4. bölüm · Kalbin Kalbime Üsteğmen

4.Bölüm:İlk Karşılaşma

Ay Zamanı

Herkese merhabalar yeni bölümle geldimmmm.

İnşallah severek okuduğunuz bir bölüm olur.

Keyifli okumalar 🥰

4.Bölüm:İlk Karşılaşma

Ezgi Doğan'ın anlatımıyla;

''28 yaşında, Asker, sol göğsünden 2 kurşun yarası var, birinin çıkışı yok. Nabız düşük!''

Ambulans görevlisinin 'Asker' demesiyle içimde aniden anlamlandıramadığım bir hüzün ve endişe belirdi. Bunun sebebi ilk defa bir asker ameliyatına gireceğim içindi diye düşündüm.

Yarası derin bir yere gelmişti, bu göğsünden oluk oluk akan kandan belli oluyordu. Burada gerçekten zamanla bir yarış içerisinde olduğumuzdan vakit kaybetmeden içeriye alındı. Bende arkalarından gidecekken bakışlarım hastanenin benim arkamda kalan bahçesini buldu. Yaralı askeri içeri aldıklarında hemen peşinden askeri araçtan Nazlı ve onun arkasında 6 kişinin -büyük ihtimalle timin devamı- girdiğini gördüm. Bakışlarım detaylıca olmasa bile kısa bir süre üzerlerinde gezdi, saniyelik bir andı neredeyse. Hepsinin üstü başı görevden geldiklerini belli ederek toz, toprak ve kan içindeydi. Şaka gibiydi ama onların varlığını hissetmek bile insanı güvende hissettirmeye yetiyordu.

Galiba yaralı asker timin komutanıydı çünkü Nazlı bir timin komutanı değildi. Kızlarla oturup konuşuyorken arada konusu açılınca detaylara girmeden anlatırdı bize. Sonuçta ne kadar az detay bilirsek o kadar güvendeydik ona göre.

Bakışlarımı en son detaylıca Nazlı'nın üzerinde gezdirdiğimde pek belli olmasa bile omzundan ince bir şerit halinde kan sızdığını fark ettim. Hızlıca yanına gittiğimde üzerime çöken kara bulutlarla ve telaşla sordum.

''Nazlı, yaralanmışsın omzun kanıyor.'' Bir an duraksayıp yandaki time baktım. Nazlı'yı tanıyor olduğuma şaşırmış gibilerdi. Akabinde bakışlarımı tekrar Nazlı'ya çevirdiğimde hastaneyi işaret ederek konuşmaya devam ettim.

''Yaralı asker... Timin komutanı mı?''

Nazlı şuanda hâlâ görev başında olduğundan her asker gibi dik ve güçlü duruşunu bozmadan bana baktı. İlk sorduğum soruyu umursamayarak sert ama endişeli bir ses tonuyla beni yanıtladı.

''Evet, timin komutanı o. Onu yapıp edip yaşatmanız lazım.''

Ben, her doktor gibi klasik ama gerçekten içten bir şekilde söyleyeceğim o cümleleri sıralayıp cevap verecekken tam o sırada arkadan iri yarı bir adamın tok sesi geldi. Üzerinde diğerleri gibi askeri kamuflaj vardı. Esmer tenini örten bordo berenin altından sızan alnındaki kırışıklıkları görünce yaşlı birisi olduğunu anladım. Hafiften yaşlı birisi olmasına rağmen vücudu genç askerler gibi, hatta daha bile fazla, yapılıydı. Rütbesinden anladığım kadarıyla Albaydı. Bana doğru sert adımlarla gelip karşıma geçti ve sanki karşısında bir doktor değilde askerine emir verirmiş gibi konuştu.

"O askeri yaşatmanız gerek doktor! Ne gerekiyorsa yapın! O benim en iyi askerlerimden ve ben bu hastaneden bir şehit haberi ile daha çıkmayacağım!"

Ses tonu sonlara doğru gittikçe yükselmişti. İçindr bulunduğu duygu durumu zordu elbette ama karşısında bir askeri değil, devletin doktoru vardı. Kendimide geçtim hastane ortamındaydık ve hastalar bu durumu görüp korkabilir veyahut kötü etkilenebilirdi. Bu yüzden ses tonu gerekçesiyle bende ona uyarıcı bir şekilde prosedürleri hatırlattım.

"Sakin olun ve ses tonunuzu indirin beyefendi. Burası bir hastane ve hastalar var. Merak etmeyin, bizaskerinizi kurtarmak için elimizden geleni yapacağız, bundan hiç şüpheniz olmasın ama lütfen hastanede sorun çıkartmayın."

Albay, çenesi kasılıp sinirini kontrol altına alınca elini çenesine koyarak birkaç adım geriledi. Akabinde bende Nazlı'yı bir hemşireye yönlendirdikten sonra yaralı askeri ameliyata aldıklarından dışarıda daha fazla zaman kaybetmek istemedim. Çünkü bizim meslekle saniyeler bile çok kıymetliydi. Bir hastanın nabzı bir saniye içerisinde durabilir, veya tekrardan atabilirdi.

Ben de hem üzerime yüklenmiş bir sorumluluk gereği hemde içimde bir yerdeki o acıyı dindirebilmek adına gerekli hazırlıkları yapabildiğim kadar hızlı yapıp ameliyata girdim.

***

"Hocam hastanın nabzı düşüyor!"

Diye gözüm askerden başka birşeyi görmezken bağırdı yanımdaki hemşirenin biri. Sözleri adeta bir ok gibi beynime saplanırken sesimin tonunu ayarlayamayıp hemşireye karşı biraz bağırarak,

"Defibrilatör hazırlayın! İhtiyaç olabilir. Bu hastayı kaybetmeyeceğiz!"

Derken gözüm dönmüştü. Askerin nabzı giderek düşerken yanımdaki hemşire benden çekinmiş olacak ki daha hızlı bir şekilde hazırladı.

"Defibrilatör hazır."

Bakışlarımı askerden kısa bir an bile koparmadan hızla hemşirenin elinden çekip aldım. Şuanda tavır ve davranışlarımı ben bile kontrol edemiyordum, kimse kusura bakmasındı. Daha çalışmaya başladığım ikinci günden bir hasta kaybedemezdim. Özelliklede asker kaybedemezdim çünkü Albaya ve dışarıdaki insanlara verilmiş bir sözüm vardı; Yaşatacaktım.

"Yüz elli yap!"

Kurşunları çıkarmıştık fakat çok kan kaybetmişti. İstatistiksel olarak kaybetme olasılığımız çok yüksekti. Hastanın giderek düşen nabzıyla birlikte benim de umutlarımda bir bir düşüyordu. Yarası ciddi derecede ağırdı. İçimi bir kaybetme korkusu kaplarken kötü düşüncelerin beni hakimiyeti altına almaması gerektiğinden daha yüksek sesle hemşireye tekrar bağırdım.

"Yüz seksen yap!"

Dediğimde nabız aniden durdu. Monitorden gelen kesik kesik sesler sustu ve yerini uzunca bir bip sesine bıraktı. Bakışlarım mönitörde takılı kaldı.

Askeri kaybetmiştim...

Nabız yoktu...

Durmuştu...

Bu gerçeği kabullenmeyerek defibrilatörü tekrar askerin arasında iki kurşun izi olan göğsüne bastırdım ve bekleyip geri çektim. Ameliyat masası şiddetle sallanmıştı fakat nabız hâlâ aynıydı. Benim ise nedenini bilemeden gözlerim dolmamış fakat kızarmıştı. Hemşireye tekrardan defibrilatörün şiddetini arttırması için seslenecekken benden önce Lale umutların tükendiğini farz ederek bana kabullendirmek için üstüne basa basa konuştu.

"Ölüm saati-"

Lale'nin ne diyeceğini anladığımda hızla sözünü kestim ve hastayı kaybetmemem gerektiğinin bilinciyle hemşireye bağırarak son kez denedim.

"250 yap!"

Ölmeyecekti bu asker!

Yaşatacaktım!

Kurtaracaktım!

Ameliyathaneyi aynı zamanda derin bir sessizlik kaplarken sağ gözümden bir damla yaş süzüldü nabız hâlâ daha atmayınca. Gözümden süzülen yaş maskenin kumaşında kaybolurken içimi o his kapladı.

Başarısızlık...

Yalancılık...

Sözümü tutamamıştım, yalancılık olmuyormuydu bu.

Albaya ve time verdiğim sözü tutamamıştım.

Başaramadım diye kendimi suçlarken karşımda duran Haldun, yeşil örtüyü askerin üzerine doğru kapatırken bakışlarım dalgalandı. Tam o sırada monitörden yükselen kalp atış sesleri hepimize umut oldu.

Ameliyat başarılı geçmişti.

Hastayı kurtarmıştım.

Askeri yaşatmıştım.

***

Yazarın anlatımıyla;

Tüm tim ve albay ameliyathanenin dışında doktorlardan bir haber bekliyordu. Hepsi dik ve güçlü durmaya çalışıyordu ama ruhları çoktan paramparça olmuştu. Kimse kötü bir ihtimal düşünmek istemiyordu fakat akıllarının bir köşesinde de o ihtimal vardı.

Şehadet...

Herkes düşünceleri arasında boğulurken ameliyathanenin kapısı açıldı ve kapıda Genel Cerrah Ezgi Doğan belirdi. Başına taktığı cerrahi boneyi çıkarttığından topuz yaptığı saçları kenarlardan dağılmıştı. Yüzü bariz bir şekilde terlemiş ve gözleri kızarmıştı. Öyle ki daha ameliyathane kıyafetlerini çıkarmadan haber vermek için yanlarına gitmişti.

Albay ve tim hızlı adımlarla Ezgi'nin yanına doğru gitti. En önde Albay, ardında Nazlı bir adım önde ve onun da arkasında tim vardı. Herkes meraklı ve endişeli gözlerle Ezgi'nin ağzından çıkacak kelimeleri bekliyordu. Tim, ameliyat boyunca dua etmişti komutanlarının tekrardan ayaklanması için. Ama emindilerli komutanları güçlü adamdı. Dağ gibi bir adamı sadece 2 kurşun mu devirecekti? Buna düşman bile inanmazdı.

Tüm tim ve özelliklede Albayın sorgulayıcı bakışlarından sonra Ezgi, derin bir nefes alarak konuşmaya başladı.

"Asker getirildiği zaman ağır yaralıydı. Kurşunlar kalbe yakın bir bölgeye isabet etmişti, onları çıkardık. Ameliyat sırasında kalbi durdu ama çok iyi bir askermişki vatanını korumaya devam etmek için hayata tutundu." Dedi sonda bütün yüzüne yayılan tebessümle.

Herkes Ezgi'nin dediklerinden sonra anında sevinç kahkahaları atarken birbirlerine sarıldılar. Onların mutluluğuyla yüzündeki tebessüm daha da içten bir hâl alan Ezgi, boğazını temizleyerek konuşmasına devam etti.

"Birazdan normal odaya alacağız hastayı. Bir iki saate de zaten kendine gelir. Çok yormamak şartıyla hastayı görebilirsiniz. Ben nöbetçi doktorum bugün, ters bir durum olursa bana haber verin. Zaten sıklıkla hastayı kontrole geleleceğim. Tekrardan geçmiş olsun."

Timin minnettar bakışları Ezgi'yi bulduğunda Gökberk sevincini tutamayarak teşekkür etme gereği duydu.

"Sağ olun doktor hanım."

"Estağfirullah, vazifem."

Diye mütevazı bir tavırla dedikten sonra geride kalanlara umut tohumları bırakarak oradan uzaklaştı.

***

Ezgi Doğan'ın anlatımıyla;

Askeri kurtarmanın mutluluğu ile odama doğru çıktım. Gerçek vatanıma ciddi anlamda faydalı hissediyordum kendimi. Üzerime derin bir yorgunluk çökmüştü gerçekten. Artık biraz dinlenmek istiyordum. Zaten zorlu bir ameliyatı başarıyla tamamlamıştım bu yüzden bence biraz dinlenmek hakkımdı diye düşünüyorum. Dinlenmek için kendimi koltuğa bırakıp gözlerimi kapattığımda bir rahatlama hissettim ama sadece kısa bir andı.

Gözümü kapatınca gözümün önünde bir sima belirdi. Bu oydu. Bugün kurtardığım askerdi. Peki ben bunu neden düşünüyordum? Hafif koyu kumral saçları, kehribar rengi gözleri ve kirli sakallarıyla beliriyordu gözümün önünde.

Benim ise düşündüğüm bir başka saçma şey...

Çok yakışıklıydı...

Fazlasıyla...

En son bu bitmek bilmeyen düşünceleri bitirmek için kafamı başka bir yöne çevirdim ama gözümün önüne yine o geldi. "Allah'ım neden ya ne oldu bana?" Diye sesli bir şekilde yakındım. Ciddi anlamda zihnimin her bir hücresini kapladığından hiç dinlenemeyeceğime emindim. Bu tür düşüncelere katlanamayarak odamdan çıktım ve acile doğru yol aldım. Zaten bir saate yaralı askerin yanına gidip kontrolünü yapmam gerekecekti.

***

Yüksekova Devlet Hastanesi
(1 saat sonra- 17.30)

Evet, zamanı gelmişti. Asker hastam uyanmış olmalıydı. Bir anda aklıma çok saçma bir soru yer etti.

Acaba ismi neydi?

Kafamdaki bu düşüncelerle yürüdüğüm yerin farkında bile değildim. Çoktan kapının önüne gelmişim meğerse.

Kapının önüne gelince elimi kapının koluna doğru attım. Bu düşünceleri zihnimden def edip derin bir nefes aldım, akabinde kapıyı tıklattıktan sonra odaya güler yüzlü bir şekilde girdim.

''Merhabalar. Kendinizi nasıl hissediyorsunuz? Daha iyisinizdir umarım.''

Dedim doktor kimliğimle ama bunu söylerken yüzümdeki gülümsemenin sırıtışa doğru yöneldiğinin farkında değildim. Odadaki diğer tim üyeleri ve Nazlı'ya da aynı şekilde ufak bir gülümseme sunduktan sonra askerin yanına daha da yaklaşıp serumu değiştirmeye koyuldum. Hem serumu değiştiiriyor hemde kalp atışlarımı dizginlemeye çalışıyordum. O, bakışlarını tabiri caizse tepesinde dikilen bana doğru çevirerek minnettar bir tavırla beni yanıtladı.

''Sağolun sayenizde daha iyiyim. Benden siz vazgeçmemişsiniz. Teşekkür ederim.''

O da aynı benim gibi gülümsüyordu.

Evet doğru ondan ben vazgeçmemiştim.

Ama mütevazı doktor kimliğime geri dönmem gerektiğinden diğerlerine karşıda olan tutumumdan vazgeçmeden, ''Teşekküre gerek yok, dediğim gibi görevimdi.'' Dedim ve bende onun gözlerine baktım. Cevabım karşısında biraz bekledikten sonra diliyle kuruyan dudaklarını ıslatırken beni yalanlar gini başını iki yana salladı ve devam etti.

''Hayır, sizin göreviniz beni ameliyata almaktı. Kalbim durduğunda öldü deyip masada bırakabilirdiniz ama siz, diğer doktorların benden vazgeçmesine rağmen vazgeçmemişsiniz. İşte bu yüzden teşekküre gerek var Doktor Hanım.''

Allah'ım ben bu cümleye düşmedim, direkt yuvarlandım.

Ama çaktırmadım, yani en azından ben öyle zannediyordum. Benim dilim lâl olmuş, konuşmayı geçtim kıpırdatamazken arkadan Nazlı ve diğer tim üyelerinin kıkırtıları geliyordu.

Onların tavırları ve yaralı askerin bakışları karşısında ciddi şekilde karın bölgemde bir sıcaklık hissederken bu işin böyle gitmemesi gerektiğini anladım. Hızlıca olayı toparlamak amacıyla boğazımı temizledim ve eski tavrıma geri dönerek konunun daha fazla uzamaması adına, ''Peki o zaman, rica ederim.'' dedikten sonra bakışlarımı onun kehribarlarından kopartarak diğerlerine bakarak elimi önlüğümün ceplerinden çıkartırken ekledim.

''Hastanın dinlenmeye ihtiyacı var, çok fazla yormayalım isterseniz.''

Cümlemi bitirdiğimde şükür ki kimse beni ikiletmeden odadan çıkmıştı. Onların odadan çıkmasının ardından bende serum kablosuyla uğraşmayı bırakarak bakışlarımı tekrardan askere çevirdim. Durumuna saniyelik bir şekilde baktığımı fark ettiğinde omuzlarını gerginleştirerek daha dik bir pozisyon aldı.

E tabii hâliylede tişörtün üzerine daha çok yapışıp vücudunu belli etmesini sağlamıştı.

Bunu bilerek yaptığını düşünmüyordum. Öyle bir amacı var gibi durmuyordu ama kendini birde karşısındaki kadının yerine koymalıydı! Nasıl kaymasınki insanın bakışları o 6'lı baklavaya!

Düşündüğüm şeyleri özelliklede iç sesim tetiklerken ne dediğimi ben bile bilmezken bakışlarımı kaçırarak konuştum.

''Pansumanınızı yapmam lazım. Soyunun.''

Bir dakika...

Ne?

Ben soyun mu dedim!

Allah beni kahretseydi de bu cümleyi kurup rezil olmasaydım adama!

Şu anda vücudumda dolaşan bütün kan yanaklarıma akın etmiş durumdaydı. Askerin bana dönen kehribarları kurduğum cümlede bir anlam arıyordu fakat pekte başarılı olmuş değildi. Bana anlamamış gözlerle bakarken ben, daha fazla yanlış anlaşılmamak adına düzeltmaye çalıştım ama ne kadar işe yaradı bilemedim...

''Yaranıza... Pansuman yapabilmem için üzerinizi çıkarmanız gerekiyor...beyefendi''

Beyefendi kısmını duraksayarak söylemiştim ne diye hitap edeceğimi bilmediğimden. O, sanki benim nasıl hitap edeceğimi bilemediğimi anlamış gibi az önceki olayı, bana göre rezilliğimi, umursamayarak kendisini tanıttı.

''Adım Serkan, Serkan Göktürk. Sizin adınızda Ezgi'ydi galiba.''

''Evet, adım Ezgi.''

''Anladım...''

Dedi benim hafif bir tebessümle kendimi tanıtışıma karşı. Ciddi bir tavır takınmak istediğimden fazla konuşmadım, o da zaten bana ayak uydurdu ve ciddiyetini korudu.

Üzerindeki haki rengi tişörtünü çıkarınca vücudu artık tamamen belli oluyordu. Bakmamaya çalışıyordum fakat ister istemez göğsündeki sayısız yara dikkatimi çekmişti. Asker olduğu içindi galiba vücünda çok fazla dikiş izleri ve kızarıklıklar vardı.

Ve ek olarak da yeni eklenen yarasının izleri.

Benim onu süzdüğümü fark ettiğinde dudağının bir kenarı usulca kıvrıldı. Onu süzerken ona yakalanmıştım ve haliyle de çok utanmıştım. Niyetin onu süzmek değildi ama karşıdan bakınca öyle anlaşılıyordu galiba...

Bravo Ezgiciğim, rezilin de rezilisin. Cidden bravo.

Bugünü bu kadar rezillikle kapatabilirsem iyiydi. Ona yakalanmanın verdiği utancın daha da kabarmasına izin vermeden yaraya pansuman yapmaya başladım.

Aramıza mesafe koyarak yapmaya çalışsam bile ister istemez bir yaklaşma hâli vardı. Daha bugün gördüğüm birisine karşı bu denli yoğun duygular hissetmem normal miydi?

Üstelik daha kim olduğunu, evli veya nişanlı olup olmadığınıda bilmiyordum. Eğer öyle bir durum varsa gerçekten çok kötü bir durum içerisindeydim. Bunun farkına vararak acilen kafamdaki düşünceleri def ettim ve sadece yaraya odaklandım.

Ben pansumanı yaparken ara sıra göz göze gelmiştik. Kalbim deli gibi atıyordu ve büyük ihtimalle yakın olduğumuz için kalbimin sesi duyulabiliyordu. Duygularımı dizginlemeye çalıştım.

Ona karşı rezil olamın verdiği utançla birlikte pansumanı bitirince, ''Geçmiş olsun'' diyerek koşar adım odadan çıktım.

İçimden bir ses arkamdan baktığını söylüyordu ama baksam bir daha önüme dönemeyip daha da rezil olacağımı düşünerek arkama bakmadan oradan uzaklaştım.

Odama gittiğimde hızlı bir şekilde kapıyı kapattım ve sırtımı kapıya doğru vererek elimi kalbime götürdüm. Az önce yaşadıklarımı tekrar düşününce ayaklarımın heyecan ve utançtan titrediğini fark ettim. Daha fazla ayakta duramayacağımı anlayarak koltuğa oturdum ve gözlerimi sırıtmanın eşliğinde yavaşça kapadım...

***

- 4.Bölüm sonu -

Evet bölünü nasıl buldunuz, görüşlerinizi alalım?

Olaya hislerde dahil oldu ;)

●Bir sonraki bölümde sizce neler olacak?

●Ezgi ve Serkan arasında neler yaşanacak?

●Sizce nasıl bir aşk hikayeleri olacak?

Umarım severek okumuşsunuzdur. Kendinize iyi bakın, Seviliyorsunuz🥰