9. bölüm · Kader Bağı
8. Bölüm
Son görüşmemizin üzerinden bir hafta geçmişti ki, masamın üzerinde yine tanıdık el yazısıyla bırakılmış notu buldum.
"Kavuşmanın tadını bana bir kez tattırdın. Sana tâ derinlerden duyduğum aşkımı kat kat artırdın.
Muhyiddin İbn Arabî"
Onunla yaşadığımız her temas, içimdeki hisleri daha da derinleştiriyordu. Her ayrılık ise bir öncekinden çok daha hırpalayıcı ve zorlu oluyordu. Eğer bu duygu seline set çekemezsem, sonunda kalbimin bencil arzusuna yenilmekten korkuyordum.
Cevap yazmayacaktım, ama Allah'ım sen dâimâ onu koru.
Bilgisayarımı açtım. Twitter hesabımda Filistin hakkında yazdığım makaleyi tamamlayıp yayınladım. Altına gelen yorumları okumayı bırakalı çok olmuştu.
Destek veren güzel yüreklere minnettardım elbette, fakat siyonist sevicilerin aşağılayıcı yorumlarını gördüğümde cevap yazmadan duramıyordum. Bu klavye savaşları da benim en kıymetli hazinemi, zaten sınırlı olan zamanımı çalıyordu.
***
Meryem Hanım yaralı bir adamın koluna dikiş atarken, ben de adamın küçük kızıyla oyunlar oynayarak başındaki yarayı sarıyordum.
“T harfiyle başlayan bir hayvan söyle bakalım.”
Tatlı kız bir süre düşündükten sonra, Arapça kuş anlamına gelen “Tâir,” diye cevap verdi.
Sırf onu neşelendirmek için kelimeyi bilerek yanlış telaffuz ettim; o da kıkırdayarak telaffuzumu büyük bir vurguyla düzeltti.
“Kuşları sever misin?” diye sordum.
“Çok severim. Amcamın oğlu Muhammed abimin rengarenk bir kuşu var; eğer yavrusu olursa bana hediye edecek,” dedi heyecanla.
Gülümsedim, “Ona çok iyi bakacağından hiç şüphem yok.” Bandajın ucunu sabitledim. “İşte bitti. Aferin sana, çok güçlü ve cesur bir kızsın.”
Küçük kız gururla babasına döndü; babası da gözlerinde minnet ifadesiyle bana bakarak sessizce teşekkür etti. O sırada gözüm kapıya takıldı.
Yüzü kapalı, aynı zamanda kapüşonla başını örtmüş bir adam bana bakıyordu. Huzeyfe. Onu görmemle heyecan ve endişeyi aynı anda hissettim. Yaralanmış mıydı?
Başıyla merdivenleri işaret etti ve arkasını dönüp hızla aşağı indi. Meryem Hanım'a birazdan geleceğimi fısıldayarak hemen peşine düştüm.
Odama girdiğimde dönüp bakmadı, ceketin cebinden kağıtlar çıkarıp masaya açtı. Merakla yaklaşıp baktım. Gazze haritalarıydı.
“Bahsettiğin mühimmatların tam olarak nerede olabileceğine dair daha nokta atışı bir tespit yapabilir misin?” diye sordu.
Ona endişeyle bakarak, “Mühimmatınız mı tükendi yoksa?” diye sordum.
Saliselik gözlerimin içine baktı, kahverengi rengi harelerinde tereddüt, belki de beni korkutmak istemeyen bir şefkat parladı. Ardından başını haritaya doğru eğdi.
“Hayır. Sadece tedbir amaçlı önlem almak istiyoruz,” dedi.
Bu cevap, savaşın çok daha fazla uzayacağını öngördüklerini gösteriyordu. Neredeyse bir yıl bitmek üzereydi ve biz çoktan yoksunluğun sınırına dayanmıştık; eğer süreç uzarsa açlık ve salgın hastalıklar yüzünden toplu ölümler başlayabilirdi.
Onlara yardım etmeyi tüm kalbimle arzulayarak haritaya doğru eğildim. “Sizden önceki nesiller ya da diğer direniş grupları çoktan bulmuş olamaz mı?”
"Bulsalardı kaydı olurdu. Hiçbir grubun böyle bir mühimmattan haberi yok.”
Haritada göz gezdirdim, “Bu durumda tünel kazılmamış, bina dikilmemiş bir yerde olması gerekiyor.”
“Tünelleri denkleme dahil etme, zira onların yüzde doksanı yerin çok daha derinlerinde,” dedi.
Söylenenlere göre Gazze’nin tamamından tünel geçiyordu.
Altta kalan eski haritayı kendime doğru çektim; bölgelerin bugünkü isimlerine tam olarak hakim değildim. Çizgiler üzerindeki bir tepeciği işaret ettim. “Burada Osmanlı askerlerinin açtığı ilk tünel olduğu söyleniyor.” Parmağımı harita üzerinde biraz geriye kaydırdım. “Hemen şurada bir evliyanın kabri varmış.”
“Bahsettiğin noktayı biliyorum. Tünel girişi mühürlendi ama varlığını hâlâ koruyoruz. Ancak orada saklandığını hiç sanmıyorum, olsaydı denk gelirdik,” dedi.
“Kabirde olabilir,” dedim.
Düşünceli bir tavırla haritayı süzdü. “Böyle bir şey yapmış olabilir mi?” diye sordu.
“Pekala olabilir. İşin fıkhî veya günah boyutunu bilemiyorum ama evliyanın mühimmatları koruyacağına inanmış olabilirler.”
Parmağımı harita üzerinde geri çekilme hattı boyunca kaydırdım. “Bu güzergah boyunca herhangi bir yerde de olabilir. Geri çekilmenin birkaç yüz metreyle sınırlı kalmayacağını anladıklarında gömmeye karar vermiş olabilirler.”
Masadaki dolma kalemlerimden birini uzanıp aldı ve geri çekilme güzergahı üzerinde birkaç noktayı işaretledi. “Bu bölgeler boş, üzerlerine hiç bina dikilmedi. Sence en muhtemel yer neresi?”
Kabristanı gösterdim. “Burada topçu tabyası konuşlanmıştı, bence geri döneceğini düşünerek topların en azından bir kısmını buraya gizlemiş olmaları muhtemel.”
Kabristandan birkaç yüz metre uzaklıkta olduğunu tahmin ettiğim, işaretlediği dördüncü bölgeyi gösterdim. “Bu nokta, geri çekilmenin daha kapsamlı bir hâl aldığı ve geri dönmelerinin kolay olmayacağını idrak etmeye başladıkları kırılma noktası olabilir. Bu yüzden mühimmatın büyük bir kısmını buraya saklamış olmaları yüksek bir ihtimal.”
İki bölgeyi harita üzerinde hızlıca yuvarlak içine aldı. “Teşekkür ederim Tanla. Bir şeye ihtiyacın var mı?”
Bir şeye değil, birçok şeye ihtiyacım var. Tepemden aşağı şırıl şırıl su akarken saatlerce kendimi köpükle çitilemeye kesinlikle ihtiyacım var. Ya da vanilyalı ve karamelli büyük bardak kahve. Veya sadece bir geceyi evimin güvenli huzurunda geçirmek istiyorum. Ahh bir de elbette mürekkep! Kalemlerimin mürekkebi neredeyse tükenmişti; ben yazmadan ve çizim yapmadan kesin delirirdim.
“Hayır. Kazarken ben de gelebilir miyim? Faydam dokunabilir.”
Kar maskesinden görünen dudakları kıvrıldı. “Mühimmat dışında tarihi bir şey çıkacak mı diye merak ediyorsun. Çıkarsa söz, sana vereceğim.”
Niyetim o kadar bariz okunuyor muydu?
Ama onunla daha çok vakit geçirmek istediğini okuyamadı.
“Nasıl arkeolojik kazı yapacağınızı bildiğinizi sanmıyorum. Tarihi esere zarar verebilirsiniz.”
"Sen biliyor musun?”
Omuz silktim, “Birkaç kazıya katılmışlığım var. Lütfen, gelmeme izin ver. Sadece mühimmat dışında bir şey çıkarsa müdahale edeceğim.”
Pes edercesine iç çekti, “Kesin bir söz vermiyorum ama duruma göre bir bakacağım,” dedi.
Haritayı katlayıp cebine koydu, kapıya baktı. Gitmesi gerekiyordu. Kalmasını istiyordum.
"Arapça okumayı öğrenmeye başladım. Okumak, telaffuz etmekten daha kolaymış,” dedim.
Kalışını uzatmak için söyleyecek başka bir şey yok muydu, kızım?
Mesela ne olabilirdi?
Doğrudan onunla sohbet etmeyi, sesini duymayı özlediğini söyleyebilirdin.
Yok artık, daha neler! Sen mantığımın bir tarafını temsil etmekten çıkıp, düpedüz kalbimin sesi olmaya başladın.
Yanındaki bu adam insanda ne mantık bırakır ne de akıl kızım; kabul et, o türünün tek istisna.
"Kitap yoksunluğuna böyle mi çözüm buldun?”
"Evet. Şimdilik çocuk kitapları okuyorum tabii.”
“Senin için çok sevindim. Arap kaynaklarında geniş ve kıymetli Türk tarihi arşivi mevcut. Savaştan önce Gazze'de büyük bir şehir kütüphanemiz vardı; görseydin kesinlikle hayran olurdun. Şehrin o eski, yıkılmamış halini de çok severdin,” dedi hüzünle.
“Ben Gazze'yi bu haliyle de çok seviyorum . Özellikle Ramazan ayındaki dinamik enerjisine, sokaklardaki ışıklandırmalara ve kurulan tezgahlara bayıldım. Burası bana her şeyiyle Osmanlı dönemini hatırlatıyor. Bizim topraklardaki insanların bir kısmının unuttuğu geleneksel ruhu, közlenen ateşi görüyorum.”
“Hissettiklerin gayet doğal. Filistin toprağı hiçbir zaman Osmanlı'yı unutmadı; onun bıraktığı geleneklere, adetlere sadık kaldı. Bu yüzden diğer Arap ülkelerinin kültürüyle farklılık gösteririz.”
Telefonu çalmaya başladı, cebinden çıkarıp ekrana baktı.
“Artık gitmem gerekiyor. Kazıda durum müsait olursa sana haber ulaştıracağım,” dedi.
“Tamam,” dedim sesimdeki burukluğu gizlemeye çalışarak. “Allah'a emanet ol.”
Kapıya yöneldi, eşikte durup bana döndü ama gözlerime bakmadı. “Sende Allah'a emanet ol, mucizem.”
Kapıyı açıp koridorun karanlığına karıştı. O gittiği an kalbim mengene gibi daraldı, göğsüm sıkıştı. Onu koru Allah'ım. Beni onun acısıyla sınama ne olur.
***
Ay'ın gümüş ışığı altında kabristanı kazan direnişçileri uzaktan izlerken yanımda duran Huzeyfe'ye, “Sence kabri açtığımız için günaha giriyor muyuz?” diye sordum.
Amel defterimde zaten yeterince yük vardı, daha fazla günaha zerre ihtiyacım yoktu.
“Hayır. Keyfi ya da saygısızca bir amaçla kazılmıyor. Bir ümmetin sivil ve askeri direnişi, çocukların hayatta kalma mücadelesi için çabalıyoruz, müsterih ol,” dedi.
Alandaki herkes olabildiğince sessiz hareket ettiği için ben de çenemi tutup sükûta ayak uydurdum.
"Hastane nasıl gidiyor?” diye sordu kısık sesle.
“Tıbbi malzemeler ve ilaçlar neredeyse tamamen sıfırlandı. Şehit edilen ve alıkonulanlarla, doktor sayısı kritik bir seviyeye düştü. Artık işleri tıp öğrencileri sırtlıyor, deneyimli hekimler fırsat buldukça onlara eğitim veriyor,” dedim.
“Başka?” diye üsteledi; ses tonunda çözemediğim bir ima gizliydi.
“Başka ne olsun ki? Her gün aynı kabusu yaşıyoruz. Durmaksızın gelen yaralılarla dolup taşıyor. Her koridor tam bir kan gölü, her köşeden feryatlar ve acı dolu iniltiler yükseliyor.”
“Yani olağanüstü, farklı bir şey yok, öyle mi?”
Başımı ona çevirip Filistin’in izzetini taşıyan heybetli profiline baktım; gözlerini kazı yapan direnişçilerden ayırmıyordu. Yüzü maskeyle tamamen kapalı olduğu için ifadesini okumak zaten imkansızdı.
“Ne gibi bir şeyden bahsediyorsun?” diye sordum.
Son derece düz, mesafeli bir ses tonuyla, “Hastanedeki Türk bir cerrahtan evlilik teklifi almış olman gibi,” dedi.
Şaşkınlıktan gözlerim büyüdü, “Bunu... Sen bunu nereden biliyorsun?”
Gözlerime saniyelik bakan gözlerinde fırtınalar kopuyordu. “Sence şu an önemli olan benim nereden bildiğim mi, Tanla?” diye sordu. Önemli olan neydi ki? “Kabul ettin mi?”
Keyifsiz, buruk bir gülüş döküldü dudaklarımdan. “Sence kabul ettim mi, Huzeyfe?”
“Bilmem. Belki de seninle aynı milletten olduğu için evet demişsindir,” dedi sertçe.
Irkçılık yaptığımı ima ediyordu. Irkçılık büyük bir günahtı ve ben Gazze’ye geldiğimden beri bu yönümü törpülemek için uğraşıyordum.
"Şu an kıskançlık yaptığının farkında mısın?”
Kabul et Tanla, suçlar gibi söylesen de senin için böyle sinirden delirmesi içten içe feci şekilde hoşuna gidiyor kızım.
Benim değil, senin hoşuna gidiyor!
Bence onun tarafından kıskanılmak oldukça güzel bir duygu. Dediği gibi sevgisinin alameti.
Dişlerinin arasından, katı nefs disiplinini ilk kez feda edercesine sinirle fısıldadı, “Farkındayım!” Sesi adeta Gazze’nin puslu havasını donduracak kadar öfkeyle gerilmişti. “Neden teklifi kabul edip etmediğini söylemiyorsun? Zor bir soru sormadım.”
Ben de sinirlendim: “Zaten cevabını çok iyi biliyor olman gerektiği için ayrıca kelimelere dökmeye gerek duymuyorum!” diye çıkıştım.
Hışımla ayağa kalkıp gitmeye yeltendiğinde, kolunu tutarak onu durdurdum. “Kabul etmedim Huzeyfe. Eğer bu dünyada birinin teklifine evet diyecek olsaydım, o kişi inan bana sen olurdun. Benim nefret ettiğim o üç ırktan biri olmadığın müddetçe hangi kökenden geldiğinin bir önemi yok. Fakat ben başlı başına evlenmeyi düşünmüyorum. Bir daha parmağıma evlilik prangasını geçirmeye hiç niyetim yok.”
İçindeki fırtına dinmiş gibi rahatlayarak yeniden yerine yerleşti. “Yüzük takmanı istemeyeceğime şimdiden söz versem?” diye sordu naifçe.
Ayy, kıyamam ya.
Sıkıntılı ve derin bir iç çektim. “Yüzük burada metafor, sorunum evliliğin kendisiyle.”
“Neden bu kadar korkuyorsun? Neyin yaşanmasından endişe ediyorsun?”
Kendimden korkuyordum. Cinsel manada benden hiçbir şey talep etmeyeceğine dair şüphem yoktu fakat bu durumun kendisi de başlı başına bir sorundu. İçimdeki travmama rağmen kadınlık gururum zedelenecek, ona hak ettiği gibi bir eş olamadığım için kendimi yetersiz görüp suçlayacaktım
Cinselliği yalnızca biyolojik bir ihtiyaçtan ibaret gören sığ ve bilgisiz insanlardan değildim. Bu yakınlığın psikolojik bir arınma sunduğunu ve eşler arasındaki ruhsal bağı güçlendirdiğini biliyordum.
Üstelik aynı çatının altına girdiğimizde, maskeler düştüğünde değişecek yüzlerimizin alacağı bilinmez şekil de beni ürkütüyordu. Kenan'ın canavara dönüşen çehresi zihnime üşüşünce gözlerim doldu, bakışlarımı hemen toprağa indirdim.
“Beni gerçek anlamda tanımıyorsun, ben de seni. Aynı evin içine girdiğimizde birbirimize uyum sağlayamayabiliriz. Evlilikle birlikte açığa çıkan yüzümüzü sevmeyebiliriz. Hayatımda ikinci kez mutsuz bir evliliğin enkazı altında kalamam,” dedim.
Yerden küçük bir dal parçası alıp kuru toprağı yavaşça eşeleyerek söylediklerim üzerine düşündü.
“Dinimizin sınırları gereği sana göstermek istediğimden daha azını gösterdiğimi inkar edemem. Fakat bunların hiçbiri olumsuz şeyler değil. İnan bana, uyumlu bir insanım, Tanla. Rabbimin bana bağışlayacağı emaneti, yani seni incitecek en ufak bir davranıştan ya da kırıcı bir sözden titizlikle kaçınırım. Her konuda seninle hemfikir olacağımızı, hiç tartışmayacağımızı iddia edemem ama ne kalbini ne de narin bedenini incitirim. Yemin ederim sana, bir kez bile el kaldırmam, canını acıtacak şekilde seni tutmam.”
Son sözleriyle büyük bir şok dalgasıyla kafamı kaldırıp ona baktım. Biliyor... Biliyor olamaz!
Tanla, biliyor gibi konuşuyor, kızım…
Ama nasıl? Mahkeme tutanakları gizli kalmış, hiçbir şekilde medyaya sızmamıştı.
“Nereden… Ne yaşadığımı nereden biliyorsun?” Sesimdeki titremeye mani olamadım.
“Gördüm,” dedi alçak bir sesle.
Duyduğum şey imkansızdı, aklım sınırlarını zorluyordu.
Panik ve hırçınlıkla öne atıldım, kolundan sıkıca kavradım, “Gözlerimin içine bakarak bunu nereden bildiğini söyle bana.” Bakmadı. “Bana bak Huzeyfe!”
Sonunda başını yavaşça bana doğru çevirdi; gözleri ruhumu parçalara ayıran derin bir hüzünle dolmuştu. “İki yıl kadar önce Tel Aviv'de karşılaştık Tanla.” Ne? Hayır, bu olamazdı, karşılaşmamıştık… “Eğer başını kaldırıp baksaydın yüzümü görecektin; fakat birkaç dakika önce maruz kaldığın şeylerin utancından kafanı kaldıramadın,” diye devam etti.
Osmanlı’nın çöküş döneminde siyonist odakların etkisini, Çanakkale harbinde İngilizler tarafında Siyon Katır Birliğinin varlığını ele aldığım sert akademik makalemin ardından Kenan’la evde çok şiddetli bir kavga etmiştik. Eğer onunla birlikte Tel Aviv’deki davete katılmazsam beni yatağa bağlayacağına, üzerime örümcekleri salacağına ve kariyerimi bitireceğine yeminler etmişti. Haşerelerden korkardım, en çok da örümceklerden. Allah’tan deniz ve boğulma korkusunu hiçbir zaman keşfedememişti.
Davette Netanyahu ve eşinin karşısında bir tarihçi olarak dilimi tutamamış, diplomatik nezaketi kısmen çöpe atmıştım, sonra olanlar olmuştu. Pişman değilim. Kışkırtmaya gelinmediğimi, kendimi tutamadığımı beni tanıyanlar bilirdi. Kenan beni öyle bir ortama götürmemeliydi.
“O adamın, kolunda morluklar bırakacak kadar seni hunharca kavrayıp balkona doğru sürüklediğini gördüğümde, kendime engel olamayarak peşinizden geldim,” dedi.
Ve Kenan’ın terasta yüzüme indirdiği tokadı, arkasından yağdırdığı iğrenç emirlere ve tehditlerin her bir kelimesine şahit olmuştu.
Doçent Doktor Tanla Öztürk’ün mağrur maskesi meğer bu adamın hafızasında çoktan yırtılmış.
“Seni... Seni hiç hatırlamıyorum,” dedim, yüzüm geçmişin ağır utancıyla alev alev yanarken.
Okumuş, doçent olmuş, üniversitelerin yüksek tekliflerle kapısına dizildiği, tarihle ilgili konuda adı ilk anılan, programlar için aylar öncesinden randevu alınması gereken, kendi ayakları üzerinde dimdik duran güçlü kadının, kapalı kapılar ardındaki çaresiz acizliğine şahit olmuştu.
“Bakmadın ki. Sana uzattığım mendili hatırlıyor musun? Yıldızlar hakkında söylediklerimi?” diye sordu.
Evet, hatırlıyordum! Kenan beni terasta bir başıma bırakıp gittiğinde bir adam yaklaşmış, gözyaşlarımı silmem için beyaz bir mendil uzatmıştı. Yanağımdaki tokat izini görmesin diye başımı öne eğmiş, yüzüne bakamamıştım. Demek o adam Huzeyfe'ydi. Daha önce yollarımız bir kez daha kesişmişti.
“Hatırlıyorum,” dedim sesimin titremesini bastırarak. “Bir zamanlar yıldızların, insanlar için sonsuz ihtimallerin ve tükenmeyen umutların sembolü olduğuna inandığını söylemiştin.”
Bunları ingilizce söylemişti o zaman.
Bu adamın kaderin olduğunu anlaman için daha ne olması gerekiyor kızım?
Birbirimize geç kalmamış olmamız gerekiyor!
“Evet. Senin de hayatında hala güzel ihtimaller olduğunu bilmeni, umuda tutunmanı arzulamıştım. İçimden, kendine bambaşka bir yol seçmen için sessizce dua etmiştim,” dedi.
"O halimi gördüysen neden seninle evlenemeyeceğimi daha iyi anlıyor olmalısın. Bazı korkular, travmalar aşılamaz. Ben o kadar güçlü değilim.”
Başını iki yana salladı, “Hayır, sen çok güçlü birisin. O zaman seni neyin tuttuğunu bilmiyorum ama çok güçlüsün.”
Annem ve onun annesi ‘Kadın dediğin; kan kusar, kızılcık şerbeti içtim, der’ demişlerdi. Boşanmak büyük bir ayıp, kadının kusuruydu. Elalem ne derdi? Diğer yandan Kenan’ın ayaklarıma kapanıp beni sevdiğine dair yalvarışları ve sonra gelen tehditleri vardı. Beni hem kendimle, hem annemle, hem kendisini öldürmekle tehdit ediyordu.
"Neden o anın yaşandığını biliyor musun?” diye sordum.
Başını yavaşça olumsuzca salladı.
“Netanyahu, etrafındaki kibirli elitlere kendi uydurma işgal tarihlerini ballandıra ballandıra anlatıyordu. Milletinin ne kadar onurlu, güçlü ve hakları olanı aldıklarından bahsediyordu. İçimdeki hırçın adalet ateşi öyle bir harlandı ki, kontrolümü kaybettim. Masaya doğru dimdik doğruldum, o siyonist liderin gözlerinin içine bakarak: 'Bir milletin öz toprağını, çocukların geleceğini zorbalıkla çalmak; ne onurlu, ne güçlü, ne de haklı bir davranıştır Başkan! Herkes çok iyi bilir ki Arthur Koestler'in Balfour Deklarasyonu hakkındaki tarihi tespiti son derece doğrudur: Bu öyle bir belgedir ki, onunla bir millet -İngiltere-, diğer bir millete -Yahudilere- üçüncü bir milletin -Filistinlilerin- toprağını vadetmiştir. Üstelik toprak da, vadedildiği sırada dördüncü bir millete -Osmanlı Devletine– aitti sözü, son derece doğru. Yani benim ecdadım olan Osmanlı Devleti’nden tüm borçlarını kapatacak altına rağmen satın alamadığınız toprağı çaldınız. Bir hırsıza saygı duyulan sözde en demokratik ülke muamelemesi gösteren dünya düzenini sorgulamamızın zamanı geldi, bir gün elbet haklıya hakkı teslim edilecek, güzellikle ya da zorla.’ demiştim. Elit diplomatların oturduğu masa bir anda buz kesmişti. Kenan öfkeyle beni kolumdan kavrayıp masadan uzaklaştırdı. Terasa çıktığımızda onlardan özür dilememi emretti, reddettiğim için tokadı indirdi. Ama yine de özür dilemedim.”
Yüzüme uzun uzun baktı. Hastanede birlikte geçirdiğimiz üç günden bu yana, bana hiç bu kadar derin ve kesintisiz bakmamıştı.
Bana soracak olursan, aşkla baktığını düşünüyorum.
Sormadım!
“Tüm bu sözleri onların yüzlerine söyledin ve hala kendini güçsüz mü görüyorsun? Ah Tanla... Senin o hırçın, o asil dik duruşuna, haklılığından güç alarak sivrilen keskin diline ve inandığın değerlere karşı takındığı bu tutkulu tavrına hayranım. Sana her baktığımda, tarihteki asil Türk Hatunlarının sarsılmaz duruşunu, kıvrak zekasını ve girdiği yeri tutuşturan hükümdar ateşini görüyorum. Aynı zamanda bir milleti anne şefkatiyle bağrına basan, onların acısını dert edinen ve onları muhafaza etmek için kendini feda edebilecek vakur, mukaddes Katunları görüyorum,” dedi.
Onun beni hem mahcup eden hem de gururlandıran iltifatları, babamın sözlerini getirdi aklıma. Babam her zaman, "Türk hatunları erkeklerden çok daha meziyetlidir; onlar bir anne kadar şefkatli ve anlayışlı, bir öğretmen kadar bilge ve şifacıdır. Yeri geldiğinde bir savaşçı kadar acımasız ve sert, bir lider kadar da adil ve ileri görüşlüdür," derdi.
Hayatım boyunca babamın bu sözlerini ruhuma işlemeye gayret etmiştim. Belki de sırf bu yüzden doğal şifa yöntemlerine merak sarmış, akademisyenliği seçmiş, sayısız el becerisi edinmiş ve nihayetinde kendimi babama kanıtlamak için savaşın kalbine, Gazze'ye kadar gelmiştim.
Belki de bunca yıldır aradığım şey buydu; babamın hayal ettiği o kadın olabilmek, onun yukarılardan bir yerden gururla izleyeceği bir hayat sürmek. Belki de ben hiçbir zaman annemin saraylı kalıplarına göre Sultan kızı olamamış, baştan aşağı savaşçı babamın Alp kızıydım. Belki de bugüne kadar babamın kızı olmanın sorumluluğu, özümde saklı duran ruhu hakkıyla yaşayamadığım için hiçbir yerde tam anlamıyla mutlu olamamış, kendimi ait hissetmemiştim.
Sonunda bir yerlere varıyoruz!
Zihnimde yankılanan düşünceleri tok sesiyle böldü. “O gece, yanımdan yaralı bir kuş gibi ayrılırken arkandan senin için dua etmiştim; 'Rabbim, sen bu hanımı İslam'ın izzetine bağışla. Onun kalemi İslam'ın nurunu dünyaya yayacak kadar kuvvetli, dili en katı kalplere bile dokunacak kadar etkilidir,' demiştim.”
Gülümsedim, “Duan kabul olmuş.” Umarım hakkını verebilirdim. “Neden karşılaştığımızı daha önce söylemedin?” diye sordum.
Bakışlarını gümüş dolunayın altındaki mücahitlere çevirdi, maskesinin arkasından kısık bir sesle, “Çünkü ikimiz için de hiç hoş bir anı değildi, geçmişi hatırlatıp seni incitmek istemedim,” diye cevap verdi.
“Neden oradaydın peki?” diye sordum merakla.
“Birinden bir bilgi almak için,” dedi kısaca.
Askeri görevleri konusunda en az babam kadar ketumdu; babam da ben ne kadar sorsam asla detay vermezdi.
“Tanla…” diye söze başladı ama tam o sırada direnişçilerden biri ona seslenince ayağa kalkıp o tarafa yöneldi. Ben de tereddüt içinde yerimden kalkarak kazılan derin çukura baktım.
Huzeyfe çukurun içinden başını kaldırıp doğrudan bana baktı, “Haklı çıktın,” dedi içinde gizleyemediği bir sevinçle.
Yüzümde büyük bir mutlulukla tebessüm belirdi. Nihayet bu şerefli direnişe faydam dokunmuştu.
Mücahitler topları dikkatle topraktan çıkarırken ben de onları kenardan izledim.
Bir süre sonra Huzeyfe, “Bunu görmek isteyebilirsin,” diyerek beni çağırdı.
Mühimmat haricinde bir şey bulmuş olmalıydılar. İçimi saran heyecanla çukura doğru bir adım attım. Huzeyfe düşmemem için elini bana doğru uzattı. Fakat uzattığı eli tutmadım. Etrafta diğer direnişçiler olduğu, mahremiyete leke gelsin istemediğim için çekindim; toprağın kenarına çöküp kendi başıma dikkatle aşağı indim.
İşaret ettiği yere baktım. Kalın, muhafazalı bir örtüye sarılmış bir nesne duruyordu. İnce bir çubukla etrafını milim milim kazıyarak elime aldım, kaplamayı büyük bir özenle açtım.
“Mektup olabilir mi?” diye sordu.
İçinden çıkan sararmış kağıdı düz bir toprağın üzerine bırakıp çantamdaki cerrahi cımbızla hassasça araladım.
“Evet... Filistin’e bırakılmış bir mektup.”
Osmanlıca el yazısını hızla okumaya başladım. Okudukça boğazım düğümlendi, göz pınarlarımdan süzülen birkaç damla yaş toprağa düştü.
“Osmanlı topçu subayı olan Selim Efendi bırakmış,” dedim sesim titreyerek. “Kutsal toprakları İngiliz işgalcilere bırakıp geri çekilmek zorunda kaldıkları için yaşadığı azabı, üzüntüyü dile getirmiş. Allah’tan, Peygamber Efendimizden ve Filistin halkından helallik istemiş.”
Merakla bizi dinleyen Mücahitler hep bir ağızdan, "Helal olsun, Allah ruhlarına rahmet etsin," derken tüylerim diken diken oldu.
"Aradığın, geri çekilmenin nedeni var mı?” diye sordu Huzeyfe.
Başımı iki yana salladım, “Hayır. Sadece kalbi bir veda,” dedim hüzünle.
"Hadi seni hastaneye bırakayım. Yarın gece diğer tarafı kazmaya başlayacağız. Orada bir şey olduğu kesinleşirse sana haber veririm.”
Kırılgan kağıdı aynı hassasiyetle koruyucu örtüsüne sarıp sırt çantamın en güvenli gözüne yerleştirdim. Yüzyıllık tarihi belgeyi ne pahasına olursa olsun güvende tutmam gerekiyordu.
Odama geçer geçmez yüksek çözünürlüklü fotoğraflarını çekip sonra kâğıdı saklayacak gizli bir yer bulmalıydım. Eğer bir gün Türkiye’ye dönebilirsem, topçu subayı Selim’in soy ağacını çıkarıp ailesini bulabilirdim; belki onlarda bu cepheye dair daha fazla bilgi vardır.
Direnişçilerden uzaklaştığımızda, “Teşekkür ederim,” dedim.
“Rica ederim. Yüzyıllık emanetin hakkını dünyada sadece senin gibi bir tarihçinin vereceğinden emindim,” dedi.
Bu mektubu gelecekte yayınlayacağım Filistin kitabına saklayıp bekletemezdim; sıcak savaş tüm vahşetiyle devam ederken tüm dünyanın, özellikle de kendi ülkemin ve Filistin halkının gerçeği hemen bilmesi gerekiyordu. Umarım iki ülke arasında siyonist odaklarca yürütülen kara propagandayı bu mektup sayesinde kırmayı başarırdım.
