11. bölüm · Kader Bağı
10. Bölüm
Öldüğüne kanaat getirip yasını tuttuğum adamı karşımda görünce; yasaklar, kurallar ve günahlar zihnimden tamamen silinip gitti. Adeta bilincimi yitirmiş gibi koşup boynuna atladım, ona çaresizce, sıkıca sarıldım.
“Öldüğünü düşündüm...” dedim ağlamamı zapt etmeye çalışarak.
“Tanla...” dedi fısıltıyla.
Konuşmasına izin vermeden ona daha da sıkı sarılıp devam ettim. “Yasını tuttum...”
“Tanla...” dedi yine, sesi ilk kez çaresizce titriyordu.
“Seni bir daha asla göremeyeceğimi sandım...”
Boynumda taşıdığım kefiyesinden silinen kokusunu, şimdi doğrudan ondan çılgın bir özlemle içime çektim.
“Tanla, yapma...” dedi nefesi saçlarıma karışırken.
“Çok korktum Huzeyfe! Ölesiye korktum... Neden bana ufacık bir not bile göndermedin?”
Engel olamadığım gözyaşlarım sessizce akarken hıçkırıklarımı omzunda zorlukla bastırmaya çalıştım.
“Tanla...”
“Ne hale geleceğimi hiç mi düşünmedin?”
“Tanla...”
“Bana bu acıyı nasıl yaşattın? Yoksa... Yoksa beni beklemekten vaz mı geçtin?”
“Asla ama...”
“O zaman beni düşündürdüğün kadar çok sevmiyorsun!”
“İnan öyle değil.”
Onu yeniden kaybetmekten korkarcasına boynunu daha da sıkı sardım.
“Nasıl o zaman, nasıl?” diye sordum, burnumu omzuna gömerek.
“Lütfen... Lütfen bırak beni Tanla. Kendimi geçtim; senin benim yüzümden günaha girmene göz yumamam. Mahrem değiliz Tanla,” dedi.
Kollarının iki yanına düz bir şekilde indiğini, bana karşılık verip sarılmamış olduğunu o an dehşetle fark ettim. İçimde uyanan kadınlık gururumun utancı bile, onu bırakmam için yeterli bir sebep olamadı. Çünkü ölümüne korkuyordum, çünkü onu deliler gibi özlemiştim. Ve onun bana sarılmaması, beni reddetmesi değil; cennette sonsuza dek birlikte olabilmemiz içindi. Üstelik beni üzerinden kolayca itip geri çekilebilirdi ama yapmamıştı, bu bile, bana olan sevgisinin kanıtıydı.
“O zaman... O zaman mahrem olalım,” diye fısıldadım.
Kendi dudaklarımdan dökülen cüretkar sözlere kendim de hayretler içinde şaşırmıştım; ama yirmi yedi yıllık ömrümde hiç bu kadar doğru bir şey söylemediğime emindim.
Belimi tutup beni yavaşça geri çekti. Yüzünde, yeşil bir kefiye vardı. Filistin gözleri, nemlenmiş mavi gözlerimde dolandı.
“Gerçekten mi Tanla? Emin misin?” diye sordu.
Kararımı değiştirmemem için gözleriyle kalbime yalvarıyordu sanki. Gülümsedim.
“Eğer sen, benim gibi dik başlı, zor, DEHB zihni yüzünden ciddi saplantıları olan, bir konuya odaklandı mı dünyayı görmeyen, mükemmeliyetçi, kafasının tası attı mı diline hakim olamayan, hasar almış bir kadını ömür boyu kendine bela etmeye eminsen... Ben de sonuna kadar eminim,” dedim.
Bu sözlerimle gözleri saf bir mutlulukla dolup taştı. “Senin gibi muhteşem bir kadını hak edebilmek için ömrüm boyunca elimden gelen her şeyi yapacağım,” dedi. Bir adım geri çekildi, “Bu gece ortalık sakinleştiğinde, nikahımızı kıyacak kişiye gideriz, olur mu?”
Hemen mi? Bu gece mi? Evlilik kelimesi, boğucu bir panik dalgası oluşturdu. Hayır Tanla, sakin ol! O narsist Kenan gibi değil, o seni ruhuyla seviyor.
Ah sonunda evleniyoruz!
Evde kalmış kız kurusu gibi davranıyorsun!
“Olur,” dedim, içimdeki korkuyu gizleyerek gülümsemeye çalışarak. "Neredeydin, neden bana not göndermedin?"
"Gerçekten üzgünüm. Ağır yaralanmıştım, iki gün öncesine kadar kendimde değildim."
Endişeyle baştan aşağı onu süzdüm. İyi görünüyordu. “Peki şimdi nasılsın? Şöyle yatağa otur, daha fazla ayakta kalıp yorma kendini.”
Kumaş üzerinden bileğimi nazikçe tutarak beni de kendiyle birlikte yatağın kenarına çekti, karşılıklı oturduk.
“Şimdi çok daha iyiyim, benim güzel mucizem, endişe etme,” dedi.
Evlilik kararımla ne kadar mutlu olduğu gözlerinden açıkça okunuyordu. Umarım, evlilik sürecimizde de mutlu kalabilirdi. Benim pek umudum olmasa da...
Daha yolun başında olumsuz düşünmeyi bırak kızım ya! Ben bu adama sonuna kadar inanıyorum. Bir kere kimyamız mükemmel tutuyor.
“Peki, birkaç saat sonra evleneceğin adam hakkında öğrenmek istediğin bir şey yok mu?” diye sordu, sesindeki muzip tınıyla.
Hafifçe omuz silktim, “Ben o adamın ruhunu tanıyorum; geri kalan her şey küçük detaylardan ibaret,” dedim.
Gerçekten de onu özüyle tanıyordum ve hiçbir dünyevi bilgi bu hakikati değiştiremezdi.
Alçak sesle güldü, “En azından gerçek adımı bilmek istemez misin?”
“Bu senin kim olduğun gerçeğini değiştirmez, hem nasıl olsa nikah kıyılırken öğreneceğim."
Erkeksi bir kahkaha attı. “Gerçekten çok ilginç bir kadınsın, biliyorsun değil mi?”
Burukça gülümsedim, “Yaralarım dışında pek bir ilginçliğim yok. Sıradan, biriyim,” dedim.
“Bana güven Tanla, sen sıradan olmaktan çok ama çok uzaksın. Başka biri senin yerinde olsaydı; evlilikte ona maddi olarak ne sunabileceğimi merak ederdi. Ne kadar mehir istediğini, alınacak eşyaları ve altınları yahut hangi evde oturmak istediğinin pazarlığını yapardı.”
Sözleriyle kaşlarım çatıldı. Gazze’ye geldiğimden beri birkaç düğüne katılmıştım ve hiçbirinde kadınların böyle detaylara önem verdiğini duymamıştım. Huzeyfe 'başka biri' derken, eski eşini kastediyor olmalı. Onun gibi maneviyata değer veren bir adam; nasıl olmuştu da maddiyata değer veren bir kadınla evlenip beş yıl geçirmişti? Boşanma kararlarına ne sebep olmuştu?
“Senin dışında hiç bir şey istemiyorum, Huzeyfe. Senin olduğun her yer benim evimdir. Harabe bir bina, bir çadır, tünel, hatta sadece aynı gökyüzünün altı bile yeter.”
Bir zamanlar asla böyle bir şey söyleyemez, düşünmezdim bile. Bir zamanlar, bahsettiği kadınlar gibi olmasam da, kendi param, bir mesleğim ve evim var diye kendime güvenerek sıkıntı etmezdim. Kenan ile evliyken; annesi Nisa Hanım giydiğim kıyafetlerin kalitesine burun kıvırdığı için, onların elit aile standartlarına ayak uydurabilmek adına Kenan'ın parasını aşırı pahalı elbiselerde, şatafatlı ev eşyalarında kullanırdım. Boşandığımda hepsini arkamda bırakmış; yanıma sadece kendi emeğimle ödediğim eşyalarımı almıştım. Şimdi ise Gazze’nin barut kokulu harabelerinde paranın ve servetin hiçbir hükmünün geçmediği muazzam yoksunluğu damarlarımda hissederken; İslam’ın, manevi gücüyle maddi olan her şey benim nazarımda da tüm değerini yitirmişti. Bu topraklarda savaş olsa da olmasa da, paranın benim hayatımda ve kalbimde artık mutlak hükmü yoktu. Olursa iyi olur, olmazsa çok şükür derim.
Gözleri buğulandı, “Seni kaderime yazan Allah'a sonsuz şükürler olsun,” dedi.
Bitkin görünüyordu. Aldığı yaralar onu güçsüz düşürmüş olmalı.
"Geceye kadar uyu istersen," dedim şefkatle.
Yatağa bir bakış attı, "Böyle iyiyim. Asıl sen yorgun görünüyorsun, uyu istersen."
Bu geceden sonra birlikte uyuyabilecektik. Ya bu yakınlık, başka yakınlıkların isteğini getirirse? Benim açımdan geleceği kesindi ve bununla baş edebilirim. Ama onun açısından gelirse ona veremeyecek olmanın eksikliğiyle yaşayamazdım. Hata mı yapıyorum?
Başımı olumsuzca salladım, "Bende böyle iyiyim."
Gözlerine baktım, bakışlarını kaçırmıyordu artık.
"Evlenmeden önce beni ailenle tanıştırmayacak mısın?" diye sordum.
"Savaştan bu yana onları görmedim. Benim Ebu Huzeyfe olduğumu bilmemeleri gibi senin kim olduğunu şimdilik bilmemeleri hepimiz için daha güvenli."
Nasıl bilmiyorlar? Yayınlanan videolarda onu tanımadılar mı? İlginç. Ben onu her halükarda tanıyacağımı düşünüyorum.
“Ya annenle baban beni istemezse? Onların onayını almadan böyle bir adım atmak uygun mu sence?”
“Annem, ben on yaşındayken, kız kardeşim ise altı aylık bir bebekken bombardımanda şehit düştü. Babamı da ondan beş yıl sonra şehit verdik. Dayım, yengem, kız kardeşim ve iki kuzenim dışında kimsem yok. Kız kardeşimin seni çok seveceğine ise eminim.”
Sesi, acıyı imanın süzgecinden geçirmiş bir vakarla son derece düz ve sakin çıksa da, gözlerinde titreşen sızı içindeki fırtınayı ele veriyordu. Duruşuyla, sözleriyle, stratejik planlarıyla düşmanı titreten, her taşın altında aranan bu adam, Filistin’in yetim ve öksüzlerinden biriydi. Allah istemedikçe, onları kimse yenemez.
“Nasıl bu kadar eminsin?”
“Onun evlilikteki tek ölçüsü aşktır. Bu duygu ikimizde de var olduğuna göre onun için hiçbir sorun olmaz.”
Fakat hislerime göre, özellikle anmaktan kaçındığı dayısı ve yengesi için durum pek öyle olmayacaktı.
“Kendisi aşk evliliği mi yaptı?” diye sordum.
Başını olumsuzca salladı, “Hayır, evli değil. Annem ve babam büyük bir aşkla evlenmişti, kız kardeşim benden de öyle bir yuva kurmamı bekliyordu ama onu hayal kırıklığına uğrattım. İlk evliliğimi aşktan uzak kurduğum ve onun uyarılarını dinlemediğim için bana hâlâ öfkeli. Bu yüzden şimdi kalbimin sesini dinleyerek karar verdiğimi görünce seni çok sevecektir.”
O kadını hiç sevmediğini bir kez daha duymak içimi rahatlatmıştı. Fakat onu neden sevemediğini hâlâ delice merak ediyordum. Mesele sadece doyumsuz maddi hırsı mıydı?
“Peki, sen annene haber verecek misin?” diye sordu.
Ah, annem! Duyduğu an hiç şüphesiz çıldıracaktı. Örtündüm diye bana demediğini bırakmamıştı, Huzeyfe’yi öğrendiğinde aldığım tüm kararlar için onu suçlayacaktı.
“Şimdilik hayır. Yoksa herkes duyar, senin kim olduğunu araştırmaya kalkarlar.”
“Yani sen de onay almayacaksın?”
Kenan dan sonra annem, Huzeyfe'yi bana asla layık görmezdi. Onun gözünde Kenan gibi nüfuzlu ve zengin bir iş adamı olmayan hiç kimse saygın değildi.
Annenin ne düşüneceğini önemsemeyi bırak Tanla, istediği uslu kız olmayı çoktan bıraktın, kendi kaderini çiziyorsun.
“Annem, benim hayatım hakkında karar verme yetkisini kaybedeli çok uzun zaman oldu,” dedim net bir sesle.
Çantama uzanıp, elma çıkardım. Bir dilim kesip ona uzattım. Sessizce elmamızı yedik ama ikimizin de zihninden eski evliliklerimizin hayaletlerinin geçtiği havada açıkça hissediliyordu. Magazin basınına göre benimki rüya gibi, kusursuz bir düğündü. Aslında Çırağan Sarayı’nda, yerli ve yabancı seçkin bin davetlinin katıldığı görkemli törende, kendimi sahneye fırlatılmış ve rolünü ezbere oynayan bir tiyatro oyuncusu gibi hissetmiştim. Üstümdeki gelinlik dahil hiçbir şey benim seçimim değildi. Doğrusunu söylemek gerekirse pek umursamamıştım, yüksek lisans tezimle daha ilgiliydim.
Gece yarısı geldiğinde, Kudüs’te fotoğraf çektirmek için tasarımını benim planladığım ve anneme diktirdiğim kadife, kırmızı yelekle bol kesim pantolonumu giydim. Kenarlarındaki altın sırmaları kendi ellerimle işlemiştim. Sırtındaki tül detayını sökerek başörtüsü yaptım.
Paravanın arkasından çıktığımda Huzeyfe, “Türk kırmızısı... Sana çok yakışmış,” dedi hayranlıkla.
Türklerin geleneksel gelinlik rengi aslında kırmızıydı. Bu evliliğimin beyazlığa bürünmüş ilk evliliğimden farklı olması için bu rengi seçmiştim.
Göğsümü sıkıştıran öyle gergin bir heyecan içindeydem ki ona kelimelerle cevap veremedim. Dışarıdan beni gören, hayatında ilk kez evlenecek toy bir genç kız sanırdı.
Yüzümdeki gerginliği fark ederek bana doğru yarım adım attı. “Tanla, eğer kendini hazır hissetmiyorsan...”
Sözünü kestim, “Hazırım. Sadece... Böyle heyecanlanabileceğimi hiç düşünmüyordum. Bu kadar doğru hissettirmesini beklemiyordum.”
Gözleri büyük bir mutlulukla ışıldadı, “Dürüst olmak gerekirse senin bana ne kadar doğru hissettirdiğini fark ettiğimde, kalbimin aradığı yoldaşın sen olduğunu anladığımda günlerce etkisinden çıkamadım.”
"Ne zaman oldu?"
“Geçmişi düşününce, seni bu odada ilk gördüğüm an olduğunu anlıyorum. Ama o an sadece dış güzelliğinden kaynaklandığını zannedip nefsime çok kızmıştım. Sonra senden ayrıldığımda içime çöken sıkıntı ve hüzün bana ilk ipucunu vermeliydi ama yine bahaneler buldum. Bir hafta boyunca aklımdan bir an bile çıkmadın, ben yine de direndim. Hatta bu hissi içimden söküp nefsini terbiye etmek için günlerce oruç tuttum, teheccüd namazlarına kalktım. Seni sevdiğimi anlamak haftalarımı aldı; sonra ilk imalı notumu gönderdim,” dedi.
İmalı ilk notu: Ona sarılmak istedim, ama aramızdaki uçurum, köprü kurulamayacak kadar genişti. Burada kast ettiği farklı dünyaların insanı olduğumuz veya imansal uçurum değildi; evlilik için çizdiğim katı çizgiden, inşa ettiğim kale duvarlarında bahsediyordu.
Buna rağmen o da benim gibi inkar etmiş, görmek istememişti. Çünkü o da yaralıydı ve aynı hüsranı yeniden yaşamaktan korkuyordu.
"Umarım bir gün pişman olmazsın."
Kıyafetlerim dikkat çekmesin diye omuzlarıma siyah şal örttüm.
"Sen olmadığın sürece olmayacağım," dedi kararlılıkla.
Yüzünü görmediğim, adını bilmediğim adamla evlenmek için odadan çıktık.
Gazze'nin yıkılmış binaları arasından geçip ücra sokaklarda yürüdük. Şeyh Mahir dedikleri bir alime gidiyorduk; Huzeyfe’nin rüyasında nikahımızı kıyarken gördüğü kişi oymuş.
Tek katlı, mütevazı bir evin kapısında durduk. Bahçede bizi bekleyen iki direnişçi vardı. Yanlarına vardığımızda, onların Huzeyfe’nin yanından bir an bile ayrılmayan arkadaşları olduğunu fark ettim.
Siyah gözlü sert adımlarla öne çıkıp Huzeyfe'ye, “Bir dakika özel olarak konuşabilir miyiz?” diye sordu.
Her ne konuşacaklarsa, Huzeyfe’nin hiç memnun olmadığı derinden verdiği iç çekişinden belli oluyordu. İkisi konuşmak için bahçenin köşesine çekildi.
Bence bu nikah işine kesinlikle karşı.
Bencede. Neden acaba?
Yanımda kalan yeşil gözlü direnişçi, maskesini yukarı sıyırıp yüzünü tamamen açtı.
İçten bir tebessümle, “Ben Affan, yengecim. Posta kuşunuz bendim. Diğeri ise Benat. Üçümüz kardeş gibi büyüyen çocukluk arkadaşlarıyız,” dedi.
“Tanıştığımıza çok memnun oldum Affan. Kitapları ve notları taşıdığın için çok teşekkür ederim,” dedim.
Gülümsemesi genişledi, “Rica ederim yengecim, her zaman,” dedi.
Huzeyfe ve Benat geri döndü.
Huzeyfe, “Hadi içeri girelim,” dedi sükunetle.
Dördümüz birlikte kapıya doğru yürüdük. Affan, ahşap kapıyı üç yumuşak, bir sert vuruşla çaldı. Kapıyı yaşlıca, tombul ve tatlı bir kadın açtı.
“Hoş geldiniz evlatlarım, buyurun geçin,” dedi sevecenlikle.
Üç mücahit sırayla eve girip kadının elini hürmetle öpüp başlarına koydu. Ben de hemen arkalarından onların yaptıklarını tekrarladım.
Kadın bana dönerek, “Sen benimle gel kızım,” dedi.
Eyvah... Damat tarafının ilk barikatına takıldın kızım. Ya içeride seni mülakata alacaklarsa? Nisa cadısı böyle testler çok yapmıştı sana.
Endişeyle Huzeyfe’ye baktım; beni rahatlatan bir tavırla başını salladı. Ondan ayrılmak istemesem de yaşlı kadının peşinden gittim. Küçük, dar bir mutfağa girdik. Kadın emektar çaydanlığa musluktan su doldurup küçük tüpe koydu.
“Talas’ın ani evlilik kararı karşısında beyim Şeyh Mahir ile aynı endişeyi paylaştım; fakat seni görünce tüm korkularım uçup gitti kızım,” dedi.
Dur bir dakika... Talas mı? Kadın az önce ona 'Talas' mı dedi?
Sağır mısın?
Sen değilsen bende değilim!
İsimlerimiz arasındaki ses benzerliğine mi şaşırsam, yoksa ailesinin neden bu ismi seçtiğini anlamaya mı çalışsam, bir an için karar veremedim.
Zihnimdeki tarih kütüphanesinin tozlu rafları saniyeler içinde önüme açıldı. Talas Savaşı, Müslüman Araplar ile Türklerin omuz omuza verip birlik olduğu ilk savaştı. Kırgızistan sınırları içindeki Talas Nehri civarında, 751 yılında Çinlilere karşı yapılan beş günlük muharebe zaferle sonuçlanmıştı. Bu sayede Türkler İslamiyet’i yakından tanımış; kendi gök tanrı inançlarıyla ne kadar benzeştiğini fark ederek kitleler halinde Müslüman olmuşlardı. Bu savaş, Orta Asya'nın Müslümanlaşmasında en büyük dönüm noktasıydı.
Yani Huzeyfe gerçekten Türkmen olabilirdi ve ailesi kesinlikle Türklere bağlı biriydi. Türklerin ve Arapların din bağıyla yeniden omuz omuza çarpışmasını, aralarında güçlü bir ittifak kurulmasını arzuluyorlardı. Bu isteklerini göstermek ya da oğullarının közlenen bağ ateşini yeniden canlandıran biri olmasını umut ettikleri için bu ismi seçmiş olmalıydılar. Vay canına...
Düşüncelerimi toparlayıp, “Endişeniz geçtiği için çok mutlu oldum,” dedim.
Kadın tabaklara kete benzeri bir hamur işi, biraz zeytin, domates ve salatalık koyarken ona yardım ettim.
“Ailenin burada olmadığını biliyorum kızım. Evlilik hakkında sormak istediğin ne varsa, bir anne şefkatiyle cevaplayacağımdan şüphen olmasın,” dedi.
Annemle ilk evliliğim öncesi yaptığımız konuşmayı hatırlayınca, panik atağım kendini gösterdi ve soğuk terler döktüm. İlk gece mutlaka yaşanmalıymış, ertelenmemeliymiş ve o çarşaf saklanmalıymış. Kocamı kendime bağlamanın ilk adımıymış.
Derin bir nefes alıp kendimi sakinleştirdim, “Teşekkür ederim ama bu ilk evliliğim değil.”
Yaşlı kadın duraksayıp bana baktı, “Af buyur kızım, seni incitmek istemedim,” dedi üzüntüyle.
Salatalıkları doğramaya devam ederken, “Siz incitmediniz,” dedim.
Geçmişin kirli hatıraları gözlerimi sızlattı. Kadın bıçağı tutan elimi şefkatle tuttu, ona doğru döndüm ama gözlerine bakamadım.
“Sevginin iyileştiremeyeceği hiçbir incinmişlik yoktur kızım. Talas’ı kundaktan beri tanırım; seni tüm kalbiyle sevdiğini az önce tek bir bakışıyla anladım,” dedi.
Bu işin bu kadar kolay olmayacağını, bazen sevginin her şeyi iyileştirmeye yetmeyeceğini söyleyemedim.
“Onun sevgisi seni, senin sevgin de onu iyileştirecek inşallah. Sevgi, şifası olan bir duygudur,” diye devam etti.
“O benim kadar yaralı değil,” dedim kısık bir sesle.
Kederli bir tebessümle yüzüme baktı, “Görünmeyen yaralar, her zaman en derinde olanlardır kızım. Talas gibi duygularını Rabbine teslim edip susturmuş bir adam, acılarını bilerek çok daha derine gömer. Sen onun sarsılmaz duruşuna bakma, onun da kalbi şifa arıyor.”
Merakla, "Yaraları, sadece evliliği yüzünden mi? Bu kadar kötü ne yaşadı?" diye sordum.
"Hayatın zorluklarının açtığı yaralar gelip geçicidir. Amma bencil, memnuniyetsiz bir kadının bir erkekte açtığı yaralar, başka bir kadının şefkatli sevgisi olmadan iyileşmez."
Anlamıyordum. Huzeyfe o kadını hiç sevmediyse, nasıl bu kadar derinden yaralamış olabilirdi? Ne yapmıştı ona?
“Talas, senin İslamiyet’i ve fıkıh kurallarını henüz yeni öğrenmeye başladığını söyledi kızım. Nikah haklarını biliyor musun?” diye sordu.
Nikah hakları mı? Evlilik sürecinde ve olası bir boşanma anında haklarımdan mı bahsediyordu? Kenan’dan boşanırken avukatımın, Kenan’ın ve hâkiminin tüm ısrarlarına rağmen tek bir kuruş bile kabul etmemiştim. Kenan ile dini nikah kıymadığımız için kadının tam olarak neyi kastettiğinden emin olamadım.
“Ne gibi haklar?” diye sordum.
“Mesela, fıkıhta erkeğe ait olan boşanma talaklarından birini nikah akdinde kendi üzerine talep edebilirsin,” dedi.
İslam hukukunda erkek üç kere ‘boş ol’ diyince boşanmış olunuyordu. Bunlardan birini alabileceğimi bilmiyordum.
“Erkekler aniden öfkelenince bazen ağızlarından çıkanı kulakları duymuyor. Sonra öfkeleri geçip pişman olduklarında iş işten geçmiş oluyor,” diye açıkladı.
“Pişman olurlarsa bir daha yeniden evlenemezler mi?” diye sordum, merakla.
“Eğer kadın meşru bir şekilde başka biriyle evlenip, aralarında tam bir evlilik ilişkisi yaşanıp boşanmadığı sürece, eski kocasıyla bir daha asla nikahlanamaz. Bu sebeple talaklardan birini kadının elinde tutması en güvenli yoldur,” dedi.
Ayy bir erkek için ne zor bir şey.
O da öfkeyle boşamasın!
Acaba Huzeyfe, o kadınla nasıl boşandı? Bir öfke anında mı?
“Anladım,” dedim.
“Ayrıca seninle evliyken, rızan olmadan ikinci bir evlilik yapamayacağını da nikah sözleşmesine şart koşabilirsin,” dedi ve beni tamamen hayretler içinde bıraktı.
Böyle bir durumun rızası mı olur kızım? Hangi kadın böyle bir şeye rıza gösterirdi ki?
“Huz... Talas böyle bir şey yapar mı?” diye sordum.
“Ben kendi adıma gönül rahatlığıyla yapmaz derim amma hayat bu kızım; insanlar değişir, koşullar değişir. Tedbirli olmakta her zaman hayır vardır,” dedi. Böyle bir şey yaparsa onu mahvederdim ama peşinen önlem almak mantıklıydı. “Bu iki madde benim nezdimde çok mühim. Kendine göre başka şartlar da öne sürebilirsin kızım,” diye ekledi.
Peşinen isteyebileceğim şeyleri düşündüm ama bulamadım. Acaba nikahı ertelesek mi?
Hah, bunu bahane edip kaç, tabii!
Aman be, kaçmıyorum!
"Ne gibi şeyler?”
“Talas, endişelerinden bahsetmişti bana, seni nasıl rahatlatabileceğini danışmıştı. Çalışan kadınsın, yemek temizlik yapmayı bilmezmişsin. Yardımcı bir kadın talep edebilirsin, imkanı varsa kabul eder.”
Mantıklı ama o zaten bu konularda çözüm bulmaya açıktı, bunu bir şart olarak dayatmaya gerek görmedim. Üstelik şu an ne bir evimiz vardı ne de savaşın ortasında bunları düşünecek kadar bencildim. Fakat çalışma özgürlüğümü açıkça şarta bağlasam çok daha iyi olacaktı; ileride bunun için bir kısıtlama veya sorun yaşamak istemiyordum.
“Anladım, çok teşekkür ederim,” dedim.
“Ne zaman istersen gelip bana danışabilirsin kızım,” dedi içtenlikle.
Acaba Huzeyfe travmamdan da bahsetmiş miydi? Bununla ilgili bir şey sorsam mıydım? Cinsellik olmadan ne derece karı koca sayılabileceğimizi öğrenmek iyi olurdu. Sorular dilimin ucuna kadar geldi ama kadınlık gururum yüzünden ağzımdan çıkamadı, sustum. Kadın bardaklara sıcak çayları doldurdu.
“Hadi gidelim kızım,” dedi.
Hazırladığımız yiyecek tepsisini elime alıp sessizce peşine takıldım.
