26. bölüm · Kalbin Kalbime Üsteğmen

25.Bölüm: Nabız ve Namlu Arasında

Ay Zamanı

Herkese merhabalar, yeni bölüme hoş geldinizzz❤️

Umarım severek okuduğunuz bir bölüm olur

Keyifli okumalar dilerim🥰

25.Bölüm: Nabız ve Namlu Arasında

Yazarın anlatımıyla;

Sabaha doğru neredeyse gün aymaya başlayacakken dışarısı hâlâ karanlıktı. Hakkari'de havalar yavaş yavaş ısınırken soğuk hâlâ baskın hissettiriyordu. Odada Ezgi'nin rahatsız olmaması için loş bir ışık hüküm sürerken içeride monitorden gelen sürekli aynı tondaki bip sesleri dışında başka bir ses yoktu. Doktorun konuşmasından hemen hemen 1 gün geçtiğinde Ezgi doktorun tahminlerini doğrulayarak uyanmamıştı. Bu süreçte başında bekleyen Ecrin'in uykusuz ve yorgun bir hâle geldiğini gören kızlar onu eve götürmeyi denemişlerdi fakat gelmeyince yine Gökberk çözmüştü işi.

Bu sefer başında Duru beklerken Ezgi'yi de normal odaya almışlardı. Kızların içi bu sayede biraz daha rahatlamıştı fakat yine de içlerinde bir korku yok değildi. Korkudan kasıtları bir endişeydi. Doktor unutabilir demişti.

Neyi unutacaktı mesela?

Kimi unutacaktı?

Yada unutmasa bile hatırladıkları yine ona bir zindan mı olacaktı?

Bu sorular herkesin zihninde bir soru işareti olarak kalırken tek çareyi dua etmekte buldular yine. Ne olacağını bir tek Allah bilirdi ve bu işin sonunu da en iyi şekilde sonuçlandıracak olan O idi.

Duru yaklaşık dört saat beklemişti Ezgi'nin başında. Kızlarla evde kısa bir süre hastanede kim kalacak muhabbeti dönmüştü. Aslında Eslem Rana kalmayı çok istemişti, fakat Yiğit ve ailesiyle kendi ailesinin tanıştığı yemekte iki ailede birbirine ısınınca, klasik gençler de birbirini görüp beğenmiş, muhabbetinin ardından yakın zamanda nişanı yapma kararı almışlardı. Bu zamanda nişan yapmak konusunda her ne kadar kararsız kalsalar bile daha en az bir ay var, diyerek vakitleri de çok olmadığından fazla üzerinde durmamıştı bu konunun.

Serkan, sabaha kadar duvara yaslanarak beklediği yoğun bakım ünitesinin önündeyken bir telefon gelmişti yaklaşık 2 saat önce. Hasan Albay, gece içerisinde aldıkları bir bağlantı sayesinde Şivan'ın yerini tespit etmişlerdi. Şafak tanı sökmeye başladığı vakit operasyona hazırlanmak için taburda olmaları gerekiyordu. Sis Perdesi operasyonunun kaderini de etkileyeceğinden bir hayli önemliydi bu operasyon.

Vatani görev her daim öncelikli olduğundan, Serkan'da operasyona katılacaktı elbette. Bir tim komutanı olduğunun bilincindeydi. Üstelik herhangi bir timin komutanı değildi. En zor yerlerden bile saatler içerisinde çıkıp ordu gelse bile yetmez, diye söyleyenleri tek operasyonla etkisiz hale getirip başlarını kesen Alkan Timi'nin komutanıydı.

Bir saat içinde askeriyede olması gerektiğinden Ezgi'yi normal odaya aldıklarında yanına girmek istedi ama adımları onu sadece kapıya kadar götürdü. Bütün cezayı kendisine kesiyordu. İçeriye girecek kadar masum olmadığı düşünüyordu. Sevdiği kadın ne kadar beyaz ise o, o kadar siyahtı kendi gözünde. Ezgi bir melekti, ama Serkan yanında durarak o güçlü kadının kanatlarını kırmaktan başka bir şey yapamadığını hissediyordu. Ezgi'ye en büyük zararı kendisi veriyordu. Bu doğruydu belki evet ama bir hatayla. Ezgi'ye en büyük zararı ondan uzak durupta kendini suçlayarak veriyordu, farkında değildi.

Duru, Serkan Ezgi'nin yanında olacak diye özel konuşma yapmak isteyeceğini düşünüp hastanenin kafeteryasına inmişti. Bu yüzden içeride kimse yoktu hasta yatağında yatan Ezgi dışında. Cam hafif buğulu olsa bile içerisi görünüyordu. Büyük ve silah tutmaktan nasırlı olan eli, kapının koluna yavaşça değdi. Kalbi acıyordu iki gündür. Eğer yanına gidip görse sevgisinden ölecekti, görmezse de hasretinden... Öyle bir sevdaydı onunkisi.

En ağır silahları tutarken bile titremeyen eli şu an titremişti. Zor gelse bile indirdiği kapı kolunun ardından açılan kapıyla daha net bir şekilde içeriyi görürken burnuna hastane kokusu doldu. Kulaklarına monitörden gelen bip sesleri dolarken gördüğü kadın karşısında kalbi sızladı. Bedeninin görünen kısmı çizik ve yaralarla doluydu. Uzaktan bakınca kolunda belli olan bir iki yara vardı ama yaklaştıkça daha net görünüyordu. Bembeyaz teni çeşitli morluk ve yara izleriyle doluydu. Kalemle çizilmiş gibi zarif olan boynunda üç tane çizik vardı, sağ ve sol tarafta olmak üzere dağılmıştı.

Serkan, bakışlarını Ezgi'nin üzerinde gezdirirken kalbi sökülüyormuş gibi hissetti. Canından can koparmışlardı adeta. Dokunmaya kıyamadığı yüzünde dudağının kenarı patlamış, elmacık kemikleri morarmış ve alnından yara almıştı. Kehribarları ateşe atılmış gibi cayır cayır yanarken biraz daha yaklaştı ve hemen sedyenin yanına, hemen hemen Ezgi'nin hizasına eğildi. Bu haliyle bile daha uzundu ya.

Kızaran gözleri, Ezgi'nin her bir yerinde yara var mı diye gezinirken tekrar yüzünü buldu. En son babasının şehadetinde ağlamış olan Serkan'ın sol gözünden bir yaş, tüm başkaldırışıyla kirli sakallarına doğru süzüldü. Sevdiği kadın içindi gözünden düşen bu yaş. Tim bunlara o sebep olmuştu. Dün gelen albay, kazanın nasıl meydana geldiğini anlatmıştı. Şivan tarafından kurulan bir plandı bu. Sözde gözdağı vermek içindi fakat şunu bilmiyordu, ya da unutmuştu. Gözdağı vermeye çalıştığı kişiler onun iki gözünü de oyup paçavralarına sararak itlerin önüne atacaktı.

Aklından geçirdiği ve Şivan'a yapacağı işkencelerle çenesi kasılıp öfkesi dirilirken tekrardan Ezgi'ye baktı. Dokunmalaya bile kıyamadığı kadını bu hale getirmişlerdi. Hepsi hesabını çok ağır ödeyecekti.

Sol gözünden akıp yeni çıkmaya başlayan sakallarının üzerine süzülen yaşı silerken bir eli yavaş ve incitmek istemeyen bir şekilde Ezgi'nin eline yöneldi. Parmak uçları hafifçe yumuşak elinin üst yüzeyine değdiğinde dudaklarını zor bile olsa aralayarak, "Güzelim..." diye mırıldandı alçak ve naif bir ses tonuyla.

Dudaklarının arasından dökülen ilk kelimeler, "Özür dilerim," oldu. "Ben herkesi korurum sandım. Timimi, sevdiklerimi, ailemi, seni..." Gözlerini kapatıp içine derin bir nefes çektiğinde parmak uçları bir tüy kadar hafif hareketlerle elindeki çizikleri okşadı. "Ama seni koruyamadım..."

Bu cümleyle birlikte yüzündeki o sert ifade tamamen kırılırken, "Benim en büyük korkum neydi biliyor musun Ezgi?" diye bir itirafta bulundu.
Ezgi'den, gelmeyeceğini bile bile, bir cevap beklemedi ama sadece anlatmaya devam etti.

"Bir gün seni kaybetme ihtimalinin olması..."

Dudakları acı bir gülümsemeyle kıvrıldı.

"Kulağa değişik gelmiyor mu? Diğer askerlerin gözündeki koskoca Serkan Göktürk... Dağda, operasyonda, kurşunun önünde bir saniye düşünmeyen o adam," Gözleri, yüzünden kopup ellerine doğru kaydı. Parmak uçlarıyla okşadığı elinin altına nazikçe sol elini koyduğunda Ezgi'nin küçük eli, Serkan'ın büyük avcunda kaybolmuştu adeta. Bu detay karşısında hafifçe dudakları iki yana kıvrıldı. Üstte kalan sağ eliyle yavaşça okşamaya devam etti. "...senin karşında korkudan ne yapacağını şaşırıyor işte."

Dudaklarında acı bir tebessüm belirirken Ezgi'nin koyu kahverengi gözlerine bakmak istedi ama gördüğü gür ve siyah kirpikleriydi.

"Sen burada gözlerini açmaya çalışırken, ben başka bir yerde namlunun ucuna bakacağım."

Bir süre sadece onu izledi.
"Ama şunu bil ki, ben nereye gidersem gideyim, aklım ve kalbim sende kalacak."

Derin bir nefes verirken, "Sen bana hep 'döneceksin' dedin. Şimdi de sen söz ver,"
Biraz başını eğerek ağırlığını vermeden alnını onun eline yasladı. "Ben yine sana döneceğim, ve sen de uyanacaksın..."

Kısa bir an bekledikten sonra devam etti. "Çünkü ben bu zamana kadar verdiğim bütün sözleri tuttum. Şimdi sıra sende Doktor Hanım..."

Başını kaldırmadan evvel Ezgi'nin elleri hâlâ avcundayken işaret parmağının hafifçe kıpırdadığı hisseder gibi oldu.

Delirmişti herhalde!

Elini yavaşça geri bırakırken yanında diz çöktüğü kadına, yerinde doğrularak biraz daha yaklaşırken kulağına doğru eğilerek, "Kalbin kalbime doktor..." diye mırıldandı onu hiç sarsmadan hafifçe. Akabinde kararsız kalsa bile yumuşak bir şekilde dudaklarını Ezgi'nin alnına dokundurdu hemen peşine canını acıtmamak için geriye çekilirken.

Ondan ilk defa 'Kalbin kalbime üsteğmen," diye karşılık alamamasıyla kalbinde çok derinlerden gelen bir sızı hissetti.

Adımları, gözlerini onun üzerinden çekmeden geri geri gidiyordu. Elini kapının koluna atıp açtığında artık dışarıdan bakanın gördüğü çok farklı bir Serkan vardı. Yüzü bir taşı andıracak kadar sert ve kemikli duruyordu, gözleri ise kehribarın en koyu tonu...

Diğer insanlara karşı Serkan Göktürk, dağdaki ve yerdeki her türlü piçlere karşıysa Alpagu'ydu o.

Gökyüzünü delip geçen kurşun sesiyle binlerce metre yükseklikteki karlı dağları titreten, gür sesiyle çakalları girdikleri inlerinden bir bir çıkarıp vatana ihanetin hesabını soran Alpagu'ydu.

Ve en tehlikeli kısmı ise... Sevdiği kadının canını yakmışlardı. Bin misliyle harlı ateşte yakıp küllerini dahi bırakmayacaktı o itlerin.

Vatanına ve sevdiğine el uzatmayacaklardı ama artık çok geçti. Dağları titreten Alpagu, ruhunun içinde tekrar vücut bulmuş ve onları sarı torbaya basmak için bölgeye intikal edecekti.

Ecel, geliyorum demezdi...

𓇢𓆸𓇢

Çok eski ve kerpiçten yapılma bir evin içindeki küçük odada, kan lekesi dolu örtülerle kaplı sedirin üzerinde oturuyordu Şivan. Türkiye-İran sınırda kaldığı bu evin yakınlarından sevkiyat başlatacaklardı 1 hafta sonra. Üç kuruş etmeyecek olan aklıyla bölgeyi kontrole gelmişti. Faruk tarafından son bir şans verilen fakat bunu bilmeyen Şivan, şu anda sedirin hemen önündeki siniden yemek yiyerek zevki sefa ediyordu. Kendisi gibi pis olan ve kaşık nedir bilmeyen elleriyle yediği tam pişmemiş bulgur pilavı bile kan kokuyordu. Masum insanların kanı...

Karşısında ellerinde kalaşnikoflarıyla duran şalvarlı 7 kişi, aslında kendisi gibi itlik soyundan gelen 7 kişi, onu sadece izlemekle yetiniyordu. Hiçbiri konuşmaya cesaret edemezken içlerinde çok büyük bir korku vardı. Baskın yiyeceklerinin farkındaydılar ve korkuyorlardı.

Türk Askerinin gazabından korkuyorlardı.

Ecel, geliyorum demezdi ve onlara da demeyecekti. Türkiye Cumhuriyeti Devlet'inin toprakları içerisinde hiçbir çaputu kaldırıp, anlı şanlı Ay Yıldız'dan üstün tutarak bayrak diye gösteremeye cesaret edenin canını boğazlarından çıkaracaklarını biliyordular. Bir Azrail gibi sessizce yaklaşırdılar ama dağ taş selam dururdu Türk Askerine. İkiyaka, Sipiriz ve Cilo dağı bilirdi sessizce geldiklerini. Pusu atan Bordo - Mavi berelilere ayazını en keskin şekilde yansıtırdı, ama onları saklayıp koca bir dağ sus pus olurdu.

İçlerinden biri korkusunu bastıramayarak, "Heval Şivan, kamptakiler söyledi. Gelecekler diyêlar... Alpagu Komitan ve timi gelecek diyêlar. Hele sen burada bu kadar nasıl rahat aş yiyesan?" diye sordu aslında sesi ürkek, fakat güç kırıntılarıyla bir şeye benzemeye başlarken.

Şivan, yemek yerken kullandığı pis ve kan kokan ellerini üzerindeki şalvara silerken bakışlarını karşısındaki adama kitledi. Pis ve uzun sakallarına bulaşan bulgurları da koluna silerken, "Yav hele Behram, sen korkuyorsan ha bizim komitandan? Ben ne yapmişem yav! Alt tarafi komitanın yavuklusunun canina kastettik ha!" dedi ve pis gülüşüyle bir kahkaha attı. Sapsarı dişleriyle hunharca gülerken başka bir adam araya girdi.

"Behram doğru der Şivan. Hele sen bu son yaptığından sonra Alpagu komitanı çok kızdırmışsan ha! Biz nasıl korkmayalım bre?"

Şivan'ın kirli ve su görmemiş yüzü bir anda buz keserken bakışlarını sertçe onlara çevirdi. Onlardan daha bile çok korkardı başına gelecekleri bilse fakat ben diğerlerinde benzemem havalarındaydı.

Elini şiddetle önündeki siniye vurduğunda üzerindeki her şeyin saniyeler içerisinde yere dökülmesi de bir olmuştu.

"Tu ne demek istiyorsan Behram? Eğer Türk ordusuyla baş edemeyeceksen, bu örgütte işin ne heval?"

"Şivan delirmeyesin yine! Türk ordusu ve Alpagu'dan bahsediyoruz-"

Yan tarafında duran kalaşnikofunu kavramamsıyla birlikte içinden 3 tane mermi çıkıp karşısındaki Behram'ın göğsüne saplanması bir oldu. Küçük ve rutubetli odayı derin bir sessizlik kapladı. Ölüm gibi...

Kurşunun patlama sesi odada yankı yaptıktan sonra Şivan'ın sırtlan gülüşü büyüdü ve rahatsız edici bir hal aldı. Yerinden ayaklanıp kalaşnikofun namlusunu herkese tek yek doğrulttuktan sonra, "Tahtalı köye gitmek isteyen varsa söylesin hele!" diye bağırdı yüksek bir tonda. Herkes sus pus olup cevap veremezken Şivan ise sadece yüzlerine baktı vahşice. Hiçbirinden cevap alamayınca kalaşnikofunun iplerinden tutarak sırtına astı ve kerpiç evden çıktı.

Behram'ı öldürmüştü öldürmesine fakat yaptığı en büyük hata ona gelen ölümü görmemesiydi. Babasını ve abisi de öldürdüğü gibi onu da sarı torbaya basmaya geliyordu Alpagu.

Dağlarda yankı yapan postal sesleri bile onları korkutup bir deliğe tıkmaya yeterdi. Alkan Timi ve komutanı Serkan Göktürk, namı diğer Alpagu, onlardan hem şehitlerinin, hem masumların, hemde sevdiklerinin hesabını sormaya geliyordu.

Yer ve gök yerinden oynayacaktı.

𓇢𓆸𓇢

Hastene odasında bulunan tekli koltuğun kenarına kıvrılmış olan Duru'nun boş ama dertli bakışları camdaydı. Aslında çok uykusu vardı fakat uyuyamıyordu. Hem yorucu bir davanın eşiğinden dönmüştü, hemde en yakın arkadaşının ne zaman uyanacağı belli değildi. O yüzden uyumayı denemek yerine onun uykusunu izliyordu. Yaklaşık iki saat önce Serkan, albayın emriyle son kez Ezgi'ye bakıp ayrılmıştı hastaneden.

Kızlar ona karşı resmen bir bıçak gibi bilenmişti. Olayları bilmedikleri için bir bakıma da haklılardı. Sonuç olarak içeride yatan dostları Ezgi'ydi ve kazanın nasıl gerçekleştiği meçhuldü. Herkes bir kılıf uydurmaya çalışıyordu ama gerçek bir cevap yoktu.

Diğerlerinden farklı olarak Duru olaylar karşısında bir hayli şok yaşamasına rağmen mesleği dolayısıyla kızların dediği üç beş bilgiyi birleştirerek anlamıştı aralarındaki mevzuyu. Daha önce birçok askeri mevzuya baktığından tanıdıklarına sorarak bazı kişileri araştırmış ve aslında kim olduklarını öğrenmişti. Devletin işine karışmamak için sadece susuyordu.

Dalgın bakışları hâlâ camdayken monitörden gelen kalp atış sesleri bir anda düzensizleşti. Bip sesleri hızlanarak odanın içinde dağılırken Duru'nun bakışları sesleri idrak eder etmez Ezgi'ye doğru kaydı.

Dışardan bakınca bir şey olup olmadığı anlaşılmıyordu fakat mönitör sesleri tam zıttını söylüyordu. O görüntüyü görünce gözleri dolmaya başlarken akabinde yerinden hızlıca kalktı ve aniden kapıya doğru koştu. Kapıyı alelacele açarken bakışlarını dışarıda gezdirdi ve telaşla seslendi.

"Doktor!"

Dışarıdaki hemşirelerin bakışları direkt olarak ona kayınca acil durum olduğunu anlayarak esmer hemşire arkasına dönerek bir doktorun ismini söyleyerek seslendi. Doktor hemen peşine koridorun başında belirirken ikiside içeriye telaşlı bir şekilde içeriye girdiğinde hemşire bakışlarını Ezgi'ye doğru çevirdi. Ardından doktora dönerek durumu izah etmeye başladı.

"Hocam hasta 24 saati aşkın uyutuluyordu. Durumu kritik!"

Hemen peşine aniden monitörden gelen sesler duraksayıp uzun bir çizgi halini alınca hemşire, "Nabız durdu!" diye bağırdı.

Doktor, hastanın meslektaşı Ezgi olduğunu anlayınca daha da hızlı bir şekilde fazla zamanları olmadığından duran nabıza karşı kalp masajı yapmaya başladı. Duru'nun şok içindeki bakışları Ezgi ve monitor arasında gidip gelirken yutkunmaya çalıştı. Eliyle tutunacak bir yer aradı ve saatlerdir boş boş izlediği camın mermerine tutunurken buldu kendini. Doktor hâlâ kalp masajı yapmaya devam ederken Ezgi'nin yüzü giderek soldu, dudak çevresi morardı ve pembe renkli dudakları beyazladı. Serkan'ın bakmaya doyamadığı ama baktıkça da o kahvelerde kaybolduğu gözler 2 gündür kapalıydı.

Hemşire artık atmayan o nabızla ümidini giderek yitirirken Duru'nun gözünden yaşlar süzülmeye başlamıştı. Aklından tüm anıları bir film şeridi gibi bir bir geçerken tekrardan monitörden yükselen, ve belki saçma ama onlar için hayat dolu olan o ses odanın içindekilere umut oldu. Doktor meslektaşını kurtarmanın sevincinde, hemşire bir hastayla daha ilgilendiği için daha da yorgun ama nöbetinin bitecek olmasının sevincinde, Duru ise yakın arkadaşının, dostunun yeniden hayata tutunmasının sevincindeyken nabzın normale dönmesi ile rahatlamışlardı. Herkes derin bir oh çekerken doktor tekrardan Ezgi'yi kontrol ederek hemşireye serumu değiştirmesine söyledi ve odadan ayrıldı. Duru kendisini yorgun bir şekilde tekli koltuğa bakışlarını Ezgi'den çekmeden bıraktı. Bir süre onu izledikten sonra bakışlarını kapıya doğru çevirecekken Ezgi'nin nefes alış seslerinin sıklaşması ve işaret parmağının hafifçe yerinden oynamasıyla durdu.

Delirdim mi acaba, diye içinden geçirirken ayağa kalkarak yanına doğru ilerledi. Bakışları yüzünde gezindiğinde bir şeyler mırıldandığını hissetti. Eli ayağına dolaşmış bir şekilde kapıya doğru ilerledi. Kolu bir çırpıda kavrayıp indirdiğinde elleri terlemişti. Etrafa bakınıp gözleri bir hemşire ararken karşıdan geçen ve şişmiş göz altlarıyla uykusuz kaldığı belli olan Ecrin'i gördü. Onun, bugün izinli olduğunu zannediyordu fakat üzerinde hemşire önlüğü vardı. Vakit kaybetmeden hızla seslendi.

''Ecrin!"

Ona seslenilmesiyle Ecrin'in yorgun bakışları sesin geldiği noktaya döndü. Tanıdık gelen sesin Duru'ya ait olduğunu fark ettiğinde ona doğru ilerlemeye başladı. Duru'nun yanına geldiğinde gözlerinde sabitli duran bakışları odaya kaydığında Ezgi hakkında bir gelişme vardır diye düşünerek koşar adım içeriye girdi. Ecrin'in sorgulayıcı bakışları, onunla birlikte içeriye giren Duru'nun üzerinde gezinirken Duru beklemeden konuştu.

"Ecrin... Ezgi uyandı galiba."

Derken yüzündeki tebessüm, bir umut ışığıyla da birlikte Ecrin'e bulaştı. O an ikiside bütün olumsuzlukları bir kenara bırakarak Ezgi'ye doğru yöneldiler. Gün yeni yeni doğmuş, sabahın ilk ışıkları hastane camından içeriye sızıyordu. Sanki kasvetli kış bir gün için inzivaya çekilmiş; yaz aylarına, Ezgi ve Serkan'ın aşklarının daha ilk filizlenmeye başladığı o zamanlar geri gelmişti.

Kızlar içeriye girip Ezgi'ye biraz daha yaklaştığında onun tavana bakan boş bakışlarıyla karşılaştılar. Sorgulayıcı bir ifade takınmış gibiydi ama gözlerini zar zor aralamış, ister istemez oluşan bir sersemlik hali içerisindeydi. Karşısında gördüğü kızlar da ilk başta afallasada gözlerini daha yeni açtığını var sayarak doğal bir durum gibi düşündüler ve Ezgi'nin daha ağzını açmasına fırsat vermeden Duru konuşmaya başladı.

"Ezgi, nasılsın? Nasıl hissediyorsun kendini?"

Ezgi, yerinde doğrulmaya çalışarak yarım yamalak dikleştiğinde boş bakışları hâlâ kızların üzerindeydi. Bir süre onların yüzlerine bakıp sanki iyice idrak etmek ister gibi inceledikten sonra etrafına kaydı. Hastanede olduğunu anlamıştı fakat işin aslı, neden buradaydı?

Bu sorular aklında dönerken cevap aramak adına gözlerini birkaç kez sıkıca kapayıp açarken hafızasını zorlamaya çalıştı. Fakat gözünün önüne sadece birkaç kesik görüntü geldi. Birde çok derinlerden gelen buğulu bir ses duydu...

Bir şeyler söylemişti o ses ama ne dediğini hatırlamıyordu. Sadece kendi tenine işlemiş çok derinden gelen bir barut kokusu burun kemiğini sarsmıştı. Güneş dağları yarıp bir lav misali erimeden önce kulağında sanki kendisini incitmemek için çok hafif kullanılmış bir ses tonunda üç ya da beş kelime zihninin içine nakşolunmuş gibiydi.

En son hatırladığı şey ise arabada olmasıydı. Sonra bir an bakışları yoldan kopmuştu ve şiddetli bir çarpma sesi gelmişti. Sonrası ise derin, karanlık bir boşluktu. Kaza yapmıştı galiba, öyle düşündü.

Aslında bunun bir kaza değil, Alpagu Komutan'a verilmeye cüret edilen bir gözdağı olduğunu sayılı kişiler biliyordu. Ezgi de şimdilik bir şey bilmeyecekti. Kendi can güvenliği söz konusuydu ve Serkan'ın son taviz vereceği şey bile değildi Ezgi.

En derinliğine geldiği düşüncelerinden sıyrılıp bakışlarını karşısında duran Ecrin ve Duru'ya döndürdü. daha rahat bir pozisyona gelmek ve onları daha iyi görebilmek adına yattığı yerde dikleşmeye çalıştı ama dikişleri daha yeni olduğundan dolayı dudakları arasında parçalamaya çalıştığı, lakin ne kadar başarılı olduğu meçhul olan bir inilti duyuldu. Ecrin -hemşire olduğu aklına gelince- hemen Ezgi'nin yanına doğru koştu ve kolundan tutarak dikleşmeye çalışan Ezgi'yi geri yatması için uyardı.

"Ezgi, daha dikişlerin yeni patlamaması için dikkat etmelisin. Kendini zorlama lütfen."

Ecrin uyarısını yapmıştı fakat bunlar Ezgi'nin umrunda değildi. İnatlığı baskın geldi ve onu dinlemeyi reddedip, yine ve yine, kendi bildiğini yaparak dik pozisyonda oturdu. Artık tamamen rahat bir şekilde ikisini görebildiğinden peşi sıra gelen soruları kaçınılmazdı.

"Ben... ne oldu? Neden buradayım?" Elini başına doğru götürdü ve şakak kemiklerini ovmaya çalıştı fakat elini çürük kısma denk getirdiğinde acılı iniltisini bastırdı ve hızla elini çekti.

"En son arabadaydım ve tır gibi bir şey çarpmıştı. Sonra... sonra kaza yaptım galiba..."

Kızlar fazla üzerine gitmemek adına yüzeysel bir şekilde özetlediler başına gelenleri. Daha sonra Ezgi'ye uyuması gerektiğini söylemişlerdi fakat söz dinlemesi ne mümkün!

Bir kez sorgulamadan bir şeyi yapsaydı, zaten kızlar şaşardı onun bu haline. O hâlâ sorular soruyordu. Hatta sorularından biri de şu olmuştu: Arabanın durumu pert mi?

Onun bu sorusuna hafifçe kıkırdayarak cevap verdiklerinde bu konular üzerinde sonra konuşmalarını söylemiştiler. Araba şarampolden yuvarlanmayı mucizevi bir şekilde kaldırabilmiş ve çok hasar almış olsa bile yine de kurtarılacak bir durumdaydı.

Daha sonrasında tekrardan Ezgi'ye uyuyup dinlenmesi için ısrar ettiklerinde onlara ikna olmadan önce babasını sordu, daha sonra annesini ve en son da, Birce, Nazlı ve Eslem Rana'yı sordu.

Bir kişi hariç.

Aslında hayatının her anını, her saniyesini ve her dakikasını birlikte geçirmek için canını bile vereceği o adamı...

Kehribar gözlerinde hayat bulup bal rengine çalan harelerinin her bir halkasında ayrı ayrı yaşamlarda kendini bulduğu o adamı, canını ve hayat neşesini...

Serkan'ı...

***

Yazarın anlatımıyla;

(2 saat önce)

Zirvelerini bulutlar sanki pusu atmış gibi saran Cilo Dağı'nın en zirve kesimleri karla kaplıydı. Burada karlar hiçbir zaman erimezdi. Ancak gökyüzü ne zaman kaynar, bulutlar ne zaman yağmur yerine lav akıtırdı, belki o zaman eritebilirlerdi bu zirve noktadaki kar kütlelerini.

Alkan Timi, onlara 3 gün öncesinden haber verilen görev için şu anda Cilo Dağı'nın alçak kesimlerinde fakat yaz gelmesine rağmen ayaz vuran bu dağların yere yeni düşmüş kar tanelerinin bulunduğu o bölgedeydiler.

Alçak kesimlerde olduklarından İran sınırına çok yakındılar. Onların alçak kesimleri demek ise ellerini uzatsalar kirli beyaz rengindeki hırçın bulutlara değmek demekti. Bir yeri yüksek diye adlandırmaları için ise o bulutlara üstten bakmaları gerekirdi. Korku nedir bilmezdiler çünkü onlar dağların erleri idi. Gökyüzünün son katmanına kadar baş döndüren yerlere ev yapmışlardı.

Onların meskeni dağlardı.

Sivil insan nüfusunun yoğun olduğu dağlık bir köydeydiler. Cilo'nun son derece keskin kaya kesimleri üzerine yapılmış bir köydü burası. Aylardır aradıkları ve son yapmayı denediği darbelerle kırmızı bültenle aranan terör örgütü mensubu Şivan, bu köyde bir delikte saklanıyorlardı. O şerefsiz gebermediği sürece Alkan Timi'ne uyku yoktu.

Özellikle de Alpagu'ya aldığı her nefes haramdı.

Albay tarafından verilen emir gayet netti. Türk Askerine karşı koymazsa ters kelepçeyle getirip adalete teslim edeceklerdi, şayet karşı koyarsa da canını almak onlara mübahtı.

Riskli bir bölgede olduklarından hepsi kendi alanında en iyisi olmasına rağmen her zamankinden daha tedbirli davranmaları gerekliydi. Etrafta çok sayıda masum sivil vardı ve canlarına zeval gelmemeliydi. Türk Askerleri sivilleri öldürmezdi, onlara dokunmazdı, onlara bir zarar gelmesine göz yummazdı.

Postallarıyla attıkları sert adımlar yeri titretirken bütün köyü görebilen ve sık ağaçlarla çevrili kayalık bir noktadaydılar. Gerçi buraya sadece kayalık demek az kalırdı. Kurak ve bereketsiz olan bu topraklarda etraf çalı çırpı ve diken doluydu. Burada önceden olduğu gibi, azalsa bile hâlâ daha terör unsurları bulunduğundan bu kayalıkların arasına sığınan kansızların bıraktığı artıklar duruyordu.

Konserve çöpleri, boş mermi kovanları, şarapnel parçaları, cam kırıkları, eski püskü ve yırtık bez parçaları ve kanlı gazlı bezler bulunuyordu. Küfle karışık bir koku vardı sığınaklarına yaklaştıkça etrafı saran. Çok kötü rutubet artı uzun süre bekletilmiş kan kokusu hakimdi.

Burada yaşayan masum köylüler ve insanlar böyle bir kaderi hak etmiyordu. Ama ne derdiler hep? Coğrafya kaderdir.

Bu kalıp yargıyı isteseler bile sildiremezdi bu topraklardaki insanlar. Güçleri yetmezdi, sustururdular, öldürürdüler ve kamplara kaçırıp yıllarca işkence ederdiler. İşte Türk Askeri de bu yargıyı değiştirmek ve terörün kalemini kırıp onları kökünden kurutmak için buradaydı.

Tek bir yaşam felsefeleri vardı: Hudut namustur!

Tim ormanın içinde köyü daha rahat görebilecekleri bir noktaya gelince Serkan'ın elini kaldırıp işaret vermesiyle durdular. Otoriter ve tok sesiyle, "Planın üstünden geçeceğiz, Alkan." diye emir verdi.

Komutan olduğu için en önden timini arkasına alıp giderken kayalık arazinin üzerinde bir adım öne çıkarak tek dizini yere koyup belli olmamak için çöktü. Onunla beraber timde eğilirken şahini andıran gözleriyle köyü incelemeye başladı. Gözleri kehribar taşını değil, harlı bir volkanı andırıyordu.

Operasyon öncesi hazırlık yapıp gereken teçhizat ve mühimmatlarını yanlarına almışlardı fakat teröristlerin bulunduğunu düşündükleri 2 tane bölge vardı.

Birincisi çarpık bir şekilde yapılmış kerpiç evlerin bir araya gelmesiyle oluşan köyün daha fazla nüfuslu olan yüksek kesimde kalan kısmıydı. Bu bölgede olmaları daha yüksek ihtimal taşıyordu.

İkincisi ise köy meydanından biraz daha geride kalmış, neredeyse Cilo Dağı'nın en yüksek kesiminde kalan kuytu köşedeki bir evdi.

Kış mevsimi yavaş yavaş kaybolup yerini bahara bırakıyor olmasının aksine hava soğuktu. Bu nedenle de evlerin bacalarından çıkan dumana bakmışlardı. Diğer bütün evlerde kömür yaktıklarından dolayı siyah duman çıkarken sadece bu iki evde doğal gaz kullanıldığı için beyaz duman çıkıyordu.

Yani iki kerpiç evden birisi Şivan'ın kaldığı ev, diğeri ise hedef şaşırtmak için kullanılan bir örgüt eviydi. İşte bu evler arasındaki farkı bulmaları gerekiyordu.

Hata yapma lüksleri yoktu.

Yanılma lüksleri yoktu.

İkinci bir şansları ise hiç yoktu.

Yaptıkları en ufak bir hata bu bölgedeki bütün insanların kaderini değiştirebilirdi. O yüzden daha fazla tedbirli ve temkinli hareket etmeleri gerekiyordu.

Serkan bir süre daha evlere bakmaya devam ederken yan taraftaki Gökberk'e elini uzatarak termal dürbünü istedi.

Hem rakım olarak yüksek bir bölgede olduklarından hemde köyün üstünde hakimiyet kuran bir sessizlik olduğundan en ufak bir çıt sesi bile köyün bir diğer ucundan duyulurdu. Elindeki termal dürbünle bölgeyi iyice gözden geçirmeye devam ederken Serkan bakışları iki taraf arasında gidip geldi. Takıldığı bir detay vardı, bu yüzden kaşları çatıldı.

İkinci evin bulunduğu konumda diğer insanlar işlerine günlük hayatta olduğu gibi rahatlıkla devam ederken birinci evin bulunduğu konumda insanlar pencerelerini dahi açmamıştı.

Bu da demek oluyordu ki hedef unsur birinci bölgedeydi.

Evi bulmanın zaferiyle Serkan'ın dudağının sol kısmı belli olmayacak bir şekilde kıvrıldı. Akabinde time doğru dönerken elini kaldırdı ve ikinci bölgeyi işaret ederek otoriter sesiyle konuşmaya başladı.

"İkinci evin bulunduğu bölgede insanlar günlük yaşamına devam ederken birinci evin bulunduğu kısımda ise insanlar perdelerini bile açmamış."

Lafın gidişatının nereye varacağını anlayan Nazlı araya girdi.

''Bu da demek oluyor ki alacağımız adam birinci bölge.''

Serkan başını onu onaylarcasına aşağıya doğru eğerken başını arkaya çevirerek bakışlarını tekrardan time döndürdü. Hedefleri birinci bölgeydi fakat onların köye giriş yaptıklarını fark ettikleri an sivillerin can güvenliği tehlike altına girerdi. Onlar birinci evin etrafında konumlandığında ikinci ev eğer doluysa -ki çok yüksek ihtimalle doluydu- etrafta hiç istemeyecekleri kadar can kaybı olabilirdi. Bunu analiz eden Gökberk, lafı komutanlarına bırakmadan evvel konuştu.

"Fakat bizim birinci bölgeye tevcih edeceğimizi anlayan teröristler boş durmayacaktır. İkinci bölgedekilere haber uçurmaları sivillerin güvenliğini tehlikeye atacaktır. Hatta bu işin sonu bombalı bir saldırıya kadar gidebilir. Tek başımıza zorlanırız, zorlanmayı da geçtim sivillerin güvenliğini tehlikeye atarız.''

Gökberk'in sözlerinin ardından dediklerini iyice analiz eden Nazlı onu desteklerken Serkan'a bir öneride bulundu.

''Bozok Timi'nin bu operasyon için görevlendirilmesini talep etmeliyiz, Komutanım.''

Timdeki çoğu üye kendi canlarının aksine diğer canları tehlikeye atmamak adına bu öneriyi desteklerken, Nazlı'yı onaylayınca Serkan elindeki termal dürbünle etrafa bakmayı sürdürürken düşündü. Ona zimmetli olan temelde 7 canı ve harici olarak meskun mahaldeki diğer masum insanlarının canını tehlikeye atamazdı. Alpagu, kendiside dahil kimseye acımazdı ama dağlarda dolanan bir destan olmuş Alkan Timi'nin komutanı olan Serkan Göktürk, insanların canlarını kurtarmak için gerek insiyatif alırdı, gerek de gözünü kırpmadan tek kurşunla dağlardaki itlerin canını.

O yüzden şu anki bulundukları duruma göre, neticesinde bir komutan olduğundan, en doğru kararı vererek sol göğsünün üzerinde bulunan iç cebinden telsizi kavrayarak çıkardı. Aralarındaki sessizliği metalik bir klik sesi bozarken Serkan, telsizin frekansını çevirerek ayarladı ve akabinde dudaklarına doğru yaklaştırırken kalın sesiyle, "Göktürk'ten Yuva'ya. Bozok timinin operasyon alanına sevkini talep ediyorum. Hedef bölgeye baskını gerçekleştirmek için hazırız, ancak sivillerin can güvenliği için takviye gerekiyor," diye söyledikten sonra kısa bir an bekleyip devam etti. "Tekrar ediyorum. Operasyonu başlatmak için hazırız fakat asayişi sağlamamız mümkün görünmüyor."

Bir süre telsizden gelen cızırtıların ardından, Hasan Albay'ın sert sesi etrafta yankı buldu.

''Yuva'dan Göktürk'e, Bozok Timi yolda, 5 dakikaya bölgeye intikal edecekler. Öncelikli olarak durum raporunu ver."

Serkan, dağların buz gibi havasından içine çekerken çatık kaşlarını düzeltti ve saniyelik olarak arkasına baktı. Timi sanki gözleriyle kontrol ederken tekrardan önüne döndü ve albaya rapor verdi.

"Komutanım, topladığımız istihbari bilgilerden hareketle hedefi köyün kuzeybatısında, birinci evin bulunduğu bölgede saklandığını öngörüyoruz. Ama ikinci bölge boş değil, orada da örgütün konumlandığını düşünüyoruz. Bu yüzden destek gerekli."

''Göktürk, operasyonu Bozok ile birlikte yürüteceksiniz. Sivillerin can güvenliğini esas alın. Önceliğiniz Şivan'ı sağ ele geçirmek olsun. Karşı gelirse de ne yapılacağını biliyorsunuz, aslanlarım. Allah ayağınıza taş değdirmesin."

Serkan, Hasan Albay sözlerini tamamladıktan sonra, "Anlaşıldı, Komutanım," dedi ve telsizi kapatıp haki renkli kamuflajının iç cebine geri koydu. Akabinde yerinden ayaklanınca timde onunla beraber kalktı. Hepsi dik bir pozisyon alıp tek elleriyle piyade tüfeklerini kavrarlarken Serkan onlara dönerek mevzi alacakları yerleri söylemeye başladı.

"Alkan, Bozok Timi yolda. Gökberk, sen Gökhan abiyle birlikte burada konumlan. Köy içindeki gelişmeleri bildirirsiniz. Şimal, sen de ikinci evde kaç kişi olduğuna bakıp istihbari bilgi topla. Örgüt üyelerinin sayısını bilmemiz gerekiyor. Han, sen de-"

Serkan'ın konuşmasını bölen beklenildiği üzere Han olmuştu. Yapmaması gereken bir şeydi işte ama aşk yaptırıyordu insana. O da aynı şekildeydi.

Komutanının sözünü bölmemeli, itiraz etmemeliydi fakat işin içinde sevdiği kadının, yani Şimal'in canı vardı. Şimal istihbari alandan mezun olduğundan bu tür eylemler genellikle ona düşerdü ve Han her seferinde kendi içinde ataklar geçirirdi. Ama bu seferki farklıydı çünkü buradaki aşağılık heriflerin kadınlara karşı yaklaşımları çok pisti. Özellikle de örgüt, Şivan ve itlerinin. Evli, bekar, hamile ya da çocuk demeden telaffuz edilemeyecek şeyler yapıyorlardı gözlerine kestirdikleri kadınlara ve şimdide o insanların yanına yollayamazdı Şimal'i.

Sonuçta Serkan'da sevdiği kadını korumak için ucu bucağı belli olmayan bir operasyonu üzerine almamış mıydı?

Han, diğerlerinin hizasında bir adım öne çıkarak, "Şimal olmaz, komutanım. Ben giderim," dedi tüm cesaretiyle taş gibi karşısında dururken. "İster kızın, ister cezalandırın ama Şimal'i o itlerin yanına yollamam, komutanım."

Onun karşı çıkmasıyla Serkan'ın bakışları hemen ona dönerken tek kaşı öyle mi der gibi yukarı kalktı. Zaten sinir sistemi çökmek üzere olan Serkan, Han'a karşı normalde vereceği tepkinin epey üzerinde bulunan bir ses tonuyla 3 ya da 5 katını vermişti.

''Öyle mi Han, başka bir isteğin var mı? İstersen oturup çay partisi falan yapalım, ha, ne dersin?" Sesi bir anda yükselirken yüzü sinirden kıpkırmıızydı. "Lan biz evcilik mi oynuyoruz burada? Geçen her bir saniye bizim ve buradaki insanların aleyhine işlerken sen neyden bahsediyorsun, Han? Görevini yapacaksan yap, yapmayacaksanda eğer görev dönüşü istifanı vererek bu kurumdan defolup gidersin!"

En kızgın şekilde dedikleriyle migreninin son seviyeye ulaştığını hissetti. Aslında Han'a bir yerde hak veriyordu ve onun bunun neden yaptığını da biliyordu. Bu şerefsizlerin kadınlara karşı düşünceleri çok pisti ve Şimal'in askeri yeteneklerini bilmese kendine bu görevi ona verdiği için kesin söverdi. Şimal, dışarıdan da doğuk görünürdü ve öyle ki içerisi bile soğuktu. Timin en sessizi oydu ve Alkan gerçekten bir aile olduklarının bilincinde olmasa Şimal asla ısınamazdı.

Onun lügatına hiçbir zaman aile kavramı tam olarak bir açıklığa kavuşmamıştı. Somut bir kavram olmak yerine daima somuttu. Küçük yaşta kaybetmişti o aile kurma hakkını. Hayatındaki yanlış seçimler bir yana seçemedikleri bile burnundan getirtmişti onun. Hayatı tek bir sonuca bağlıydı. Her şey infertilite testinin sonucuna bağlıydı. Vereceği kararlar, seçimleri ve gelecekte yaşayacağı hayat...

Şimal'in afallamış bakışları hızla yerini çatık kaşlara bırakırken Han onunda araya girmesine izin vermemişti. Tavrını hiç bozmadan komutanı Serkan'a hitaben, "Gerekirse veririm, komutanım. Ama göreve dahil olduğum müddetçe Şimal'in oraya gitmesine izin vermem." diye söyledi en net şekilde. Komutanının blöf yapmayacağının elbet bilincindeydi.

Serkan, elini şakaklarına götürüp masaj yaparken vakit kaybetmemek adına elini alnından çekip hızla Han ve Şimal'e döndü. O sırada Şimal hâlâ Han'a öldürücü bakışlar atıyordu. Emindi ki içinden Han'a küfürler yağdırıyordu. Bakışları İkisi arasında gidip eldikten sonra tekrardan otoritesini kuşanarak konuşmasına devam etti.

''Şimal, sen evde kaç kişi olduğuna sivil kılığına girerek bak. Han, sen de Şimal ile git. Can güvenliğinden emin ol." İkisine attığı imalı bakışlarını çekerken Yiğit'e döndü. "Yiğit, Kağan ve Nazlı siz de benimle gelin, bölgeye konumlanmak için birinci eve en yakın planladığımız güzergaha gideceğiz.''

Komuşmasını bitirmesinin ardından bakışları bütün tim üzerinde gezinirken, ''Dikkatli olun. Allah, yar ve yardımcımız olsun."

Son cümlesini söyleyerek Nazlı, Yiğit ve Kağan'a hitaben elini omuz hizasında kaldırarak gidiyoruz manasında işaret verdi. Tüm tim ellerinde Piyade tüfekleriyle kendi konumuna ilerlerken Serkan, telsizden gelen cızırtıyla birlikte bakışlarını sol göğsüne geri koyduğu telsize çevirdi. Eline aldığı telsizden biraz daha cızırtı döküldükten sonra en sonunda tok ve kalın bir erkek sesi yükseldi.

''Bozok-1'den Göktürk'e. Hedef alana intikal ettik. Neredesiniz?''

Serkan, telsizden gelen sesin sahibi Kıdemli Üsteğmen Alp Akman'a cevap verdi.

"Göktürk'ten, Bozok-1'e. Hedef köyün kuzeybatısında, 1. evin bulunduğu bölgedeyiz. Koordinatlar: 39.1234, 43.5678. Sivillerin can güvenliği için çok dikkatli olmamız gerekiyor."

Rakım son derece yüksek olduğundan da kaynaklı telsizden gelen kesintilerin ve cızırtının son bulmasının ardından tekrardan Alp Akman'ın sesi duyuldu.

"Anlaşıldı, Göktürk. Hedefi temizlemek için hazırız. Yedekte fazladan sarı torba da getirdik, sonradan dağ yahut taş arasından çıkan it olur diye."

Bozok Timi, Alkan Timi ile birlikte sayısız operasyona çıkmışlardı. Günlük hayatta farklı olan bu 7 insan, söz konusu vatan olunca tüm dünyevi duygu ve isteklerden soyutlanıp sadece hedefe odaklanıyorlardı. Timin adı olan Bozok kelimesi, tamamıyla bu 7 vatan fedaisini temsil ediyordu.

Bozok, Oğuz Türklerinin ikiye ayrılan 24 boyundan birini ifade eden, yiğitlik, sadakat ve vatan sevgisiyle özdeşleşmiş kadim bir addır.

2 Üsteğmen, 2 Teğmen ve 3 Astsubaydan oluşuyordu Bozok.

Onlar kimdi peki?

Kıdemli Üsteğmen Alp Akman

Üsteğmen Berktuğ Özçelik

Teğmen Harun Koral

Teğmen Demirhan Ak

Astsubay Başçavuş Pars Üner

Astsubay Kıdemli Üstçavuş Ayaz Yıldırım

Astsubay Üstçavuş Nilperi Budak

Onlar da tüm Türk Askerleri gibi bu vatanı korumaya and içmişti. Al Sancağı öpüp başlarına koyarak bu vatan toprağına şehadet şerbetini içmeye nail olarak düşmeye hazırdılar. Kanlarının son damlasına kadar savaşıp, vatani görevlerini ebede kadar ifa edecektiler. Vatana el uzatanın elini kırmak, dil uzatanın dilini kökünden koparmak için vardılar. Vatan nereye çağırırsa oradaydılar.

Serkan birinci evin bulunduğu bölgede, Nazlı, Kağan ve Yiğit'le birlikte konumlanmıştı. Gökberk ve Gökhan, keskin nişancı olarak evin bulunduğu konumdan uzakta, daha tepe bir noktadaydılar. Serkan Bozok Timi'ne henüz yoldalarken kısaca bilgi geçmek adına operasyonu anlattı.

"Hedef, birinci evin bulunduğu bölge. Şivan ve örgüt mensupları burada saklanıyor," diye fısıldadı telsize. Bir süre operasyona başlamak için en uygun zamanı kollarlarken planları beklenmedik bir şekilde ters tepti.

Birden Şivan'ın adamları, eski duvarları nem ve rutubetten dökülmüş kerpiç evden kurşun sesleri art arda yükseldi. Boş kovanlar etrafa saçılıp birbirleri ardına çarpışırlarken daha şiddetli ateş etmeye başladılar.

Şivan'ın itleri evin siyah demir kapısından dışarıya doğru çıkıp saldırı için doğru yeri bulmaya çalışırken kurşunlar her tarafta patlıyordu. Serkan, bu beklenmedik saldırıya karşı refleks olarak silahını daha sıkı kavrayıp ateş etme pozisyonuna gelirken yanındakilere, "Kurşunlar azalınca sıkacağız! Başınızı çıkarmayın!" diye bağırdı çünkü tepelerinden geçen kurşun sayısının haddi hesabı yoktu. Birkaç saniye bekleyip kurşunların sayısı daha seyrek bir hal alınca MPT-76'yı arkasında bulunduğu ağacın gövdesine omuz hizasına gelecek şekilde yaslarken ateş etmeye başladı.

Daha ilk kurşunuyla 1 leş gitmişti.

Diğerleride atnı şekilde komutanlarının talimatlarına uyarak Serkan'dan sonra ateş ettiler. Mesafe uzak olduğundan dolayı görüş açıları da bir hayli kısıtlıydı. Normal planlarına göre eve biraz daha yaklaşıp sorunsuz bir şekilde Şivan ve itlerini paketleyip Yuva'ya geri dönecektiler. Ancak hâl böyle olunca önce itlerini indirip sonra da Şivan'ı kaçmadan yakalamaları gerekiyordu.

Artık sağ almaları öncelikleri değildi. Sonuçta sorun çıkarıp Türk Askerine karşı gelmişlerdi, değil mi?

Leşleri sarı torbalara basmak onlara farzdı.

7.62 kalibrelik mermiler dakikada yaklaşık 600 tane olmak üzere başlarının üzerinden sıyrılıp 7.15 m/s hızla geçereken ateş etmeye Serkan'ın hemen peşinden başlayan Yiğit tahmini bir şekilde düşüncesini ortaya koydu.

"İçeride en az 15 kişi var komutanım!"

Serkan, Şivan'ın evin arka penceresinden kaçarken yansımasını gördüğünde MPT-76'nın namlusunu ona döndürerek ateşledi.

"Şivan! Hedeftesin, Bozkurdun pençesinden kaçamazsın!" diye bağırdı en tehditkâr ses tonuyla. Şivan o pis gülüşünü sergileyerek kan kokan ağzıyla "Asla!" Diye bağırdı ve elindeki Kalaşnikofuyla onlara doğru sanki bir zafer kazanmışcasına ateş etmeye başladı. Akabinde, "Zafer benim olacak, Alpagu!" diye bağırdı.

Serkan'ın peşi sıra sıktığı kurşunlardan biri Şivan'ın sol bacağına isabet edince nişangâhtan gördüğü kadarıyla dişlerini sıkıp inleyerek yere yığılmıştı. Bu görüntüyü gören Serkan ise başını nişangâhtan geri çekerken dudaklarında gururlu bir gülüş belirdi.

"Zafer; süngünün ucunda yazılmış kara bahttır, Şivan. O senin neyine!" diye gür ve kalın bir sesle bağırdı. Evin camlarından çıkan adamların sıktığı kurşunlar rastgele Serkanların bulunduğu bölgeye gelirken Şivan, dediğini duymuştu. 2 dakika evvel yüzünde belirmiş olan gülüş kaybolup yerini kindar bir ifade alırken o pis ağzını beş karış açarak tiksinti dolu bir şekilde MK2 tipi el bombasını üzerindeki şalvarın cebinden çıkardı. Akabinde beklemeden pimini sol eliyle çekerken aynı zamanda da geriye doğru adımlıyordu. Hem korkudan üç buçuk atıyordu hemde azraille aşık atıyordu. Bombanın pimini çektikten sonra sağ kolunu geriye doğru açarak dişlerini sıktı ve olabildiğince uzağa fırlatmayı denedi. Bombayı fark eden Nazlı yüksek sesle kulakları sağır edecek patlama sesi eşliğinde bağırdı.

"EL BOMBASI VAR!"

***

Evett 25.Bölüm sonu🎀✨️

●Bölümü nasıl buldunuz?

●Sizce bir sonraki bölümde neler olacak?

●Alpagu hakkında ne düşünüyorsunuz?

●Ezgi, Serkan'ı hatırlayacak mı?

●Bomba patladığında neler olacak? Bozok Timi zamanında yetişebilecek mi?

Umarım severek okumuşsunuzdur. Kendinize iyi bakın, seviliyorsunuz🥰