit şekilde dediğinden Nazlı vakit kaybetmeden kulaklıktan tüm time talimat verdi.
"Tim, Operasyon bitmiştir! Herkes beş dakika içinde araçta olsun. Tekrar ediyorum, operasyon bitmiştir. Beş dakika içinde herkes araçlara!"
Tim üyeleri komutanlarından gelen talimatla araca doğru giderken Nazlı ve Kağan'ın aklı yaralı olan ve durumu giderek daha da kötüye giden Birce'deydi.
Tabii en çokta Kağan'ın...
***
Ezgi Doğan'ın anlatımıyla;
Serkan 2 gün önce tabucu olmuştu. E haliylede bende normal yaşantıma geri dönmüştüm. Hastalara bak, ameliyata gir ve kontrollerini yap. Bunlar normal bir insan için belki sıkıcıydı ama mesleğimi seven bana sıkıcı gelmiyordu, tahminimcede gelmeyecekti.
Hastane yine her zamanki gibi yoğundu. Ben bir sağa bir sola koşturup hastanede tabiri caizse depar atarken bir anda önlüğümün cebinde duran telefonum titremeye başladı.
Hiçbir şey mesleğimi yapmamdan daha önemli değildi ama bir kere kapattığım fakat hâlâ susmayıp üstüne üstlük titremeye devam eden telefonumla mecburen biraz ara vermek zorunda kaldım.
Telefonumu önlüğümün cebinden çıkarıp iki elimle kavrarken yanlış anlaşılmasın diye en yakın duvarın köşesine geçtim. Burası biraz daha kuytuda kaldığı için göze çarpmazdım.
Hızlıca arayan kişiye bakınca Nazlı'nın aradığını gördüm ve bekletmeden açtım çünkü bildiğim kadarıyla görevdeydiler. Genellikle bu saatlerde atamayacağından -aslında biz aramasak hiç aramayacağından- şaşırmıştım. Akabinde aramayı açınca telefonda onun sesi yankılandı.
"Ezgi sana bir şey diyeceğim ama panik yapmayacaksın."
Sesi biraz telaşlı geliyordu. Onun dediğiyle aklımda türlü türlü kötü senaryolar kurarken istemsizce bende panikli bir şekilde Nazlı'ya cevap verdim.
"Ne oldu Nazlı? Birine birşey mi oldu? Sana mı birşey oldu? Biri mi yaralandı? Yoksa daha da kötüsü..."
Aklımdan türlü türlü düşünce geçiyordu ve bunların hiç biri iyi değildi. Cümlemi tamamlamaya dilim varmazken Nazlı, benim içim içimi yerken daha fazla kafamda kurmamam için, "Sakin ol Ezgi. Öyle bir şey değil ama Hakkâri Son Dakikaya baktıysan anlamışsındır zaten." Dedikleriyle kaşlarım çatılırken o görmese bile başımı iki yana salladım.
Nereden bakabilirdim Allah aşkına! Elime telefonu aldığım mı var!
"Hayır bakmadım, sabahtan beri telefonu bir kere elime almadım haber mi bakacağım? Ne olduğunu artık söyler misin Nazlı? Bak cidden endişeleniyorum, ne oldu?"
"Tamam söylüyorum ama sakin ol ve panikleme çünkü paniklersen daha kötü olur... Birce'nin çalıştığı okula baskın oldu. Birce'yi de rehin olarak almışlardı..." Dedikleriyle gözlerim fal taşı gibi açılırken tam araya girecektimki devam etti. "İşkence görmüş ve şuanda baygın. Ama merak etme şimdi bizimle, hastaneye doğru geliyoruz. Ben sana diyecektimki sen gereken işlemleri yap daha hızlı olur, gelince bşr daha uğraşıp zaman kaybetmeyiz."
Baskın kelimesini duyunca kan beynime sıçramıştı ama onlarıda telaşlandırmamak adına ve telaşlanınca gerçekten işler sarpa sardığından kendimi toparladım ve Nazlı'ya cevap verdim.
"T-tamam hallederim şimdi işlemleri siz merak etmeyin. Durumu nasıl Birce'nin, iyi mi?"
''Merak etme Ezgi, durumu çok kötü değil ama baygın ve işkence görmüş.''
Nazlı'nın bu dediği ile iyice korkarken belli etmemeye çalıştım. "Tamam ben halledeceğim işlemleri. Dikkatli olun." Dedikten sonra cevabını beklemeden telefonu kapattım. Birce'yi daha yeni tanıyor olmamıza rağmen aramızda gerçekten çok kuvvetli bir bağ oluşmuştu. Sanki hepimiz yeni tanışmışız gibi değilde yıllardır dostmuşuz gibi hissediyorduk. Tabii bunda Birce'nin kibar ve nazik hallerinin etkisi büyüktü. Kendisi gerçekten samimi bir kızdı. Biraz az konuşmayı sevsede biz onuda alıştırmıştık sohbet ortamına.
İşlemleri hızlıca halledip hastanenin her tarafında karış karış Ecrin'i aramaya başladım. Büyük ihtimalle acildeydi çünkü kendisi oralardan çıkamıyordu yoğunluktan dolayı.
Acile girer girmez üzerime doğru gelen hemşire ve hastaları şimdilik es geçerek Ecrin'i aramaya başladım.
Hasta yataklarından en arka tarafların birinde uyku çeken bir adet Ecrin görmem çok uzun sürmemişti.
Onun olduğuna emin olduktan sonra adımlarımı dahada hızlandırarak yanına gittim. Ses çıkarmamayada çalıştığımdan neredeyse parmak uçlarımda gidiyordum ve bu biraz komik bir görüntü oluşturuyor olabilirdi fakat şuan bunu umursayacak durumda değildim.
Yanına vardığımda omzunu hızlıca dürtmeye başladım. Bir tık fazla ve sert ürtmüş olabilirim çünkü hem yatak hemde Ecrin, bir sağa bir sola doğru kaymaya başladı. Hastane ortamında olmasaydık, kesinlikle sesli söverdi bu hareketime.
İşin aslı gerçekten çok dürtmüştüm. Yani bunu bana yapsalar herhalde bende söverdim.
Yaptığım hareketle kaşlarını çatıp gözlerini yavaşça açan Ecrin, kesin içinden onu uyandırdım diye bana sövüyordu. Uykudan yeni uyandığını fazlasıyla belli eden bakışlarını etrafta boş boş gezdirdi. Bir süre ne olduğunu anlamaya çalıştı ve en son kendine gelince konuşmaya karar verdi.
"Ne oluyor? Bitti mi nöbet?"
Nöbetin bittiğini seni delicesine dürterek mi söylerdim sence Ecrin?
Aklı fikri hep nöbetin bitmesinde olduğundan ona kınayıcı bir bakış attım ve içimden geçenleri bir kenara atarak hızlıca olanları anlattım.
"Bırak şimdi nöbeti! Nazlı aradı az önce. Birce'nin çalıştığı okula baskın olmuş. Birce yaralı, buraya getiriyorlarmış. Kallk."
Ecrin'in dediklerimden sonra -daha doğrusu uykusu iyice açılıp beni dinleyecek bir noktaya geldiği zaman- gözleri aniden açıldı ve hızla yattığı yerden doğrulup ayağa kalktı. O daha cevap veremeden hastanenin bahçesinden özelliklede son bir haftada duymaya çok alışık olduğumuz ambulansın sesleri geldi.
Bir çığlık gibi çıkan siren seslerinin ardından bir süre sonra hastaneye ambulans ve askeri bir araç girdi.
Biz, siren seslerini duymamızla direkt olarak kendimizi dışarıya atarken ambulansın kapısı açıldı ve içinden bir sedyede Birce indirildi.
Yanına gittiğimde yarı baygın bir şekilde sayıkladığını fark ettim.
Tek bir kelime sayıklıyordu: Baba
Baba diyordu...
Birce, babası hakkında sadece asker ve şehit olduğundan bahsetmişti. Ailesi hakkında konuşmayı istemezdi genellikle. Sohbet ortamında aile konuları açıldığı zaman hep yüzüne bir hüzün yerleşirdi, bakışları dalgalanırdı. Zaten bizde onun yanında bu konuları çok konuşmak istemezdik çünkü belli ki aile kavramıyla arasında derin bir uçurum vardı.
Ambulans görevlileri Birce'yi sedyeyle hastaneye götürürken yoğun bir gürültü vardı etrafta.
Bakışlarımı çevrede gezdirirken Nazlı'yı ve geçen sefer gördüğüm timi tekrardan gördüm. Ama tim üyelerinin biri ambulans görevlilerinin yanında sedyeye tutmuş ve içeriye doğru gidiyordu. Bakışlarında derin bir telaş vardı sanki. Yani bana öyle gelmişti.
Endişeli bakışlarıyla buraya doğru gelen Nazlı'nın yanına gittim ve bakışlarım kapıdayken hafif bir imayla, "Bu Birce'nin yanındaki adam kim?" Diye sordum Nazlı'ya yüzümdeki belli belirsiz bir tebessümle.
Bunca olayın içinde yoğunluktan dolyaı fark etmemiş olacakki Nazlı'da olayların yeni farkına varmış gibi kısa bir an duraksadı ve yüzünü bana doğru döndürdü. Akabinde onunda yüzünde hafif bir gülümseme oluşurken beni cevapladı.
"Kağan o. Birce'yi o depodan çıkartan kişi."
Nazlı'da benim gibi küçük bir tebessüm ettikten sonra masum ama anlamı büyük olan bir ima ile göz kırparak ufak bir hatırlatma yaptım.
"Biz bu konuyu Birce uyanınca bir konuşalım, tamam mı unutturma."
Nazlı'yla hafif bir şekilde kıkırdadıktan sonra daha fazla dışarıda beklemeden hastaneye girdim ve Birce'nin yanına gittim. Onunla Ecrin ilgileniyordu. Tabii Birce'nin yanında isminin Kağan olduğunu yeni öğrendiğim adamda vardı. Birce'nin baş hizasından sadece birkaç santim uzakta duruyordu. Bakışları Birce'nin yüzü ve elleri arasında geziniyordu.
Eline turmak istiyor, fakat cesaret edemiyor gibiydi.
Birce teröristler tarafından işkence gördüğü için vücudunda bariz morluklar vardı. Bu yüzden kırık var mı diye röntgen çekecektik uyanınca. Şimdi sadece baygın olduğu için serum takılmıştı. Diğerlerini uyandıktan sonra yapacaktık.
Yüzünde, kaşı ve dudağı gerçekten kötü denecek dereceden patlamıştı. Kaşıda haliyle kötü bir durumda olduğu için dikiş atılmıştı.
Vücudunun özellikle de karın bölgesinde bariz bir şekilde koyu morluklar vardı. Bazı yerlerde ise kıymık parçaları. Canı çok yanmıştı, bu kesin birşeydi.
Biz bile onu incitmemeye çalışırdık çünkü çok kırılgan ve hassas bir yapısı vardı benim gördüğüm. Bir keresinde kolunu yanlışlıkla kapıya çarpmıştı ve kolu daha saniyeler sonra hemen morarmıştı. Hassas bir yapıya sahipti ama bazen, özellikle de damarına basınca, içinden hiç tanımadığımız bir Birce çıkıyordu.
Bu kadar işkenceye dayanabildiğine göre yine pençelerini çıkardığı zamanlardı.
Günlük yaşamda çok şükürki o pençelerini bize değil karşı komşumuz olan, tabiri caizse iki orangutana göstermişti. Bence o zaman göstermektede haklıydı. İçip içip müzik sesini fullemek nedir ya? Kısacası hem cesur hemde çekingen bir kızdı. Gerçekten bu iki özelliği yan yana getirmeyi nasıl başarıyordu inanın bende bilmiyorum.
Ben bunları düşünürken bir anda bugün hiç susmak bilmeyen cebimdeki telefonum yine titredi. Bu sefer arama değil bildirim gelmişti. Telefonu cebimden çıkartıp mesaj atan kişiye baktığımda mesajın bilinmeyen bir numara tarafından göderildiğini gördüm. Kimden geldiği az çok tahmin edebiliyordum, bu yüzden çok fazla beklemeden mesaja tıkladım.
0537*******: Merhaba Ezgi. Ben Serkan. Numaramı kaydedersin diye mesaj atmıştım.
Siz: Merhaba Serkan. Kaydettim numaranı. Yarana pansuman yapmayı unutma lütfen.
Serkan: Çok yoğun mu hastane?
Siz: Çok yoğun değil. Daha kalabalık zamanları olmuştu:)
Serkan: Peki eğer hastaneye gelsem pamsumanımı yapabilirmisin?
Siz: Benim açımdan bir sorun yok. İstersen yaparım.
Serkan: Tamam o zaman. Ne zaman çıkacaksın hastaneden? Ona göre geleyim.
Siz:Bugün nöbetim var, yani sabaha kadar buradayım. Gecenin köründe bile gelebilirsin.
Serkan: Tamam o zaman, ben gecenin köründe değilde 1 saate gelirim:)
Siz:Tamamdır, bekliyorum.
Mesajlaşma bitince yüzüme hakim olan gülümseme eşliğinde telefonumu kapatıp önlüğümün cebine koydum ve Birce hâlâ uyanmadığı için Ecrin'in yanına gitme kararı aldım.
Ecrin, Birce'nin pansumanını yapıp birazda bekledikten sonra gitmişti. O, başka bir yerde olamayacağından herhalde acildedir diye düşünüp adımlarımu acile doğru yönelttim. Arada çok bir mesafe olmadığından birkaç dakika sonra acike vardığımda etrafa bakındım.
Şaşırtıcı şekilde acilde yoktu.
Onu aramak isterdim ama üzerimde bir yorgunluk vardı ve buna müsaade etmiyordu. Bu yorgunluğu atıp hastanede daha aktif çalışabilmek için kafeteryaya geçecektim.
Çalıştığım hastane, Hakkâri'deki diğer hastanelere kıyasla oldukça büyüktü. Kafeteryasının olması, özelliklede geniş olması, bence büyük bir avantajdı.
İçeriye girdiğimde Kağan hariç tüm timin 2 masayı birleştirmiş oturuyor olduklarını gördüm. Ve her yerde aradığım Ecrin'de timin yanındaydı.
Beni fark ettiklerinde Ecrin ve Nazlı gelmem için el salladılar. Daha doğrusu Ecrin el sallamış, Nazlı'da komutanlığından ödün vermeyerek sadece elini kaldırmıştı. Onların işaretine karşı yüzümdeki gülümsemeyle başımı sallarken bende kendime bir kahve alıp yanlarına geçtim. Yüzümde yine aynı tebessüm varken onlara ve time hitaben "Merhaba" diye selam vererek bir sandalye çekip oturdum. Samimiyetim karşısında timinde yüzünde hafif bir gülümseme oluşurken Nazlı beni göstererek, "Bu Ezgi. Zaten görmüştünüz." Diye tanıttı. Akabinde timden neredeyse çoğunun ismini bilmediğimden bana dönüp timdeki herkesi sırayla tanıttı.
Hepsiyle tanıştıktan sonra gerçektende iyi insanlar olduklarını anladım. Aralarında bir abi-kardeş bağı vardı hepsinin ve bunu karşı tarafada yansıtıyorlardı.
Yaklaşık yarım saat civarı oturduğumuzda ben zamanın nasıl geçtiğini fark etmemiştim bile. Ecrin'de bildiğim kadarıyla timle yeni tanıştığı için tepkisine bakmak adına bakışlarımı ona çevirdim.
Ecrin'e baktığımda yanındaki, isminin Gökberk olduğunu yeni öğrendiğim kişiye, arada çaktırmadan bakmaya çalıştığını gördüm. Bakışları tek taraflı değildi, aynı şekilde Gökberk'de ona bakıyordu. Aralarında geçen birşeyler sezmiştim ama onların belli etmemeye çalıştıkları bakışmalarını bozmadım ve sohbete devam ettim. Biz sohbet etmeye devam ederken 10 yada 15 dakika sonra yaka kartından ismine bakıp adının Elif olduğunu öğrendiğim hemşire yanıma geldi.
"Ezgi hocam bir hasta sizi çağırıyor, pansuman yapılacakmış."
Kim olduğunu tahmin etmesi zor değildi.
Gelen hemşireyle birlikte masadakilerin bakışları bana dönmüştü. Yüzümdeki hafif tebessümü bozmadan onlarla vedalaşarak yanlarından kalktım ve pansuman yapılacak hastamın yanına doğru gittim.
Kafeteryadan çıkınca biraz sonra duvara yaslanıp kollarını önünde bağlamış ve kehribar gözleri etrafa bakan adamı görmem çok sürmemişti. Ben, ona doğru yaklaşmaya devam ederken bakışları beni buldu ve önünde birleştirdiği kollarını çözerken yerinde dikleşti. Bu mesafeden bile belli olan kol kasları, giymiş olduğu tişörtün etkisiyle daha da belli oluyordu.
Yada senin bakışların oraya kayıyor Ezgi...
İç sesim yine devreye girerken onu susturup Serkan'ın yanına vardığımda -birazda heyecandan- ne diyeceğimi bilemeyerek çok saçma bir şekilde, "Hoşgeldin" diyerek mükemmel bir pot kırmıştım.
Helal olsun bana!
Hastaneye gelene de hoşgeldin denirmiydi ki? Nerede görülmüş Allah aşkına!
Yine pot kırmanın verdiği utançla yanaklarımın kızardığına emindim.
O da yüzümdeki kırmızılığı görmüş olacakki beni bozmadan gülerek yanıtladı.
"Hoşbuldum Doktor Hanım."
Kullandığı tabirle yüzümdeki gülüş daha da derin bir hal alırken daha fazla pot kırmamak için hızlı davranıp, "Odam 2.katta orada yaparım pansumanını." Dedim daha fazla pot kırmamak adına hızlı davranıp.
O ddabaşını sallayıp beni onaylarken, olur dedikten sonra merdivenlere doğru ilerledik. Yukarıya çıkarken merdivenlerin karşısında Haldun'u bir bana bir de Serkan'a tuhaf bakışlarla bakarken gördüm. Aklıma en sonki konuşmamız geldi. Tamam, biraz sert davranmış olabilirdim ama sınırlarını aşan insanlara tahammülüm yoktu ve o fazlasıyla aşmıştı sınırını.
Bakışlarımı Serkan'a çevirdiğimde Haldun'u fark etmemesi için dua ederken onun çoktan çatık kaşlarla Haldun'a sorgulayıcı bir şekilde baktığını gördüm. Sinirden çenesi kasılmış, şakak kemikleri dahada belirginleşmişti. En son öldürücü bakışları biraz olsun normale dönünce bakışları beni buldu ve kalın sesiyle, "Bu kim ve neden sana dik dik bakıyor?" Diye sordu kullandığı ses tonundan öfkesi belli olurken.
Onun bu tavrı karşısında bende çok fazla detaya girmek istemediğimden adımlarımı hızlandırdım. Onu geçiştirmeye çalışarak kısa kesip konuyu kapattım.
"Sadece iş arkadaşım. Önemli bir şey değil."
Gergin olduğumdan dolayı fark etmeden adınlarımı istediğimden çok daha hızlı atarken neredeyse odamın önüne gelmiştik. Kaçamak verdiğim cevaplarla yetinmeyen Serkan, hâlâ arkamdayken sağ eli bileğimi kavradı ve beni kendine doğru çevirdi. Aramızdaki çok az mesafeden sorgulayıcı bakışları yüzümde gezinirken bana itiraz etti.
''Ezgi, ben askerim. İnsanların tepkilerini ve bakışlarınıda analiz edebiliyorum, o yüzden geçiştirmeye çalışma. Şuan senin bakışlarında-"
Cümlesi yarım kalmıştı çünkü ben bölmüştüm.
Evet, asker olduğunu bir an unutmuş olabilirdim.
Tutmuş olduğu bileğimi kendime doğru çektim ve bakışlarımı ondan koparırken boğazımı temizledikten sonra tek çözüm yolunu kaçmakta buldum.
''Pansumanını hemen yapsak iyi olur çünkü acilde işlerim var.''
Bu dediğimle yüzü asılıp çenesi belli etmemeye çalışarak kasılmıştı ama bozuntuya vermemişti.
Odaya geldiğimizde pansumanını yapmak için ona sedyeye oturmasını söyledim. Ben pansuman için gerekli malzemeleri ayarlarken o da üzerindeki hâki rengi tişörtünü çıkarmıştı. Bakışlarım sadece kısa bir an elimdeki malzemelerden kopup onu bulurken gördüğümle tekrardan önüne döndüm.
Bu adamın cidden canıma kastı vardı!
Neden bu kadar yakışıklıydı ki?
Neden bu kadar dikkatimi çekiyordu?
Benim iç sesim aklımla derin bir muharebeye girmişken eldiven olmayan sol elimle önüme düşen saçlarımı kulağımın arkasına doğru attım.
Burası biraz sıcak mı olmuştu ne?
Elimle hafifçe belli etmemeye çalışarak kendime yel yaparken kapı tıklandı. Daha doğrusu cevap veremeden hızlı bir şekilde açıldı. Ben daha kapıyı kırarcasına açan kişiye bakamadan Serkan ağzında bir küfür mırıldanınca gelen kişiyi hemen hemen anlamıştım.
Bakışlarımı kapıya çevirdiğimde açıkçası gördüğüm kişiye bende sevinmemiştim.
Kapıda elinde 2 tane kupayla yüzünde muzır bir gülümseme olan Haldun vardı. Bana sırıtarak bakarken sorgulayıcı bakışlarıma karşılık konuşmaya başladı.
''Ben kahve almıştım kendime, sen de yorulmuşsundur diye sana da getirmek istedim. Müsaitsen birlikte içelim. Hem az şekerli, senin sevdiğinden.'' Demişti sonda imalı bir şekilde bakıp kupayı bana doğru uzatırken.
Yahu bu adam neden kendi kendine gelin güvey oluyordu ki? Amacı neydi diyeceğim ama gayet belliydi ne olduğu.
Bakışlarım Serkan'a döndüğünde her an Haldun'u boğabilecek bir noktaya geldiğini bakışlarından anladım.
Haldun'un hareketine karşılık ona yapmacık olduğu aşırı belli olan bir gülümsemeyle hastane ortamında olduğumuzdan kibarlığımı koruyarak karşılık verdim.
"Şuanda müsait değilim Haldun. Gördüğün gibi hastam var. Ama eminim o kahveyi seninle seve seve içecek başka doktor arkadaşlarda vardır.'' Dediğimde bile hâlâ kulağıma onun ısrarcı sesi geldi.
"Başka bir doktor veya hemşire ilgilenemezmi hastanla?``
Özellikle hastan kısmını vurgulamıştı. Kullandığı manipüle edici ses tonuna karşılık bende ona aynı ses tonuyla cevap verdim.
''Ben hastalarımı başka doktorlara bırakmam Haldun. İşim var ve zaten canım kahve içmek istemiyor ama yinede teşekkürler. Şimdi başka bir şey yoksa kahveni başka biriyle, başka bir yerde iç lütfen.''
Haldun, kararlı bir sesle dediklerime bozulmuş bir şekilde odadan çıktı.
Onun ardından Serkan'a baktığımda bana parlayan gözlerle bakıyordu. Ben tekrardan boğazımı temizleyerek yanına oturdum ve pansumanını yapmaya başladım.
Ben pansumanı yapmaya devam ederken birmsüre sonra onun hayran bir şekilde bakan bakışlarını üzerimde hissettim.
Yada artık heyecandan zihnim bana oyun oynuyordu!
Düşüncelerimden emin olmak için kafamı kaldırıp baktığımda koyu renkli kehribar gözleriyle göz göze geldim.
Hislerim yine beni yanıltmamıştı. Aramızdaki zaten az olan mesafe benim kafamı kaldırmamla daha da aza inmişti. Serkan öyle derin bir şekilde bana bakıyordu ki bakışlarımı kaçırmak istesem bile kaçıramıyordum, hipnoz olmuş gibiydim. Bu etkiden kurtulup konuşsam bile neredeyse dudaklarımız birbirine değecekti. Hiçbir şelilde birşey yapamıyordum, kilitlenmiş bir vaziyetteydim.
Onun bakışları bir süre sonra gözlerimden dudaklarıma doğru yavaşça kaydı ve sertçe yutkundu. Ben, artık en sonunda bu işin sonunun iyiye gitmeyeceğini anlayarak zor da olsa hafif öksürerek geri çekildim. Benim öksürmemle o da boğazını temizlerken olayları toparlamak adına, ''E...Geçmiş olsun.'' Derken istemsizce yaranın üzerine iki kere vurdum.
Allah'ım aklımı aldı resmen ben ne yapıyordum?
Her saniye daha da rezil olduğumun farkına vararak biraz daha utandım. Yanaklarımın elma gibi kıpkırmızı olduğuna emindim. Kalbimin atış hızından bahsetmek istemiyorum bile. Benim geçmiş olsun dememle Serkan'ın bakışları duvara doğru kaydıktan sonra tekrar bana bakarak, ''Pansuman için teşekkürler Ezgi.'' Derkende üzerine tişörtünü giymişti.
Benim manzaram da buraya kadardı.
Tişörtü giydikten sonra ayaklandı ve odadan çıktı. Ben peşinden gitmekle gitmemek arasında kararsız kalırken sadece kapıya kadar çıktım ve istemsizce el salladım.
Giderek daha da mı rezil oluyordum sanki?
Benim el salladığımı gören Serkan'da yüzündeki gülümsemeyle bana bakarak elini alnına doğru götürerek asker selamı verdi. Yüzümde var olan derin sırıtış bu hareketiyle daha da artarken o gittikten sonra bende odadan çıkarak yürümeye başladım. O fiziksel olarak gitmişti ama üzerimde bıraktığı etki hâlâ apaçık duruyordu. Acile doğru inerken tek düşündüğüm şey bu etkinin tek taraflı olmamasıydı...
***
-8.Bölüm Sonu-
●Ezgi & Serkan sahnesi nasıldı?
●En sevdiğiniz sahne hangisiydi?
●Ecrin ve Gökberk hakkında ne düşünüyorsunuz?
●Kağan ve Birce arasında bir şeyler olacak mı?
İnşallah severek okumuşsunuzdur.Kendinize iyi bakın✨️
