18. bölüm · Kalbin Kalbime Üsteğmen
17.Bölüm:14 Şubat özel 1
Talep geldiğinden dolayı Sevgililer Günü özel bölümü geldi:)
Dertsiz başıma dert açtım yani kswjs
Umarım severek okuduğunuz bir bölüm olur. Keyifli okumalar dilerim ✨️
17.Bölüm: 14 Şubat Özel 1
Ezgi Doğan'ın anlatımıyla;
Hastane bugün -her zaman olduğu gibi- yine fazlasıyla yoğundu. Yaşlı teyzeler ve dedelerden tutun küçücük çocuklara kadar. Hatta gelin ve damat bile vardı. Neden diye soracak olursanız buranın artıı klasiklerinden olmuş bir vakayla karşı karşıyaydık. Bir aşiret düğününde yapılan yemeklerden dolayı zehirlenme yani Dehidratasyon kaybı vardı. Kontrol ettiğim çoğu hastanın kusma ve isal gibi şikayetleri vardı ve bu belirtilerde kısa bir süre içerisinde gerçekleşmişti. Hematokrit* ve Hemoglobinde** artış vardı.
Şuanda ise elimdeki kan tahlili sonuçlarıyla aceleyle yürüdüğüm acil koridorunun sonuna gitmeye çalışıyordum ağzımda duran fakat bunaldığımdan dolayı çenemin hemen altına indirdiğim maskeyle. Hastanedeki doktorlar ve hemşireler genel olarak bu bölüme yoğunlaşmıştı. Ertaf fazla kalabalıktı. Kolundan kan aldırmak istemeyen çocukların bağırış sesleri hastaneyi inletiyordu. Ayrıca her sedye üstünde kusan kişiler vardı. Dediğim gibi büyük bir aşiret komple zehirlendiğinden dolayı hastalar hâlâ gelmeye devam ediyordu. İşin magazin kısmına hiç girmeyecektim çünkü iki aşiretten biri az altın takıldığından dolayı diğer aileyi zehirlemesinin içinden çıkılmazdı. Sabah 9'dan beri kusma sesleri duymaktan ve bir sürü hastayla uğraşmaktan bir hayli yorulmuştum. Mesleğimi seviyor olmam dirençli olmamda çok etkiliydi.
Elimdeki tahlil sonuçlarıyla attığım aceleci adımlarımla acilin sonuna vardığımda şimdi ilgilendiğim Berivan Hanım'ın yanına gittim. Kendisi anladığım kadarıyla aşiretin en eskilerindendi, yani aşiretin hanımağasıydı daha doğrusu. Benim için ne olduğu fark etmezdi. Hasta hastaydı işte. Biz doktorlarda halk arasından kim olduğu fark etmezdi. Amacımız vatandaşlarımıza hizmet etmekti. Ayrım yapmak gibi bir şey asla söz konusu olamazdı.
Yüzümdeki bütün yorgunluğumu saklayarak büyük bir gülümseme oluşturdum. Berivan hanım, karın ağrısından dolayı buruşturduğu yüzünü bana çevirdiğinde yanına daha da yaklaşırken elimdeki raporlarda son kez göz gezdirdim. Berivan hanımda tam o sırada, "Dohtor hanım, vallah ez karnım pir ağrıyir. Benim torunun düğüni vardı, yarım kaldı o haramın sülalesi yüzünden. Ben demişem ha, alma o kızı, takılma peşine diye! Dinlemedi beni." Aynı zamandada dizlerine sert bir şekilde vuruyordu. "Aldı getirdi, başımızın üstüne koduk. En çok altını da bütün gelinlerimin içinden o doyumsuz gavur kızına tahtım. Tam yüz elli kilo altın tahtık vallah, gene de o anasını razı edemedik! Heval, şimdi bak hele düştüğümüz hale!"
Dediklerinden bazı kelimeleri şivesinden dolayı anlamasamda o kadar önemli bir boşluk değildi. Zaten sülaleler arası karışık olduğundan yangına körükle gitmedim.
"Berivan hanım, sakin olun lütfen. Kolunuzdaki serumun çıkmaması lazım."
Berivan hanım, sözlerime aldırış etmeden yakınmaya ve zannedersemde kürtçe veya yöresel ağızla bir şeyler söylemeye devam ederken serumunun durumuna baktım. Hemen hemen bitmek üzereydi. Ben o sırada kan tahlillerine baksam biterdi. Aldığı serumdan sonra kan değerleri normale dönmüştü. Bu bir sıkıntı olmadığını gösteriyordu. Ayrıca kanda çıkan herhangi bir zehirli madde görünmüyordu. Yani bu madde her neyse kana nüfuz etmemişti. Bu maddeyi de bulmak gerekli birimlerin işiydi tabii ki.
Raporlerı inceledikten sonra serum torbasına son kez baktım. Damla haznesi durgundu yani akış bitmişti. Bakışlarımı kederli kederli dizlerine vuran Berivan hanıma çevirdim ve, "Bitmiş," dedim yumuşak bir sesle aynı zamanda elime eldiven takarken. "Hiç acımayacak, telaş ediyorsanız hiç gerek yok. Merak etmeyin."
Berivan Hanım'ın gözleri klasik bir türk geleneğidir, bir an koluna kaydı. O bakışı çok iyi tanırım. İnsanlar iğneden değil, kontrolü kaybetme hissinden ürkerler çoğu zaman. Yada sadece bitti mi diye kontrol etmek için. Berivan hanıma yaklaştığımda elimi sakin ve ölçülü hareketlerle kolundaki serum kablosuna uzattım. Önce akışı kapattım, sonrada bandın kenarını yavaşça kaldırdım.
"Derin nefes alın lütfen, Berivan hanım."
Berivan hanım dediğim gibi nefes alırken o daha nefesini vermeden iğneyi tek hamlede, nazikçe kolundan çektim. Küçük bir işlem ama her seferinde dikkat ister. Hemen pamuğu koluna yerleştirip bastırdım.
"Biraz basılı tutun, tamam mı?"
Bandı düzgünce yapıştırdım ve yüzümdeki tebessümü bozmamaya çalışarak işime devam ettim. Serum askısında artık tamamen boş torba sallanıyordu.
"Evet, geçmiş olsun Berivan hanım." Derken yüzümdeki tebessümü bozmamıştım. Berivan hanım, sıkıca kapatmış olduğu gözlerini bu kadar mı der gibi açarken şaşkınca yüzüme bakıyordu.
"Bitti mi dohtor kızım?"
"Bitti Berivan hanım. Acımayacağını söylemiştim size."
Berivan hanım, klasik bir hanımağa gibi bol yapmış olduğu eşarbının bozulan ucunu geriye doğru ittirip yakasındaki broşu düzeltirken beni baştan aşağı süzdü.
Bir hasta için fazla mı yakındı sanki bu hareket?
Ezgi kaç kızım, dedi iç sesim. Bu kadın seni kaçırıp aşiretinin doktoru yapacak, kaç.
Saçmalama istersen iç ses!
Berivan hanımın uzunca bir süre beni süzüp hiç konuşmamasına karşı üslubumo bozmada, "Bir şey mi söyleyeceksiniz Berivan Hanım?" Diye sordum kararsız bakışlarla. Birazdan ben bakacaktım yani üzerimde ne var diye ama klasik bir doktor kombiniydi.
Benim sorumun ardından Berivan hanım daldığı boşluktan kopmuş ve gerçek dünyaya dönmüştü. Gözleri bana meraklı bir tavırla bakarken, "Dohtor kızım, başın bir ocağa düşmüş müdür, adın bir haneye eklenmiş midir hele?" Diye bir şey söyledi.
Af buyurun, Berivan hanım?
Berivan hanımın dediğinden birşey anlamamıştım. Başım nereye düşmüş yahu?
"Efendim?"
Berivah hanım, bakışlarıyla birkaç kaş göz işareti yaparken, "Birine kelâm verilmiş midir?" Dedi yine anlamadığım bir şekilde.
Berivan hanım ne diyorsunuz Allah aşkına demek vardı ama hasta memnuniyeti gereği, "Ben sizi tam anlayamadım Berivan hanım." Dedim. Kaş ve göz işaretleri devam etti.
"Yav hele ardında duran bir yiğit var mıdır, başın kapalı mıdır?"
Ben bugün fazla mı alıktım yoksa bu kadın mı farklı bir dilden konuşuyordu? Birazcık bilenlerden bu dili öğrenmeyi deneseydim, şimdiye aşiret kurmuş töre, namus, intikam diye geziniyordum zaten.
Abartmaya gerek yok, o kadar da değil.
Cümlesinden anladığım tek şey zannedersem açık olup olmadığımı soruyordu. Başımı iki yana sallarken elimi saçlarıma götürdüm istemsizce.
"Yok Berivan hanım, başım açık ama Yasin'i ezbere biliyorum. Yani ölmüşlerin ardından okurum."
Berivan hanımın başta yüzü solarken daha sonra sesli bir şekilde güldü. Ben fazla mı hastane kokusu çekmiştim içime?
Ne oluyordu Allah aşkına!
Bir saniye... Kadın başın kapalı mı derken, şeyi mi? Ama yok başın bağlı mı diye sorulurdu genellikle onu diyecek olsa. Değil mi yani?
Ben, kendi içimde bir çelişkiye düşmüşken Berivan hanım gülmeyi bırakınca, "Vallah ne âlem dohtormuşsun essahtan sen. Yavuklun var mıdır diye soruyorum hele."
Ne yapacaksın teyzeciğim? İç ses sus. Hayır ama ne yapacak bizi ya! Başımız bağlı bizim. Hemde en Trabzon yazmasıyla bağlı.
Berivan Hanıma cevap vermek için dudaklarımı araladığım sırada ne diyeceğimi aklımda toparladım.
Var teyzeciğim var. Hemde en bordo berelis-
Yöresel ağızla aktarabilmek için bir süre beklerken en son cevaplayacağım sırada hemen sol tarafımdan bir kol belime dolandı.
Aha, geldi bizimki! Teyzem senin hayaller suya düştü ya.
Yüzümü ona çevirme gereksinimi duymadan aldığım barut kokusuyla gelenin kim olduğunu anlamıştım. Serkan, benden önce davranarak karşımda duran ve bize parlayan gözlerle bakan Berivan hanımı yanıtladı.
"Bağlıdır teyzeciğim başı. Ardında duran yiğitte vardır."
Serkan, bakışlarını bana çevirirken göz kırptı. Ne oluyordu cidden şuanda? Hastane ortamına özel hayatımı çok sokmamaya çalışıyordum ve bu yüzden kendimi geri çekmeye çalıştım fakat ne mümnün! Serkan daha sıkı belimden tutarken Berivan hanımsa sanki bir şeyleri Serkan'ın gözüne sokmak ister gibi, "Bizim de bir bekar kurê daha var he. Vallah seni paşa oğlana layık görmüş idik, lakin nasip kısmet işi." Dedikten sonra sedyenin üzerinden inip, gitmek için ayaklanırken sanki diyeceği şeyi ben duymayayım diye Serkan'a yaklaştı.
"Hele bak sana... Böyle güzel, bir içim su misali maşallah. Sakın ha elden kaptırma, tez elden al bağla başını, ocağına hanım eyle."
Teyzem duyduk valla biz her şeyi ama ne haklı kadınsın. Alsın bizi, ocağına-
İç ses sus, şimdi değil.
He sonra olacak ama?
Ben öyle bir şey mi dedim?
Örtülü anlam var, bana ne.
Berivan Hanım'ın dedikleriyle yanaklarım kızarırken Serkan, onu Eyvallah diyerek yanıtlamıştı. Bakışlarımı utangaçlıkla etrafa kaçırırken Serkan'ın belimdeki varlığını koruyan elini gördüm. Gerçekten, neden gelmişti ki?
Bakışlarımı ona çevirdiğimde zaten bana bakıyor olduğunu gördüm. Gözleri bir mücevhere bakar gibi parlaktı. Hem yüzlerimizin yakınlığının, hemde az önce duyduklarımın etkisi altında kalmışken kıpırdayamadım. O ise bana doğru yüzünü yaklaştırdı ve dudakları yanağıma sürterken kulağıma doğru fısıldadı.
"Babası verse ocağıma hanım edeceğim ama işte. Ne babası veriyor, ne de kendisi bana varıyor."
Kalbim tekledi...
Yan tarafta duran ve az önce çıkartmış olduğum serum kablosunu boynuma dolamama ramak kalmıştı. Dudaklarım cevap vermek için açıldı ama dilim dönmedi. Lâl olmuştu.
"Ben... şey..."
Bakışlarım gözlerinde tutuklu kalmışken onun kehribarları ise tüm yüzümde gezindi dudağının kenarındaki hafif kıvrımla.
"Sen, ney?"
"Şey..."
Hay o şeye lanet girsin!
"Hı?"
Tek kaçış yolu olarak boğazımı temizledim ve elimi koluna koyup etrafta hastalar olduğundan biraz geri çekilmeyi denedim. Aynı zamanda bakışlarımı ondan kaçırırken kafamı toparlayıp bir cümle kurabildim.
"Ha-hastalar var, benim onlarla ilgilenmem lazım. Zehirlenme olmuşta önemli..."
Ondan kaçmamla birlikte başını sağa ve sola kontrol eder gibi çevirdi. Akabinde bileğimden tutup beni kendi istediği yere sürüklerken hastanenin tenha bir yerine gelmiştik. Bakışlarımı etrafa çevirdiğimde Radyoloji'ye geldiğimizi gördüm. Çok göze batmıyordu burası ama neden gelmiştik?
"Serkan, hastalarla ilgilenmem lazım. Bir şey mi oldu?"
Sırtım duvarla temas ederken o ise tam önümdeydi. Aramızda birkaç adımlık mesafe vardı ama nedensizce bir sıcak basmıştı. Morga insem anca soğurdum yani!
Bakışları tüm yüzümde ve özelliklede anlamaz ifademde takılı kalırken tek eli arkasında, sağ elini duvara yasladı. Duvar ve onun arasında kalmıştım ve kaçacak yerim yoktu. Yüzü yüzüme biraz daha yaklaşırken tek isteğim birinin gelmemesiydi yoksa çok feci rezil olurduk. Yüzünü yüzüme yaklaştırdığında aramızda sadece birkaç santim vardı. Dudağının bir kenarı itinayla kıvrılırken gözlerini gözlerimden koparmadı.
"Tarihe bakmadın, değil mi?"
Ne tarihi?
Ne alakaydı şuan?
Kaşlarım sorusuyla çatılırken başımı iki yana salladım. Ne vardı ki takvimde? Yani şubat ayındaydık ama... Yoksa... Evet, galiba. Bugün 14 Şubat'tı değil mi?
Salak kafama tüküreyim!
Haftalar öncesinden hazırladığım hediyesi odadaydı. Allahtan 2 gün önce buraya getirmeyi akıl etmiştim.
Kafa mı kalmıştı cidden, of. Dünden beri nöbetteydim ve bir aşiret zehirlenmişti. Hastalarla ilgilenirken aklımdan uçup gitmişti. Dudaklarım fark ettiğim gerçekle biraz aralanırken arkasında tuttuğu elini, biraz geriye giderken görüş açıma getirdi. Elinde koskocaman bir çiçek buketi vardı. Bukette ilk gördüğüm şey bu devasa, kan kırmızı gül denizi oldu. Buket o kadar dolgun ki, etraftan taşıyor ve o taze, baş döndürücü kokusu anında tüm çevremi sarıyordu.
Kırmızının o en asil tonundaki güllerin arasında, saflığı simgeleyen kar beyazı zambaklar adeta parlıyordu. Bazıları tüm zarafetiyle açmış, bazıları ise sanki bana özel açmak için bekleyen utangaç goncalar gibi duruyordu. Çiçeklerin aralarındaki okaliptüs yapraklarının gri-yeşil tonları ve ince dallar, bukete çok doğal, sanki bir bahçeden az önce toplanmış gibi taze bir hava katmıştı.
Bembeyaz, kat kat sarılmış şık ambalaj içindeki çiçekler tek kelimeyle mükemmel görünüyordu. Anın şaşkınlığıyla direkt olarak görmüş olduğum buket, dudaklarımın açık kalmasına sebep olmuştu. Bakışlarımı çiçeklerin üzerinden çekip Serkan'a çevirdim. O kısa aralıkta büyük buketi elime verirken parmakları bilerek parmaklarıma değdi. Bu sefer değdirip geri çekmek yerine elimin üzerine koydu ellerini. Küçük ellerim, büyük avcunun arasında kaybolurken ikimizin eliyse buketin altında kaybolmuştu. Çiçeği vermek için aramıza açtığı mesafeyi geri kapatırken şaşkınlığımı üzerimden atmaya çalıştım.
"Serkan, bunlar... Bunlar çok güzel, teşekkür ederim..."
Dudağına küçük bir gülümseme yerleşti. "Etme, sen daha güzelsin."
İltifatıyla vücudumdaki bütün kan yanaklarıma akın ederken elimi yavaşça geriye çekerek bileğinden kavradım. İnce parmaklarım kalın bileğinin etrafına bir ip misali dolanırken sağ elini elimin altından çekmeden sol elini belime koydu ve biraz daha yaklaştı.
Şu önlüğe ısıtıcı falan mı bağladınız?
Üzerime doğru gelmesiyle aramızda sadece birkaç adım olan duvarla buluşmuştu sırtım. Gözlerim, iki gözü arasında mekik dokurken onun bakışları bir süre sonra dudaklarıma kaydı. O an bulunduğumuz konum yeni aklıma gelmişti. Kuytu bir köşedeydik ama işte ya kamera çekerse?
Kör noktadasınız Ezgi.
Olsun, yine de çekebilirdi.
Dudaklarıma kayan bakışlarıyla yutkundum ve kuruyan dudaklarımı ıslattım. Nefesim kesilmek üzereydi. Yüzünü yüzüme daha çok yaklaştırdığında kalbim yerinden çıkacaktı. Göz kapaklarım, kirpiklerimi esir alıp yavaşça kapanmaya başlarken çok öteden gelen monitör ve diğer hastaların seslerini duyduğumda kendime geldim. Burada olmazdı. Daha doğrusu olmamalıydı. Tek elimi göğsüne çıkartıp aramıza koydum. Aklıma söyleyecek başka bir şey gelmediğinden ilk düşündüğümü dile getirdim.
"Serkan... K-kameralar var..."
"Kör noktada olduğumuzu senden daha iyi biliyorum Güzelim."
Allahu ekber, sert kayaya çarptık...
Dudaklarımız arasındaki mesafe giderek azalırken söyleyecek başka bir şey bulamadığımdan ismini söyledim ama bir mırıltıdan ibaretti. "Serkan..."
Dudaklarıma yönelen dudaklar durdu ve bakışları gözlerimi buldu. Yanlış anlamasını istemediğimden açıkladım.
"Burada olmaz, birisi gelebilir..." Bakışlarımı kaçırırken gelen var mı diye etrafı kontrol ettim. "Ama şey... odaya geçebiliriz istersen. Hem sana vermem gereken bir şey var." Derken utanmıştım çünkü yanlış anlamasını istemiyordum. Dediğim çok anlamlı bir cümleye döndüğünden yanaklarımın kızarıklığını gizleyemedim, yüzümü çevirmekle yetindim.
Bana 27 santim üstten bakarken kaşları yumuşak ve imalı bir tavırla yukarı kalktı. Yüzünde çarpık bir gülüş oluşurken kulağıma doğru eğildi ve herhalde utanacağımı fark ettiğinden sessizce, "Odaya mı atılıyorum yani Doktor Hanım?" Diye fısıldadı.
Utanç, her zerremde hissedilebilir bir hâl almıştı. Gözlerim refleksle kocaman açılırken kendimi geriye çekemeyeceğimden elleri arasından kurtulmaya çalıştım. Tabii omzuna bir sille çakmayıda ihmal etmemiştim.
"Ne münasebet? Ben düzgünce çağırdım sadece. Öpmeye kalkan sensin."
Damarlı yapıdaki kolları arasından onun izin vermesiyle kurtulmayı başardığımda elimdeki koskoca gül buketiyle hemen sağ köşede kalan yangın merdivenine ilerledim.
Bu koca buket ve yanımdaki bordo bereli şahısla hastanenin ortasından geçecek değildim sonuçta...
Şahıs mı? Dedi her zaman ve her koşulda kendini belli eden iç sesim. Şahıs değilde başka bir şey. Mesela müst-
Susar mısın artık, cidden!
Tamam be, sanki gerçek ol-
Sus!
Peki...
İçimdeki çelişkiye son verip merdivenlere doğru ilerlerken Serkan'ında peşimden geldiğini gördüm. Kapıyı açıp içeriye girdiğimde o da gelince ses çıkarmamaya çalışarak geri kapattım.
"Yangın merdiveni özel seçimin mi?"
Sorusuyla merdivenleri pıtı pıtı çıkarken afallasamda renk vermedim. Elimdeki koskoca çiçek buketini bakışlarımla işaret ederken, "Bu kocaman buketle insanlar arasından geçemeyiz, öyle değil mi? Tüm Hakkâri'ye yayılırız doktor ve asker aşkı diye. Zaten küçücük bir ilçedeyiz, adım atsak duyuluyor." Dedim adımlarımı daha da hızlandırıp 2. Kata çıkarken. O, aramızdaki üç beş basamaklık mesafeyi sadece tek bir adımla kapatırken elimle kapının kolunu kavradım. Bakışlarım ona değmeden hızlıca, beni durdurmasına izin vermeden, "Önce ben çıkayım. Odam sol koridordan dönünce sağ tarafta kalıyor." Dedim ve arkama bakmadan çıktım. Üst kat fazla kalabalık değildi. Çoğu doktor acilde bulunduğundan sadece bazı poliklinikler doluydu.
Kapıyı niye kilitledi ki...?
En son ona burada pansuman yaparken Haldun kişisi baskın yapmıştı, ondandır.
"Az önce kaçtın mı sen?"
Ben sorusuyla bozguna uğrarken onun dudaklarında bir gülüş hakimdi. Evet, biraz kaçmış olabilirdim çünkü kalp atışlarımı kontrol altına almam lazımdı. Başımı sola doğru hafifçe çevirirken tam önümde durdu.
"Yoo, hayır kaçmadım." Sesim adeta bir fısıltıya dönüyordu onun bana yaklaşmasıyla. Ellerimle istemsizce masaya tutunurken onun iki eli de ellerimin üzerini buldu.
"Öyle mi Doktor Hanım?"
"Hıhı..." sesim sadece mırıltıdan ibaretti. "Öyle."
"Peki o zaman, az önce yarım kalmıştı şimdi cevapla." Aramızdaki boy farkından dolayı bana doğru eğildi. "Bir askere aşık olduğun tüm Hakkâri'ye yayılsın istemez miydin?"
Boğazımda oluşan düğümü çözmek için yutkundum. Özelliklede aşık olduğun dediği kısma vurgu yapmıştı. En az benim kadar -hatta belki daha bile fazla- aşıktı, bu bakışlarından ve dediklerinden rahatlıkla anlaşılıyordu.
"Benim aşkım bana özeldir. Niye başkalarının duymasını isteyeyim?"
Dudağının kenarı kıvrılırken biraz daha yaklaştı. "Ardında bir yiğit olduğunu bilsinler diye."
Acilde yaşanan olaya vurgu yapınca yüzüme bir sıcaklık yayıldı. Dudaklarım iki yana kıvrılırken ellerimi ellerinin altından kurtarmayı denedim. Zorluk çıkartmadan ellerini kenara çekince parmaklarımın hedefi canıma kastı olan künyesinin takılı olduğu boynuydu. Kollarımı boynuna dolayarak aramızdaki mesafeyi daha çok kapatırken, "Kalbimin dolu olduğunu başkalarının bilmesine gerek yok. Ben zaten onu en güzel köşeme koymuşum, başkalarını ne ilgilendirir?" Diye fısıltıyla söyledim dudaklarımı dudaklarına değdirirken. Sözlerimin ardından derin bir nefes aldığını hissettim, sertçe yutkundu.
"Haklısın, ne ilgilendirirki..."
"Hıhı..."
Son cümleleri ikimizde mırıltıyla söylerken dudakları usulca dudaklarıma değdi.
Kalbim dahil her zerremde ufak ufak kıvılcımlar çakmaya başlarken dudakları tamamen dudaklarım üzerinde yerini aldı. Başlarda sadece yavaş yavaş öperken elim saçlarına gitti. Sakince elimi ensesinde gezdirdim. Dudakları dudaklarımın üzerinde nazik hareketlerle bir ahenk içerisinde gezinirken tenimi arşınlıyordu. İçimde çakılan o kibrit, bütün bedenimi ateşe verirken yanıyordum. Doktor önlüğümün boynuma değen kumaş kısımları ilk defa bu kadar rahatsız hissettiriyordu. Ellerim, gezindiği boynundan yanağına doğru kayarken omzumu boynuma yaklaştırdım önlüğün yakalarını geriletmek için fakat başarısız olmuştum. Birkaç kere tekrarladığım bu hareket sonucu sadece birazcık hareket ettirdiğim kumaş, şimdi daha çok batıyordu tenime.
Serkan'ın eli masadan ayrılıp yavaşça belimi bulurken ne yapmaya çalıştığımın farkına varmış olacak ki parmakları belimden yukarı tırmanırken önlüğümün yaka kısmına ulaştı. Ellerini yavaşça önlüğün içine sokup üzerimden sıyırırken dudaklarına daha çok sokuldum. Önlüğü rahatça çıkartsın diye sağ kolumu aşağıya indirirken bileğime kadar geldi parmak uçları. Tek kolu düşen önlükle bir ferahlama geldi. İçimdeki yangın şimdi bana batmıyor, aksine daha çok etrafı yakmaya hazırlanıyordu.
Önlüğümün tek kolu düşünce ikimizde nefessiz kaldığımızdan dudaklarımız ayrıldı. Gözlerimi açmamıştım. Birkaç saniye nefeslendikten sonra bu sefer biraz daha hızlı şekilde ben dudaklarına bastırdım dudaklarımı. Boyuna yetişebilmek için parmak uçlarıma çıkarken iki kolumuda destek amaçlı boynuna dolamıştım. Önlüğün tek kolu hâlâ omzumda olduğundan sol kolumu indirdim ve sadece kolumdan aşağıya sıyrılırken çıkarttığı sesi dinledim. Yere düşmesine ramak kalmışken Serkan, önlüğün ucundan tutup yete düşmesine izin vermedi ve yan taraftaki tekli koltuğa fırlattı.
Evet, biraz fırlatmış olabilirdi...
İçimde oluşan bir ferahlıkla üzerimdeki kısa kazağımın açıkta bıraktığı belimi umursamadan kollarımı daha sıkı doladım ve yerimde yükselmeye çalıştım.
Maşallah boy, boy değil sırat köprüsüydü mübarek!
Uzan uzan yetişemiyoruz burada!
Yani o kadarda kısa değildim ama 1,72 boyumla 1,99'luk adama yetişmeye çalışıyordum. Zorlanmam normaldi. Parmak uçlarımdayken çekmiş olduğum işkenceyi fark etmişti ki belimi saran elleri yavaş yavaş kalçama indi. Dokunduğu her yerde sanki mayınlı bir arazideymişim ve hepsi teker teker patlıyormuş gibi sarsıcı etki bırakıyordu.
Büyük adımlarından bir tanesini arkaya doğru atarken ona uyum sağladım. Dudaklarım nefes almak için tutunmuş olduğu yaşam pınarından biraz uzaklaştı.
Nefesim kesilmişti.
İçime derin bir nefes çektikten sonra bu sefer üst dudağına yol aldım. Dudaklarım, üst dudağını kavramak için aralanırken bunu fırsata çevirerek öpmekten kızarttığına emin olduğum alt dudağımı etki alanına aldı. Dili, açık olan dudaklarımdan içeriye doğru sızarken müdahale etmedim. Dudaklarımın arasında gezen dili, kendi dilime değdiği zaman beynimde şimşekler çaktı. Zihnimde patlayacak kadar şey dönerken üst dudağına dişlerimle baskı uyguladım ve daha sıkı kavradım. Belki daha sonra utanacaktım ama şuanda bunları düşünürsem eğer işin içinden çıkamazdım. Boş verdim.
Dudaklarımız ve dillerimiz ağzımın içinde ahenkle yol almaya devam ederken kalçamın altından tutan eli beni yükseltti ve kendini kucağında bulmam bir saniyemi bile almadı. Bacaklarımı beline sararken masama doğru yaklaştı ve üzerindeki eşyaları sesli bir şekilde tek kolunu kalçamdan çekerek geriye ittirdi. Açmış olduğu açıklığa nazikçe beni bırakırken dudaklarımız sesli bir şekilde ayrıldı. Sızlayan dudaklarımdan bir ah dökülmüştü benden bağımsız. Gözlerimi araladığımda kendisi iki bacağımın arasına girmişti. Yüzü yüzümün sadece birkaç santim ötesindeyken dudaklarımız konuşsam birbirine değecekti. Sızlayan dudaklarım yüzünden toparlayamadığım dikkatimi toparlamayı denedim. Hediyesi, şuanda üzerinde bulunduğum masamın çekmecesindeydi.
"Serkan..."
"Dinliyorum Güzelim." Dediğinde dudakları geriye dökülen saçlarımın açık bıraktığı boynumu buldu. Sadece ufak öpücükler bıraktı. Boynumun etrafında gezinen dudaklarla konuşma çabam sekteye uğrarken yutkununca tam o noktaya dudaklarını bastırdı. Kalbim ve vücudum ateş hattıydı.
"Serkan, inmem lazım. Bırakabilir misin?" Ne dediğime dair en ufak bir fikrim yoktu. Kalbim güm güm atarken dilimin ucuna gelen kelimeleri diyebilmiştim sadece. Allahtan beni dinleyip dudaklarını bedenimden çekmişti. Arada eli olmasa neredeyse üzerine yattığım masamda dikleşirken ayaklarımı sarkıtıp inecektimki kollarını belime sarıp kendisi indirdi.
Temas bağımlısıydı işte, daha teması kopartmadan temasa geçiyordu...
Elim refleksle kazağımın kısa oluşundan dolayı açılan belime giderken onun elleriyse dağılan saçlarıma gitti. Hiçbir telini bile acıtmadan düzeltirken bakışlarımız kesişti. Damarlarımda hissettiğim utanç, her yerime yayılmıştı. Bakışlarımı kaçırıp masamın çekmecesine ilerlerken o ise özerine yığılan, daha doğrusu kendisinin yıktığı, eşyalarımı düzeltiyordu. Biraz eğildim ve elimi çekmeceye uzatıp içindeki şık poşeti çıkarttım. Hediye konusunda bir sonuca varana kadar epey düşünmüştüm doğrusu. Askerdi ve kullanışlı bir şey olmalıydı. Derin ve uzun araştırmalarım sonucu saat almaya karar vermiştim. Özelliklede su geçirmez olanına dikkat etmiştim. Aslında saatin asıl özelliği arkasına fotoğraf koyuluyor olmasıydı. İstediğin bir kişinin fotoğrafı koyuluyordu. Sert, beyaz ve üzerinde yaldız desenlerin bulunduğu poşeti elimle kavrarken arkama getirdim. Refleksleri kuvvetliydi, illaki görmüştü ama olsun.
Elimdeki paketle önüne geçtiğimde yüzümde kocaman bir sırıtış vardı. Bakışlarım iki gözü arasında mekik dokurken bileğini tuttum ve eline dokunup konuşmak için dudaklarımı aralarken paketi eline bıraktım.
"Ben, öyle bir hediye aldım senin için. Umarım seversin."
Heyecandan kelimeleri bir araya zor getirirken dudaklarımı tekrar konuşmak için aralandığında tam o sırada kapı şiddetle vurulmaya başlandı.
Hay sizin-
Bu ne biçim bir çalış şeklidir yahu!
Kapı şiddetle vurulmaya başlayınca Serkan'ın kaşları çatılırken refleks olarak beni tek koluyla arkasına alırken hastanede olduğumuz sonunda aklıma gelmişti. Elimi yan taraftaki tekli koltuğa fırlattığı önlüğüme attım ve hızla üzerime geçirdim. Bakışlarım ona dönerken elimi omzuna koydum. O ise çoktan silahını eline almıştı bile. Nerden çıkmıştı o silah ya? Belinde değildi diye hatırlıyordum ama...
Ya bordo bereli olduğu için silahı derisine monte etmişti yada ben heyecandan aklımı kaybettiğimden fark etmemiştim.
Bence ikinci ihtimal Ezgiciğim.
Elimi silahı tuttuğu koluna koyarken, "Serkan hasta veya diğer doktorlardandır. İndir silahı."
Kendisi çok paranoyak olduğundan beni dinlememişti. Kapıya doğru ilerlediği sırada dışarıdan Ecrin'in sesi geldi.
"Ezgi! İçerdeysen acil aç şu kapıyı! Hemen."
Kapı aynı zamanda hâlâ tıklanmaya devam ediyordu. Serkan'ın kolunun altından çıkıp karşısına dikişirken silahı işaret ettim.
"İndir artık şunu, gelen Ecrin."
Başını sağa doğru hafifçe eğip boynunu kıtlatırken yavaşça indirdi ve beline taktı. Benim ise aklıma o an bir gerçek geldi.
Serkan buradaydı...
Daha doğrusu ikimiz kapı kilitliyken odadaydık ve masanın üzerinde kocaman bir kırmızı gül buketi vardı. Saçlarım dağılmış ve dudaklarım kızarıp şişmişti...
Korku dolu bakışlarımı Serkan'a çevirirken hızla elimi omzuna koyarak masaya doğru itekledim.
"Serkan çabuk saklan, Ecrin geldi."
Gözleri şaşkınlıkla açılırken kaşları çatıldı. "Ne? Niye saklanayım Ezgi?"
"Sence neden Serkan?"
"Bilmem, neden?"
"Ecrin gelecek ve hastane ortamındayız şuan."
"Eee?"
Kapı şiddetle tıklanmaya devam etti. "Ezgi içerdesin açsana kapıyı!"
Elimle sanki ittirebilecekmişim gibi masanın arkasına sürükledim.
"Sorgulama işte Serkan. Gir, saklan bir yere."
"Nereye saklanabilirim Ezgi bu cüsseyle? Hadi onu geçtim niye saklanıyorum?"
"Ayıp çünkü, ondan saklanıyorsun. Kapı kilitliydi ve..."
Kaşları devamını biliyormuş gibi imayla havalandı ve yüzüne çarpık bir gülüş yerleşti.
"Ve? Başka ne var?"
İma ettiği şeyle yüzüm kızarırken dudaklarımı birbirine bastırdım. Yanağım kızarırken ifademi sert tutmaya çalıştım.
"Ne demek ne var Serkan? Şu tipime bak bir ya. Yüzüm gözüm kızarmış, dudaklarım şişmiş, böyle çıkılmaz, ayrıca kapı ki-" Ben peş peşe saydırmaya devam ederken bakışları tek tek yüzümün her yerinde gezindi. Cümlemi bölen şeyse eliyle önüme düşen saç tutamlarını kulağımın arkasına sıkıştırması olmuştu.
"Ezgi, sakin ol. Yüzünde hiçbir şey yok. Her zamanki gibi çok güzelsin. Belli olan bir şey yok." Aklına gelen şeyle yüzünü buruştururken devam etti."Ayrıca biz liseli ergenler miyiz, ne saklanacağım masanın altına falan. Otuza merdiven dayamışım, niye kaçayım?"
Haklıydı. Liseli ergenler değildik ikimizde ve kaçmaya gerek yoktu. Dudaklarımın şiştiğini hissediyordum ama umursamadım. Kapıdan Ecrin'in sesleri gelmeye devam ederken Serkan'a karşı başımı salladım.
"Tamam, öyle diyorsan öyledir."
"Hıhı, emin olabilirsin."
Önlüğümün yakalarını düzeltirken saçlarımı geriye doğru attım. Ecrin'in kapıyı kırmaması için kilidi geri çekip kapıyı açarken direkt olarak içeriye düşmüştü kendileri. Kaşlarım ona anlamaz gözlerle bakarken kapıyı aniden açmamla bozulan kıvırcık saçlarını düzeltti. Bakışları sertçe bana döndüğünde her zamanki gibi saydırmaya başlamıştı.
"Ezgi madem içeridesin, neden açmıyorsun kapıyı? İki saattir bekli-"
Bakışları Serkan'ı bulduğunda duraksadı. Gözleri hafifçe kısılıp bana dönerken korktuğum başıma gelmişti. Bakışları bütün yüzümde gezinince anlayan bir mırıltı çıkardı.
"Şimdi anlaşıldı neden bir saattir beklediğim."
Bakışları tekrar Serkan'a dönerken, "Merhaba enişte." Dedikten sonra bana döndü. İmayla bakarken açıklama gereksinimi hissettim.
"Serkan ve tim operasyondan gelmişte... Yaralandığı için pansuman yapıyordum ben."
Öldürücü bakışlarımı onayla der gibi Serkan'a çevirdiğimde o, "Evet evet, operasyonda yaralandımda onun için geldim." Diye söyledi oturduğu koltukta dikleşirken. Ecrin'in kahve gözleri operasyon kelimesiyle hızla açılırken Gökberk der gibi oldu ama yarıda bırakırken düzeltti.
"Tim iyi mi? Başka yaralanan var mı?"
Benim kaşlarım imayla kalkarken Serkan başını iki yana salladı. "Herkes iyi Allaha şükür."
Ecrin'in içine su serpilir gibi oldu. "Çok şükür."
Bakışlarım tekrardan ona döndüğünde daldığı boşluktan çıkıp bana bakarken asık diyeceği konuya giriş yaptı.
"Ezgi biz birkaç hemşire arkadaşla da beraber Şemdinli'de bir köy okuluna gideceğiz çocuklara aşı yapmak için. Başhekimdrn onay alındı. 4 tane doktor da bizimle gelecek. Acil çok yoğun olduğundan sen burada kalacakmışsın. Onu haber vermeye geldim. Birde ben sana canlı konum atarım ne olur ne olmaz diye. Oradan bakabilir misin arada?"
Peş peşe sıraladığı cümlelere yetişemezken içimi bir endişe kapladı. Şemdinli, Hakkâri'nin tehlikeli ilçelerindendi ve onlar sadece canlı konuma güvenerek mi gideceklerdi? Ayrıca başhekim neden beni bırakmıştı?
"Ecrin bakar mısın ne demek tabii ki bakarım ama o tehlikeli bölgeye tek gidilmez. Hastaneyle konuşalım askeri birlik gibi bir şey ayarlasınlar. Çok tehlikeli o kadar doktor ve hemşirenin tek gitmesi."
Ecrin tek elini koluma doğru koyup sıvazlarken endişelenmemem için ses tonunu yumuşattı. "Kötü düşünmeye gerek yok. Sonuçta gerek görülmedi ki yolluyorlar. Ayrıca zaten jandarmalar olacakmış bölgede. Yani çok riskli değil."
Ben kaşlarımı çatmış itiraz edecekken bana gerek kalmadan Serkan yerinden kalkarken araya girdi.
"Ezgi haklı. Bölgede daha yeni biz operasyon yaptık. Henüz temiz sayılmaz. Hastaneden özel birlik talep edin. Ben yardımcı olmak isterdim ama Özel Kuvvetlere bağlı olduğumuzdan emir gelmesi gerekir."
Ecrin, içten içe tedirgin hissetmişti ama soğukkanlılığını korumaya çalışıyordu. 12 senelik arkadaşımı elbette tanıyordum. Kaşlarını hafifçe çatıp başını sağa doğru eğerken, "Telaş yapmaya gerek yok. Hastane özel bir talepte bulunmadığına göre demek ki risk kalmamış."
Ben derin bir nefes alıp verirken Serkan, cebinden telefonunu çıkartıp bize Pardon diyerek kapıya doğru yöneldi. Birkaç saniye dışarıda bir konuşma yaparken ben tekrar Ecrin'e döndüm. Kollarımı sıkıca sırtına dolarken o da aynı şekilde sarıldı. Biz ayrıkdıktan birkaç sanşye sonra Serkan'da odaya girerken telefonunu cebine attı. Göreviyle ilgilidir diye soru sormadım ama o Ecrin'le ikimize bakarken ona hitaben, "Gökberk'in işi yokmuş bugün. Kendisi gelmek istedi. Numaran kayıtlıymış galiba onda. Arayıp haberdar edecekmiş seni." Diye söylediğinde Ecrin'in gözleri şaşkınlıkla açıldı. Niye bu kadar şaşırdığı aklımı kurcalarken ona karşı bir şeyler hissettiğini biliyordum. Aslında ikiside bir takım duygular hissediyordular birbirlerind karşı ama söylemiyorlardı anladığım kadarıyla.
"G-gökberk mi gelecek?" Aniden verdiği tepkiden sonra boğazını temizledi. "Yok ya, gerek yok. Devletin askerini meşgul etmeyelim."
"Ben ortaya konuşmuştum ama kendisi hiç meşgul değilmiş, öyle söyledi. Artık gerisi sizin aranızda."
Ecrin'in bakışlarından bir sürü duygu geçerken bir süre sonra hiç şaşmadan odada telefon sesi yankılandı. Ecrin'in telefonuydu bu. Elini cebine atıp atayan kişiye baktığında gözlerinden anlamlandıramadığım bir ifade geçti. Bakışları bize dönerken son kez sarıldık. Çalan telefonu bekletmemek adına veda edip çıkarken temennim başlarına bir şey gelmemesiydi.
***
*Hematokrit: (HCT), kanınızdaki toplam hacmin ne kadarının kırmızı kan hücrelerinden (eritrositler) oluştuğunu gösteren bir ölçümdür.
**Hemoglobin: (HGB), kırmızı kan hücrelerinin (eritrositlerin) içinde bulunan ve onlara kırmızı rengini veren hayati bir proteindir.
Evet 16.Bölüm sonuu✨️
Umarım severek okumuşsunuzdur.
Özel bölümün part 2'si de gelecek bu arada bilginize.
Onda da yine sevilen bir çiftimiz var. (Söylemeyeyim sürpriz olsun)
Kendize iyi bakın, Seviliyorsunuz💝
