6. bölüm · Kader Bağı

5. Bölüm

Anka Kuşu

Filistin’in güneşi, toprağı ve zeytin ağaçları rengindeki gözleri hafifçe aralandı. Göz bebeklerinin çevresindeki minik kahverengi benekler, acının gölgesiyle harmanlanmıştı. Bir an doğrudan bana baktı, ardından hızla bakışlarını kaçırdı.
"Kim olduğumu, ne zamandır biliyorsun?" diye fısıldadı bitkinlikle.
Yaranın üzerine alelacele ve sıkıca bağlanmış kanlı bez parçasını çözmek için dizlerimin üzerinde ona doğru eğildim.
Parmaklarımın ucundaki titremeyi gizlemeye çalışarak, "Seni bu odada ilk gördüğüm andan beri," dedim.
Sesin titriyor kızım, kendini kontrol et!
Düğüm çok sıkı atılmıştı. Çantamdan makasımı çıkarıp kumaşı tek hamlede kestim. Gömleğinin yırtılan kısmını aralayıp yarayı inceledim; mermi delip geçmişti. Çok şükür ki kemiğe zarar vermemiş gibi görünüyordu.
"Başka bir yaran var mı?"
Başını yavaşça iki yana salladı. "Hayır. Diğerleriyle ayrı düştüm. Yukarıdaki görevim henüz bitmediği için tünele inmek istemedim. Seni rahatsız ettim, hakkını helal et."
Çantamdan ilk yardım malzemelerini çıkarırken ona sert bir bakış fırlattım.
"Saçmalama! Buraya ne zaman istersen gelebilirsin. Direnişe yardım etmek benim için bir şereftir."
Özellikle de sana... O karşımda kan kaybederken, Gazze'nin tüm yükü omuzlarıma binmiş gibi hissediyordum.
"Teşekkür ederim."
Pamuğa lavanta suyu damlatarak yarasını titizlikle sterilize ettim.
"Ulaşabildiğim yerlerdeki Türkçe kitaplarım bitti. Sana en son ulaştırdığım kitap elimdeki sonuncuydu, üzgünüm."
Kar maskeli yüzüne baktım. Benimle göz göze gelmekten kaçınmak için gözlerini kapattığını tahmin ettim.
"Sorun değil. Bu kadarı sahip olduğumdan çok daha fazlasıydı. Teşekkür ederim."
İğneye ipliği geçirdim. Hastanede anestezi tükenmişti; dikiş atılırken acıya dayanmak zorundaydı. O muhtemelen dayanırdı ama onun canını yaktığımı bilerek ben buna nasıl katlanacaktım, hiç bilmiyordum. İğneyi soğukkanlı görünmeye çalışarak etinden geçirmeye başladım. Tek bir kası bile titremedi, dudaklarından tek bir inleme dökülmedi. Acılara fazlasıyla alışık olmalıydı. Sırtında üç, karnında iki, kolunda ise iki eski dikiş izi vardı. Evet, onları daha önce tek tek saymıştım.
"Son notum hakkında ne düşünüyorsun?"
Ses tonunda belirgin bir gerginlik ve endişe gizliydi. Benden olumsuz bir yanıt almaktan mı korkuyordu? Beni hayatında bu denli istiyor muydu gerçekten? Kalbimin kurak, gece çölünü andıran tarafı, içimdeki diğer yarım gibi çiçek açma arzusuyla sızladı. Ancak ikimizi de sonunda mutsuz olacağımız bir kadere doğru sürükleyemezdim. Yarasını dikmeyi sürdürürken, kalbimin isyan eden çığlıklarına kulak tıkayıp verebileceğim en doğru cevabı seçtim.
"Duygularını yanlış bir insanda heba ettiğini düşünüyorum. Benim kendime bile hayrım dokunmazken, sana nasıl bir faydam olsun?"
Gözlerini yavaşça araladı ama bakışlarını yine benden kaçırıp tavanın betonuna dikti.
"Kendine haksızlık ediyorsun. Üstelik... Otuz yıllık ömrümde ilk kez böyle duygular hissediyorum, Tanla. Ben... Gönül işlerinden hep uzak durmuş bir adamım. Bu yüzden aramızdaki bağın, Allah'ın bir takdiri olduğuna inanıyorum."
Nasıl yani? Eski karısını hiç sevmemiş miydi? Bu topraklarda görücü usulü evlilikler daha yaygındı, besbelli onunki de öyle bir mecburiyetti.
Neden rahatladın, Tanla?
Sana ne!
Adımı onun tok, vakur sesinden duymak içimdeki tüm fay hatlarını harekete geçiriyordu. Sanki o telaffuz edince kendi adımı daha çok seviyordum adeta.
Bu bir itiraf mı? Sonunda hislerini kabul mü ediyorsun?
Hayır! Yok öyle bir şey, uydurma!
"Belki de ben senin imtihanınım. Hiç bu açıdan baktın mı?"
Derin bir iç çekti: "Baktım ve istişare ettim. İmtihan olmadığına, kalbime lütfedilen bir rahmet olduğuna hükmettim. Seni seven sadece nefsim değil, Tanla. Maneviyatım da kalbine bağlandı. Seni sevmek, imanımı güçlendiriyor."
Onun beni sevdiğini satırlarda okumak başkaydı, canlı olarak kendi sesinden duymak ise bambaşka bir şeydi. Kalbimin etrafına ördüğüm savunma duvarları resmen çatırdıyordu.
"Seni sevmek, imanımı güçlendiriyor." Bu tek bir cümle beni can evimden vuruyor, irademin temellerini kökünden sarsıyordu. Sevmek, bir insanın imanını nasıl güçlendirir? Böyle bir itirafa ne cevap verilir, bilmiyordum. Bu sohbeti uzatmak içimdeki tüm direnci yok edebilirdi. Odaya ilk girdiğim andan beri bastırdığım arzuyu serbest bırakır, göğsüne kapanıp saatlerce ağlardım. Geçmişime, kırgınlıklarıma, Filistin’e, toprağa düşen masumlara ve dünyanın kahredici suskunluğuna hıçkıra hıçkıra ağlar; içimde biriken tüm zehri onun göğsüne akıtırdım. Heybetli omuzları benim bu ağır yükümü taşıyabilir miydi?
Dikiş ipini keskin bir hamlede kestim. Yarasına kantaron yağından sürüp temiz gazlı bezle incitmeden sardım.
"Eğer vaktin varsa, burada biraz dinlenebilirsin."
Kolundaki saate kısa bir bakış attı. "Biraz vaktim var. Fakat dinlenmek değil, seninle konuşmak istiyorum."
Teklifini derhal reddetmeliydim. Yukarıdaki acil serviste işim olduğunu bahane edip bu odadan, onun büyüleyici çekiminden kaçmalıydım.
Tebrik ederim seni; sadist Kenan’dan, emrivakici Nisa Hanım’dan ve otoriter annenden zamanında böyle kaçabilseydin, şimdi bu halde olmazdın kızım!
Bu sefer kaçmayacağım.
Onun gibi temiz ve dürüst bir adam, tüm gerçeği öğrenmeyi hak ediyordu. İçindeki saf duyguyu, benim gibi bir enkazın üzerinde büyütmesine izin veremezdim. Umudunu acımasızca kesmeliydim.
Yerimden kalkıp kanlı pamukları çöpe attım, ellerimi yıkadım. Yanına döndüğümde yer yatağında doğrulmuş, sırtını duvara yaslamıştı. Ben de yatağın en uzak köşesine, aramıza keskin mesafe koyarak oturdum. Bakışlarımı ellerime kenetledim.
"Benim hakkımda bilmediğin şeyler var, Huzeyfe," dedim. Sesim, mahkemede kendi hükmünü veren bir yargıç gibi soğuk çıkmıştı. "Geçmişimin ne kadar kirli, ne kadar günahkâr olduğunu bilmiyorsun. Benim gibi bir kadın... Senin gibi ömrü seccadede ve savaşarak geçmiş bir adama layık değil."
Hiç duraksamadan, kararlılıkla, "Bir insanı geçmişiyle yargılamak asla doğru değildir, Tanla. Dinimiz bunu kesinlikle hoş görmez; biz sadece bugünümüzden sorumluyuz. Benim şu an karşımda gördüğüm kadın bugünün kadını ve o kadın hâlâ değişmek için çırpınıyor. Bana sadece şunu söyle; bir gün eski hayatına dönme ihtimalin var mı?"
Var mıydı? Asla. İslam’ın ruhu teskin eden lezzetli tadını bir kez almışken, yeniden o karanlığa dönemezdim. İnancın taze gücü ruhumda yeni yeni filizlenmişken, o filizleri kendi ellerimle koparamezdim
"Hayır. Dönmek benim için son ihtimal bile olamaz. Ancak temizlenmesi çok zor büyük günahlar işledim. Geçmişimde sevgililerim oldu... Zinaya varan, sınırları aşan birçok eylemde bulundum."
Odanın içine kurşun gibi ağır bir sessizlik çöktü. Ortadoğu’da büyümüş bir erkeği can evinden vuracak zehirli cümleyi kurmuştum. Başka adamlara dokunduğumu, mahremiyetimi çiğnettiğimi açıkça ima etmiştim. Hiç şüphesiz, namus ve iffet denildiğinde onun dünyasında akan sular dururdu. Artık benden de, bu sevdadan da vazgeçerdi. İyiydi işte. Güzeldi. Olması gereken tam olarak buydu.
O zaman neden sol göğsün kafesine dar geliyor, neden hıçkıra hıçkıra ağlamak istiyorsun Tanla?
Kapa çeneni, lanet olasıca, kapa çeneni!
"Geçmişte yaptın. Sen artık o kadın değilsin, Tanla. Kendini böyle hor görmeyi bırak. Beni de gözünde büyütmekten vazgeç, ben de kusursuz değilim. Benim de kendime göre büyük hatalarım var. Duymak mı istiyorsun? Söyleyeyim o halde. Kalbimin hiç ısınmadığı bir kadınla evlendim; bunun yanlış bir karar olduğunu bile bile nikah masasına oturdum. Sonuç ne oldu? Dul kaldı. Boşanma gerekçelerimde haklı olsam bile, ona bu sıfatı yüklediğim için günahına girmiş olmaktan korkuyorum. En başında evliliği kabul ederek büyük bir vebal aldığımı düşünüyorum."
Başımı yavaşça kaldırıp yüzüne baktım. Bakışlarını kendi ellerine dikmişti. Kendine duyduğu öfke yüzünden yumruklarını sıkmıştı. İnanılmazdı ama kendini gerçekten suçluyordu. İslam'da boşanmak günah değildi, helal kılınmış bir haktı ama o yine de vicdan azabı çekiyordu; bir kadına dul sıfatı yüklenmesine sebep olduğu için. İşte karşımda oturan adam bu denli ince ruhlu, bu kadar iyi biriydi. Ve tuhaf bir şekilde, beni hâlâ kendine layık görüyordu. Geçmişte yaptığım hataların hiçbiri umurunda değildi; beni tüm kusurlarımla, her şeyimle kabul etmeye hazırdı.
Boğazım düğümlendi, zorlukla yutkundum. Ona "evet" demeyi, teslim olmayı ne çok isterdim...
Pekiii, bu bir itiraf mı?
Evet, kahrolasıca, al sana itiraf: İstiyorum! Kalbimi korkusuzca onun avuçlarına bırakmak, koca bir ömrü onun dizinin dibinde geçirmek istiyorum. Henüz tam olarak yüzünü bile göremediğim, gerçek adını dahi bilmediğim bu adamı deli gibi istiyorum! Onunla kurabileceğimiz felsefi, tasavvufi, tarihi sohbetleri sadece hayal etmek bile içimi tarifsiz bir sevinçle dolduruyor. Beni gerçekten anlıyor, ruhumu dinliyor. Sadece varlığı bile geçmişten kalan yaralarımı hissizleştirmeye yetiyor. Ama...
Ama o işler öyle kolay değil. Ağır cinsel travmanı aşamama ihtimalin çok yüksek. Adama nefsine yenilip zina işlediğini rahatça söyledin ama sapkın kocanın sana yaptığı... Pardon, kendi iktidarsızlığı yüzünden yapamadıkları için sana acımasızca yaptıklarını itiraf edebilir misin? Sırf bu iğrençlik yüzünden en ufak bir cinsel eylem düşüncesiyle bile nefessiz kalıp panik atak krizlerine girdiğini ona nasıl açıklayacaksın?
Söyleyemem elbette!
İmzaladığım sözleşme olmasaydı dahi, o iğrençlikler kelimelerin taşıyabileceği bir yük değildi. Kenan beni psikolojik olarak öyle bir noktaya sürüklemişti ki, evliyken onunla dışarıya adım atmaya bile korkar hale gelmiştim. Sokakta kazara gözüm bir erkeğe değse, tanıdık bir adam yanımıza gelip medenice selam verse, ayaküstü kısa bir sohbet etsek; eve döndüğümüz an paranoyak krizlere girerdi. Benim o adamla birlikte olmayı hayal ettiğimi, onu arzuladığımı iddia eder, eline aldığı yapay bir erkek organıyla, o adamın bana güya yapacağı şeyleri en ince detayına kadar haykırırdı. Hastalıklı kıskançlık hırsıyla ruhuma ve bedenime işkence ederdi.
"Sana söyleyemeyeceğim, çok kişisel başka bir sebebim daha var, Huzeyfe. Bana güvenmek zorundasın; bizden asla olmaz."
Başını yavaşça kaldırdı ve gözlerini doğrudan gözlerime kenetledi.
"Senden sadece tek bir şey duymak istiyorum. Tek bir net cevap... Söyle bana, hislerim karşılıksız mı Tanla?"
Karşılığını vermeye cesaret edemediğim bu soru karşısında çaresizce başımı öne eğdim. Geçmişimde de asla yalancı bir kadın olmamıştım; şimdi dürüstlüğümü kaybedip yeni bir günaha girmeye hiç niyetim yoktu.
Sırtını dayadığı duvardan yavaşça ayırdı. Sol bileğime sıkıca sardığım askeri bandananın üzerinde iki parmağını usulca gezdirdi.
"Sevdamın karşılığı olduğunu çok iyi biliyorum, kalbimin en derininde hissediyorum Tanla. Bileğindeki bandana ve karşılaşmamıza vesile olan merminin şu an boynunda asılı durması en büyük kanıtlarım."
Gayriihtiyari göğsüme doğru baktım. Ucunu deldirip zincir takarak kolye yaptığım mermi çekirdeği, yeleğimin yakasından çıkmıştı.
Çok fena yakalandın kızım, kaçacak deliğin kalmadı artık.
Onun ruhu okuyan gözlerine bakmaya cesaret edemedim. Hâlâ sol bileğimin üzerinde duran parmaklarına kilitlenip kaldım.
"Allah bizim yazgımızı bir yazmış, tüm varlığım ve ruhum bu kadere iman ediyor. Seni bekleyeceğim Tanla; senin de bu gerçeğe inanacağın, kalbini açacağın güne kadar sabırla, sadakatle bekleyeceğim."
Aklıma üç sabah üst üste gördüğüm rüya sızdı. O adam… Ah saçmalık, bu kadar şanslı biri değilim. Böyle rüyalar görecek ermiş biri hiç değilim.
Dudaklarımdan bir kelime olsun dökülmesini bekledi ama ben inatla sustum. Sessizliğimi kabul edip usulca geri çekildi ve yer yatağından ayağa kalktı; artık gidiyordu.
Kalbimin orta yerine sırılsıklam hazan yağmurları yağarken, ben de onunla birlikte mecburiyetle ayağa kalktım.
"Önümüz Ramazan, bu ay daha çok saldırı olur, lütfen dikkatli ol. Kitap bulursam gönderirim," dedi.
Duvara astığım çizimlerimin ve notlarımın üzerinde parmak uçlarını usulca gezdirdi.
"Kitap bulamazsan da not göndermeye devam etmen mümkün mü?"
Onun hayatta ve sağ salim olduğunu bilmeden tek bir hafta bile geçiremezdim. Yüzüme derin bir şefkatle baktı, ardından bakışlarını masanın üzerinde duran eskiz defterimin kapağına doğru indirdi.
"Elimden geleni yaparım. Allah'a emanet ol, kader yoldaşım."
Kader yoldaşım? Sevdim.
Birlikte olamayacaksanız sevmemen gerekiyor kızım.
Ölüm yakın, biraz mutlu olsak ne olur?
Ya ölmezsen?
"Kudreti ve merhameti sonsuz olan Rabbimize emanetsin, Huzeyfe," diye fısıldayabildim ancak.
İçimdeki devasa ağlama krizi gırtlağıma kadar yükselmişken, sesimin bundan daha yüksek çıkması imkansızdı. İçimdeki sessiz çığlığı hissetmiş gibi, gitmekte bir an tereddüt edip adımlarını yavaşlattı. Fakat sonunda sert disiplini devreye girdi ve kapıya yönelmek zorunda kaldı. Kilidi usulca açıp odadan dışarı süzüldü. Arkasından bakarken içimi bir korku kapladı; acaba bir daha onu sağ salim görebilecek miydim?
***
Tam on gün sonra, Ramazan ayının dördüncü gününde, masamın üzerinde katlanmış bir not ve tek bir dal mavi çiçek buldum. Onun hâlâ hayatta olduğunu bilmenin verdiği hafiflikle gözümden sıcak bir damla yaş süzüldü. Çok şükür Allah'ım, çok şükür.
Ayağına taş değmesin, soğuk tenini üşütmesin, yağmur canını incitmesin. Rabbim, onu ve yoldaşlarını düşman gözlerden sakınsın. Amin.
Mavi çiçeği avuçlarımın arasına alıp narin yapraklarını parmak uçlarımla usulca okşadım. Geçmişimde sayısız şatafatlı çiçek buketleri almıştım; fakat bu tek dal mavi çiçek, o pahalı hediyelerin hepsinden daha kıymetli, çok daha güzeldi. İncitmekten korkarak özenle eskiz defterimin üzerine bıraktım.
Katlanmış kâğıdı sabırsızlıkla açıp artık iyice aşina olduğum el yazısında gözlerimi gezdirdim. Mürekkebin kâğıda tutunuşunu, her bir harfin yazılış biçimini tek tek inceledim. Gözlerimi kapatıp onu bu notu yazarken hayal etmeye çalıştım. Maskesinin ardındaki yüzünün nasıl göründüğünü yeniden merak ettim. Bunun dış görünüşle hiçbir ilgisi yoktu; ben sadece o kadar güzel, o kadar muazzam bir ruhu içinde barındıran dünyevi kabuğu merak ediyordum.
"Bazı ruhlar, evvelden âşinâdır birbirine... Ruhum, ruhunu Kâlû Belâ'dan tanıyor ve otuz yıllık hayatımda hasretle seni arıyordu. Belki ruhunun aradığı benim. Belki hissettiği eksiklik benimle tamamlanacak. Belki ruhun, ruhuma kavuştuğunda huzur bulacak. Yüzünü görmediğin birine duyumsadığın hislerin, başka bir anlamı olabilir mi?"
Boğazım aniden düğümlendi, dizlerimin bağı çözülünce masanın önündeki ahşap sandalyeye çaresizce çöktüm. Üç sabah üst üste gördüğüm o rüya... Böyle bir şey gerçekten mümkün olabilir miydi? İyi ama o bu rüyayı nereden bilebilirdi? Gerçekten de kaderimiz en başından mı yazılmıştı? Biz bu yeryüzünde birbiri için var edilen iki kayıp ruh olabilir miydik? Belki de öyleydik. Fakat öyle olsa bile biz birbirimize çok geç kalmıştık. Kenan'ın açtığı, telafisi imkansız travmalarla çoktan mahvolmuştum ben. Bu kirli dünyada bizim kavuşmamız mümkün değildi. Eğer... Eğer onun bu yazdıkları ilahi bir gerçekse, o halde vuslat için diğer dünyayı beklemek zorundaydık. Tabii eğer günahkar ruhumla cennete girmeyi başarabilirsem... Başarmak zorundaydım. Onun için, kendim için, bizim için daha çok savaşmalı, cenneti ne pahasına olursa olsun kazanmalıydım.
Saçmaladın farkında mısın kızım? İyice masallara kaptırdın kendini. Ne diyeceksin adama? 'Kusura bakma, ben dünyada ağır hasar aldım; eğer beni sabırla beklersen cennette psikolojim düzelince birlikte oluruz' mu yazacaksın nota?
Dünyevi şeyleri tamamen arkasında bırakmış inançlı adam belki de bunu büyük bir anlayışla karşılardı. Fakat böyle bir bekleyiş, onun gibi tertemiz bir ruha karşı yapılacak en büyük haksızlık, en büyük bencillik olurdu.
Eskiz defterimin kenarından temiz bir kâğıt kopardım. Başımı ellerimin arasına alarak loş odanın sessizliğinde uzun uzun düşündüm. Onu tamamen kaybetmeyi, hayatımdan söküp atmayı asla istemiyordum; fakat ona karşı bu denli bencilce davranmaya da hakkım yoktu. Ciğerlerimi yakan derin bir nefes alıp, titreyen parmaklarımla yazmaya koyuldum
"Eğer iddia ettiklerin doğruysa; birbirimize geç kalmış olmamızın acısı, bu fani dünyada ikimizin canını cayır cayır yakacak. Yok, eğer yanılıyorsan; içimizde filizlenen bu hisler zamanın acımasız çarklarında eriyip tarihe karışacak. Ben, bundan sonraki ömrümü sadece Allah'ın davasına adayarak yapayalnız tüketeceğim. Sen ise ömrünü -tüm kalbimle umut ediyorum ki- senin temiz yüreğine yakışacak bir hayat yoldaşını bulup, davanızın yolunda şerefle tüketeceksin. Allah, ikimiz için de en hayırlı olanı nasip eylesin."
Yazdığım son cümleyi, onu bir gün bir başka kadınla yan yana görme ihtimalini düşünmek... Hayatım boyunca hiç tatmadığım, ruhumu zehirleyen vahşi bir kıskançlığı tattırdı bana. İçimdeki dişi kurt, dünyada var olup olmadığından bile emin olmadığım hayali kadını parçalara ayırmak, yok etmek için öfkeyle kıvrandı. Ama hayır, benim buna zerre kadar hakkım yoktu. Yoktu işte!
***
Ağır bir bitkinlikle odama indim. Psikolojik uçurumun tam kenarındaydım. Yukarıda gördüklerim, duyduklarım ve yaşadıklarım artık tahammül sınırlarımı paramparça ediyordu. İçimden koca bir isyanı serbest bırakmak; "Nerede insanlık? Nerede adalet? Nerede bu ümmet?" diye avazım çıktığı kadar haykırmak geliyordu. Eğer sesime cevap alacağımı bilsem, bunu hiç çekinmeden yapardım. Dokuz aydır Gazze, feryadını tüm dünyaya avaz avaz duyurmaya çalışıyordu ama koca bir hiçlikten başka cevap yoktu. Kulakları sağır eden bir sessizlikle, göz göre göre ölüyorduk. Sözde din kardeşimiz olanların kahredici eylemsizliği, sırtımıza haince saplanmış bir hançerden farksızdı. Kendi sızımız yetmiyordu gibi, bir de onların bu utancını sırtlanmıştık. Allah’ın gazabı sizin de üzerinize olsun ey suskun yığınlar! Suskunluğunuz, helakınız olsun!
Yanaklarımdan süzülen sıcak yaşları elimin tersiyle sildim. Sadece yarım saatçik olsun uyuyabilmek ümidiyle yer yatağıma doğru yöneldiğim an, masanın üzerindeki kâğıdı fark ettim.
Yaşıyordu! İyiydi. Çok şükür Allah'ım.
Masanın üzerine bıraktığım vedayı andıran notum, beş gün önce alınmıştı. Bugün bana can suyu olacak tek şey bu kâğıttı. Aslında, bu hayatta bana her koşulda iyi gelecek tek bir kişi vardı; o da tam olarak bu satırların sahibiydi.
Kâğıdı parmaklarımın arasında titreyerek aldım, hızla çeviri yaptım.
"İnsanlar tesadüfen karşılaşmazlar, onları buluşturan Allah'tır; şüphesiz ki Allah, her şeyin en doğrusunu bilendir. Bu sebeple geç kalmış olduğumuza inanmıyorum. En doğru zamanda, en doğru yerde karşılaştık. Sen izin verirsen birbirimize şifa olacağız inşallah. Sen izin verirsen birbirimize yoldaş olacağız inşallah. İzin vermezsen yalnızlıkla ömrümüzü tüketir, cennette buluşuruz. Elhamdülillah, sabırlıyımdır."
İçimdeki bentler tamamen yıkıldı, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. Neye, hangi yarama ağladığımdan bile emin olmadan sadece gözyaşı döktüm. Ruhumdaki tüm birikmişliği akıtırcasına, doyasıya ağladım.
Sonunda bitkin düşüp yer yatağıma uzandım. Bu kez ona hiçbir cevap yazmayacaktım. Çünkü onun kaleme aldığı her bir kelime, kalbimi ve ruhumu yavaş yavaş ele geçiriyordu. Asla gerçekleşmeyecek bir gelecek için umut etme arzusuna kapılıyordum. Fakat biliyordum ki, umut eninde sonunda büyük bir gürültüyle yıkılacaktı. İçimdeki enkazı daha yeni yeni toparlamaya çalışırken, böyle bir yıkımı yeniden göze alamazdım. Kalbimi bir kez daha tehlikeye atacak kadar cesur bir kadın değildim; zaten ona ne diyeceğimi, bu kuşatılmış ruhla ne yazacağımı da hiç bilmiyordum.
***
Aradan koskoca beş gün daha geçmişti. Ben inatla sessiz kalıp hiçbir şey yazmadığım halde, masamın üzerinde yine tanıdık kâğıtlardan birini buldum.
"Allah aynı niyeti olan iki kişiyi ayırmaz. Kalpler niyetlerinde buluşur... Birbirimizin niyeti olma duasıyla..."
Ah be adam, sen benim; en gizli niyetim, en derin duamsın.
Cevap yazmadım. Ne pahasına olursa olsun yazmayacaktım. Ruhum onun yokluğuna isyan etse de, sol göğsüm bu imkansızlığın acısıyla kavrulsa da, tehlikeli yakınlık başlamadan bitmek zorundaydı.
Akşam namazına sığınıp seccademi topladıktan sonra, hemen yukarıdaki kan gölüne, işimin başına döndüm. Huzeyfe öngörüsünde ne kadar da haklıydı; Ramazan ayının girmesiyle birlikte işgalcilerin çok daha vahşi, çok daha ağır saldırıları altında kalmıştık. Lanetli mahluklar, özellikle tam iftar ve sahur vakitlerini kollayarak tepemize ölüm yağdırıyorlardı. Sanki bombaların gölgesinde, sadece yarım bir hurma ve birkaç yudum suyla iftar açıp sahur yapma yoksunluğumuz onlara yetmiyordu!
***
Ramazan ayının on dokuzuncu günü masamda yeni bir not daha buldum. Onun hâlâ hayatta olduğunu bilmenin verdiği huzurla orucumu açtım. İftar sofram sadece biraz su, yarım hurma ve küçük bir parça lavaş ekmeğinden ibaretti ama yine de gönülden şükrettim.
Gün boyu süren açlığın getirdiği hafif baş dönmesi yavaşça azaldığında, kâğıdı elime alıp hemen çeviri yaptım.
"Eğer bir şey senin mutlak kaderinse, dönüp dolaşır yine seni bulur ve senden başkasının asla olamaz... Sen benim bu fani dünyada tevekkül ile, inançla beklediğim en güzel sabrımsın, kader yoldaşım."
Yazgılarımız ilahi bir emirle birleştiği için artık birbirimize ait olduğumuzu dile getiriyor ve beni hâlâ ilk günkü sadakatle beklediğini fısıldıyordu. Sanırım birde sessiz kalıp tek bir cevap bile yazmayışıma tatlı bir sitemde bulunuyordu.
Derinden iç çektim. Bir yanım onun beni böyle adanmışlıkla beklemesi yüzünden sevinçle çırpınırken; diğer yanım, beklediğini asla alamayacağını bildiği için ikimiz adına ağır bir yas tutuyordu. Kendimi tam ortadan ikiye bölünmüş gibi hissediyordum.
Yerimden doğrulup köşede akşam namazını kıldım. Selam verdikten sonra, kalbimin sızısıyla dualarımın en başına onun adını katarak avuçlarımı Allah'a açtım.
***
Annesinin kucağında cayır cayır yanan küçük bir çocuğun ateşini, gül sirkesi ve ateş düşürücü yağ karışımıyla kontrol altına almaya çabalarken yanıma bir başka çocuk yaklaştı. Avucuma katlanmış küçük bir kâğıt sıkıştırdı ve tek bir kelime bile etmeden koşarak uzaklaştı. İçinde ne yazdığını deli gibi merak etsem de notu cebine iliştirdim; önümdeki çocuğun tedavisiyle ilgilenmeyi sürdürdüm
Yetersiz beslenme ve temiz susuzluk, çok yakında önü alınamaz bir salgın hastalık olarak şehre geri dönecekti. Bu felaketin ilk acı belirtilerini ise en savunmasız olanlar, yani çocuklar gösteriyordu. Şifa'nın başhekimi elindeki kısıtlı imkânlarla çırpınıyor; çaresizliğin içinde adeta mucizevi çareler üretmeye çalışıyordu. Tüm dünyaya avaz avaz sesleniyor ama hiçbir karşılık bulamıyordu. Batı dünyası sadece içi boş laflar üretiyor; İslam İşbirliği Teşkilatı ise kınama mesajı yayınlamaktan öteye geçemiyordu. Aciz kuklalar! Sizin helakınız da sahiplerinizin elinden olsun! Dilerim canınızı kolayca teslim edemeyesiniz!
Acil servis öyle nefes kesici bir yoğunluk içindeydi ki, cebimdeki notu tamamen unutup gitmiştim. Ancak ikindi namazı için ufacık bir vakit bulabildiğimde, selam verip seccademi toplarken kâğıt aniden aklıma düştü. Hemen cebimden çıkarıp katlarını açtım. Karşımda onun tanıdık el yazısını görmeyi hiç beklemediğim için içimi ani bir endişe kapladı, kalbim hızla çarpmaya başladı. Acaba başına kötü bir şey mi gelmişti? Keşke notu aldığım an açsaydım; belki de şu an yardıma ihtiyacı vardı, belki de ağır yaralıydı.
Parmaklarım korkudan hafifçe titrerken, nottaki Arapça kelimeleri tercüme ettim.
"İftar vaktinde, kayaların yükseldiği yerde ol."
Kalbime çöken ağır taşın kalkmasıyla, bedenime tatlı bir rahatlama hissi yayıldı, her hücrem karıncalandı. Çok şükür Allah'ım, çok şükür... O hayatta ve iyi.
Durumun hiç parlak görünmüyor, kızım!
Cevap yazmamak işe yaramamıştı. Ne yapacağım? En iyisi bu akşam söylemekti. Detaylara girmeden travmamı ima edebilirim. O vazgeçmezse, ben hiç vazgeçemezdim.
Bence o senden vazgeçse bile, senin ondan vazgeçmeye zerre kadar gücün yok.
Biraz sussan mı artık?