19. bölüm · Kalbin Kalbime Üsteğmen

18.Bölüm: 14 Şubat özel 2

Ay Zamanı

Özel bölümün 2.kısmına hoşgeldiniz✨️

Umarım severek okuduğunuz bir bölüm olur.

Satır aralarında yorum yapmayı ve oy vermeyi unutmayalım lütfen.

18.Bölüm: 14 Şubat özel 2

Keyifli okumalar dilerim💝

Ecrin Gürmen'in anlatımıyla;

Ezgi'nin odasından çıktıktan sonra, çalan telefonumu kalp atışlarımı dizginlemeye çalışarak açtım ve kulağıma yasladım. Beklediğim gibi karşıdan tok bir erkek sesi gelse bile içinde bir yumuşaklık vardı.

"Ecrin, hastanenin önündeyim. İtiraz istemiyorum, en kısa zamanda gelirsin."

Gökberk'in peş peşe dizdiği cümlelerin ardından emri vaki yapması karşısında beni görmüyor olsa bile kaşlarım çatıldı. Telefonu yüzüme kapatacağını düşünmediğimden onun gibi hızlı bir tavır sergilememiştim ama itiraz etmek için dudaklarımı araladığımda telefonun kapandığını işittim.

Hasbünallah ve nimel vekil!

Sadece tek laf söyleyip yüzüme kapatılan telefonla aynı zamanda sinirlenirken bir yanımda kıpır kıpır olmuştu. İçimdeki bu hissi görmezden gelmeye çalıştım ama pek de başarılı olamamıştım. Tamam, gideceğimiz okul riskli bir bölgedeydi ama ona gerek var mıydı gerçekten?

Ayrıca tanıştığımızdan beri yüzüme bakmayan adama ne olmuştu da buraya kadar sırf benim için gelmişti? Aslında benim için gelip gelmediğide muammaydı...

Aklıma gelen soruları cevapsız bırakarak diğer hemşirelerin hazırlamış olduğu İlk yardım çantasını aldım. Normal bir ilk yardım çantasından daha donanımlıydı çünkü okuldaki çocuklara aşı yapmaya gidecektik ve haliylede içinde en az 250 tüp şırınga ve ilaç vardı.

Parmaklarımın arasını aldığım çantayı hemşirelik modumu açarak daha sıkı kavrarken zihnimi kötü düşüncelerle arındırmayı denedim.

Sakindim, hiçbir şey olmayacaktı.

Bölgenin riskini korku sebebi yapmamalıydım, boş yere endişelenip hem kendimi hemde başkalarını endişelendirmeme gerek yoktu.

Elimdeki çantayla adımlarım hastane kapısına yönelirken Gökberk gelmeden önceki ayarladığımız düzen neyse öyle devam edecektim elbette. Sonuçta benimle muhatap olmak istemeyen kendi. Önceden yaptığım gibi peşinden koşma devri bitmişti, bunun farkına varsa iyi olurdu. Konuşmak istemeyip telefonu bile yüzüme kapstırsa sonuçlarına katlanırdı.

Üzerime giymiş olduğum montumun önünü düzeltirken sonbaharda olmamıza rağmen Hakkâri'nin soğuğunu her hücremle hissettim. Hastanenin kapısından çıkıp bahçeye ilk adımlarımı attığımda içimde başka bir ilki yaşayacağımın heyecanı vardı. İlk kez bir köy okulunda aşı yapmaya gidecektim ve bu his gerçekten çok güzeldi. En azından bazı çocuklara yardımımızın dokunabilmesi... İnsanın içini biraz olsun rahatlatıyordu.

Sert adımlarımı bahçenin ıslak yüzeyine atarken bakışlarımı etrafta gezdirdim. Gözüme tanıdık olmayan bir araba çarpınca bunun Gökberk olduğunu tahmin etmem uzun sürmedi. Camları siyah filmle kaplı olduğundan içeride miydi diye görememiştim ama açıkçası çokta umrumda değildi.

Yalan, dışarı çıkıp elimizden tutsun istiyorsun.

Asla.

Onun varlığını umursamadan önceden anlaştığımız gibi Mine hemşirenin arabasına doğru ilerledim. Hastanenin içinde olmadıklarından büyül ihtimalle beni bekliyorlardı. Toplu bir servis ayarlanmadığından özel araçlarla grup şeklinde gitme kararı almıştık. Mine hemşire, Ceyda hemşire ve ben bir arabada gideceğimizden onlara doğru ilerledim. Çoğu doktor ve hemşire hastaneden gitmişti fakat buna rağmen bir araç yoğunluğu vardı.

Montumun kolunu biraz geriye doğru sıyırırken saatime baktım. Daha yeni yeni 2'ye geliyordu ama Şemdinli'yle Yüksekova arası mesafe yaklaşık bir saat civarı sürdüğünden erken çıkmakta fayda vardı. Adımlarımı daha da hızlandırırken hastanenin arka tarafına geçince araba yavaş yavaş görüş açıma giriyordu. Elimdeki eşyalara son kez göz atıp bir eksiğim var mı diye kontrol ettim ama tek eksik hastanede bırakmış olduğum içimdeki tedirginlikti.

Üzerime göz gezdirdikten sonra iyice arabaya yaklaştığımdan başımı kaldırdım ve...

Kaldırmaz olaydım diye sövmeye başladım...

Arabanın tam dibinde görmüş olduğum simayla adımlarım duraksarken kaşlarım çatıldı çünkü sadece birkaç metre ötemde Mine ve Gökberk konuşuyordu. Daha doğrusu Gökberk, Mine'ye aralarındaki mesafeyi korurken birtakım sorular soruyor gibi duruyordu.

Bak imanlı işte adam. Covid-19 biteli kaç sene olmuş, hâlâ sosyal mesafeyi koruyor.

Adımlarım yerinde sabit kalıp ilerleyemezken tepkilerini ölçmeye çalıştım. Gökberk, Mine'ye karşı sadece donuk yüz ifadesiyle sorular soruyordu ama Mine'nin ona bakarkenki bakışları çokta donuk sayılmazdı.

Bunu yapmayacaktın Mine. Gözümdeki değerin yerle yeksan oldu...

Hayır ne vardı ki bu adamda da her girdiği ortamda bakışları üzerine çekiyordu!

Yunan heykeli gibi tipi var adamın, sen neyden bahsediyorsun kızım?

İkisi keskin bakışlarımın hedefi olurken Gökberk'in karadenizleri bana döndü, dalgalarında savruluyordum galiba...

Tamam kabul, erkek standartlarının üzerindeydi ama bu öküz olduğunu değiştirmezdi. Tam kelime anlamıyla davardı.

Benim geldiğimi fark ettiğinde Mine'ye karşı sadece başını sağa doğru eğerken bana doğru gelmeye başladı. Mine'ye karşı içimde ister istemez bir katılık oluşsa bile bu gereksiz hissi bastırarak onların yanına ilerledim. Amacım Gökberk'i es geçmekti ama büyük heybeti yüzünden bu eylemim başarısız olmuştu. Koca cüssesiyle tam önüme dikilince gözlerinin maviliğini daha net gördüm. Gözlerim otomatik olarak gözlerine tırmanırken başımı sola çevirdim ne oldu der gibi. Hareketimle neyi kastettiğimi anlamış gibi gözleri kısıldı ve bakışları yüzümde gezindi.

"Bir bordo bereliyi kandırma ihtimalin yüzde bir bile değil inatçı keçi."

Hay bordona da berene de!

Harelerimde şaşkınlık belirtileri kendini belli ederken dişlerimi sıktım. İnatçıydım evet ama o ise öküzdü, sığırdı, hatta davardı. Karadenizde bulunan bütün büyükbaş hayvanların hepsiydi!

Sinirlerimi bozduğundan dolayı sessiz kalmadım. Damarıma basıyorsa misliyle karşılığını alacaktı.

"Ben keçiysem sende davarsın Gökberk, biliyorsun değil mi?" Bir adım geri çekilip aramıza mesafe koyarken başımı yukarı diktim. "Sana ihtiyacım yok. Sağol gelmişsin ama gerek yok. Senden yardım istemedim."

Burnumu havaya dikip söylediğim cümlelerle o da kendisini geri çekmedi. İki üç adım gerileyerek aramıza koyduğum mesafeyi tek adımda kapatırken o eski halinin nereye gittiğini sorguladım kendi içimde.

"Bende teklif etmedim."

"Neden geldin o zaman?"

Bakışları yüzümde gezinmeyi bırakıp odak noktası sadece gözlerim olurken o topraklara kafa tutmanın bedelini ödeyeceğini biliyor gibi duruyordu.

"Bölge güvenli değil, tek yollamam."

Sert sesiyle söylediği cümle karşısında yüzümde alaycı bir gülümseme belirdi.

Pardonda bunu hangi konumuna dayanarak söylüyordu?

Damarına daha çok basmak adına içimdeki tüm duygularımı resetleyip bir kenara atarken onun bu haline karşı yüzümü yüzüne biraz daha yaklaştırdım. Gözlerim benden bağımsız alayla kısılırken, "Hangi sıfatla?" Diye sordum. Kafa tutuyorsa kafa tutacaktım. Onun aksine geri adım atmaya niyetim yokken emindimki her zaman olduğu gibi ilk kaçan o olacaktı. Bakışları gözlerimde takılı kaldığında yutkunduğunu gördüm. Aramızdaki boy farkından hemen hemen çenesine geliyordum ama cesaretim ondan fazlaydı. En azından aşkta öyleydi fakat o bunu asla göremeyecekti.

Gözlerini ilk kaçıran olmasıyla başımı geriye çektim ve öne doğru eğerken nefesimle güldüm. Başımı sallayıp kaşlarımı yukarıya kaldırırken, "Bende öyle düşünmüştüm." Diye kendimi doğruladım.

Yanından geçip gideceğim sırada bu sefer elini koluma getirdiğinde durmak zorunda kalmıştım. Gözlerim sinirden sıkıca kapanırken ne yapmaya çalıştığını aklım almıyordu. Benimle eğlenmeye falan mı çalışıyordu?

Adam 5 vakit namazını tam kılıyor, kadınlarla arasındaki mesafeyi koruyup yaklaşmıyor. Sence öyle bir ihtimal var mı?

Beni sinirlendirmeye çalışıyorsa tebrik ediyordum onu çünkü bana karşı kazandığı tek zafer bu olabilirdi. Sıkıca kapattığım gözlerimi açarken Mine'nin çıktan arabaya binmiş olduğunu gördüm. Gökberk'in eli, sinirden sıkıca kavradığım ilk yardım çantasına uzanırken parmaklarımın uçlarından aldı. Ellerinin elime değmesiyle içimde bazı şimşekler çaksa bile duygularımın baskın gelmesine izin vermedim. Keskin bakışlarımın hedefi o olduğunda çantayı çoktan elimden almıştı.

"Benim sıfat olarak sende bir karşılığım olmaması normal..." Giderek benden uzaklaşırken derin bir nefes çekti içine. "En azından şimdilik." Sonda dediğini duymadığımı sanıyordu ama duymuştum. Çanta onda olduğundan el mahkum peşinden ilerlerken tutarsızlığı karşısında sesli bir ya sabır çektim. Adımlarım arabanın önüne kadar gelip kapıyı açarken gözleri bana kaydı. İçimdeki siniri tutamayıp bir fısıltı halinde, "Davar" diye söylendim ona karşı. Duymuş yada duymamış olması umrumda değildi.

Arabaya bindiğimde takmam gereken kemeri umursamadan dirseğimi cama yaslarken sadece dışarı baktım. Yola çıkınva illaki takardım ama şuanda zaten bunalmıştım ve birde onun sıkmasına ihtiyacım yoktu. Kendisinin bakışları arabaya bindikten sonra bir süre üzerimde takılı kalırken gelen rahatsızlıkla bana bakan mavi gözlerin sahibine döndüm. Başımı iki yana ne oldu der gibi sallarken gözleriyle kemerimi işaret edince dediğini anlamama rapmen kaşlarım çatılırken yüzümü buruşturdum. Tekrardan kemerimi işaret eden gözlerine karşı sadece omuz silkmekle yetinirken önüme döndüm.

Sana inat arabadan uçmak pahasına takmayacaktım o kemeri Gökberk!

Bu sefer ya sabır çeken kendisiyken tek eli direksiyona tutunur bir vaziyette yüzünü sıvazladı. Adama migren atakları geçirtmemde bu durumun cabasıydı herhalde.

"İnatsın, gerçekten inatsın. Bir keçiler, iki sen. Hatta bu sıralamada keçileri yerinden ederek birinci sıraya sen geçtin. Tebrik ederim."

Bakışlarını tekrardan üzerimde hissettiğimde bu sefer ses tonu o kadar sert gelmemişti. Kediyle köpek gibi anca didişiyorduk. Kaşlarım tekrardan çatılırken başımı camdan çekip ona çevirirken yüzümü yaklaştırdım.

"Ben keçileri yerinden ettiysem sende büyükbaş hayvanları yerinden edip davarlıkta zirveye oturdun." Onun dediklerini değiştirip söylerken bir şeyi atladığımı fark edince devam ettim. "Tebrik ederim."

"Katır inadı var kızım sende."

"Öküzsün."

"Kır atları daha uysaldır."

"Sığırlık yapıyorsun."

"Mısır katırına bile illallah ettirirsin."

İçimdeki tüm siniri üzerine boşaltmak istercesine, "Sibirya kurdu." Diye üzerine basa basa söyledim.

Dudaklarında minnacık bir kıvrılma meydana gelince, "Kurt olduğumuz doğrudur ama Sibirya değil, Bozkurt'tur o." Diye söyledi.

E haklıydı ama yani. Maşallah adamda bir boy, bir heybet var yolda giderken yanlışlıkla çarpan altında kalırdı.

Lafı çarpıtmasıyla göz devirip aynı zamanda başımı çevirirken dudaklarımın arasından, "Patagonya guanacosu." Diye söylendim.

İnadım karşısında daha fazla dayanamayıp arabayı çalıştırırken ben hâlâ aklıma gelen bütün hayvanları saydırmaya devam ediyordum. Bir süre sesi kesildikten sonra içindeki boğayı tekrardan dışarıya çıkarmayı asla ihmal etmemişti Amazon su bufalosu.

"Yuh kızım ama ne kaldı başka hayvanlar aleminde?"

Kaşlarımı çatıp yüzümü buruştururken, "Dağ ayısını atlamışım." Dedim kendimi düzeltirken. Dudakları arasından diye bir sabır dökülmüştü. Ondan kopunca düzelen bakışlarım saatime kayarken saatin yediyi eper geçtiğini fark ettim. Derin bir nefes alırken ona dönünce daha kibar bir ton kullanarak, "Arabayı sürecek misin artık?" Diye söyledim. Bence bir dağ ayısına gayette kibar davranmıştım.

Bakışlarım bir yola birde ona bakarken beklemediğim bir anda üzerime doğru eğildi ve neredeyse burun buruna gelmişken eli kemere uzandı. Beklemediğim bir hamle olduğu için kendimi koltuğa doğru daha çok bastırırken her yanım kasılmıştı. Sol eli, başımın hizasında olan kemerdeyken yüzlerimiz karşılıklıydı. Bakışlarım bu mesafeden dudaklarına kaymamak için direnirken can çekiştim resmen.

Hayırdır ya ne oluyordu bana!

Bakışlarım gözlerinde tutukluyken daha fazla direnemedim ve içimdeki o direnci kökünden olmasa bile kırıp attım. Bakışlarım gözlerinden kopup dudaklarına inmişti. Yüzünde çıkan kirli sakalları onu daha da yakışıklı yapıyordu. Hangi Allahın kulu direnebilirdi ki bu yunan heykeline?

Dudakları ve çehresinde gezintiye çıkan bakışlarım tekrardan gözlerini bulduğunda bu sefer onun bakışları dudaklarımdayken sertçe yutkunduğunu fark ettim. Bakışları dudaklarıma sabitlenirken gözlerinden binbir tane duygu geçtiğini gördüm ama hiçbirine müdahale edemedim. Düşüncelerinin arasında ben var mıydım bilemiyordum ama gözler yalan söylemezdi. Eğer bir şeyleri itiraf etse yada en azından itiraf etmeye çalışsa tepkilerim değişirdi ona karşı. Bu şekilde iki ileri bir geri gidiyorduk.

Bakışlarını zar zor dudaklarımdan kopartıp gözlerime çıkarttığında olduğum yerde biraz dikleşmeye çalıştım. Benim hareketimle biraz geri gelip elini çekerken kemerimi taktı. Boğazımı temizleyip bakışlarımı ondan kaçırdığımdaysa en son arabayı sürmeye başladı.

Bir zahmet gidelim artık yani yoksa başka bir takım şeyl-

"Tamam, kemerin takılı olduğuna göre gidebiliriz."

Bakışlarım cama çevriliyken ona dönmeden, "Lütfen artık." Diye yanıtladım.

Yol boyunca sadece geçtiğimiz yollara, dağlara ve taşlara bakarken ikimizdende ses çıkmamıştı. Sağ tarafımdaki dağlık ve kış mevsiminde olduğumuzdan dolayı oluşan karlı görüntü çok güzeldi fakat sol tarafımda bir adet tepkisiz kongo gorili vardı. Bakışlarımı her ne kadar üzerine değdirmemeye çalışsamda arada sırada değmişti.

Hatta bakışlarınız kesişince utançtan yerin dibinede girmiştin. Bunu da ekle Ecrin.

Sen hâlâ burada mısın iç ses?

Hiç gitmiyorumki. Özelliklede #EcGök sahnesini hayatta kaçırmam.

İçimde yaşadığım ufak çaplı çelişkiye göz devirirken tam okulun önünde duran arabanın kapısını açarak aşağıya indim. Bir saatlik yolun ardından içindek çıktığım sıcak araba yüzünden dışarısı buz gibi gelmişti. Kıvırcık saçlarım bozulmasın diye almadığım şapkam için ayrıca sövdüm. Ne halt vardı da güzel olacaktım sanki!

Ben cevap vereyim, baş harfi G.

Dışarıdaki dondurucu soğuğa aldırmamaya çalışırken boğazıma sarmış olduğum atkımın içine sokuldum. Maşallah, İstanbul'a tek damla kar düşmediğinden burası şuanda benim için Antarktika falandı herhalde.

Gökberk benden daha önce arabadan inip bagaja koymuş olduğu ilk yardım çantasını alırken ona doğru yaklaştım. Onun bakışları üzerimde gezinirken bu halim karşısında dudağının sol tarafını belli olmayacak şekilde kıvırmıştı. Bagajın içinden çıkarttığı ilk yardım çantasını eline alırken bakışlarını benden koparmadan sert bir şekilde geri kapattı bagajı. Benden hâlâ koparmadığı gözlerinin yarattığı bakışmayı gözlerimi dağa taşa kaçırarak son verdim. Bakışlarım saniyelik etrafa kaydığında okulu inceliyormuş gibi yaptım. Çoğu araba okulun önüne gelmişti. Zaten epi topu 5 araba falandık gelenler olarak.

Gökberk'in üçlü adımlarının tam karşımda durduğunu hissettiğimde bakışlarım ona döndü. Bir şey demeden sağ tarafından biraz önde tuttuğu çantaya elimi uzatınca çantanın sapıyla beraber yumuşak bir şey hissettim. Dokusu yumuşak ve örgü hissiyatı veriyordu. Kaşlarımı çatıp gözlerimi çantaya doğru eğerken avcunun arasında olan siyah şapkayı fark ettim.

Ne olmuştu bu dağ ayısına?

Yumuşayası falan mı gelmişti?

Şapkaya bakan şaşkın bakışlarım karşısında herhalde açıklama gereksinimi duyduğundan sesli olmayacak şekildr öksürdü. Akabinde çantayı arabanın bagajının üzerine bırakırken üzerime doğru geldi ve avcundaki şapkayı sıkmayı bırakarak gözlerime bakmadan başıma yöneldi. Ellerini, başta çekinse bile saçlarıma dokundurup önüme gelen kıvırcık saç tutamlarını nazik bir hareketle kulağımın arkasına sıkıştırdı.

Kalbim, tekleme...

Üzerime doğru yaklaşmasıyla hissettiğim yoğun barut kokusu burnumun her yerine işlemişti. Göz kapaklarım titrekçe aşağıya eğilmeye çalışınca izin vermedim. Benim hızlanan kalbimin ve durmaya başlayan nefeslerimin aksine o daha rahat görünüyordu ama içini bilemezdim tabii ki. Elleri kıvırcık tutamları kulağımın ardına sıkıştırırken dudaklarını araladı ve arabada dediklerinin aksine yumuşak bir ton kullanırken, "Hakkâri'nin soğuğu keskindir, hemen çarpar insanı. Üşütme." Diye küçük harflerle söyledi ben sesinin tonuyla -40° derece soğukta eriyip giderken.

Gökberk, yumuşak ve nazik hareketlerle şapkayı başıma geçirirken dilim sanki lâl olmuştu. Normalde her şeye peşi sıra cevap veren ben, şuanda söyleyecek kelime bulamıyordum. İtinayla başıma takmış olduğu şapka yada sadece başıma onun nefesinin vurmuş olmasıydı içimin sıcacık olmasının nedeni. O bir iki dakika süren anda bile etrafımı kuvvetli bir sıcaklık sararken dudaklarımı aralayıp,"Teşekkür ederim." Diyebildim sesim sadece bir mırıltıdan ibaretken. Dudaklarında hafif bir kıvrım oluşurken geri çekildi. Mimiklerimi sırıtmamak için sıkarken neredeyse kasılmıştım. Gülmemem gerekirdi yoksa ardını alamazdım bu işin. Her zamanki halime az çok bürünmeye çalıştım ama bu hareketinden sonra inatçı keçi gibi davranmak zordu benim için. Yanaklarım sıcaktan mı yoksa bir anda basan terden mi kızardı bilmiyordum ama kızarmıştı işte. Bu sebeple yanaklarımdaki çiller, kırmızı yanaklarımın üzerinde kaybolurken elimi arabanın üzerinde duran ilk yardım çantasına attım ve sesimin tonunu yumuşak tutmaya çalışırken, "Tamam ben gideyim o zaman. Zaten bölgede sakin çıktı. Bekleme daha fazla."

Dediklerimle özelliklede bekleme kısmında yüzü donuk ifadesi tekrar kuşanırken başını etrafa çevirdi, okulun boş ve karşı arazisinde göz gezdirirken temiz olduğuna emin olduktan sonra bana döndü mavileri.

"Tedbirli olmakta fayda var. Bugün böyle, her gün sakin olmaz."

Sanki bir bodyguard gibi konuşmasıyla kaşlarım yukarıya kalktı. Buraya gelmesini bir zorunluluk olarak mı görüyordu yani?

"O yüzden mi geldin?"

"Görev görevdir."

Görev mi, ciddisin sen?

Ne bekliyordumki mağara ayısından? Benim için falan mı gelecekti yani, hah!

Yüzümde kırılan kalbimin temsili olup ama hiçbir şeyi dışarı vurmayan bir perde gibi gülümseme belirdi. Diğerlerinin aksine içinde kırolan kalbimin dolu olduğu bir gülümsemeydi.

"Benimle ilgili değil yani?"

"Yalan söylemek günah olmasa yok derdim." Dudaklarının kenarındaki kıvrım tekrardan kendini belli edince çene hattı daha net ortaya çıktı.

Bir dakika daha önemli konular vardı. Ne demek yalan günah olmasa yok derdim? Yani bu, dolaylı yoldan düşününce benimle ilgisi var gibi mi duruyordu?

Şok şok şok, flaş haber! Patagonya guanacosundan aşk itirafı!

#EcGök'ün nefreti aşka mı dönüyor? Bu ve tüm soruların cevabı birazdan İçses TV'de!

Dedikleriyle kalbim duracak noktaya gelmişken içimde havalanan bir kelebek sürüsü vardı. Ona karşı ne tepki vereceğimi bilmezken yanaklarıma yönelen vücudumdaki bütün kana engel olamadım. Gözlerim onun mavilerinden birkaç duygu yakalamaya çalışırken hareket etmesem sonsuza kadar böyle kalırdık.

Bu sefer şaşırtıcı bir iekilde bakışlarımı kaçıran ben olmuştum. Dudaklarımdan dökülen her bir kelime, nefesime çarptığı gibi tiitremiş ve kekelememe neden olmuştu.

"T-tamam o zaman. Gideyim ben..."

Adımlarım geri geri gidip ondan kaçmaya çabalarken bu halime karşı ilk defa bu kadar gülmüştü. Gülünce yanaklarında oluşan kıvrımlar, kirli sakallarıyla karışınca daha koyu bir görüntü oluşturuyordu. Normal bir erkeğe göre dolgun olan dudaklarının uçları iki yana doğru havalanınca kavisli bir görünüm sunuyordu.

Bakışlarımı zar zor ondan çekerken yüzümün her yeri bir elma misali kıpkırmızıydı. Heyecandan titreyen bedenim, kalbim yerinden çıkmadan önce arkamı dönüp hızlıca ilerlemeye çalışırken onun arkamdan,"Bekliyorum, inatçı keçi." Diye söylediğini işittim.

Şu an pekte inatçı keçi gibi değilde utangaç bir yavru kedi gibiydim...

İki dakikalık centilmen tavrı yok olup gitmişti işte. Karadeniz erkeği olduğunun kanıtıydı!

Dudaklarımı bu sefer gerçekten içten gelen bir şekilde aralarken nefesimle güldüm. Yürümeye hâlâ devam ediyordum ama beni duyabileceği bir mesafedeyken mırıldandım.

"Çok beklersin Patagonia guanacosu."

***

4 saat sonra:

"Sen niha hemşîre yî lo?"

Aşı yaparken kullandığım, elimdeki incecik uçlu şırıngayı yavaşça karşımdaki kız çocuğunun turnikeyi sardığım kolunun üzerine yaklaştırdım. Turnike sarılı olan koluna iğnenin ucunu yavaşça yaklaştırırken aynı zamanda korkmasın diye karşımdaki hemen hemen 8 yaşlarındaki kız çocuğuyla konuşuyordum. Çoğu kelimeyi kürtçe ve Türkçeyi birbirine karıştırarak söylüyordu fakat burada bulunduğum süre zarfında pek çok kürtçe konuşan insana denk geldiğimden kısmen biliyordum.

Hastanedeki çoğu hemşirede görev gereğinden kürtçeyi kısmen bildikleri için onlardanda dinlemiştim bu dili. Elindeki pembe, hafifçe tozlanmış peluş ayısına sıkıca tutunup kolunu sıkan kız çocuğu sen şimdi hemşire misin diye sormuştu. Onun bu minnoş halini yüzüme geniş bir gülümseme yerleştirerek onayladım.

"Evet bıcırık hemşireyim."

Minik kızın cümlem sonrası gözleri parlarken yüzündeki gülümsemede hayli derinleşmişti.

"Sen çoh güzel bir ablasın lo... Ez de senin gibi olacam büyüyünce. Senin gibi kocaman kocaman insanları iyileştirecem. Zaroklara bakacam."

O konuşurken elimdeki şırıngayı yavaşça koluna getirdim ve acıyı hissetmeyeceğini düşündüğüm o sırada aşıyı yaptım. Tahminlerim tutup, kız gerçektende iğneyi hissetmeyince son dediğini cevaplamak adına ona döndüm.

"Olursun tabii, benden daha da iyi bir hemşire olursun hemde."

Kolunda aşıyı yaptığım yere hızla bir pamuk koyarken dediğim bu cümleyle küçük kız aşıyı olduğu koluna baktı. Gözleri şaşkınlıkla aralanırken bakışlarını bana çevirdi.

"Bitti mi? Ama hiç acımadı."

"Bitti tabii. Sen demedin mi çok iyi bir hemşiresin, bak acıtmadım işte." Gülerek söylediğim bu cümleyle küçük kız da daha tam çıkmamış olan ön dişleri görünecek şekilde gülümserken elimdeki şırıngayı yan taraftaki çöpe attım. Akabinde gülmekten ağrıyan mimiklerimle ona dönerken kendisi gibi küçük olan elini tuttum ve kolunda duran elimi çekip yerine onun elini koyarken, "Sen şimdi buraya biraz bastır, tamam mı?" Dedim.

Başını beni onaylar gibi yüzündeki sırıtışla sallarken yerimde yavaşça doğruldum. Benim doğrulmamla aramızdaki boy farkı artarken hiç beklemediğim bir anda küçük kız kollarını anca yetişebildiği bacaklarıma sardı. Bana sarılmasıyla başta şaşırsam bile hemen ellerimi sırtına koydum. Yüzümdeki gülümseme bu sefer gerçektende en içteniydi. İnsanlar yardım etmenin, bazı küçük hayatlara en azından biraz dokunabilmek çok güzel bir duyguydu. Bu mesleği seçerkenki amacıma ve hayallerime şuanda ulaşıyordum. Bu küçük çocuğun hayatına biraz olsun dokunabilmek... İşte o bütün emeklerimin karşılığıydı ve hatta daha da fazlası. Elimden gelse hiç gocunmadan tüm Türkiye'deki çocuklara, yaşlılara ve gençlere yardım etmek, onların daha sağlıklı yaşamalarını sağlamak isterdim fakat öyle bir şansım olmadığından kendi çevremdeki insanlara yardım etmek bana farzdı. Eğer bu mesleği seçtiysem ve hemşire olduysam insanların iyiliği için çabalamam gerekirdi.

Küçük kız bir süre sonra kollarını çözerken başını yukarıya kaldırdı ve gözlerime baktı. Onun boyuna gelmek için biraz eğilirken, "Teşekkür ederim hemşire abla." Diye söyledi. Bu tatlı hali karşısında artık gülmekten gözlerim kısılırken bende, "Görevimdi küçük hanım." Diye yanıtladım onu. İkimizde birbirimize bakarker arkadan herkese hitaben seslenen Çağla hocanın sesi geldi.

"Arkadaşlar tüm aşılar yapıldı, gidiyoruz."

Karşımdaki küçük kızın Çağla hocanın söyledikleriyle ben geriye çekilirken onun el salladığını gördüm. Adımlarım gerilerken ona baktığımda yüzündeki gülümseme bana da bulaşmıştı. Bende elimi kaldırıp salladığımda bunun çocukça olup olmayacağını düşünmedim. Kız, bana el sallamaya devam ederken ben elime ilkyardım çantasını alıp yavaşça geriledim. Bir süre sonra tamamen arkamı dönüp okulun çıkışına ilerlerken gözlerim etrafta gezindi. Dışı gibi içeriside küçük bir okuldu ama tüm terör olaylarına ve hatta daha birkaç gün önce bu bölgede bir operasyon yapılmasına rağmen güven veriyordu işte. Bu, Türk Askeri sayesindeydi tabii ki.

Meslektaşlarımın çoğu çıktığından adınlarımı hızlandırdım. Okulun kağısından çıkıp küçük ve karla kaplı bahçesine geçince gözlerim Gökberk'i aradı. Bıraktığımdan sadece biraz daha farklı duruyordu doğrusu. Değişen tek şey de arabanın kaputuna yaslanmış olmasıydı.

O, bu kadar saattir dışarıda mı beklemişti yani?

Kollarını göğsünde bağlamış, başı dikti. Karadeniz mavileriyse her zamanki gibi uzaktan beni boğuyordu. Gözleri, bu mesafeden fazla belli olmuyordu başını kaldırmadığı için ama işte biliyordum, Karadenizdi.

Onu her defasında süzen bakışlarımı bir kenara bırakmaya çalışıp arabaya ilerledim. Bakışlarını yerden kaldırıp beni fark ettiğinde çenesini dikleştirdi ve arabaya yaslanmayı bırakıp bana doğru iki üç adım attı.

Nabzım sanki bir tık hızlanmıştı gibi...

Bana doğru attığı adımlarla yanına daha çabuk yaklaşırken sadece göz göze geldik. Konuşacak bir şeyler gelmiyordu aklıma. Yanına varır varmaz elimden aldığı ilkyardım çantasıyla anlaşılan o ki o da ne söyleyeceğini bilmiyordu. Zihnim işine bakmayı talep ediyordu sma kalbimse sırf sesini duyabilmek için konu üretiyordu.

Susturmaya çalıştım.

İlkyardım çantasını bagaja koyduktan sonra bakışlarını kısa bir an bana değdirip hadi der gibi bir işaret yaptığında o gözlerini çekince ardından göz devirdim. İşine gelince dili pabuç kadardı ama bana gelince dut yemiş bülbül!

Şemdinli'nin keskin soğuğu içime işlemeye başlarken daha fazla beklemedim ve arabaya geçtim. Saat yavaş yavaş 19.30'a gelirken hava çoktan kararmaya başlamıştı. Güneş, Hakkâri'nin büyük ve karlı dağlarına çarpıp parçalanarak yeryüzüne dökülmeye başlarken benim gözlerimse dışarıyı izlemekle meşguldü. Kaç dakika olduğunu saymadım ama gördüğümüz tek şey dağ, taş ve karlı arazilerdi. Ortamda bir sessizlik hakimiyet kurmuşken biraz yorgun çıkan sesim bıçak saplanmış gibi araya girmişti.

"Senide yordum bugün. Normalde diğer hemşirelerle gelirdim böyle yerlere ama..."

Bakışlarını yoldan kısa bir süre çekip benim toprak kahvelerime dikince içim titredi sanki, Hakkâri'nin o ölüyü dirilten soğuğu bir an için yok olmuş gibiydi. İki gözü arasında mekik dokuyan bakışlarım yüzünden dudaklarım gülümsemek ve hatta sırıtmak istiyordu ama sabit bir ifadede tutmaya çalıştım. Becerebildiğim kadar.

"Merak etme yorulmadım. Aksine bir değişiklik oldu."

Kaşlarım alaycı bir tavırla havalanırlen şaşırmıştım. Dağa çıkmak mı değişiklik olmuştu ona?

"Dağa çıkmak senin için değişik bir şey mi? Eğer askerlikten atılmadıysan bu bence anormal bir durum. "

Kendisi sanki ne dediğinden anca haberi olmuş gibi yanlışına güldüğünde bende nefesimle güldüm. Gözlerini tekrar yola çevirdiğinde, "Öyle demek istemedim. Yani genellikle dağ bayır yürüyoruz ama mağaraya falan giriyoruz elimizde silahlarla, öyle boş boş beklemek değişik geldi." Diye kendisini açıkladı. Tamam, ilk dediğinden daha makul bir cümleydi bu. Başımı anladım der gibi salladığımda konu kapanmıştı. İkimizde sus pus olurken güneşte hemen hemen batmıştı. Bir süre sonra Güneş artık dağların arasında sadece ince bir çizgi halini aldığında Şemdinli'den Yüksekova'ya geçebilmiştik. Eve giderek daha fazla yaklaşırken tahminimden kısa bir süre sonra evin önüne gelmiştik. Bakışlarım ilk önce dümdüz yoldan çekilirken akabinde de onun gözlerine değmişti. Bugün gerçekten o gelmeseydi belkide bu kadar rahat davranamazdım. Sonuçta ilk kez gerçek bir dağa çıkıp köy okuluna gitmiştim. Üstelik çıktığımız dağ, birkaç hafta öncesinde terör yuvasıydı.

Bakışlarım ona sıcak bir tavırla bakarken o da gözlerini yoldan çekip bana doğru çevirdi. Gözlerimiz, birbiri üzerinde oyalandı sadece bir iki saniye. Bıraksalar mavi gözlerinin içindeki halkaları tek tek sayardım cidden.

Zorda olsa bakışlarımı gözlerinden başka bir yere değdirmemeye çalışırken dudaklarımı aralarken içimden geçenleri söyledim. "Bugün için teşekkür ederim."

Varlığın, beni daha da güvende hissettirdi, diyemedim tabii ki. Onun yerine bunları demiştim işte. Benim için bu kadarı yeterliydi.

Dudakları iki yana doğru kıvrılırken o da dağ ayısı tavırlarını bırakıp gerçekten içten geldiğini hissettiren bir ses tonuyla, "Rica ederim. Dediğim gibi, bana da değişiklik oldu." Diye söyleyince hemen hemen yarım saat civarı öncesinde yaşadığımız anlaşmazlığı hatırladığımda dudaklarım iki yana biraz daha fazla kıvrıldı. Sırıtmama ramak kaldığını fark ettiğimde kendimi kaptırmamak için toparladım.

"Tama o zaman, ben gideyim. İyi geceler."

"İyi geceler."

Bakışlarımı ondan biraz öteye kaçırmamla elim araba kapısının koluna gitti. Parmak uçlarım, ondan ayrılmamak için çabalayan kalbimin aksine, dirençli bir şekilde kavradı. Kolu kendime çektiğimde açılan kapıyla ayağımı dışarıya çıkaracakken arkamdan Gökberk'in kararsızlıkla dolu seslenişi geldi.

"Ecrin"

Zaten gitmek istemeyen fakat bu isteğe engel zihnim yüzünden gitmek zorunda olan bedenim durdu. Başımı ona çevirdiğimde haliyle göz göze gelmiştik. Kalp atışlarım hızlandığından dolayı gözlerine bakmaktan çekindim fakst içimdeki o his yüzünden geri durmadım.

"Efendim"

Mavi gözlerinin çevresini yoğun bir kararsızlık bulutu kaplarken her ne diyecekse içinde bir çelişki yaşadığından emindim. Normalde olsa bakışlarını kırk türlü kaçırmayı deneyen adam değilmiydi sonuçta?

Bakışları, iki gözüm arasında gidip gelirken konuşmadan çnce sanki zorlanıyormuş gibi yutkundu. "Eğer istersen bir yerde oturalım..." dedikten sonra hemen peşine sanki yanlış anlamamı istemiyormuş gibi de ekledi. "İstemiyorsan sorun değil."

Bunda büyük gelişme var, benden söylemesi.

Kalbim yerinden çıkacak noktaya gelmişti ama belli edemezdim. En azından etmemeyi denemeliydim. Hızlanan kalp atışlarımı bastırmamın en iyi yolu odunluğa vurmak olabilirdi. Dudaklarıma sanki alaycı davranan bir gülümseme yerleştirirken dudaklarımı konuşmak içim araladım.

"Bu bir görev mi?" Aynı zamanda da bu sabahki olaya vurgu yapmıştım.

Dudaklarında benim gibi bir kıvrılma oluşurken nefesiyle güldü, aynı zamanda da başını iki yana salladı. "Hayır, değil."

Tek kaşım hafifçe kalktı. "Alkan Timi'nin emri mi?"

"Hayır, değil."

"Albayın emri mi?"

"Hiçbiri değil Ecrin."

"Bir zorunluluk değil yani, öyle mi?" İnanamayarak sorduğum soruyla sesli bir şekilde güldü.

"Zorunluluk değil, tamamen kendi özgür iradem."

Duyduklarım karşısında kaşlarım eski halini alırken dudağım kıvrımını yitirmedi. Hâlâ kapı kolunda olan elimi kendime doğru çekip kapıyı kapattığımda başımı hafifçe sola eğdim.

"Tamam o zaman. Madem bu teklif emir veya zorunluluk değil... O zaman neden olmasın."

Cümlemi bitirdiğimde yüzüne bir rahatlama gelmiş gibi görünüyordu. Doğruyu söylemek gerekirse bende öyleydim, öyle hissediyordum yani. İkimizinde yüzü değişik bir şekilde sırıtmaya meyilli dururken bu sefer içimde inatçı bir keçi aradım ama bulduğum sadece bir yavru kedi olmuştu. Kendi duygularımdan artık tamamen emindim. Kalbimde onun adı geçince bile bir hızlanma meydana geliyordu ama işte zihnim bir şekilde engel olmaya çalışıyordu. Bu süregelen bir mevzuydu.

İçimden bir ses artık bu içine düştüğüm çelişkinin biteceğini söylerken o an sadece o hisse sıkıca tutunmak istedim ve olayları akışına bırakmayı tercih ettim.

***

Evet 2.özel bölümün sonuna geldik.

Bölüm hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?

Bölüm biraz geç geldi kusura bakmayın bazı işler ters gitti:(

Umarım severek okuduğunuz bir bölüm olmuştur.

Kendinize iyi bakın, Seviliyorsunuz💝