22. bölüm · Kader Bağı
21. Bölüm
Odaya girdiğinde başımı çizimden kaldırıp ona baktım. Yorgunlukla yatağa çöküp bir poşet bıraktı yanıma.
"Yiyecek bir şeyler getirdim, kusura bakma yoğun bir gündü, seni ihmal ettim."
"Sorun değil, senin için endişelendim. Pansumanını aksattın."
"İyiyim ben güzelim, revire uğramıştım." Duvara astığım çizimlere ve yazılara baktı, "Kendini ait hissetmeye mi çalışıyorsun? Yoksa bir alışkanlık mı?"
"Sanırım ikiside; vakit geçirdiğim yerlere kendimden bir parça bırakmayı seviyorum."
Çok acıkmıştım, poşetten lavaş dürümleri çıkarıp birini ona verdim.
"Canın sıkkın, burada mutlu değilsin," dedi benim için üzülerek ve muhtemelen kendini suçlayarak.
"Beni düşünme, alışma sürecindeyim. DEHB’li olduğum için alıştığım bir şeyi bırakmak ve yeni alışkanlıklar edinmek zor oluyor. Mesela kalemliğimde babamın hediyesi, ilk dolma kalemim olmazsa her şeye odaklanmakta zorlanıyorum. Veya en sevdiğim tığ setimle örgü örmezsem örgüden keyif almam, mümkünse hiç yapmam."
Kendini tutamayarak güldü, "Ne tuhaf alışkanlıkların var. Sonuçta başka tığlarda örgü işini görüyor."
Dudak büzdüm, "Ama DEHB zihin böyle çalışmıyor işte. Elimde olan bir şey değilki. Mesela kafama bir şey koydum mu, onu hayata geçirmeden uyuyamıyorum, sürekli huzursuzum. Canım bir şey çekti mi, onu yiyene kadar hiçbir yediğimden tat alamıyorum. Ya da evde en sevdiğim koltuğun, en sevdiğim köşesine oturmazsam kendimi dinlenmiş hissetmiyorum. Tüm bunların DEHB yüzünden, zihnimin anlamsız baskısı olduğunun farkında olmam sonucu değiştirmiyor."
"Fakat güzel yönleride vardır, odaklandın mı harika işler çıkarmanı sağlıyor. Diğer insanların olamayacağı kadar detaycı çalışıp kusursuz işler çıkarıyorsunuz."
Hafifçe güldüm, "Tabii bu sırada dünyadan kopmamız gibi büyük bir olumsuzluğu gözardı etmemek lazım."
Gülümsedi, "Bu durumda kitablarının son aşamasında kendini birkaç ay eve kapattığın söylentisi doğru mu?"
Kıkırdadım, "Son derece doğru. Günde iki üç saat uyur; her tarafım kağıtlar, notlar ve haritalarla sarılı olur. Kimseyi eve almam, en ufak dışarıdan etkene tahammülüm olmaz, hırçın ve sinirli olurum, günde bir öğün yemek yerim, çoğu zaman onu yemeyi de unutur, onlarca kupa kahve içerim, kafeinden ellerim titrer, genelde çalışmalarım arasında yerde uyuyakalırım."
Kenan ile evliyken bu dönemler çok zor geçiyordu. Sürekli bir davete katılmak zorundaydık, ailesine yemeğe gitmeliydik, ailesini yemeğe davet etmeliydik. Arzuları ve cezaları saymıyorum bile. En son çareyi kitap için canlı keşif yapmam gerekiyor diyerek Türkmenistan'a kaçmış, bin bir bahaneyle iki ay orada kalmayı başarmıştım. Bir kere de Sibirya da bir buçuk ay kalmıştım. Tüm çabalarıma rağmen o dönem ancak iki kitap yazabilmiştim.
Bunun nasıl bir işkence olduğunu bilemezsiniz. Zihnininizde yazmak, ortaya bir eser çıkarmak için inanılmaz bir baskı var ama siz bunu gerçekleştiremiyorsunuz. Denediğiniz, odaklandığınız her seferinde hunharca bölünüyorsunuz ve zihniniz hırsla, hayal kırıklığıyla başınızı tırmalamaya başlıyor.
Bence Kenan bunun farkındaydı, bu da onun farklı işkence yönetimiydi.
Gerçekten öyleyse hiç şaşırmam.
Sessizce güldü, "Böyle bir döneme girersen önceden haber ver de sana hiç bulaşmayayım. Ama şimdiden söyleyeyim yerde uyumana izin vermem, uyuyakalırsan yatağa taşırım. Yemek yediğinden ve daha az kahve içtiğinden emin olurum."
"Uyku tamam ama yemeğime ve kahveme karışmanı tavsiye etmem. Çok fena cırlarım sana."
Omuz silkti, "Odaklanmanı bozmayacaksam cırlaman sorun olmaz, seninle sürtüşmeyi seviyorum."
Bilemiyorum, Huzeyfe tüm bildiğim ezberleri bozuyordu, belki bunu da bozardı.
"Şu an söz veremiyorum, duruma göre bakalım."
"Anlaştık. Uyuyalım mı? Sabah namazına bir kaç saat kaldı."
"Olur."
Kalkıp üstümü değiştirdim, yanına yatıp başımı omzuna yasladım.
"Tünele inmiş olmam, seni daha çok göreceğim anlamına mı geliyor?"
Saçlarımı derinden koklayıp öptü, "Bilemiyorum. Biraz toparlandıktan sonra sahaya döneceğim."
***
Günler günleri, haftalar, haftaları kovalayarak tünellerde üçüncü ayıma geldim. Huzeyfe'yi pek gördüğümü söyleyemezdim. Gece gündüz çalışıyor, genelde tünellerden çıkıp sahada savaşıyordu. Tünellerdeyken bile pek odaya uğramıyor, bazen koridorun birinde veya medya ofisinde karşılaşıyor kısa da olsa doyurucu sohbetler yapıyor, aşkımızı gözlerimizle birbirimize aktarıyorduk. Sık sık mektup ve telefonuma mesaj gönderiyor, o gün nasıl hissediyorsa ya da bana olan özlemini, sevgisini, aşkını yazıyordu.
Özgür olacağımın, beni kısıtlamayacağının sözünü ise tutuyor, imkanlar sağlıyordu. Tünellerde rahatça dolanıyor, zanaat bölümlerine istediğim gibi girip çıkıyor, bölümlerden sorumlu kişilerden yeni şeyler öğreniyordum. Direnişçiler sadece savaşçı değildi, bir çok meziyet eğitimleri alıyor, dersler görüyor, kendilerini eğitiyorlardı. Bana Türk töresini, düzenini hatırlatıyorlardı. Her Türk savaşçıydı ama aynı zamanda çeşitli vasıfları, savaş dönemi dışında işleri vardı bir zamanlar. Bu ruhu kaybetmiş olmak, direnişçileri gördükçe canımı yakıyor, aynı zamanda onlar için yürekten mutlu oluyordum.
Gün içinde genelde medya ofisi, revir, terzi ve sanat salonlarına gidiyordum. Terzilik bölümünden kendime giyeceğim kıyafetler dikmiştim. Hayalimdeki tasarımları dikebiliyordum artık. Elbette çocuklar ve gençler için bir şeyler dikmeyi ihmal etmiyordum.
Artık birçok kişi varlığıma alışmıştı, herkes saygıyla 'Yenge' diye hitap ederek muhabbet ediyorlardı benimle. Onlarla muhabbet etmek gerçekten keyifliydi, hiçbiri boş insan değildi, size yeni bilgiler katıyor, farklı ufuklar açıyordu. Tarihçi olduğumu bildikleri için bana tarih hakkında çeşitli sorular soruyorlardı, hatta o kadar çok soru soruyorlardı ki Talas’a uygun olup olmadığını sorduktan sonra tarih sohbetleri yapmaya başlamıştık. Gerçi daha çok ders gibi ilerlemeye başlamıştı, çoğunluğun merak ettiği konuyu belirliyor, bir sonraki buluşmada onun üzerine anlatımlar yapıyordum.
Hava karardıktan sonra ise Affanla dışarı çıkıyor, çadırda kalan hasta insanları ziyaret ediyor doğal ilaçlar ve tavsiyeler veriyordum. Layana ile kurduğumuz düzeni teftiş ediyor, geliştiriyor ve onlara katılıyor örgüler örüyor, elimden geldiği kadar yemek yapmalarına eşlik ediyordum.
Herkesin yardıma ihtiyacı vardı, elimizde ki imkanları zorlayarak onlara yardım etmeye çalışıyordum. Terzilik bölümündeki öğrencilerin ve çalışanların boş zamanlarında çadır, battaniye veya basit kıyafetler dikmesini önermiş kabul görmüştü, yapılanları geceleri halka dağıtıyor yapanlarında dualar kazanmasına vesile oluyorduk.
Son bir buçuk aydır Filistin hakkında yazdığım kitabın ilk serisinin son aşaması üzerinde çalışıyordum. Zorlu bir süreçti, çünkü kendimi dünyadan koparmam söz konusu değildi. Sınırlarımı zorlayan bir program yapmıştım. Gündüzleri tünellerde yapabileceğim yardımları yapıyor, akşamları halkla bir oluyor, ancak geceleri kitap üzerinde çalışıyordum. Ve bu beni çok zorluyordu. Zihnim, tüm zamanımı kitabıma vermem için baskı yapıyor, yaşama odaklanmamı zorlaştırıyordu. Beynimin bir tarafı kesintisiz kitabımla meşguldü, bu yüzden unutkanlıklar ve dikkatsizlikler yapıp duruyordum. Hebit defalarca paylaşımdaki hatalarımı nazikçe uyararak düzeltmişti. Affan sık sık yolumu ve gideceğim yerleri hatırlatıyor. Tünellerde bildiğim yolu şaşırıyor, kendimi gitmek istediğim yerden farklı bir yerde buluyordum. Layana yapılması gerekenleri ve ihtiyaç sahiplerini karıştırmalarıma müdahale ediyordu. Bir an da değişen bu dengesiz tavrımı kimse sorgulamıyordu. Sanırım Huzeyfe, onlara durumu açıklamıştı. Ve çevremdeki herkesin ona benim hakkımda rapor geçtiğine emindim.
Talas... Bir buçuk ayda sadece bir kaç kez gece odaya gelmişti ve içinde bulunduğum duruma karşı gösterdiği anlayış beni kendisine bir kez daha aşık ediyordu. Kahve olmadan çalışmakta zorlandığımı anlayınca benim için granül kahve bulup göndermişti ve nereden bulduğunu merak ettiğim yasemin çiçekli bir kupa bardak. Ben çalışırken odaya geldiğinde selam bile vermeyen bir sessizliğe bürünüyordu. Asla benimle temas etmeden sessizce kitabını alıyor, ben uyuklamaya başlayana kadar kitap okuyordu. Yorgun olmasına rağmen benimle uyumayı bekliyor, varlığıyla bana eşlik ediyordu. Uykuyla uyanıklılık arasında beni yatağa taşıyor, huzurlu kolarıyla sıkıca sarıyor, kulağıma aşk sözleri fısıldıyor, öpücükleriyle ruhumu okşayıp dinlendiriyordu. Gerçekten aklım almıyor, zaten ona aşıkken nasıl yeniden, yeniden ve yeniden ona aşık olabilirim?
Filistin tarihinin Osmanlı'nın kaybedişine kadar olan birinci kitabı dün akşam bitirip yayıncıma gönderdim. Bu sefer farklı bir teknik kullanmıştım, bir parça roman tadındaydı. Zamanlar arası yolculuk yapabilen bir kadın, gerçeğin peşine düşerek geçmişe gidiyor. Elbette o kadın bendim ve böyle bir yeteneğim olması için neler vermezdim.
İkinci kitap olacak mı, bilemiyorum. Filistin cephesi tüm soruları çözülene kadar bekleyecekti.
Hanımlar sohbetinden çıkıp beni bekleyen Affan ile hastaneye yöneldik. Olduğumuz yere bomba düştü, bir anda her yer mahşer alanına döndü. Yardım için oradan oraya koşarken Affanla birbirimizi kaybettik. Geri dönüş yolunu, alacağım önlemleri bildiğim için önemsemedim. Yanan çadırdan beş yaşlarında bir kız çocuğunu ve yaşına girmemiş bebeği çıkarıp annesine teslim ettikten sonra başka yardım edebileceğim yere yöneldim ama arkadan ağzıma ve burnuma bir şey bastırılmasıyla daha fazla ilerleyemedim.
***
Gözlerimi araladığımda gün aydınlanmıştı. Sadece üstü kapalı bir güneşliğin altında sırtım direğe yaslanmış, ellerim direğin etrafından dolanıp birbirine bağlanmıştı. Başımı kaldırıp etrafıma baktığımda biraz uzaktaki tank ve araçları görürken, bir çok işgal askeri etrafta kol geziyordu. Çevredeki enkazdan hâlâ Gazzede olduğumu anlayarak rahatladım.
Ne rahatlaması kızım, saçmalama!Cephedeki işgal askeri üstündeyiz!
Neden beni hapishaneye göndermemişlerdi?
Şu an önemli olan bu mu? Nasıl kaçacağımızı düşün!
"Demek uyandın. Güzel, sohbet etmek için sabırsızlanıyordum."
Güneşliğin altına giren uzun boylu sarışın adam arapça konuşarak masaya yönelip bazı kağıtlar bıraktı. İşkence merkezi hapishanelere gönderilmeden önce benden öğrenmeyi umut ettikleri şeyler vardı demek. Ölürüm daha iyi!
Ölmeyi unut, babanın kızı olup savaşma zamanı!
Masadan küçük bir kamera alıp demir kaidenin üstüne yerleştirip bana yaklaştı, kadrajın beni aldığından emin olduktan sonra kayıt düğmesine basıp sandalye getirip karşıma oturdu.
"Türkçe bilmediğim için kusura bakma ama neyse ki sen çok iyi arapça biliyorsun. Medyadan sıkı takipçinim."
Cevap vermemeyi tercih ettim. Bir asker gelip selam verdi, ibranice bir şeyler söylerken iğrenç bir şekilde beni süzdü.
Huzeyfe'yi dinleyip İbranice öğrenmeliydin!
Onlardan o kadar nefret ediyorum ki, gururuma yediremedim.
Tekrar selam verip gitti, karşımdaki adam buranın en yetkili komutanı olmalıydı.
"Bak anlaşma basit; sen bildiğin her şeyi anlatacaksın, bende seni ülkene sağ salim göndereceğim."
Kendimi tutamadan güldüm, eğer ölümden veya işkenceden korksaydım buraya hiç gelmezdim.
"Ölümden korkmadığını biliyorum, işkenceyi de umursamadığın ortada ama belki bunun için korkarsın"
Cebinden bir kağıt uzatıp önümde tuttu, ingilizce kan değerleri raporuydu.
"Sen baygınken, sağlık durumuna bakalım dedik, kan alıp tahlil yaptırdık."
Burnumu dik tutup kağıda bakmaya tenezzül etmedim.
"Bu arada arkamda ki kamera israil askeri hesabında canlı yayın yapıyor. Yani iş birliği yaparsan seni bırakacağımın sözüne tüm dünya şahit olacak."
Kameraya baktım. Sadece bunun için değildi, zaferlerini paylaşıyorlardı. Çatıda olanlara herkes şahit olmuştu, israil tarafından aranıyordum, yani sözde suçlu olduğum için yakalanmam konusunda sert bir baskıya maruz kalmayacaklardı. Dirsek aramda ki ağrı kan aldıklarını doğruluyordu.
"Affedersin ama raporda ne görmem gerektiğinden emin değilim. Hasta mıyım? Beni tedavi ettirmeniz karşılığında gerçekten konuşacağımı mı düşünüyorsun? Kan kusmayı tercih ederim!"
İğrenç bir şekilde gülüp kağıdın altında ki 'Beta HCG=212' kısmını gösterdi. Bunun ne demek olduğunu çok iyi biliyordum!
Sahte bir merhamet ifadesi takındı, "Hamilesin. Seni ve karnında ki bebeğini güvenle ülkene göndermem için yapman gereken tek şey anlatmak."
Düşünceyle gözlerimi kısıp gözlerine baktım. O zafer kazandığını düşünürken benim düşündüğüm tek şey yemi yutmuş gibi davranmak mı, yoksa yüzüne çarpmak mıydı?
"Düşünmek için zamana ihtiyacın var gibi görünüyor."
Yerinden kalkıp masasına oturdu, kamera hâlâ kayıttaydı. Etrafa göz gezdirdim, güvenlik sıkı görünmüyordu, eğer bileğimdeki ipten kurtulursam gece karanlığında kaçabilirdim ya da bu uğurda ölürdüm.
Kameraya baktım, tüm haber kanalları bunu canlı yayınlıyor olmalıydı. Annem kahrolurken Talas suçluluktan boğuluyor olmalıydı. Komutana baktım önünde ki büyük kağıttan bir şeyler işaretliyor, bilgisayara bir şeyler yazıyordu. Belki de bunu fırsata çevirebilirdim. Dikkatle bileğimdeki ipi yoklayıp çözebilir miyim diye baktım ama çok sıkıydı. Kahretsin!
Bazen uyuya kalsamda genel olarak çevreyi gözleyip kaçış planları oluşturdum. Bileğimdeki ipi de gevşetmiş gibi hissediyordum ama yinede hâlâ çok sıkıydı.
Bir sonraki sabah komutanları karşıma gelip oturduğunda kamera hâlâ kayıttaydı.
"Düşündün mü? Kendin için olmasada bebeğin için konuşacak mısın? Eminim kocan bunu anlayışla karşılar, hadi onun kim olduğuyla başlayalım."
Attığı yemi devam ettirmenin bir manası yoktu. "Eğer ortada gerçekten bir bebek olsaydı dahi, kocamda benim gibi konuşmaktansa ikimizin ölmesini tercih ederdi. Yani boşa uğraşma."
Kurnazlıkla gözleri kısıldı, "Hamileliğin beşinci ayına kadar kadınların kanama geçirmeleri sıklıkla rastlanan bir şey. Hamile olmadığına dair bu kadar kesin hüküm vermeni tavsiye etmem."
Mesele kanama değildi ki, bana o anlamda dokunmamasıydı... İkimizde bunun için hazır değildik, olsaydıkta buna vaktimiz yoktu.
Olan zamanları değerlendirseydin sende! Şimdi mızmızlanma.
"Attığın yemi boşa salladın. Asla konuşmayacağım. Allah'ın davası için savaş verenlere ihanet etmektense ölüme ve işkenceye razı olurum. Yani benimle zaman kaybetme, direk işkence merkezlerinize gönder..."
Suratıma sert bir tokat attığında başım yana savruldu. Öfkeyle ona baktığımda, "Belkide seni yem olarak tutuyorumdur. Kocan mutlaka senin için gelecek ve onu yakalayıp sana işkence ederek onu konuşturacağım," dedi.
Buna gerçekten içten bir kahkaha attım. "Kocam asla gelmeyecek. Sevdiği kadın için hatta karnında çocuğunu taşıyor olsaydım bile davasını riske atacak bir hamle yapmazdı. Böylesine bir bencilliği aklının ucundan bile geçirmez... Sanırım ona aşık olmamın sebeplerinden biride bu. Allahın davasını kendi kişisel hisleri uğruna satacak, bunun için risk alacak biri olsaydı; sevdiğim, hayran olduğum, o onurlu güçlü adam olamazdı. Onun gibi binlerce mücahit olmasaydı, siz şu an kan kusuyor, yenilginin hezimetiyle bir kadını konuşturmaya çalışıyor olmazdın. O şerefli adamların varlığına şükürler olsun! Sizi Gazzeye gömecek Muhammed'in ordusu direnişçilere binlerce şükürler olsun! Ey lanetli yahudi, sonunuz geldi! Şeyh Ahmed Yasin'in dediği olacak, seksen yılın laneti onun yetiştirdiği yiğit adamlar sayesinde sizi bulacak! Asla dur..."
Suratıma yumruğu indiğinde dudaklarımdan akan kanın sıcaklığını hissettim. Acıya dişlerimi sıkıp zorlukla gülümseyerek ona baktım.
"Merhamet yolunu denemediğimi söyleyemezsin, reddetmek senin seçimin!"
Arkasında ki askere üstümdekileri çıkarma emri verdiğinde itiraz ederek ona haz vermeyi reddettim. Başımdaki örtüyü çekip alan saçlarımı dağıtan, üstümde ki ceketi makasla kesip çıkarıp beni ince askılı atletimle bırakan askere karşı koymadım.
"Şimdilik bu kadar yeter, canımı sıktıkça üstünden kıyafet eksilmeye devam edecek!"
Öfkeyle çekip gittiğinde asker edepsizce bakıp saçlarıma dokundu "Böylesi bir güzellik, bir arabın altında ziyan oluyor. Söylesene, senin gibi vahşi bir kısrağı zapt etmekte zorlanıyor mu? Bahse varım seni tatmin edemiyordur, gerçek bir erkekle tanışmamışsındır."
Öldürücü bakışlarımı üstüne diktim, yüzüme çok yakındı ama geri çekilmeyi reddederek küçümsercesine baktım. "Gazzenin erkekleri sizdekiler gibi çakma değil, sizin devlet dediğiniz bile çakma! Bebek bezi bağlayarak tankların içinde altlarına yapmıyorlar!"
Saçımı sertçe tutup arkaya çekti, yüzüme iyice yaklaştı, "Sana gerçek erkek nasıl olunur gösteririm."
Alayla güldüm, "Hadi, canlı yayında tüm dünyaya erkekliğinin elleri bağlı bir kadına tecavüz etmekten öteye gidemeyeceğini göster. Erkeklik bununla ölçülüyor olsaydı, tecavüz suç değil övünç eylemi olurdu. Hadi durma, dünyaya neden lanetli bir kavim olduğunuzu bir kere daha ispat et!" Dönüp kameranın yanan kırmızı ışığına baktı sonra saçımı bırakıp ayağa kalkarak karnıma olanca gücüyle tekme attı. İki büklüm olurken acıyla inlememek için dudaklarımı sıkıca birbirine bastırdım. Tüm öfkemi ve kinimi bileğimde ki ipi çözmeye verdim.
Akşam üstü askeri araçla elleri ve ayakları zincirli bir adam getirdiler. Adamcağız harap haldeydi, bir deri bir kemik kalmıştı. Sarı komutanın çadırına götürülürken başını çevirip bana baktı. Bedeninin çökmüşlüğüne inat, gözleri diri bir zekayla parlıyordu. Kemiklerini kırmışlardı, vücudunu dağlamışlardı ama iradesini kıramamışlardı.
Hafifçe başını sallayarak beni selamladı, "Lâ ğalibe illâllah, kızım," dedi Arapça.
Allah'tan başka galip (üstün gelen, zafer sahibi) yoktur, kızım.
Kolunu tutan asker kaburgalarına dirseğini geçirdi, benim gözlerimden bir damla yaş düşerken onun gıkı çıkmadı. Çadıra girdirilirken son kez bana baktı. Adamın siması çok tanıdıktı. Bir yerde gördüm ama nerede?
Acaba esir alınan önemli komutanlardan biri midir?
Belki. Belki de benzetiyorum.
İçeride ibranice adama bir şeyler soruldu, cevap vermedikçe sesleri yükseldi, işkence sesleri yüreğimi dağladı. Kulağımı yırtan darbe sesleri beni içten içten mahvederken adamdan tek bir ses bile çıkmadı. Tahminen bir saat sonra adamı baygın sürüyerek götürdüler.
Gördüğüm düşten yüzüme çarpılan suyla uyandım, başımı kaldırıp Suriye tarafına gri gökyüzüne baktım. Bu nasıl bir rüyaydı? Bilinç altımın umudu mu, yoksa hikmeti olan bir rüya mıydı?
Karşımda oturan sarı komutan baktığım yere bakıp, "Neye bakıyorsun?" diye sordu.
Burnuma gelen kokuyu daha iyi alabilmek için Yemen tarafına başımı çevirip derince nefes aldım, rüyamdaki kokuydu! Bu nasıl mümkün olabilirdi?
"Bu kadar çabuk mu delirdin?"
Üstüme boca edilen su yüzünden havanın soğuğu daha keskin içime işliyor, hafifçe titriyordum. Göz ucumla ona baktım.
"Kokuyu almıyor musun?"
Havayı koklayıp şüpheyle bana baktı, ona dönüp gülümsedim.
"Peygamberimizin bir sözü vardır; Bana, Yemen tarafından Rahman'ın kokusu geliyor." Derince nefes alıp devam ettim "Rahmanın kokusunu taşıyan Yemenli yiğit er'lerin kokusu geliyor, duyumsamıyor musun?" Başımı Şam tarafına çevirip gökyüzüne baktım, "Şamdan yola çıkan kartalları, vadileri aşan bozkurtları görmüyor musun?"
Onları gerçekten görür gibiydim, tıpkı rüyamdaki gibi gökyüzünü kaplıyorlar, vadilerden sel gibi akıyorlardı. Şamdan ve Yemenden gelen iki ordu birleştiğinde kurt kapanı kapanacak tüm israiloğulları arasında kalacaktı. Ya Allah! Peki ya hurma ağacı ve bebek ne anlama geliyordu?
"Açlık ve susuzluktan halüsinasyon görüyorsun. Direniş hakkında vereceğin bilgiler karşılığında sana yiyecek ve su verebilirim."
Aptal! Ciddiyetle ona baktım, "Türklerin bir sözü vardır; Kudüs'e giden yol Şamdan geçer. Buna bir ekleme yapayım; Beytullah'a giden yolda Kudüs'ten geçer. Önce Şam, sonra Kudüs, sonra Beytullah ve Mescid-i Nebevi özgürlüğüne kavuşacak. Yakında Şam özgürleşecek, oradan havalanan kartallar, vadileri aşan Bozkurtlar Filistin de Yemenin er'leriyle buluştuğunda kurt kapanı kapanacak. Ve siz israiloğulları o kapanın arasında çok feci can vereceksiniz!" Delirmişim gibi bana baktığında ona doğru eğildim, "Gördüm sarı komutan, gördüm. Buraya gelen sürüleri gördüm. Ebabilleri, Bozkurtları, Selahaddin'in kartallarını gördüm. Sonunuzu gördüm. Korkunçtu. Haçlı savaşlarında bile bu toprak, bu kadar kana bulanmamıştır. Kurtların keskin dişleri, kartalların keskin pençeleri arasında can verirken kuşların attığı ateş taşlarının yağmur gibi yağdığını gördüm. Helak oluşunuzu gördüm. Seni uyarıyorum, ait olmadığın bir toprak için bu kadar korkunç bir ölüme değmez, aileni böyle bir sona mahkum etmeden onları alıp çek git. Kıta değiştirecek kadar uzağa git, çünkü Orta Doğu'nun uyanan gazabı bu topraklarda tek bir siyonist, tek bir hain, tek bir tasmalı köpek bırakmayacak!"
Komutan söylediklerimle allak bullak olduğunu bir anlığına gösterdikten sonra kahkahasının arkasına saklandı. "Bu topraklarda dökülecek tek kan Müslüman kanıdır." Ayağa kalktı, "Ben gidip biraz kan dökeyim."
Dönüp giderken arkasından bağırdım, "Uyarmadığımı söyleyemezsin sarı komutan!" Kameraya baktım "Kimse uyarmadığımı söyleyemez! Son kaçış rampalarını kaçırdığınızda geri dönüşü olmayacak! Orta Doğu'nun uyanan gazabı hepinizi bulacak! Filistine sessiz, aciz kalan herkesi bulacak!"
Bir sonraki günün izlenim sonuçları; sarı komutanın bilgisayarına taktığı hard disk'in çok önemli olduğu, Türkiye haritasının yanı sıra yanlış görmediysem Lübnan ve Suriye haritası üzerinden bazı planlamalar yapıldığıydı. Masanın üzerindeki üç büyük kağıt rulosu ise Gazze saldırı planlamasıydı, askeri araçlar içindekiler kontrol edilmeden rahatça girip çıktığı için onlardan biriyle hızla kaçabilirdim, güneşliğin altındaki komuta merkezini korumak ve bana gözcülük etmek için sadece iki asker bekliyordu ve onlarda hiçbir şeye dikkat etmeyerek gevşek davranıyorlardı. Şu lanet ipten kurtulursam kaçışım çok kolay olacaktı!
Bunu yapabilirsin! Türkiye için, Filistin için, Allah'ın davası için!
Rüyamın gerçek oluşuna şahit olmak için!
Askerlerden biri yanıma gelip edepsiz bakışlar ve konuşmalar yaptı yine, en büyük eğlenceleri buydu mahlukatların!
"Eminim, arkada ki erkek arkadaşın cinsel ihtiyaçlarını tatmin edebilir. Hapishanelerde erkek mahkumlara yaptıklarınıza göre hem cinslerinize büyük ilgi duyuyorsunuz," dediğimde elinde ki içki şişesini bağlı olduğum direğe vurup içindeki sıvının ve parçaların başımdan dökülmesine neden oldu. Alkolün itici kokusuyla suratımı buruşturmamak için kendimi zor tuttum.
Kırık kısmı boynuma dayayıp kanamasına neden olurken, "Emin ol güzellik, zamanı geldiğinde bu ihtiyaçları seninle karşılayacağım ve her anından eşsiz bir zevk alacağım! Belki iktidarsız kocanın yapamadığını yapar, seni hamile bırakırım," dedi.
İğrenç bir şekilde gülüp arkadaşının yanına gittiğinde elime gelen cam parçasını sıkıca kavradım. İpi ellerimi parçalamak uğruna kesmeye çalıştım, acı karşısında gözlerimden yaşlar hızla düşsede pes etmeyip devam ettim. Acı ne zaman dayanılmaz olmaya başlasa boynumda asılı mermiye bakıp güç alıyordum ama o da yetmemeye başlayınca bir Türk marşı mırıldandım.
"Arşa yükselsin tekbir sesleri
Allah Allah diyerek dönmeyiz geri
Vur ki inlesin zalimin sesi
Yedi cihan duysun hür sesimizi
Şanlı Türkiyem albayrağına
Bağlıyız gönülden canım vatana
Başlar koyar yoluna tüm cihanda
Şu çılgın Türkler hilal uğruna
Haydi Türkiyem Allah aşkına
Tarihe bir daha damga vurmaya
Ey aziz millet vatan namına
Yeniden nesillere ilham olmaya
Malazgirt’te şahlanan Sultan Alparslan
Kuruluş’ta Osman Gazi oluyor bu kan
Fetihlerle müjdelenen Sultan-ı Cihan
Çanakkale meydanında çocuk kahraman.
Nesebinden geliyor yine aynı kan
Dirilişle yeniden yazıyor destan
İ’lâ-yi Kelimetullah bekliyor cihan
İstikamet kızıl elma vermeyiz aman
Malazgirt’te şahlanan Alparslan gibi
Zaferlerle tarih yazan ecdadım gibi
Çağ kapatıp çağ açan ceddimiz gibi
Hedefimiz kızıl elma marş ileri."
Sonunda ip koptuğunda sevinç narası atmamak için kendimi son anda frenledim. Şimdi geriye kalan tek şey doğru zamanı yakalamaktı. Hava kararınca sarı komutan askeri araçla geldi, elinde anahtar yoktu, üstünde bırakmış olmalıydı ve bu benim lehimeydi. Yüzünde kibirli bir gülümsemeyle yorgunca karşımda ki sandalyeye oturdu.
"Bugün sizinkilerden beşini hakladık, belki içlerinden biri kocandır, ne dersin?"
İçim acıyla burkuldu, Allah onlara rahmet eylesin, onlar kazananlardı. Belki bende yakında şehit olurdum.
Dirseklerini dizlerine dayayıp bana doğru eğildi. "Kocan sana hiç dokunmadı değil mi? Bu yüzden hamile olmadığından hiç şüphe etmedin."
Cevap vermedim, tüm kinimi gözlerimden yansıttım.
"Hadi ama cevap ver, gerçekten meraktan soruyorum. Nasıl bir erkek senin gibi her şeyiyle çekici bir kadının sahibi olur da ona dokunmaz?" Sustum ama keyfi yerinde olduğu için iyi bir ruh haliyle benimle uğraşmaya devam etti. "Yani demek istediğim sadece kusursuz güzelliğin, bedeninin baştan çıkarıcı kıvrımları değil. Bakışın, duruşun, tavırların, konuşmaların, zekan...alev alevsin. İnsanı kendine çekiyorsun. Karşı konulmazsın."
Dişlerimi sıkıp dayanmaya çalışsam da işe yaramadı! Onun kadar sakin bir tonda cevapladım.
"Cevabı çok basit, sizi öldürmekle o kadar meşguldü ki, siz çekirge yavrusu gibi önüne düşerken vakit bulmak ise imkansızdı."
Yüzündeki keyif öfkeyle dalgalansa da kendini tutup gülümsedi. "Belki de seni zapt edemeyeceğinin, tatmin edemeyeceğinin gerçeğiyle yüzleşmekten korkmuştur. Aksi durumda bir erkeğin senin varlığına karşı koyması imkansız... Sanırım bunun en büyük kanıtı da eski kocan Kenan Karanzade. Boşanmış olmanıza, yeniden evlenmiş olmana aldırmadan seni bırakmamız için hükmetime baskı yapıyor. Eski kocan seni hâlâ kendine istiyor, km'lerce uzaktan çaba gösteriyor. Şimdi ki kocan ise ne sana dokunmuş, ne seni almak için uğraşıyor."
Onun gibi tatlı tatlı gülümsedim, "Belki de iradesi senden güçlü olduğu için anlamakta zorlanıyorsundur. Ordunda yaşanan tecavüz vakalarının çokluğu da bu iradesizliğin ispatı. Çok şükür, kocamın iradesi o kadar güçlü ki kazanması gereken bir savaşın içindeyken nefsine hakim olup dikkatini dağıtmıyor."
Yüzüme yaklaştı, "Belki tüm ordumun üstünden geçmesine izin vererek iradelerini sağlamlaştırırım."
Yerinden hızla kalkıp çadırına girdi. Rahatlamayla nefes verip fırsat anını kollayarak son planımın üstünden geçtim.
Fırsat ancak sabaha karşı geldi, nöbetteki iki asker horlayarak uyuyordu. Ellerimdeki ipi çözüp sessiz ve hızlı hareket etmeye hazırladım kendimi. Kamera hâlâ kayıttaydı, kalktığım anda çok geçmeden sarı komutana haber uçacaktı. Sırayla ne yapacağımı gözden geçirip ayağa fırlayarak masaya koştum. Kanlı ellerimle masada ki büyük haritaları rulo yapıp hard diski pantolonumun cebine attım, bilgisayarı kablosunda ayırıp onu da kucaklayarak arabaya koşar adım ama sessizce ilerledim.
Tahmin ettiğim gibi anahtar üstündeydi, arabayı çalıştırdığım da bir an arkaya dönüp baktım hâlâ uyuyorlardı, içkiden sızmış olmalılardı aptallar! Yan koltukta işgal kaskı vardı onu alıp başıma geçirdim, geçişte kim olduğumu anlamamaları bana zaman kazandırırdı. Direksiyonu kavrarken ellerimde kapanmaya yüz tutmuş kesikler yeniden açılıp keskin bir ağrı verdi. Derin bir nefes alıp gaza hafifçe bastım. Keşke daha çok araba pratiğim olsaydı.
Keşkelerini azaltman gerekirken çoğaltıyorsun Tanla.
Çok şükür geçiş noktasından başarıyla geçmiştim. Arabanın içine bir göz atmaya gerek bile duymamışlardı, gün doğarken araçlar çıkış yapmaya başlardı ve çok rahattı mahlukatlar. Etrafıma baktığımda nerede olduğumu ve nereye yöneleceğimi hemen anladım. Sevgili kocam Gazze haritasını bana ezberletmişti resmen.
Dikiz aynasından baktığım da kimseyi göremedim, birkaç dakika da peşime takılırlar diye düşünmüştüm.
Arabayı yalpalatıyor olsam da ilerliyordum sonuç olarak, önemli olanda buydu. Güneş doğmaya başladığında gülümsedim, sevdiğim adama kavuşacağım anın heyecanıyla yerimde zor oturdum. Elbette çok sürmedi! Arkamda askeri araçları gördüğümde korkuyla yutkunup gaza bastım. Beş dakikalık yaşanan takipten sonra roketin arkamdaki aracı patlatmasıyla kalbim duracaktı. Ah hayır, bunu düşünmemiştim! Ya beni de vururlarsa?
Başımda ki kaskı çıkartıp pencereyi indirdim, tek ümidim beni görmeleriydi. Şansım ise arkamda ki araçlardan kurtulmuş olmamdı. En azından birinden! Diğerleri çok geçmeden yetişirdi. Bir kaç dakika sonra enkazlardan yol kilitlendi. Hiç düşünmeden arabadan kendimi dışarı attığımda iki aracın varmak üzere olduğunu görüp rulo kağıtları ve bilgisayarı sıkıca tutup koşmaya başladım. Saçlarım rüzgarda savrulup bazen görüşümü engellerken moloz yığınlarının üstünde dengemi kaybetmeden koşmaya çalışıyordum. Dakikalar hızla akıp giderken kaslarım isyan etmeye, ciğerlerim yanmaya başladı ama bir saniye bile durmadım. Duramazdım, elimdekiler ülkem ve direniş için çok önemli olmalıydı. Başımın üstünde dronun belirmesiyle ilk ateş sesini duymam ve kolumda keskin bir acı hissetmem bir oldu! Koluma bakmak için bile durmadım, sıyırmış olmalıydı.
"Eğil!" diyen sesi duyduğumda gözlerimi alan güneşten zorlukla ileri baktım.
"Eğil!"
Bir direniş askeri moloz yükseltinin üstünde omzunda bir roket atarla duruyordu. Bir kez daha "Eğil!" diye bağırdığında emre itaat edip olduğum yere çöküp sıkıca kucağımdakilere sarıldım.
Roket üstümden geçip gittiğinde patlama anını beklemeden ayağa kalkıp koşmaya devam ettim. Patlamanın isabet ettiğini umarak koştum, ileri baktığımda direnişçide bana koşuyordu. Kalbim, direnişçinin Talas olduğunu haykırıyordu, aramızda çok az mesafe kaldığında Filistin gözlerini görüp gülümsedim. Kollarına atılıp, beyaz sabun, misk ve toprak kokusunu derince içime çekmek için sabırsızlanarak kendimi daha hızlı olmaya zorladım.
Dron hala tepemdeydi. Kollarında olmama bir kaç adım kaldığında sırtıma ardı ardına üç bıçak saplanarak beni olduğum yerde acı ve şokla durdurdu. Huzeyfe bana yetişerek ben düşmeden kollarına alarak tuttu, acıyla inlediğimde elini sırtımdan çekti. "Hayır, hayır, hayır! " diyerek beni molozların arasına çekti.
Bıçak değil, üç keskin nişancı kurşunuydu sırtımdaki! Yere çöküp beni kucağına yatırıp saçlarımı yüzümden itti.
"Dayan mucizem, dayan. İyi olacaksın"
Telsiz telefondan hızlı arapçayla konuşurken paniğini saklayamıyordu.
Telefonu bırakıp bana baktı, "Birazdan gelecekler, dayanabilirsin, sen çok güçlüsün, kaderim." Kucağımda hâlâ sıkıca tuttuklarımı hatırladığımda konuşmayı denedim. "Hayır, konuşma. Zorlama kendini. Buradayım, geçecek."
Dron tepemizde dolanırken acıdan zorlukla nefes almaya çalıştım. "Dinle beni... Önemli... Lütfen" Gözleri nemlenip yüzü ızdırap çektiğini gösterirken sessiz kaldı. "Kağıtlar...Gazze savaş...planıyla ilgili... Cebimde...hard disk...al onu...lütfen." Cebime uzanıp hard diski alırken ağzıma gelen kan tadını zorlukla yutkundum.
Bana döndü, "Aldım. Güvendeler, artık kendini zorlama."
Mecburdum, öleceğimi tüm hücrelerimde hissediyordum. "Hard diski...ülkeme vermelisin... Türkiye ile ilgili...planları var... Dışişleri Bakanı...sadece ona...güvenebilirsin... O gerçek...bir bozkurt... Söz ver... Ona vereceğine...söz ver."
Gözlerinden bir damla yaş yüzüme düştü, "Söz veriyorum. Kendi ellerimle ona vereceğime söz veriyorum, mucizem."
Hitabı karşısında gülümsedim "Bana böyle... seslenmeni seviyorum," dediğimde elleriyle yüzümü okşadı.
"Sen mucizenin hayat bulmuş halisin. Şu an güçlü olmana, direnmene ihtiyacım var. Sakın pes etme mucizem, adının hakkını ver."
Elimi zorlukla kaldırıp yeşil kefiyeyle kapalı yüzüne dokundum. "Üzülme... Kendini... suçlayarak ruhuma...azap verme... İstediğimi yaptım...son yaşantım... anlamlıydı ve...şimdi size...bunları getirmeyi...başararak...ölümüm de... anlamlı olacak."
Öleceğim gerçeğini inkar ederek başını salladı, "Hayır, o anlamlı ölümüne daha var. Lütfen, lütfen beni bırakma Tanla."
Gülümsemeye çalıştım ama yaşam bedenimi hızla terk ediyordu. "Cennet bahçesinde...seni bekliyor...olacağım sevgili... Ama acele etmek...yok. Sabırlı...olabilirim." Elim yüzünden kayarken tutup kefiyesinin altından öptü. "Ülkeme...gönderme... atalarımın olduğu...Türk şehit...mezarlığına göm...".
Sözümü kesip acıyla, "Lütfen, lütfen beni bırakma. Sensiz yaşamak zorunda bırakma beni. Omuzlarıma böyle ağır bir yük yükleme, aşkım. Koridorda yürürken ya da medya ofisine girerken seninle karşılaşabileceğimin heyecanı olmadan yaşamak istemiyorum! Odaya sinen kokun olmadan nefes almak istemiyorum! Bırakamazsın! Pes edemezsin! O kırılmaz inatçılığına tutun. O çok övündüğün damarlarında akan kudretli Türk kanına tutun. O kökünü kazımayı hayal ettiğin düşmanlarının öfkesine tutun. Bana ve aşkımıza tutun, yeterki nefes almaya devam et." Gözlerinden akan sıcak yaşlar yanağımı ıslatırken dediklerini yapmayı çok isterdim, en azından onun kadını olacak zamanımın olmasını dilerdim ama mümkün değildi.
Keşke, onunla yapmak istediklerimi ertelemeseydim, tüm zamanlarımızı onunla yeni duyguları deneyimlemek için değerlendirseydim. Kulağıma kurt uluması yankılandığında gökyüzüne baktım, ebabiller ve kartallar başımızın üstünde uçuyordu. Bu sefer halüsinasyon gönderdiğimi biliyordum. Gülümsedim, ben şahit olmayacak olsam da rüyamın gerçekleşeceğini, tüm orta doğunun özgürleşeceğini biliyordum.
"Rüyamın gerçekleşeceğini...biliyorum. Belki...huzurla ölmem...için görmüşümdür... Önce Şam...sonra Kudüs...sonra Beytullah ve... Mescid-i Nebevi...sonra tüm orta doğu...yeniden özgür olacak." Bakışlarımı yaşlı gözlerine çevirdim, "Seni de... gördüm... İslam birliklerinin... birleştiğini gördüm. İkimiz... içinde savaşacaksın ve... kazanacaksın. O bebeği... kurtaracaksın... Söz ver... o güzel bebeği... benim yerime sen... kurtaracaksın..."
Bilincim bulanırken, beni yanında tutmak için panikle sordu, "Hangi bebek?"
Bebeğin hatırasıyla gülümsemek istedim ama başardım mı, emin değilim.
"Ateş ile... çevrelenmiş hurma...ağacının altında...Yeşil kefiyeye... sarılmış... altın saçlı bebek... Gözleri...özgürlük kadar...mavi. Bir kız. Rüyamda...onu kurtarmaya...mecbur hissediyordum. Her şey...buna bağlıymış gibi... 'Erkek olursa...ordu. Kız...olursa devlet...kurarız.' Türklerin...inancını hatırlıyordum. Sanki... Filistin...devleti ona... bağlıymış gibi..."
Gözlerim daha fazla direnemeyip kapandı, beni hafifçe sarstı, "Hayır! Uyuma! Anlat, rüyanı anlat birtanem."
Gözlerimi açmayı denedim ama başaramadım. "Bebeği...kucağıma aldığımda... uyandım... Bu... kadar." Gücüm tamamen bitmiş, zihnimin kapıları hızla tek tek kapanıyordu. "Bebeği... kurtar..."
Son duyduğum şey acılı haykırışıydı.
