24. bölüm · Kalbin Kalbime Üsteğmen

23.Bölüm: Acıtan Gerçekler

Ay Zamanı

Yeni bölüme hoş geldiniz🥰

Umarım severek okuduğunuz bir bölüm olur🎀

Bölümün başına koyduğum şarkıyı gösterdiğim yerde açarsanız daha iyi olur:)

23.Bölüm: Acıtan Gerçekler

Ezgi Doğan'ın anlatımıyla;

Lojmanın önüne geldiğimde arabayı hızlıca park ettim ve içimdeki heyecana engel olamayarak yürümeye başladım.

Topuklu botlarımın üzerinde koşar adım lojmana girdiğimde içeriye adımımı atar atmaz içimdeki özlem duygusunun biraz da olsa dinginleştiğini hissettim. Gelmeden önce aramamıştım ama mesaj yeni olduğundan evde olduğunu düşündüm.

Kalbim delicesine çarpıyordu...

Merdivenlerden ayağım kayıp düşmemem için kuvvetli adımlarla çıkarken kapının önüne vardığımda sabırsızlıkla zili çaldım. Bakışlarım nedensizce kapının üzerinde gezinirken dudaklarımda bir gülüş bakiydi.

Birkaç saniye kapı açılmadığında evde olmadığını yada uyuduğunu düşündüm ama sonrasında kapının önünden gelen adım sesleri kapıya yanaştığını teyit ediyordu.

Kapının açılmasıyla karşımda gördüğüm biraz uykulu bir şekilde bakan Serkan bu düşüncelerimi yok etti. Yüzümde engel olamadığım bir tebessüm belirmişti anında. Gülüşüm bulaşıcı olmalıydı ki onunda hafif çıkmış sakallarının çevrelediği dudağı iki yana kıvrılmıştı. Dudaklarının aksine gözleri değişik bakıyor gibiydi...

Tam anlayamasamda hüzün gibi bir şey vardı.

Bakışlarını yorgunluğuna vererek çok fazla takılmadan bakışlarımı üzerinde gezdirdim. Vücuduna yapışan ve kol kaslarının damarlı yapısını fazlasıyla belli eden sade, siyah bir tişörtün altına siyah bir pantolon giymişti.

O kapıya doğru yaklaşınca konuşmasına fırsat vermeden içimdeki hisleri daha fazla tutamamıştım. Dudaklarımın arasından, "Serkan," deyişim mırıltıyla dökülürken ona sarılma dürtüsü, bedenimde yayılan en net farkında olduğum his olduğundan hızla kollarımı boynuna sardım. Başımı barut kokusuyla karışık o ferah kokuya yaslamadan önce içimden geçenleri dile getirmekten çekinemedim.

"Seni çok özledim..."

İlk başta aniden sarılmama karşı biraz afallasa da sonrasında o da kollarını belime doladı ve yumuşak bir ses kullanarak, "Bende Güzelim, bende..." diye söyledi başını saçıma yaslarken.

Kullandığı tabirle gülümsemem giderek daha da derinleşirken boynuna doladığım kollarımı gevşettim. Benim kollarımı gevşetmemle birlikte onun da belimdeki elleri bırakmak istemiyormuşcasına geri çekildi. Tek eli hâlâ belimdeyken başıyla içeriye işaret ederek, "Gel, geç içeri," diye söyledi.

Davetiyle birlikte hafifçe tebessüm edip ayakkabılarımı çıkartarak içeriye doğru geçtim. Topuklu botlarımı çıkardığımda yanında daha kısa kalmam detayını atlayarak önlü arkalı salona doğru ilerledik.

Salona girdiğimde bakışlarım refleksle etrafa kaymıştı. Nedensizce damarlarımda dolaşan bir utangaçlık hissettiğimden bakışlarımı kaçırma gereksinimindeydim.

Zevkli bir insan olduğuna dair düşüncelerimin doğru çıktığını itiraf etmem gerekirdi. Duvar rengiyle de uyumlu füme rengi koltuklar evi güzel ama sade bir havaya sokuyordu. Cama doğru bakan tarafta -her evde olduğu gibi- üzerinde sürahi ve iki bardak olan bir yemek masası vardı.

Serkan'ın arkamdan gelerek beni yönlendirmesiyle karşılıklı duran koltuklardan birine oturdum ve o da karşıma geçince aramızda bir sessizlik vardı. Ara sıra birbirine çarpışan kaçamak bakışlarımıza son vermek için dudaklarımı araladığımda tesadüfen ikimizde aynı anda konuşmuştuk.

"Serkan..."

"Ezgi sana birşey söylemem lazım."

Aynı anda gerçekteleşen bu tesadüfe karşı hafif gülümserken önceliği ona vererek, "Sen söyle önce," dedim.

Tavrını tam anlayamamıştım fakat buradan bakınca gerilen kol kasları ve yerinden fırlayacak gibi duran bileklerindeki damarlarıyla bir şeyler olduğu kesindi. Yüzümdeki gülümseme yavaşça silinmeye meylederken derin nefes alışını duydum.

"Ezgi seninle önemli bir konu hakkında konuşmam gerek..."

Kurduğu cümleyle içime bir kurt düşse de kendimi direkt olarak kötü düşüncelere teslim etmedim. Başımı hafif aşağı doğru eğdiğimde anlatması için kendimce destek verdim şüpheci bir tavırla, ''Dinliyorum Serkan," derken.

Bakışları bu kez kısa bir süre yüzümde gezindi. Bu şekilde davranması beni daha da endişendiriyordu. Bakışlarımı gözlerinde telaşla gezdirirken zorlukla yutkunduğunu gördüm. Meraklı bakışlarım sonunda ona ulaştığında konuşmaya başladı.

*(Şarkıyı burada açabilirsiniz)

''Biliyorum bu konu hakkında belki bana inanmayacaksın yada inanmak istemeyeceksin ama söylemek zorundayım Ezgi..." Sözlerinde duraksarken gözlerini sıkıca kapattı. Peşine tekrar açarken devam etti. "İnan böyle olmasını bende istemezdim..."

Kaşlarım git gide çatılırken neyden bahsettiğini anlamamamın verdiği sinir ve endişeyle konuşmasına izin vermeden hızla atıldım. ''N-ne demek istiyorsun Serkan? Neyi bilmem gerekiyor, neye inanmayacağım?"

Konuşmakta zorlandığı aşikârdı fakat kasılan çenesi ve keskin bir bıçağı andıran sert çehresi, doğru teşhisi koymamı zorlaştırıyordu. Ne söyleyecekti ki bu kadar...

Bu kadar ağır...

Titreyen şakakları, gerildiğini işaret ediyordu. Ellerini o bölgeye atıp sıkmamak için zor duruyor gibiydi. Onu tanıyan biri dışarıdan bakınca iç dünyasında bir çelişki yaşadığını fark ederdi.

Koltukta dikleşerek cebinden telefonunu çıkardığında derin nefes alarak anlatmaya devam etti.

"Nişan mevzusu. Seni babanın nişanlayacağı kişi, yani Faruk Eraslan, kırmızı bültenle aranan bir terörist." Duraksayıp sişlerini sıktığında dilinin ucuna gelen lafları yutmuş gibiydi. "Görev gizliliğinden detaya giremem..."

İşittiğim cümleler sonrasında içime hem bir korku hemde bir şüphe yayılırken eksik parçaları birleştirmeye çalışıyordum zihnimde fakat hangi parça yerli yerindeydi ki!

Kırmızı bültenle aranan bir terörist, dedi az önce Serkan. Zihnimin içinde birkaç kez döndürdüm bu cümleyi. Boğazımda dolaşan ve giderek daha da sıkılaşan bir yumru vardı. Tam nefes boruma oturmuş, orayı tıkamış ve konuşmamı zorlaştırmıştı.

Demek ki o terörist babamı bir şekilde kandırmayı başarmıştı. Nasıl olduğunu bilmiyordum ama yapmıştı. Babam bir oyuna gelmiş olmalıydı. Aksi takdirde bir şey asla olamazdı.

Peki neden ben, veya neden babamdı? Bu aklımda dönen bin bir sorudan sadece bir tanesiydi. Zihnim beni bir kıskaca almayı başarmıştı. İçimden geçirdiğim bütün düşünceler sivri uçlu, keskin bir mızrak olup bedenime, fiziksel ve zihinsel olarak saplanmıştı.

Hem yarın bir teröristle nişanlanacak olduğumdan hemde ailemin bilmeden bu işlere bulaşmasından dolayı korku ve panikle kalp atışlarımda sapma meydana geldi. Refleksle elimi yan tarafımda duran çantama doğru yönelttiğimde babamı ya da annemi aramaktı aklımdan geçen. Söylemem gerekirdi böyle bir durumu, bilmeyerek de olsa bulaşmış oldukları bu işi söylemem gerekirdi.

Çantamın fermuarından iki parmağımla kavradığım gibi hızla açarken aynı zamanda Serkan'a karşı, "B-böyle birşey olamaz... yani babamı kandırmışlar demek ki. Arayıp haber vermeliyim adamın gerçekte kim olduğunu," dediğimde gözümden damlayan demirin parlak yüzeyi gibi soğuk olan birkaç damla gözyaşlarımı göremiyordum, galiba hissedemiyordum da...

Kendi kendimi ikna etmeye çalışır gibi bir halim vardı fakat farkında değildim. Bilincim yok olmuş gibiydi. "B-babam öğrenince asla izin vermeyecektir böyle bir şeye. Hatta adamı bulup kendi elleriyle teslim eder devlete. Vatanını çok sever o."

Ben, birbirine dolaşan soğuk parmak uçlarımla telefonumu çantamdan çıkarttığımda daha açamadan Serkan hızla kalktı ve, ne ara geldiğini anlamamıştım ama, yanıma gelince telefonumu hızla elimden aldı. Yaptığı hareketler ve göz bebekleri zorlandığını tescilliyordu. Sesinin tonunu stabil tutmaya çalışmıştı fakat başarısı muammaydı.

''Olmaz!"

Yaptığı hareketle kaşlarımı çatıp sadece dudaklarımı aralayabilmiştim. Açmakta bile zorlanıyordum dudaklarımı, öyle ki yalnızca birbirine değdirebiliyordum. Kendimde az çok konuşma gücünü bulduğumda, "Neden?" diye sordum. Bakışlarını gözlerimde tutmuyordu, yahut tutamıyordu.

Gözleri sadece benim üzerime bile değmekte zorlanırken avuç içinde sıktığı telefonumu arkasına doğru koyup biraz geriye ittirdi. Göz bebeklerim nedensizce titriyor gibi hissettim. Bir şeyler düşünmüştüm bu konuyla ilgili ama neydi bu kadar onu zorlayan? Aklım almıyordu cidden...

En zor olayları bile tek seferde söyleyebilecek olan adam şu anda yutkunma gereksinimi hissediyordu. Âdemelması kavislenerek tekrar yutkunduğunda devam edecek gücü bulmuş gibi görünüyordu.

''Ezgi, zaten olayların hepsi burada başlıyor... Mahir Doğan, Faruk'un terörist olduğunu zaten biliyordu."

Babamın adını duymamla kalbim duracak noktaya geldi. Bir an durup hiç atmadığını söylesem yeriydi fakat hissim başkaydı. Sanki kalbime birisi hançer sokmuş gibiydim. Kalbimin sol yanına saplanılan hançer orada bırakılmamış, tekrar tekrar yerinde çevriliyordu. Dilim lâl oldu, konuşamadım, yutkunamadım.

Denedim ama olmadı; cesaret ettiğimde bir jiletle boğazım kesiliyor gibi hissettim. İnceden inceye tırtıklanıp kanatılıyordu boğazım. Dikenli teller boğazına sarılmış, bırakmamak için and içmiş gibi sanki.

Hani en güvendiğiniz dağa bir ayaz vururda, önce soğuk bastırır, daha sonra da kar yağar... İşte öyle bir histi. Benim dağıma, sadece kar da yağmamıştı. Sırtımı yasladığım ve bütün engellere dayanacağını düşündüğüm o koca dağ yıkılmıştı. Ve ben yapayalnız hissediyordum ama içimdeki öfke kıvılcımları çakmaya başlamıştı.

Olayların başladığı nokta burasıydı: Ben bir hainin kızıydım.

Yıtkunmak istedim, fakat yapamadım. İçimden kar kütlesi misali bir şeyler koptu ve dibi görünmeyen bir uçurumdan aşağıya düştü. Yapmazdı, babam yapmazdı bunu bana...

O kızını çok severdi!

Gözünden sakınırdı kızını!

Severdi o kızını, çok severdi hemde!

İçimde çıkan yangını söndürüp dizginlerini elime alamadım, yapamadım. Gözümden damla damla akan yaşların yanaklarımdan şeritler halinde dökülmesine engel olamadım. Durduramıyordum bunları, olmuyordu. Ses tellerim sanki boğazıma yapışmışcasına titremeye yönlendiriyordu beni.

''N-ne? Ne diyorsun Serkan?" Kaşlarım çatıldığında ona inanmıyordum, yada inanmak istemiyordum. Sesim çatallanmayı sürdürürken ses tellerime inatla daha da yükseldim.

"Neyi ima ediyorsun? Babam bunu yapmaz! Vatanını sever o! ETMEZ, İHANET ETMEZ!''

Bakışları sol gözümden kopup giden bir damla yaşın kendi irisleriyle peşine düşmüştü. Yanağımdan çenemin boynumla kesiştiği noktaya kadar süzülen gözyaşı yüreğime damlayınca içimi kor bir ateş kapladı.

O ateşin içine herkesi bir bir atıp yakmak istedim ama olmadı, yapamadım. Siyahın arasına karışan aklara bu acıyı yaşatmayı reva göremedim.

Bakışlarım Serkan'a dönüktü ama harelerimin önünde farklı anların karelerinden görüntüler vardı. Başta babamla olan en güzel anlarım, daha sonra annem, çocukluğum, gençliğim...

Bütün anılarımda babam vardı ve o küçüklüğümden beri benim kahramanımdı...

Daha sonra buraya geldiğimde öğrendiklerim geliyordu aklıma. Ben burada vatanın için canını vermek ne demek onu öğrenmiştim. Bir sürü asker, bu vatan topraklarına sahip çıkmak için gözünü kırpmadan canını veriyordu. Kimisi anneden babadan, kimisi yârdan geçiyordu. Ama hepsinin ortak noktası bu vatan için canını vermekten çekinmemekti.

İşte ben burada bunları öğrenmiştim. Vatan için tüm sevdiklerini geride bırakmak, gözünü kırpmadan can vermek ne demek, onu öğrenmiştim.

Bakışlarımın önündeki perde kalktığında Serkan'ı görmeye başladım. Yüzündrki ifadeyi az çok seçebiliyordum. Ben acıma duygusu yakalayacağımı düşünürken seçtiğim başka bir duyguydu. Yüzünü bir hüzün esir almıştı.

Sükunetine tezat ondan bir cevap bekliyordum.

Daha doğrusu bir yalanlama...

Ondan İçimdeki yangını söndürebilecek bir yanıt bekliyordum. Tüm bunları yanlış anladığımı, babamın bir hain olmadığını kanıtlayacak bir cevap bekliyordum. Gelmeyeceğini biliyordum içten iça ama yine de bekliyordum...

Aramızda sadece bir sessizlik vardı. Üstüme bir anda yüklenilen bu ağır gerçekler boynuma bir urgan dolanmış gibi hissettiriyordu. Ondan hâlâ bir cevap gelmeyince aramızdaki sessizliği tırnak batırırcasına parçalamayı denedim. Ses tellerimin çatallanmasına aldırış etmeden çaresizce başladığım cümleyi, yalanlayıcı bir tonla bitirdin.

''Serkan konuşur musun? Söylediklerim yalan, desene! Saçmaladım desene!''

Kelimeler emir kipi ileydi fakat ben yalvarıyordum adeta. Sadece tek bir yalanlamaydı umduğum, fakat onu da duyamadım.

Çevresini kırmızı bir şerit sarmaya meyleden kehribarları, gözlerime değil yerdeki halıya bakıyordu.

Donukça bakan bakışlarını gözlerime çevirmesi için sol elimin parmak uçlarıyla dizine hafifçe temas edebildim. Tamamıyla dokunmaktan çekindim çünkü o bir askerdi, bense bir hain kızı...

Ona dokunmaktan çekindim. Kirli hissediyordum kendimi. Hain denilen babama bu kadar bağlı olduğum için kendimi kirli hissediyordum. O Tıp fakültesini kazanıp birincilikle girecek kadar zeki, ama babamın hain olduğunu anlamayacak kadar aptaldım!

Gözümden boncuk boncuk damlayıp koltuğa akan yaşlar küçük yuvarlaklar oluşturarak rengini koyulatıyordu koltukta değdiği bölgenin.

Zihnimin odaklanmasıyla bakışlarımın hedefi Serkan iken gözlerini sıkıca birbirine bastırdığını gördüm. Zorlandığı aşikardı. Sonra içine derin ve içli bir nefes çekip halıdaki bakışlarını bana döndürerek, "Özür dilerim Ezgi, böyle olmasını bende istemezdim ama...'' diye söyledi. Sanki camdan bir kalbim varmış da sivri uçlu taşla parçalanmış gibi hissettim. Sapladığı taşla beraber cam tuzla buz olmuştu, gerçek kalbimin içine girmişti yüzlerce küçük parça.

Tavırlarında ve sözlerinde değişen bir şey yoktu. Gözlerimden akan yaşlar daha da hızlanırken başımı hızla iki yana salladım. Sinir sistemim bazı tepkileri irademden bağımsız veriyordu, dudaklarım konuşmak için aralandığında titremeye başlamıştı.

''Hayır, yapma...''

Serkan başını öne doğru eğerek elindeki telefonuna baktı. Galiba bir şeyler açmaya çalışıyordu ama görmemiştim, daha doğrusu bakmamıştım.

Ben silmeye çalıştığım ıslak ve boş bakışlarımla karşıki duvarın beyaz rengine bakarken telefonunu yavaşça bana doğru uzattı.

Bakışlarımı ışığı kısık ekrana çevirdiğimde gördüğüm fotoğraf karşısında içimde kalan son umut kırıntıları da tuzla buz olmuştu. Fotoğraf, babam ve Faruk Eraslan denilen adam tam el sıkışırken çekilmişti.

Dindirmeye çalıştığım hıçkırıklarım beni dinlemeyip kontrolden çıkarken titreyen dudaklarıma aldırmadan bir hışımla ayağa kalktım. Dizlerimin bağı çözülmeden önce yapmam gereken bir konuşma vardı.

Babam bile isteye yapmazdı böyle bir şeyi, tehdit edilmiş olmalıydı. Emindim çünkü o böyle bir insan değildi. Fotoğraflar, bazen her şeyi kanıtlamazdı.

''B-babam bile isteye yapmaz Serkan. O terörist adam tehdit etmiş olmalı! Babam yapmaz! Onu benden daha çok tanımıyorsun!" Nefesim kesilir gibi hissettiğimde içime derin bir soluk çekmek istedim ama olmadı. Alsine kalbim daha da sıkıştı. "O... o vatanına bağlı bir insan! Yapmaz böyle bir şeyi Serkan!''

Aklım almıyordu, almayacaktı da...

Babam... ihanet etmezdi. Hadi kendimi geçtim, yıllarca bana vatan sevgisinin ne demek olduğunu öğreten babam Vatanına bunu yapmazdı, inanmazdım.

Bir yanım öyle derken diğer yanım tehdit edildiyse polise gitseydi diyordu... Ama benim tanıdığım babam devletine ihanet etmezdi. Asla yapmazdı bunu.

İçimde arayışına çıktığım üzüntü, giderek kanımda küçülürken derinlerden filizlenen öfke kırıntıları yakaladım. Serkan'a asla inanmak istemesemde elinde görüntüler vardı. Ve bunlar gerçekti. Hiç istemeyeceğim kadar...

Aklımdan geçenler ve kalbim arasında derin bir uçurum vardı kendi ellerimle kazdığım. Sert toprağa tırnaklarımı her batırdığımda acıyor ama ben asla geri durmuyormuşum gibi bir hissiyat vardı içimde. Kalbim babam asla yapmaz derken zihnim görüntüleri beynimin içinde tekrar tekrar döndürüyordu.

Hıçkırıklarım şiddetli bir hâl alıp boğazımdan sanki birisi sıkıyormuşcasına hissettirmeden önce konuşmak için dudaklarımı aralamaktı amacım. Fakat iki tarafı birbirinden ayırır ayırmaz hıçkırıklarımın daha çok şiddetleneceğini bildiğimden sustum. İçime nefes çekmeye çalıştım ama olmadı. Bu odanın sadece 10 dakika öncesine kadar ferah gelen havası şu anda beni boğuyordu.

Zihnimin kurduğu tuzaklar devam ediyordu ben hıçkırıklarımı kesmeye meylettiğimde. Gözlerimi sıkıca birbirine bastırmıştım önümde canlanan videonun tekrar tekrar açılmaması için.

Ama olmuyordu...

Gitmiyordu o görüntü gözümden...

Babamın o adamın yanına gitmesi... Elini sıkması... Ellerindeki çantalar ve Faruk Eraslan'ın babamla anlaşma yapması... Çok ağırdı ama gerçekti.

Yada değildi. İçimden bir ses hâlâ şiddetle babam yapmaz diyordu. Aklım bana tersti fakat elimde kalan tek şey kalbimdi.

Onunda sol yanı susmuştu ya zaten...

Titreyen bacaklarım, sinirsel anlamda dengeyi kaybettiğimi gösterirken ayakta durduğumdan bir yere tutunma ihtiyacı hissettim ama yapmadım. Kahverengi harelerim, gözümün beyazlığından etrafa kayarken gözüm kararır gibi oldu. Başım arkaya doğru gider gibi olduğunda geriye doğru sendeledim.

Gözüm hâlâ açıktı fakat zihnimde bambaşka görüntüler dönüyordu. Serkan'a inanamazdım... inanmak istemiyordum çünkü babam yapmazdı!

Emindim işte!

Bu hayatta en güvendiğim sığınağım, daima arkamda bir dağ gibi duran babam yapmazdı!

Arkaya doğru sendelediğimde masanın hemen önünde duran sandalyeye tutunduğumun bile farkında değildim. Serkan, bedenimin gerilediğini gördüğü an hızla oturduğu koltuktan ayağa kalktı ve tek adımda yanıma geldi.

"Ezgi," diye adımı söylediğinde bile sesinin tonunda herhangi bir acıma yoktu.

Amacı beni tutmakmıydı bilmiyorum çünkü başım dönerken bile bir duvar gibi aramıza giren elimden adımları olduğu yere çakılmış, belime uzanan eli donup kalmıştı adeta. Dudaklarımdan dökülen yaklaşma, kelimesiyle ise boynuna bir urgan dolanmış gibi hissettiriyordu.

Yere düşmemek için sandalyenin kumaş yüzeyine tırnaklarımı sıkıca batırırken gözlerim tamamıyla açıktı artık. Dudağımın dişlediğim sol kenarının çoktan kanayıp hatta derisinin kalkmasını bile umursamadan elimi aramızda tutmaya devam ettim. Tek tük çıkan kelimelerim yaklaşma veya dokunma idi. Sanki elimi çektiğim anda duygularımı bastırıp buna ikna edecek gibiydi.

Babamın hain olduğuna ikna edecek gibiydi...

Hıçkırıklarım kesilmiş, gözyaşlarım sessizce boşalmaya başlamış gibiydi. Dudaklarımı birbirine bastıratak yuttuğum bağırma isteğim, ciddi derecede kararmaya başlayan gözlerimle tuzla buz olmuştu. Ağlamaktan dolayı kararmayacağını umduğum kızarık gözlerim Serkan'a dönemeden parmaklarımın sandalyeye tutunmayı bırakmasıyla izin dahi almadan belime dolanan kolları zar zor hissetmiştim. Daha ne olduğunu anlamadan göğsüne bastırdığı başımı ve saçlarımı acıtmamak ister gibi okşarken hiçbir şey sanki umrunda değildi.

Elleri yavaşça saçlarımda gezinirken, "Şşt, sakin ol Ezgi. Biliyorum Güzelim, çok zor ama güçlü durman gerek," Dudakları başımın üzerinden kulağıma doğru ilerledi ve sesini yükseltmek yerine daha çok yaklaştı. "Evet çok zor, babandan böyle bir darbe yedin ama lütfen... Lütfen biraz dayan. Çünkü her şey daha yeni başladı."

Gidecekmişim gibi sıkıca tuttuğu belimin zıttına benim ellerim ona dokunmuyordu. Kabullenmek istemiyordum babamın böyle bir şey yaptığını fakat eğer doğruysa... Serkan'la aramıza derin uçurumlar girerdi.

Son cümlesini idrak edebildiğim anda duraksadım. Bedenimi ondan geriye çekmek istedim fakat ben bir şey söylemeden bırakmamakta kararlı gibi duruyordu.

Konuşacak gücü kendimde bulamadığımdan hafifçe boğazımı temizlerken başımı geriye çektim. Beni zorlamadan bıraksa bile elini belimden çekmemişti. İyice geriye doğru çekilip aramızdaki mesafeyi 2 3 adıma çıkarttım.

Her şey yeni başlıyordu derken neyi kastetmişti?

Kaşlarım çatılırken birbirine yapışan kirpiklerime aldırmadan, ''Ne şimdi başladı? Serkan ne demek istiyorsun açık konuş, lütfen!" diye söyledim ses tonumu kontrol edemezken.

Gözlerimdeki bakışları benden kopup bir süre etrafta gezindi. Az önce içine düştüğü kasvetli havası tekrardan var olmuştu. Şakak kemikleri şişip, âdemelması kavislenirken konuşacak gücü kendinde bulunca devam etti.

''Ezgi... görev gizliliğinden fazla detaya giremem fakat başta da söylediğim gibi, Faruk Eraslan kırmızı bültenle aranan bir terör grubu mensubu. Daha da kötüsü Mahir Doğan'ın onunla süresiz olarak imzalanmış resmi evraklı bir anlaşması var," Tekrar tekrar aynı şeyleri duyuyordum fakat sözünü kesmedim, o da hemen bitirmek istercesine devam etti zaten.

"Devlet, Faruk Eraslan'ı alabilmek için onlarca operasyon planladı. Eğer yürürlüğe geçirmeden önce Mahir Doğan'ı görmeseydik operasyon çoktan başlamıştı ve ben şu anda burada değildim. Elimizde o Faruk pi-" Sinirine hakim olamayınca kendini durdurdu ve düzelterek devam etti. "Faruk Eraslan'ı tutuklayacak kadar delil yok. Adam her ne yaparsa yapsın ardında kanıt bırakmıyor ve işin can alan yeri bunu her türlü birim üzerinden yapmış olabileceği. Bu gerekçeyle de yanına birinin sızması gerekiyor. Teşkilat tarafından seçilen benim ama Hasan Albay'dan gelen emir her şeyi değiştirdi. Ben operasyondan ihraç edildim ve onun yerine-"

Olayları anladığımdan daha fazla beklemeden araya girdim ve yutkunarak, "Tüm bunları bana anlatma sebebin albayın benden onun yanına sızmamı istemesi mi?" diye bitirdim. Jest ve mimikleri anlatıyordu bazı şeyleri istemeden bile olsa.

O an, kendim gerçekten bu olayı dile getirmemden ötürü içimden yükselen ve dakikalardır bastırmaya çalıştığım öfke kırıntılarının filizlenmeye başladığını hissettim. Bir kafesin içine hapsettiğim öfke kıvılcımları, demirlerin soğuk yüzeyine inceden inceye işleyip demirleri bükerken nefretin sivri uçlu dallarının dışarıya sızıp çıktığını hissettim. Kalbimin bir tarafı cehennem ateşinde gibi yanıyorken, diğer tarafıysa sanki farklı bir yaşamdandı. Bir tarafı beyazsa, diğeri siyahtı.

Demiştim ya, ben buraya geldiğimden beri çok şey öğrendim diye...

Bir diğer öğrendiğim şey ise Vatan toprağına düşen bu Mehmetçiklerimizin vebaline babamında ortak çıktığı oldu.

Ben hastanede her bir canı, yaşlısından tut ki gencine kadar, memurundan normal vatandaşına kadar insan ayırt etmeksizin canlarını kurtarmak için kendimi bu mesleğe adamışken o bölgelerde yaşanan terör olaylarına babamında ortak olması ondan nefret etmem için bir sebepti.

Mehmetçiğin toprağa düşen canları bir sebepti. Sınır operasyonlarında yaralananlar bir sebepti. Terör kamplarına kaçırılarak götürülen masum çocuklar bir sebepti. O masum insanların dökülen her bir damla kanı babamdan nefret etmek için bir sebepti!

Kamplara kaçırılıp kanları çekilen her bebek, her çocuk ondan ve bütün ortak olan kişilerden nefret etmem için bir sebepti!

Küçücük bebeklerin dahi kanının içildiği bu dünyada, onca insanın vebaline giren bir adama bunca zaman baba demem de kendimden nefret etmem için bir sebepti! O bunu yapmış olabilirdi, ama ben onların kanlı oyununa canımı versem bile ortak olmazdım.

Bakışlarımdaki ifade değişmiş olacaktı ki Serkan bana teredütle bakarken aramızdaki adım sayısını bire düşürüp sağ elini yanağıma koydu ve kuruyan gözyaşlarımı sildi. Diğer elini bileğime götürmek ister gibi olduğunda iki elimi de ardıma saklamamla afallasa da zorlamadı.

''Ezgi, bu zor bir süreç ve kabul etmek zorunda değilsin. Albaydan gelen emir ama sana bağlı. Seni riskin tam ortasına atamam Ezgi, kabul etme. Zaten en başından beridir bu operasyona seçilen kişi benim. Bir sivili geçtim, sevdiğim kadını ateşin ortasına atamam Ezgi. Albayla konuşup eski plana dönmeyi talep-"

"Kabul ediyorum," devam etmesine izin vermeyip lafını böldüğümde cevabım bıçağın keskin yüzünü andırarak aramıza girmişti.

"Operasyona dahil olacağım. Sivil olup olmamam hiçbir şeyi değiştirmez. Bende bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım ve vatanına hizmet etmek her Türk vatandaşının görevi olduğu gibi benimde görevim."

Söylediklerim karşısında bana anlamaz gözlerle bakan Serkan'ın, "Bu riske girmeyi göze alacak mısın?" demesi beklenmedik değildi.

Tüm kararlılığımı kuşanarak kendimden emin bir ifadeyle, "Evet, göze alacağım," dedim baskınlıkla.

Kararım ve sözlerim karşısında gözleri gururla dolarken içli bir nefes vererek bileğimdeki elini hafifçe oynattı. Bakışlarında çok fazla söylenmemiş söz yakalarken birkaç adım geri çekildim.

Gitmek için hazırlanmaya başladığımı gören Serkan kararsızlıkla da beraber, "Kararı bildirmek için albayın yanına gitmeliyiz," dediğinde sadece başımı onaylamak manasında salladım. Albayın yanına gitmeden önce başka bir yere daha gitmem gerekiyordu.

Sormam gereken bir hesap vardı.

Kırılan kalbimin, dağıttığı hayalletimin, engel olduğu mutluluğumun, daha da önemlisi beni bir teröristle evlendirmeye çalışmasının hesabını soracaktım. O masumların hesabını kendi başıma soramayacak olsam bile benim hayatımı karartmasının hesabını soracaktım.

''Tamam, birkaç işim var. Halledeyim, sonra geçeriz."

Sorgulayıcı bir ifadeyle ne işi der gibi kaşları çatıldı. Soru diye anladığım bakışlarını umursamayıp büyük ve cüsseli bedenini es geçerek kapıya doğru ilerledim. Hızlıca gidip babamla konuşacaktım sadece. Neyi, neden yaptığını onun ağzındanda öğrenmem gerekiyordu yoksa asla dinmezdi bu sinirim.

Seri adımlarla kapıya ilerlediğimde kulpundan tuttuğum gibi açarken nereye gideceğimi Serkan'a söylemedim çünkü yoluma taş koymasını istemiyordum. Değil onu, bir başkasını bile karıştırmazdım bu meseleye. Konuşacağım şeyler belliydi ve diğerlerinin bilmesine gerek yoktu. Her şeyi bildiğimi diyecek, teslim olup o adamla ortaklığı bırakıp teslim olmasını söyleyecektim.

Kapıdan onu beklemeden çıkıp merdivenlerdende aynı hızla indiğimde lojmanın kapısından çıkıp arabaya doğru ilerledim. Otomatik anahtarıyla kapının kilidini açıp içine oturduktan sonra telefondan annemlerin kaldıkları otelin adresine baktım. Adaklı üzerinde bir yoldaydı. Buraya ters kalıyordu ama kararlıydım, gidip konuşacaktım. Bu kadar kolay değildi, madem bir şeyi yapmıştı hesap verecekti. Vermek zorundaydı. Bana değilse bile devlete hesap vermek zorundaydı.

İçim acıyordu fakat nefret, damarlarımda giderek baskınlığını arttırıyordu. En güvendiğimden darbe yemiştim. Zaten insanda her zaman hiç beklemediği yerden darbe yemez miydi?

İnsanoğlunun huyudur; ona koşulsuz şartsız güvenen herkesi yarı yolda bırakıp, ihanet etmek. Onu kullanarak her şeyi yapacak derecede güvenini kazandığında artık bir kuklasındır. Hele de sadıksan, ipler tamamen karşındaki kişinin elindedir. Yapılması gereken yeterli farkındalığa varıp kullanıldığını anlamak. Ve en önemlisi de bunu hazmedecek kadar duygularını bastırabilmek.

Olaylar tekrardan aklıma gelince sol gözümden bir damla nefret gözyaşı süzüldü çeneme doğru. Boynuma değip çenemin artında kaybolmasına izin vermeden akar akmaz hızla sildim. Güçlü duracak, ağlamayacaktım. Beni para için harcayan, bu tabiri hiç kullanmak istemesem bile beni satan bir adam için dökecek gözyaşım kalmamıştı artık.

Bakışlarımı, direksiyonun hemen yan tarafına sabitlediğim telefonumdaki navigasyona çevirdim.

Allahın dağında navigasyonla gidiyorum, hadi hayırlısı.

10-15 dakika civarı yol kalmıştı gösterilen konuma göre. Yaklaştığımın farkına vararak ciğerlerimden çektiğim havayı sert bir şekilde dışarı verdim ve akabinde direksiyonu istemsizce daha sıkı kavradım. Bitmeyen bir yol ve dağın başında neden olduğunu anlamadığım bir tıkanıklık vardı. 2 yada 3 araba önümdeki tek şeritli yolda peş peşeydi. Büyük ihtimalle taş düşmesi veya yolda bir bozukluı çıkmış olabileceğinden bu yolda beklemedim. Arka tarafı kontrol edip hiç araç gelmediğine emin olduğumda geriye doğru sürdüm. Dağ yoluna gireli çok olmuştu ve bu yüzden merkezdeki yollara geri dönemezdim. Birkaç dakikalık mesafede başka bir yol sapağı vardı. Oraya girsem en azından daha az zaman kaybetmiş olurdum. Yolda bildiğim kadarıyla bir sorun yoktu, yani girsem bir şey olmazdı. Hatta şu an gittiğim yoldan daha bile düzgündü diye biliyordum.

Arabayla geri geri giderken arkadan gelen uzun basışlı bir korna sesiyle irkildim. Sesi normal araç gibi değildi ve tahminimce bir tırdı. Kısa bir an önüme çevirdiğim bakışlarımı daha geriye çeviremedim. Zaten ne olduysa da bu anda oldu.

Ben daha ne olduğunu tam anlayamadan arka taraftan üzerime doğru şiddetle gelen tır, yine bir o kadar şiddetle arabaya arkadan çarptı. Çarpmanın etkisiyle direksiyonu refleksle sağ tarafa kırdığımda çarptığım şey bütünüyle bir dağın kayalık yüzeyiydi.

Arabanın ön camları bütünüyle tuzla buz olurken üzerime ve içeriye savrulan bir sürü küçük cam parçaları cabasıydı. Arkadan kontrolsüzce gelen tırın tekrardan arabaya çarpmasıyla zaten frene yüklenmemle balataları yanan arabadan bir koku yükselirken direksiyon hakimiyetini tamamıyla kaybettim. Araba, asfalt yolda kontrolsüzce sürüklenirken yolun kenarındaki demir korkuluklara çarptı ve zaten yolun kıyısından giden aracımın şarampolden yuvarlanması eş zamanlı oldu.

O an bütün korna ve siren sesleri birbirine karışırken burnuma boğuk bir yanık konusuyla karışmış taze kan kokusu geliyordu. Kolumu hareket ettirip benim sadece biraz daha uzağımda duran telefonuma uzanmaya çalıştım ama hem koltukla kapının arasına sıkıştığımdan hemde başımı ağır bir şekilde çarpmanın etkisiyle başarısız oldum.

Bir süre sonra başım artık kaldıramayacağım boyutlarda sızlarken gözlerimin çnüne bir buğu düşerken perde misali yavaşca kapandı. Alnımdan ve dudağımın kenarından bir şerit halinde sızan kan yere damlarken cam kırıkları arasından toprakla karıştı. Bir süre etraftan gelen bağırış seslerini duydum fakat bilincim çoktan kapanmaya başladığından kelimeleri seçemedim. Boğuk ve rahatsız edici şekilde geliyordu kulağa. Kapanan gözlerimin lehine içime işleyen ve beni hapsetmek isteyen karanlığa direnmedim, direnemedim. Gözümün önünden sayılı görüntüler dolaşırken çok uzaklardan gelen bir çınlama sesi vardı. Az çok telefon sesim olduğunu ayırt edebildim ama çok uzaktı.

Çok uzak.

***

Yazarın anlatımıyla;

Operasyon odasındaki sessizliği duvardaki küçük televizyondan gelen haber bozuyordu. Alkan Timi'nin sıradan bir günüydü bugün de. Yakın zamanda kendilerinin görev diye adlandıracakları kadar önemli bir operasyona gitmemişlerdi ve bu yüzden hepsi cidden göreve gitmeyi özlemişti. Özellikle de Tim, Kağan ve Yiğit'i albayın odasının önünden zor kazımışlardı. Albay, onlara görev verene kadar oda kapısının önünde şahsi koruma olarak oturma eylemi başlatmaktı...

Alkan Timi'ninde eğlencesi bu ikiliydi işte. Bir hayli çılgındılar fakat timin olmazsa olmazlarıydılar işte.

Allah'tan Hasan Albay yakın zamanda bir operasyona gideceklerini bildirmişti de biraz olsun yüzleri gülmüştü hepsinin. Operasyon odasında haftalar öncesinden hazırlıklara başlamışlardı ama işte bu seferde göreve daha çok fazla olduğunu öğrendiklerinden hayalleri yıkılmıştı.

Hepsi yine aynıydı. Nazlı telefonuna bakarak tek tabanca takılıyor, Gökberk bu sefer aşık olduğunu kabullenmesinin verdiği bir rahatlıkla hayatına devam ediyordu. Han ise son zamanlarda arkadaşlarının 'Kızı bir sal' demesiyle Şimal'in yakasını bırakmıştı. Gökhan, klasik bir aile babası gibi evden askeriyeye- askeriyeden eve gidip geliyordu. Yiğit ve Kağan ise her zamanki gibi fiziksel olarak yan yana olsalar bile ikiside zihinsel olarak farklı yerlerdeydi. Kağan, Bircele sözleştikleri yemek için Birce'den mesaj bekliyordu. Yiğit ise Eslem Rana ile birlikte ayarladıkları aileleri tanıştırma, daha doğrusu nişan mevzusu için heyecanlıydı. Kalbi güm güm atıyordu, öyle ki göğsünü yarıp çıksa Edirne'den Kars'a kadar giderdi.

Koltukların karşısındaki duvarda olan televizyondan rastgele bir haber kanalı açıktı. Haberi sunması gereken süslü, yeterince güzel giyimli ve sarışın bir spiker hariç bütün konuk Prof. Dr.'lar bir kavgadaymış gibi konuşurken işlerin iyice kızışmaması için bir son dakika haberlerine geçiş yapıldı.

Profesör Doktorlar ekrandan birer birer kaybolurken sarışın kadın tekrardan kamera karşısına çıktı.

SON DAKİKA!

''Evet sayın seyirciler, şimdi programımıza bir son dakika haberi ile devam ediyoruz. Haberimiz uzun zamandır ismi duyulmayan Doğu Anadolu Bölgesindeki şehrimiz Hakkari'den..."

Hakkari şehrinin adı geçmesiyle timin bakışları direkt olarak televizyona dönmüş, ellerindeki işlerini bırakıp dikkatli bir şekilde haberi dinlemeye koyulmuşlardı. Hakkari çok olaylı bir şehir olsa da istihbari bilgiler basına aktarılmazdı. Sızıntılarında zaten önüne geçilir, ifşalamaya çalışanlara idari işlem başlatılırdı. Yani önemli olaylar olmadıkça haberlere çıkan bir şehir değildi Hakkari.

Timin odak noktası küçük ekranken spiker kadın devam et. "Geçtiğimiz saatlerde Hakkari- Adaklı arası bir güzergâhta seyir halindeki bir tırın sivil araç ile çarpışması sonucu trafik kazası meydana geldi. Yetkililer olaya dakikalar içerisinde müdahale etti. Kaza sonucu 2'si ağır yaralı olmak üzere 4 vatandaşımız hastaneye kaldırıldı. Kaza sorasında maalesef ki sivil araç şarampolden yuvarlanırken tır şoförününse vefat ettiği bilgilerine ulaşıldı. Yaralı vatandaşlarımıza acil şifalar, vefat eden vatandaşımızın ailesine ise büyük sabırlar diliyoruz. Evet şimdi yurt genelindeki bir başka haberle devam ediyoruz...''

Haberin bitmesiyle timdekilerin içine bir hüzün oturmuştu. Çok elim bir olaydı haberde gördükleri. Bir baba olarak içi sızlayan Gökhan, ilk konuşan kişi oldu.

''Allah rahmet eylesin, kim bilir belkide vefat edenin ailesi vardı, çocukları vardı, eşi vardı...''

O an empati yaptı Gökhan. Başına görev sırasında bir şey gelse ailesi, eşi ve çocukları perişan olurdu üzüntüden. Gözünün önünde canlandırdığı görüntülerden irkilerek sıyrıldığında başlayıpta bitiremediği cümlesine devam etmeden yutkundu ve, "Allah sabırlar versin ailesine," diye bitirdi.

Tim, hemen hemen birbirine yakın cümleler kurarken en son çıkan ses Nazlı'dandı.

"Kimdiler acaba, yani iş amaçlı falan mı gelmişlerdi?"

Nazlı'nın sorusunu cevaplayan kişi Gökberk'ti. "Valla konutanım kim olduğunu bilemem ama buralı değillerdir bence. Çünkü o yol tek şeritli olmasına rağmen dar ve yollar arası geçiş yapılıyor. Yani sağına soluna bakmadan çıkmak yada geri dönmek akıllı işi değil. Buraya ilk geldiğim zamanlarda benimde başıma gelecekti de Allah'tan karşıdan gelen kişi tedbirliydi. Dikkatli geçmek lazım o yoldan."

''He ya komutanım,valla ben işim olmadığı sürece geçmem o yoldan," diyerek Yiğit'te Gökberk'i doğruladı.

Uzun zamanki sessizliğini bozarak konuşmaya Şimal de dahil oldu. "Umarım daha fazla can kaybı olmaz. O yolda da bir çalışma başlatmaları lazım. Kim bilir yapıldığından beri kaç tane kaza gerçekleşmiştir."

Tim, Şimal'i onaylayan mırıltılar çıkarırken onun bakışları Han'ın koyu kahve irisleriyle kesişti. Han'ın yüzündeki hayran ifade, Şimal ile göz göze gelince bir sis bulutu dağılırken bu sefer Şimal onu baştan aşağıya süzdü. Belli olmasa bile dudağını kenarı hafifçe 'iyi ki' der gibi kıvrıldı fakat görülmesi mucize gibi bir şeydi. Han, sevdiği kadın tarafından sayısız kez reddedilmenin verdiği utançla, yahut sadece Şimal'den uzak durmak için, başını kendi önüne çevirdiğinden Şimal'in bu ifadesini görememişti. Asker olmasalardı Şimal, Han'ı kabul etmek için bir an bile beklemezdi ama şartlar böyleydi. Mesele sadece meslekleri de değildi. Şimal'in söyleyemediği çok şey vardı. Eğer Han'ı kabul etse, ona en büyük acıyı yaşatacağını düşünüyordu. Geçmişin bedelleri çok ağır şekilde Şimal'in omzuna yüklenmişti, o istese de istemese de...

Daha küçücük bir genç kız iken elinden alınan en temel hakkının bedellerini şimdi ödüyordu ve eğer Han'ı kabul edecek olsa o hakkı Han'ın elindende alacaktı. Bu haksızlığı ona yapmazdı, yapamazdı da zaten sevdiği adama.

Şimal, Han'a karşı beslediği yoğun duygularını belli ederse görevlerinin sekteye uğrama ihtimali artıyordu. Bunun yanı sıra...

Henüz hastaneden sonucunu alamadığı infertilite testi, yada diğer adıyla kısırlık testi, bütün hayatını baştan aşağıya değiştirecekti. Tahmin edebiliyor, fakat kaderinde çizilen kilidi açacak anahtarın bu denli sağlam olduğunu düşünmüyordu.

***

23.Bölüm sonu🥳

Hem ağlayıp hem güldüğünüz(!) Bir bölüm oldu galiba🥲

Yazarken bende bir hayatı sorguladım kdjhrf

●En sevdiğiniz sahne hangisiydi?

●Yazdığım çiftler arasından hangisini daha çok okumak istersiniz?

●Şimal ve Han hakkındaki düşünceleriniz neler?

●Şimal ne yaşamış olabilir geçmişte?

Umarım severek okuduğunuz bir bölüm olmuştur. Kendinize iyi bakın, çok seviliyorsunuz❤️🥰

Bu arada katılmak isteyen herkesi WhatsApp kanalıma beklerimm🌼💖

QR koduna bölümlerden ulaşabilirsinizz🥰🎀