4. bölüm / 9
Kalbimdeki YabancıBölüm 3- Tekrar Başa Dönmek
Bölümler 9Şu an: Bölüm 3- Tekrar Başa Dönmek
- 1 Bölüm 0- Tanıtım526 kelime
- 2 Bölüm 1- Artık Korkmak Yok1.884 kelime
- 3 Bölüm 2 - Kusursuz Hayal3.253 kelime
- 4 Bölüm 3- Tekrar Başa Dönmek2.076 kelime · Okuduğun bölüm
- 5 Bölüm 4- Yalnızlığın Ateşi1.219 kelime
- 6 Bölüm 5- Kanla Gelen İsim1.842 kelime
- 7 Bölüm 6- Köpeklere Yem Edeceğim2.624 kelime
- 8 Bölüm 7- Ufak Bir Pürüz1.983 kelime
- 9 Bölüm 8- Meleksi Yüz2.624 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
BÖLÜM 3 - Tekrar Başa Dönmek
Elanore Williams
Jess, dün ona söylediğim o büyük yalandan sonra beni eve kadar bırakmıştı. Babamın evde olmadığını öğrendikten sonra ise beklemeden çekip gitmişti. Babamın eve gelince ondan yediği dayağı düşünüp dudaklarımı büzerek üzülmüş gibi yaptım. Üzgünüm baba, diye mırıldandım içimden. Daha önce bizi dövdüklerine sayarsın.
Yaklaşık üç saat sonra telefonumun iki defa titremesiyle yüzüme sinsi bir sırıtış yayıldı. Yalanla bile olsa, Jess'in o kaybettiğim ilgisini ve şefkatini tekrar kazanıyordum.
Elanore.
Babanın seni dövdüğü hakkında yalan söylemiş olabilir misin?
Ekranda gördüğüm mesajla olduğum yerde buz kestim. Aptal babam! Jess'e onu bugün dövmediği gerçeğini inandırmış olmalıydı. Elimle alnıma sertçe vurdum. Jess'i tekrardan kazanmak üzereyken, böyle aptalca bir hatayla kaybedemezdim. Parmaklarım titreyerek klavyede gezindi.
Böyle bir konuda neden yalan söyleyeyim Jess?
Anında cevap geldi.
Bilmiyorum. Neden yalan söyledin?
Yalan söylemedim! İster inan ister inanma!
Son mesajı gönderdikten sonra telefonu yatağın üstüne sinirle fırlattım. Çok geçmeden telefon titreyerek çalmaya başladı. Arayan Jess'ti. Boğazımı temizleyip mağdur bir ses tonu takınarak açtım.
"Ne var Jess? Bir de sesli mi yalancı demek istedin?"
"Yalan söylediğini çok iyi biliyorum Elanore. Son zamanlardaki bu hastalıklı hareketlerinden hiç hoşlanmadığımı bilmeni istiyorum."
"Yalan falan söylemiyorum!" diyerek ayaklarımı sertçe yere vurdum.
"Böyle yapmaya devam edersen beni kaybedeceksin Elanore. Gittikçe kötü ve manipülatif birine dönüşüyorsun, kendine gel."
Sesindeki o soğuk ve mesafeli tonla adeta kanım çekildi. Jess'in beni tamamen terk etme ihtimali, kalbimi daha önce hiç olmadığı kadar yaktı. Panikle yalan söylediğimi itiraf ettim.
"He-hey tamam! Biraz sınırı aşmış olabilirim... Ama inan kötü bir amacım yoktu."
Karşı taraftan duvara bir şeyin fırlatılma sesini duymamla ürktüm.
"Elanore! Sen ne yaptığının farkında mısın? Babanı gidip hiçbir suçu yokken öldüresiye dövdüm senin yüzünden!"
"Ne olacak sanki! Kötü bir şey yapmadın ya! Babam kötü bir adam, o dayağı her gün hak ediyor zaten!"
"Evet ama bu benim görevimi kötüye kullanabileceğim, adamın işlemediği bir suç için onu dövebileceğim anlamına gelmiyor!"
"Şimdi de erkek dayanışması mı yapıyorsunuz? Pisliğin tekisin, bana yaptıklarını ne çabuk unuttun!"
"Hiçbirini unutmadım!" diye kükredi hattan. Sanırım onu gerçekten çileden çıkarmıştım. Sabrının tehlikeli sınırlarında dolandığımı hissediyordum.
Derin bir nefes alıp ses tonunu düşürerek konuşmaya devam etti.
"Elanore, bana karşı olan bu saplantılı duygularını yenmelisin. Kendi çocukça oyunların için beni kullanmanı istemiyorum."
"Ben sadece..."
"Sen sadece falan yok Elanore! Beni bir kukla gibi parmağında oynatamazsın. Sana, hayatına verdiğim değeri her seferinde kendi ellerinle mahvedemezsin!"
"Mahvetmiyorum, asıl sen anlamıyorsun!" diyerek odada voltalar atmaya başladım. Sonrasında uzun zamandır itiraf edemediğim o ağır gerçeği dudaklarımdan döküverdim.
"Seni onunla gördükçe canım yanıyor."
Hattan kısa ama ağır bir sessizlik oldu. Ardından Jess'in keskin, acımasız sesi duyuldu.
"Elanore, sen daha küçük bir çocuksun! Cathie ise benim sevgilim, ileride karım olacak. İyice kafana sok, bizim seninle bir ilişkimiz asla olmayacak! Anladın mı?"
Gözyaşlarım yanaklarımdan süzülürken oflayarak yatağın kenarına çöktüm. Jess'ten ve onun kalbimi paramparça eden bu gerçeklerinden nefret ediyordum. Telefonu sinirle yüzüne kapattım.
Sırf yaşım küçük diye beni görmezden geliyor, devasa hislerimi hiçe sayıyordu. Ayrıca on sekiz olmama şunun şurasında sadece bir sene kalmıştı. Cathie ile araları bozulsa... Ya da Cathie bir şekilde ortadan kaybolsa... Tanrım, hayır. Neler düşünüyordum ben böyle? Zihnim karanlık, zehirli sulara doğru sürükleniyordu.
Aklımdaki bu korkunç düşünceleri dağıtmak için telefondan son ses bir müzik açtım. Yatağımda uzanırken kapım büyük bir gürültüyle menteşelerinden koparcasına açıldı. Babamı görmemle yerimden sıçrayıp dikildim. Jess babamı gerçekten fena halde dövmüştü; şişmiş, morarmış gözü ve pürüzlü, nefret dolu yüzüyle tam karşımdaydı. Anlaşılan, kusursuz planımda hesaba katmadığım çok ölümcül bir detay vardı: Babamın bana olan nefreti.
Aniden üzerime atılıp elimdeki telefonu çekip aldı ve var gücüyle duvara fırlattı. Cihaz paramparça olurken ben çığlık attım.
"Ulan ben seni bugün dövdüm mü!" diye kükredi. Saçlarıma yapışıp beni yataktan kopardı. "Neden gidip o polise yalan söylüyorsun, kaltak!"
Çığlıklar atarak ellerimi onun o terli, kocaman ellerinin üzerine koyup saçlarımı kurtarmaya çalıştım. Ancak beni oyuncak bir bez bebek gibi savurup yere fırlattığında nefesim kesildi.
"Madem öyle, seni şimdi döveyim de yediğim dayağı hak etmiş olayım bari!"
Yerde iki büklüm olmuş bedenimi acımasızca tekmelerken, ara sıra saçlarımdan tutup kafamı kaldırıyor, "Yüzüme bak!" diye bağırıyordu. Acı içinde kıvranırken, yarı açık kapının ardından sessizce ağlayan annemi gördüm. Bu sefer araya girip beni kurtarmaya çalışmıyordu. Aksine, suçlayıcı, bitkin gözlerle bana bakıp bunu hak ettiğimi fısıldıyordu sessizce. İhanet, babamın tekmelerinden daha çok canımı yaktı.
...
Alnıma değen ıslak ve soğuk bir bezle irkilerek gözlerimi araladım. Annem başucumdaydı.
"Korkma, benim," dedi yatıştırıcı bir sesle.
İçimde kabaran öfkeyle alnımdaki elini sertçe itip ona sırtımı döndüm. Beni babamın insafına bırakmıştı!
"Ama kızım, neden böyle bir şey yaptın ki? Hem her şey düzeliyordu..."
Sözleri, içimdeki o karanlık suçluluk duygusunu bir bıçak gibi deşerken gözlerimden yaşlar süzüldü. "Sadece benimle ilgilensin istedim," diye mırıldandım çatallı, çaresiz bir sesle.
Annem titreyen elleriyle saçlarımı nazikçe okşadı. "Onun görevi senin gibileri korumak, Elanore. Seninle ilgilenmek değil."
"Anne, anlamıyorsun! O kız gelene kadar benimle çok iyi ilgileniyordu. Tekrar beni görsün, sadece bana baksın istedim... Ben onu... Onu..." Cümlemi tamamlayamadan, boğazıma düğümlenen hıçkırıklara boğuldum.
"Elanore," dedi annem fısıltıyla, buz gibi bir gerçekliği yüzüme çarparak. "Bizim gibileri sevmezler. Sadece 'iyi insan' olduklarını hissetmek, kendi vicdanlarını rahatlatmak için bize yardım ederler."
Bu acımasız, çıplak gerçeğe verecek hiçbir cevabım yoktu.
…
O korkunç dayaktan sonra, babamın kırdığı telefonu odada bulup Jess'e dünkü cehennemle ilgili milyon tane mesaj atmıştım. Ama önceki gün yediğim boktan dolayı, attığım yardım çağrılarının hiçbirine inanmıyor ve asla gelmiyordu. Aramalarımı da açmıyordu. İçim acıyordu, ona ulaşmak, bana sarıldığını hissetmek istiyordum.
Bıkkınlıkla odadan çıkıp dış kapıya doğru yürüdüğümde babam beni gördü. Jess'e, karakola gideceğimi tahmin etmiş olmalı ki peşimden gelip beni ensemden tuttuğu gibi salonun ortasına doğru savurdu.
"O polisin yanına yüzündeki bu yaralar iyileşmeden gitmeyeceksin."
Önüme daha önceden aldığımız morluk kremlerini fırlattı. Ona yerde yatarken tiksinerek baktım. Hangi baba kendi çocuğuna bunları yapardı ki? Mutlu, huzurlu, sıradan bir aile kurmamız gerçekten de bu kadar zor muydu?
Onu daha fazla sinirlendirmemek için zorlukla yerden kalkıp yukarı, odama çıktım. Kremi odanın bir köşesine fırlatırken masamın üstündeki bütün ders kitaplarını öfkeyle yırtmaya başladım. Madem o aptal telefonlarımı açmıyordu, o zaman artık benim de okula gitmeme gerek yoktu! Nasıl olsa okula gitmediğimi anladığında o kahrolası vicdanına yenilip ayağıma kadar gelecekti.
Annem kapının pervazından beni izliyordu. Usulca yanıma gelip kitapları yırtan bileklerimi tuttu ve dolmuş gözlerle bana baktı.
"Yapma kızım... Onlar senin kitapların."
"Artık okula gidebilecekmişim gibi konuşma anne... Jess yok artık. O yoksa ben de yokum."
Yüzümü şefkatle okşadı. Eli, yüzümdeki taze morlukların ve yaraların üzerinde dolaştı.
"Sinirlenmiştir sadece... Siniri geçince sana elbet geri döner. Belki de zor bir görevdedir? Polis sonuçta."
Annemin beni yatıştırmak için söylediği bu ihtimallerle içim rahatladı. Her iki ihtimalde de günün sonunda Jess'le tekrardan görüşüyordum. Ona yaşlı gözlerle, umutla gülümseyerek baktım.
Beraber yerdeki yırttığım kitap sayfalarını topladık. Hepsini bir köşeye koyup teker teker yapıştıracağını, bunu yaparken bulmaca çözermiş gibi eğleneceğini söyledi annem. Yenilerini Jess'ten istemeye artık çok utanıyordu, kendi başımıza almaya da gücümüzün yetmediğini çok iyi biliyordu.
Annem odadan çıktıktan sonra yatağıma yatıp ağlamaya başladım. Bir anlık kıskançlık ve öfkeyle yaptığım her şeyden büyük bir pişmanlık duyuyordum. Belki de Jess haklıydı; ben küçük bir kızdan başka bir şey değildim.
Ayrıca Cathie... O kadar güzeldi ki! Bir mesleği, kendi ayakları üzerinde duran bir hayatı bile vardı. Eminim onu seven harika bir ailesi de vardı. Jess onunlayken benim gibi sürekli birilerini dövmek ya da birilerini kurtarmak zorunda kalmıyor, birlikte sadece gülüp eğleniyor, normal bir hayat yaşıyor olmalılardı.
Aklıma gelen bu kahredici ihtimallerle yüzümü yastığa gömdüm. Çok geçmeden, gözyaşlarımın arasında uyku beni karanlık kollarına aldı.
Rüyamda Jess ve Cathie'nin düğünündeydim. Cathie o kabarık, taşlı gelinliğiyle bir kuğu gibi kusursuzca süzülüyordu. Jess ise giydiği siyah, jilet gibi damatlığın içinde nefes kesici görünüyordu. Boynundaki o zümrüt yeşili kravat, gözleriyle muazzam bir uyum içindeydi. Etrafa baktığımda, bembeyaz çiçeklerle dolu masalar ve şık sandalyeler vardı.
Jess ile Cathie orta alana gelip birbirlerine aşkla bakarak dans etmeye başladılar. Bu iğrenç görüntüye daha fazla dayanamayıp onları ayırmak, Jess'in kollarından Cathie'yi çekip almak istedim. Ama yanlarına yürümek için adım attığımda bileğimdeki ağır çelik pranga buna engel oldu. Kendime baktığımda, üzerimdeki düz zümrüt rengi abiyeyle köşedeki bir kolona tamamen bağlı bir şekilde, bir esir gibi onları izlediğimi fark ettim.
"Hayır!" diye avazım çıktığı kadar bağırdım.
Jess o müzik sesinde beni duymasa da, Cathie'nin bakışları doğrudan beni buldu. O tatlı yüzüne sinsi, iğrenç bir sırıtış yayıldı. Gelinliğinin eteklerini üstüme doğru küstahça savurup Jess'e daha fazla, daha tutkulu bir şekilde sırnaştı.
Kan ter içinde uyanıp gözlerimi açtım. Göğsüm hızla inip kalkarken, derin derin nefesler alarak kendimi sakinleştirmeye çalıştım.
"Bir rüya... Sadece aptal bir rüya..."
Boğazımın kuruduğunu hissedip mutfağa su içmeye indiğimde, masada oturan babamla göz göze geldik. Onun dikkatini çekmemeye çalışarak sakince dolaptan soğuk suyu alıp şişeye doldurdum. Suyu yudumlarken, delici ve nefret dolu gözlerini ensemde hissediyordum.
"Bazen senden mi yoksa o kaltak annenden mi daha çok nefret ettiğimi bilemiyorum Elanore."
Söylediği şeyle suratımı buruşturdum. Cevap vermek yerine gitme vaktiydi. Tek kelime etmeden arkamı döndüm.
Ben mutfaktan çıkarken, babam masada bulunan ağır cam vazoyu sertçe, az önce tam yanından geçtiğim duvara fırlattı. Vazo büyük bir gürültüyle parçalanırken, koşarak odama doğru kaçtım.
"Bana cevap ver Elanore!" diye kükredi arkamdan.
Hemen odama çıkıp kapımı hızla kilitledim. Kapının arkasına çöküp içimden Jess'e lanetler ettim. O gün beni dövdükten sonra Jess'in karakoldan gelip onu almadığını gören babam, artık tamamen o tehlikeli, acımasız eski haline dönmüştü. Korkusuzdu.
Yatağıma tekrardan girip sessizce ağlamaya başladım. Titreyen ellerimle, bir umut döner diye tekrardan Jess'e mesaj attım.
Jess.
Lütfen.
Gerçekten yalan söylemiyorum. Bugün cidden yardım et.
Çok çaresizim.
Senden başka hiç kimsem yok.
Mesajları attıktan dakikalar sonra telefonum çaldı. Arayan Jess'ti! Kalbim kafesinden çıkacakmış gibi atarken, heyecanla ve gözyaşları içinde telefonu açtım.
"Jess!" diye umutla fısıldadım.
"Cathie," diye düzeltti hattın diğer ucundaki o ince, kibirli ses.
Buz kestim. "Jess'in telefonu sende ne arıyor?"
"Jess markete kadar gitti, telefonunu evde, benim yanımda bırakmış. Üst üste mesaj atıp durunca seni bir arayıp uyarayım istedim."
Sinirden dişlerimi sıktım. "Jess geri gelince ona hemen beni aramasını söyler misin?"
"Söylerim... Ama seni dinleyeceğini hiç sanmıyorum tatlım."
"Ne-neden?" Sesimin titremesine ve zayıf çıkmasına engel olamamıştım.
"Çünkü senin gibi sorunlu bir kızla artık görüşmek istemediğini kendi ağzıyla söyledi."
"A-ama benim ona ihtiyacım var! O benim her şeyim!"
Cathie hattan kısa, alaycı bir nefes verdi. "Belki de kendine ağlayacak başka bir kapı bulmalısın Elanore... Ne bileyim, mahallendeki kötü çocuklara dövdüremez misin babanı?"
Duyduğum şeyle kanım dondu. "Sen... Sen ne saçmalıyorsun!"
"Hadi ama Elanore... Bırak bu masum, yardıma muhtaç ayaklarını! Babandan kendi çapında intikam almak için kullanıyorsun sadece Jess'i. Onun da farkında olmadığını sanma."
"Hayır, öyle bir şey yok!"
"Ne var peki aranızda ha! Ne var!" Bu sefer Cathie'nin de o kibar sesi yükselmiş, içindeki gerçek zehir ortaya çıkmıştı.
"Ben onu seviyorum!" diye bağırdım, gözyaşlarım çeneme doğru süzülürken. Ancak bu çıplak itirafımdan hemen sonra yanaklarım kızardı, utanıp toparlamaya çalıştım. "Yani... arkadaş olarak."
"Git yaşıtın bir arkadaş bul Elanore. Bir daha da Jess'i o ergen olaylarınla rahatsız etme. Eline madem telefon vermiş, ara polis merkezini gelsin sıradan memurlar. Koca şehirdeki tek polis Jess mi canım?"
Bunu demesiyle neye uğradığımı şaşırdım. Boğazımdan bir hıçkırık kaçarken telefonu sinirle kadının yüzüne kapattım.
Kaltak Cathie! Onda bir şeyler olduğunu başından beri biliyordum. O masum maskesinin altında bana karşı olan nefretini hissetmiştim.
Gözümden akan yaşları hırsla sildim ve elimdeki telefonla 911'i tuşladım. Madem öyle, Jess olmasa da başka polisler gelecekti.
Polisler çok geçmeden eve geldiğinde, babam kolluk kuvvetlerini karşısında görünce yine bana o öldürücü, öfkeli bakışlarını attı. Hepimiz ifadelerimiz alınması için merkeze götürülmüştük. Ancak korkak annem o sorgu odasında yine hiçbir şey dememişti. Kocam yapmadı demişti.
Bana, yüzümdeki o taze morluklar sorulduğunda ise... Cathie ile olan o aşağılayıcı telefon konuşmamızdan dolayı kendimi o kadar küçük, o kadar kimsesiz ve kötü hissediyordum ki... annemin "Merdivenlerden düştü" yalanına itiraz bile edememiştim.
Eve döndüğümüzde babam, merkeze bizi almaya Jess'in gelmediğini, hatta onu hiç görmediğimizi fark etmenin o büyük, sadist mutluluğu içindeydi.
Annemle bana dönüp sinsice sırıttı ve sonrasında ruhumu karanlığa boğan o sözleri fısıldadı.
"Demek ki o yeşil gözlü polis de senden nihayet sıkılmış... Bundan sonra bu evin içinde cehennemi yaşamaya hazır ol Elanore. Bana karakollarda yaşattıklarının hepsini teker teker, ödeyeceksin!"
Buz kestim. Ona ne yapmıştım ki? Polisi aramak dışında tek suçum hayatta kalmaya çalışmaktı. Gözyaşlarım eşliğinde öfkeyle odama çıktım.
İlerleyen günler, dediği gibi tamamen karanlık bir kabustu. Jess’in onu bir daha gelip almaması, ona aradığı o iğrenç özgüvenini ve evdeki mutlak otoritesini geri vermişti. Annemle beni eften püften sebeplerle her fırsatta dövüyor, hayatımızı kelimenin tam anlamıyla bir cehenneme çeviriyordu.
O evde aldığım her nefeste...
Jess'ten nefret ediyordum.
Cathie'den nefret ediyordum.
Babamdan, pısırık annemden nefret ediyordum.
Ama en çok da bu iğrenç, savunmasız yalnızlığımdan nefret ediyordum.
Bu işkenceyi sonlandırmam için kesin ve geri dönüşü olmayan bir çıkış noktasına ihtiyacım vardı. Artık beni koruyup kollayan bir kahramanım yoktu. Benim de, daha fazla güçsüz bir kurban olma lüksüm yoktu.
Bölüm etkileşimi
