16. bölüm · Kader Bağı

15. Bölüm

Anka Kuşu

Akşam çıkarken annesinin lacivert dışarlılığını giydim, şalını bağlayıp peçesini taktım. Huzeyfe de yüzünü kefiyeyle kapattı. Evden çıkıp beyaz demir kapıyı kapattık. İlerideki gri arabaya baktım, dudaklarım kıvrıldı.
“Var mısın yarışa? Arabaya ilk varan direksiyonu kapar,” dedim.
Arabaya baktı, onunda dudakları kıvrıldı, “Varım ama kaybedersen üzülmek yok.”
Hafif bir kahkaha attım, “Bir yıldır ara vermiş olabilirim ama her sabah koşu yapan birinin karşısında hiç şansın yok.”
Koşu pozisyonu aldık, üç dediğimiz de fırladık. Nefeslerimi düzenli tutmaya çalışarak son sürat koştum. Arabaya ondan yarım metre önce vararak zafer narası attım.
“Abartma, kazanmanın tek sebebi benden hafif olman,” dedi nefes nefese.
Bir an örtündüğümü unutup saçlarımı geriye savurmak niyetiyle elimi kaldırdım, savrulan tek şey şalımın uçuşan ucu oldu. Alışacağım.
“Hiçte bile, nefes ve beden kontrolüyle seni yendim.”
“Hı hı, tabii,” derken anahtarı cebinden çıkarıp bana attı, havada yakaladım.
Bir anahtara bir arabaya baktım.
Hava atman buraya kadardı.
Anahtarı geri ona attım.
“Sen kullan,” dedim.
Gözlerime baktı, “Neden? Hevesliydin.”
Dudaklarımı dişledim, “Ehliyet eğitimi dışında araba kullanmadım, ki bu da dört beş yıl önceydi. Her yer taş ve enkaz iken kendime güvenmiyorum.”
Arabaya baktı, “Araba korkun falan mı var?”
“Hayır. İstanbul trafiğinde araba kullanacak ne sabrım, ne çöpe atacağım zamanım vardı. Taksinin arka koltuğu daha konforluydu, varacağım yere kadar bir çok işimi hallediyordum.”
Yolcu kapısını açtı, “Yinede rahat bir zamanda üstünde çalışalım. Acil bir duruma karşı öğrenmelisin.”
“Peki.”
Koltuğa oturdum, o da direksiyona geçti. Arabayla belli bir yere kadar gidip sonrasını yürüdük. Üç katlı bir binanın demir kapısı önünde durduk, sadece en üst katta belli belirsiz ışık vardı. İstemsizce arkaya dönüp baktım, birkaç metre ötede başka bir üç katlı bina vardı. Dayısı hangi katta oturuyordu acaba?
Bahçeye girdik, bina kapısını açtı, telefonun ışığını yaktı.
“Ayşe anne için asansör yaptırmıştım ama burada elektrik kesik olduğu için çalışmıyor.”
Çok ince düşünceliydi. Merdivenlerin yanındaki kapıyı gösterdi, “Burası benim evim.”
“Diğer taş evde hiç kalmıyor musun sende?”
Merdivenleri çıkarken cevapladı. “Kalıyorum, orayı daha çok seviyorum aslında ama işlerim yüzünden burada daha çok kalıyorum. Buraya on dakikalık uzaklıkta mühendislik ofisim vardı. Şimdi yıkıldı.”
Yıkılan işyerlerin, evlerin, hayatların çetelesi tutulamaz artık Gazze'de.
Üçüncü katta kapıyı çaldı.
Affan, dudaklarında uçarı gülümsemeyle açtı, “Oo kardeşim ve yengem gelmiş, evimizi şereflendirmiş.”
Huzeyfe omzuna dokundu, “Benat geldi mi?”
“Hayır.”
Benim olduğum yerde olmak istememiştir. Koridoru geçip oturma odasına girdik. Koltukta oturan kadın hayal ettiğim kadar yaşlı değildi.
“Hoşgelmişsiniz, sefalar getirmişsiniz evlatlar.” Gözleri bende kaldı, “Gel kızım, gelinimi daha yakından göreyim.”
Karşısına geçip elini öptüm, başıma koydum. “Selamünaleyküm Ayşe teyze.”
Kadın beni yanına çekip oturttu, “Anne de kızım. Ben bu iki delikanlının annesiyim, sende benim gelin kızımsın.”
Sevecenliği karşısında içtenlikle gülümsedim.
Huzeyfe, “Ayşe anne, kimse bilmiyor…” diye söze girdi, Ayşe teyze, “Biliyorum, Affan anlattı,” diye sözünü kesti. “İnatçı Havva’nın gölgesi üstünüze düşmeden evliliğinizi doyasıya yaşayın.”
Anlamayarak Huzeyfe'ye baktım, “Yengemden bahsediyor,” diye açıklık getirdi.
Yengesini iyice merak ettim.
Ayşe Teyze, “Yengesi ya tabii, güya sana analık yaptı, analık hakkım var der de, onca yıl ne çektiğini görmek istemez, olur öyle şeyler der geçiştirir,” dedi.
Nisa hanımdan daha fena olamaz kızım, korkma.
Kadından korkmuyorum, kendimden korkuyorum. Beni çileden çıkarırsa kendime hakim olamam. Huzeyfe ne der o zaman?
Kenan’ın hakkını yiyemeyeceğimiz tek konu: Hep senin tarafını tutardı.
Tutmasaydı da, bana onca şeyi yaşatmasaydı.
“Affan, hadi misafirlerimize çaylarını, ikramlarını getir.”
Elimiz boş geldiğimiz için mahçup hissettim kendimi.
“Bende senin dizine bakayım, Ayşe anne.”
Huzeyfe de kalktı, “Sizi yalnız bırakayım,” diyerek odadan çıktı.
Ayşe teyzenin önünde diz çöktüm. “Affan doktor olmadığını, doktor kadar bildiğini söyledi, kızım.”
Gülümsedim, “Abartmış. Eski tıp konusunda kanatince bilgim var diyelim.”
Eteğini sıyırıp dizlerine baktım, kaldırıp indirdim, büktüm.
“Diz kapaklarında ki sıvı neredeyse tükenmiş, kıkırdak yapı çok incelmiş, Ayşe anne.”
Huzeyfe, “Gelebilir miyiz?” diye seslendi.
Ayşe Teyzenin eteğini düzeltip yanına oturdum, “Gelin.”
Çaylar ve iki tabakla döndüler. Huzeyfe çayımı verip yanıma oturdu.
Affan annesinin yanına oturup, “Çaresi var mı, yengem?” diye sordu.
“İnşallah. Kuyruk yağı, balmumu, hardal tohumu, nane yağı, çınar yaprağına ihtiyacım olacak, bir de en önemlisi sülük. Bulabilir misiniz?”
Affan, “Diğerlerini Allah'ın izniyle buluruz ama sülüğü nerden buluruz bilemedim,” dedi
“İşgal devleti, Türkiye'den en iyi sülükleri alıyorlarmış. Belki orada bulunur.”
Huzeyfe, “Ben hallederim, inşallah,” dedi.
Çayımızı içtik, gözleme yedikten sonra kalkalım dedik, Ayşe Teyze karşı çıktı.
“Olmaz öyle şey, burada kalın. Ben gelinimi hastane bodrumlarında bırakamam. Toplayın eşyalarını bende kalsın, kızıma, Talas’ımın emanetine gözüm gibi bakarım.”
“Ayşe anne, hastanede insanlara yardım ediyorum, orada kalmak benim için daha iyi oluyor,” dedim.
“Ee tamam, sabah git, akşam evine gel.”
“En çok akşam bombalama oluyor.”
“Hiç dinlenmiyor, yemek yemiyor, banyo yapmıyor musun, kızım? Gel bunları burada yap, birbirimize de yoldaş oluruz.”
Huzeyfe'ye baktım.
“Fikrimi soracak olursan, kalmanı isterim, ikinizde yalnız kalmazsınız, aklımız daha az sizde kalır. Yinede sen bilirsin,” dedi.
“Ya biri… Ailen, beni görür kim olduğumu sorgularsa?”
Ayşe Teyze, “Kim ne diyecekmiş. Kızım diyeceğim konu kapanacak,” dedi.
Onu kırmak istemiyordum ama başka birinin evinde rahat edemezdim. Hastane odam, küçük, havasız ve ev konforundan uzaktı, fakat benim odam diyeceğim bir yerdi.
“Peki, tedavi sürecin boyunca kalacağım, sonrası Allah kerim.”
Bizim için bir oda açtılar, yer yatağı serdik. Kıyafetlerimin bir kısmından kurtulup battaniyenin altına girdim. Huzeyfe de yanıma yattı.
“Rahat etmeyeceksin değil mi?” diye sordu.
“Biraz. İdare ederim.”
“Dün de rahatsızdın.”
Ayy, çocuklu rüyadan daha fazlasını konuşmuşsun, Tanla.
“Ne dedim?” diye sordum.
“Evini özlediğini söyledin.”
Evimi gerçekten özledim. Zevkime göre özenle döşemiş, her ayrıntıyla bizzat ilgilenmiştim. En önemlisi hepsi benimdi, her bir yerinde kendi paramın emeği vardı. Kendi düzenim vardı.
“Kendime ait olmayan bir yerde rahat kalamıyorum, çok uzun zamandır doğup büyüdüğüm evde, annemde de kalamıyordum.”
“Taş ev senin evin, sana ait. Benim olan her şey senin.”
“Biliyorum. Sadece zamana ihtiyacım var.”
Asıl gerçek; kendimi karısı gibi hissetmiyorum, arkadaş gibiyiz. Bu yüzden üzerinde hak göremiyorum. Bunu ona söyleyemezdim, karşı çıkardı ve üzülürdü.
Ona dönüp sarıldım, kolunu etrafıma sardı.

Sabah namazından önce tuvalete uyandım ve susamıştım ama odadan çıkmaya çekindim. Bir süre yatakta döndüm, Huzeyfe'nin namaza uyanmasını bekledim. Bir kez daha döndüğümde kıpırdanmama uyandı.
“Namaz saati mi girdi?” diye sordu.
“Hayır, daha bir saat var.” Kolunu belime sarıp burnumun ucuna küçük bir öpücük kondurarak nefesimi tekletti, ardından gözlerini tekrar kapattı. Daha fazla dayanamadım, “Uykunu kaçırmayacaksam benimle tuvalete gelir misin? Ve su almaya?”
Gözlerini açıp birkaç saniye dikkatle bana baktı, yataktan doğruldu. Üstüme annesinin uzun kollu tuniğini giyip başımı örttüm. Tuvaletten çıkana kadar kapıda bekledi.
Birlikte mutfağa girerken, “Teşekkür ederim,” diye fısıldadım.
“Kahve içer misin?” diye sordu.
Onunda uykusunu kaçırmıştım.
Mahcubiyetle, “Olur,” dedim.
Suyumu içerken kendi evi gibi rahatlıkla dolaptan kahve ve cezve aldı, ikimize kahve yaptı.
Balkon kapısını açıp dışarı baktım, hava serindi ama hâlâ ayaza dönmemişti. Denizin tuzlu kokusu burnuma doldu. Eğer hava aydınlık olsaydı, Gazze denizinin muhteşem maviliğini görürdüm. Bana, insan bu şehrin verdiği huzurla yaşlanmaz gibi geliyor.
“Balkonda içelim mi?”
“Olur, birtanem.”
Fincanları alıp balkonda karşılıklı oturduk. Güzel bir andı. Fotoğraf çekilmeye değerdi. Fenerini söndürdüğüm telefonu alıp fincanlarımızın birkaç kare fotoğrafını çektim. Sonra onun yüzünü almadan selfie çektim.
Mutlu anlar hakkında söylediklerimi hatırlayarak, “Mutlu olmana sevindim,” dedi.
Uzanıp yanağını öptüm, “Sen varken ben her zaman mutlu olurum, sevgili.”
Kahvelerimizi yudumladık.
“Burada rahat edemedin, zor uykuya daldın ve normalde olduğundan daha hareketliydin. Ayşe anneyle ben konuşurum sabah, dinlenemeyeceksen burada kalmanın anlamı yok, o da üzülür seni öyle görürse,” dedi.
“Kırmak istemiyorum, çok yalnız olduğu belli, ben idare ederim gerçekten.”
“Aşağıdaki evimizde kalsan daha kısa sürede alışır mısın?”
Yani… bilemiyorum.
“Ailen evde birinin kaldığını anlar.” Elini tuttum, “Beni bu kadar düşünmeyi bırakır mısın? Çocuk değilim, Talas.”
“Çok acele ediyorum değil mi? Normalde hiç böyle biri değilim… Ben iyi ve mutlu olmanı istiyorum.”
Elini sıktım, “Ben iyi ve mutluyum zaten. Bırak, konfordan uzak kalıp nefsimi terbiye edeyim. Bir zamanlar ne kadar şımarık olduğumu tahmin bile edemezsin.”
Gözlerini kaçırıp geceye baktı, “Aslında tahmin edebilirim ve kendine haksızlık ettiğini, yerden yere vurarak hırpaladığını rahatça söyleyebilirim.”
Benden daha iyi beni tanıyacak değil ya.
Masaj salonuna gitmeden bir ay geçirmediğini, jakuzi olmayan hiçbir evde ve otelde kalmadığını, işe gitmeden her sabah kuaföre uğrayıp saçlarını yaptırdığını bilmiyor tabii.
“Bende tam aksini söyleyebilirim. Televizyonlarda, konferans kayıtlarında veya magazin haberlerinden beni tanıman imkansız.”
Kahvesini içerken gözlerinde anlam veremediğim bir meydan okumayla bana baktı. “Suriyeyi hatırlıyor musun?”
Anlamayarak, “Suriye tarihini mi? Evet hatırlıyorum,” dedim.
Suyumu aldım. “Hayır, Suriye de geçirdiğin üç günü?” dediğinde bardak dudaklarımda, gözlerim gözlerinde dondu.
Oha kızım, nereden biliyor?
Kimse, Suriye'ye gittiğimi bilmiyordu!
Yasadışı yollarla girip çıkmıştım. Türkmen aşiretinden aldığım hatırat banka kasamda duruyordu. Biri öyle bir hatıratın ve çok daha fazla belgenin bende olduğunu bilirse; başıma türlü şeyler gelebilir, suikaste uğrayabilir, devlet öğrenirse kasama el koyabilir, belki soruşturma başlatabilir. Kenan onun hakkında olanları bilirse bu sefer beni kesinlikle öldürür.
Şimdi yalan söylemek ve söylememek arasında kaldım.
Saçmalama kızım, o senin kocan!
İyi de benim Suriye'ye gittiğimi nereden biliyor? Bana yem atıyor olabilir mi?
Kasada tuttuklarının bilinme korkusu seni paranoyak yapıyor, kendine gel!
Elbette yapacak, onca topladığım hatıratın içeriği bilinirse… Hele bir de başladığım kitap, kesin öldürülürüm!
“Bir şey söylemeyecek misin? Birlikte geçirdiğimiz iki günü hatırlıyor musun?”
Ne?
Birlikte dedi! Ne zaman birlikte iki gün geçirdiniz, kızım?
Bilmiyorum!
Zorlukla, “Ne demek istediğini anlamıyorum,” diyebildim.
Ama aklım dört yıl öncesinde dolaşıyordu. Camiye atılan füze, kulak patlatan ses, taş parçaları, toz bulutu, bağıran insanlar, yüzü kapalı bir adamın şoktan dona kalmış beni geriye çekişi, sayıklamalarım... ‘Burası cami. İbadethane vurmak cenevre yasalarına, savaş kurallarına aykırı. Ruslar mı yaptı? Amerikalılar mı? Neden?’ Hiçbiri değildi. O adam beni uzaklaştırmış, bir binanın tepesinden olay yerine gelen, hayatta kalanları başlarından vuran, işkence yapan; bunları yaparken Allah'ın adını haykıran sözde müslümanları bana izletmişti. Söylediği sözler kulağımda çınladı, ‘İşte sana; müslümanların neden bölündüğünün, neden güçlerini kaybettiklerinin cevabı. Söyle bana; bu müslüman kılıklıkları görüp İslam’ın nuruna teslim olur muydun? İşte Osmanlı, bunlar yüzünden yıkıldı.’
Keskin bir nefes çektim içime, “O Filistinli Türkmen mücahit sendin!”
Gülümsedi, “Bendim.”
Kafa mı buluyor benimle?
Sinirimi kontrol edemedim, “Bunu bana ne zaman söylemeyi planlıyordun, Huzeyfe?!” diye çıkıştım.
“Bilmiyorum. Durduk yere söylemek anlamsız geldi.”
“Anlamsız mı geldi? Daha önce iki kere karşılaşmışız! Başka karşılaşmamız var mı?”
Tepkimden endişe duyduğu sesine yansıdı. “Mısır'da, bir konferans için geldiğinde salondaydım. Çıkışta karşılaştık, bana bakıp yanımdan geçtin.”
Kenan ile sevgiliyken, yüksek lisansın son döneminde gerçekleşen Mısırdaki konferansı hatırlıyordum. İlk kitabım beklenmeyecek kadar ilgi görmüş, satış rekorları kırmıştı. İlk konferans davetim Mısırdan gelmişti, konusu Medeniyetlerin başlangıcıydı. Ama onu hatırlayamadım.
Ayağa kalktım, duygularımı kontrol altına almak için balkonu sertçe adımladım.
“Tanla, bu kadar önemseyeceğini bilmiyordum, canım.”
Durup ona döndüm, “Defalarca birbirimizi teğet geçmemiz ve şimdi evli olmamız senin için önemsiz mi? Birbirimizin kaderi olduğuna sen daha çok inanırken hemde? Belki, yazgımız çok daha önce başlamalıydı? O zaman durup birbirimize baksaydık, aşık olsaydık, karşında travmalarla dolu bir kadın olmayacaktı! Gerçekten karı koca olabilecektik!”
Ayağa kalkıp yanıma geldi, yüzümü şefkatle avuçları arasına aldı. “Tüm yaşananlar Allah'ın takdiri, mucizem. O istemediği sürece yaprak bile kıpırdamaz.” Alnımdan öptü, gözlerimin içine baktı. “O zaman sana aşık olamazdım, olmak istemezdim, duygularıma yenilmezdim. O zamanlar iki farklı dünyanın insanıydık, canımın içi. Kalplerimiz birleşse; inançlarımız, hayat görüşlerimiz, beklentilerimiz birleşmez, bir ilişki yürütemezdik. En doğru zamanda aşık olduk.”
Gözlerimden akmak isteyen yaşları tuttum, “Belki ben seninle değişirdim,” dedim fısıltıyla.
“Ama ikimizde olgunlaşmamış olurduk. Allah korusun, haklı sebeplerle değil, kalbim sana kaydığı için boşanmış olarak çok büyük günaha girerdim.”
Ah, o zamanlar evliydi! Kalbi bana kaysa bile boşanmazdı, o öyle bir adam değildi. Aşkını kalbine gömer, karısına sadık kalırdı.
“Özür dilerim. Ben… Ben o yılların ve kaderimin değişebileceğini düşününce kendimi kaybettim.”
Yanağımı okşadı, “Eğer çok daha önce seni bulmuş olsaydım, senin değerini bu kadar bilmezdim, Tanla. Bir kadının nasıl olması gerektiğini, bir kadının nasıl hissettirmesi gerektiğini anlayamazdım. Allah şahidim, sen bana sevgiyi hissettiren, sevmeyi öğreten tek kadınsın.”
Gözlerimi gözlerinden kaçırdım, “Suriye sınırını geçip Lübnan da ayrıldığımızda seninle gelmek istemiştim,” diye itirafta bulundum.
Bu çok utanç verici!
Abartma, evli değil nişanlıydın o dönem ve içten içe kaçacak bir yer arıyordun zaten.
Sessizliği uzayınca bakışlarımı kaldırıp gözlerine baktım.
“Neden? Bilmeden sana yanlış bir izlenim mi verdim?”
Başımı iki yana salladım, “Hayır. Senin yanında kendimi güvende hissediyordum. Kimse bana dokunamazmış gibi. Ve iki günde yaptıklarından ve konuşmalarından etkilenmiştim. Bana dünyanın, hayatın hiç bilmediğim, bambaşka bir yüzünü gösterdin.”
Elimi tutup sandalyeye çekti, ben oturduktan sonra karşıma oturdu.
“Konumuzun en başına dönecek olursak, Suriye'de geçirdiğimiz iki günde gördüklerim, kendini haksızca hırpaladığını bana gösteriyor. Cami bombalandığında seni zorla uzaklaştırmasaydım, insanlara yardım etmeye çalışırken yakalanacak, bahsedilen korkunç hapishanelerden birine götürülerek kayıplara karışacaktın. Bunu bilmene rağmen bana direndin. Lübnan sınırına ilerlerken teröristlerin baskın yaptığı evdeki kadınlarla, çocuklarla nasıl şefkatle ilgilendiğini, onlar için içtenlikle gözyaşı döktüğünü gördüm. O gün anladım ki; olduğun kişi dünyanın diğer yüzünü bilmediğin için, nişanlandığın adamın siyonistleri destekleyen gerçek yüzünü bilmediğin için onunla birlikteydin. Ve anladım ki, bir gün gerçeği bulacak, peşine düşecektin. Lübnan da ayrılırken senin için dua ettim, Allah’ım ona merhametli davran, Allah'ım gerçekler karşısında ona güç ver, onun kalp gözünü aç, feraset sahibi biri kıl, Allah’ım onu İslamla şereflendir, dedim.”
İsyan etmiş olmamak için merhametli davranmadığını söyleyemedim. Allah’ın benim bilmediğim bir şeyi bildiğine, o yılları yaşamak zorunda olduğuma eminim ama bir parça kırgınlık hissetmekten kendimi alamıyordum.
“Yaşanılan her kötü şey bizim imtihanımız, bizi bugün olduğumuz kişi yapan sınavlar, Tanla. Bende çok zor zamanlar geçirdim, lakin pişman değilim. O zamanlar beni sana hazırladı, Rabbimin yazgısına binlerce şükür olsun.”
Burnumu çektim, “Çok ağır sınavlardı.”
“Ama başardık. Sınavları geçtik, bugün buradayız, birlikteyiz.”
“Bana söylemediğin, bilmem gereken başka bir şey var mı?”
Huzursuzca kıpırdandı, “Sanırım var. Ama bunun doğrudan seninle alakası yok. O günlerle yüzleşmeye hazır olduğumda anlatmam için bana zaman verir misin?”
Gözlerindeki bakış çok kırılgandı, üstüne gidersem büyük bir yarayı deşecek, onu kanatacaktım sanki.
Merakıma rağmen onun için, “Olur,” dedim.
Boynuna sarılıp uzunca bir süre öyle kaldım. Yollarımız defalarca kesişmişti. Bu nasıl bir kaderdi böyle?
“Söyle bakalım, gerçekten karı koca olmadığımızı mı düşünüyorsun?”
Geri çekildim, suçlulukla elime baktım.
“Karı koca olmanın temel gerekliliği vardır.”
“Bunu çözdük sanıyordum.”
İç çektim, “Çözmedik, ben sana olan aşkıma, seni kaybetme korkuma yenildim.”
“Seni nasıl ikna edebilirim, Tanla? Sorun ettiğin şey, gerçekten sorun değil.”
Kadınlık gururumun incinmesi ile sinirlerim yükseldi, bu sefer bastırmayı başardım.
“Ama sorun etmemen de ayrı sorun, Talas. Delice biliyorum ama inciniyorum.”
Sabırla, “Daha açıklayıcı olabilir misin?” diye sordu.
Artık evliydik, birbirimize mahrem olduğumuza göre daha açık konuşabilirim.
“Beni istemediğin… Arzulamadığın için kadınlığım inciniyor. Fakat arzuluyor olsaydın ve ben bunu karşılayamasaydım bu sefer suçluluk azabıyla kahrolurdum.” Çekinerek gözlerine baktım, “Dengesiz bir ruh hastasıyım.”
“Öyle olduğunu düşünmüyorum.” Bir kaç saniye düşündü, “Sen çok güzel bir kadınsın, Tanla. Ben… Seni arzuluyorum. Ama seninle geçen her anım arzularımdan daha önemli olduğu için sorun etmiyorum.”
İşte bunu anlamıyorum. Aşkının, bir erkeğin en temel ihtiyacından daha büyük olmasını aklım almıyor. Daha önce böyle bir şey ne gördüm, ne duydum.
“Anlamıyorum, Talas. Erkekler için o eylemin çok kritik önemde olduğunu biliyorum.”
Gülümsedi, “Bahsettiğin şey, geldiğin diğer dünya için geçerli. Benim dünyamda aşkın yanında böyle bir ihtiyaç değersiz.” Elimi öptü, “Babamla annem iki yıl aynı yatağı paylaşmamış mesela.”
Hayretle, “Nasıl yani?” diye sordum.
Ciddileşti, “Sana anlatacağım ama söz ver, kız kardeşimle tanıştığında ona bundan bahsetmeyeceksin. Annemin yaşadıklarını taşıyamaz.”
Başımla onayladım, “Elbette, söz veriyorum.”
Geriye çekilip biraz su içti. Her ne anlatacaksa, onun için çok zor olacaktı.
“Annem, Suriye'de büyük bir arap aşiretin kızıydı. On yaşında annesiyle pazara gittiğinde ona daha önce göz koyan bir militan tarafından kaçırıldı, bir eve kapatılıp bir yıl boyunca tecavüze uğradı. Daha sonra adam onu hapishaneye satıyor, iki yıl boyunca orada çok ağır işkence ve toplu tecavüzlere maruz kalıyor. Babası, yani dedem izini bulduğunda kızını almak için servet döküyor. Ama aldığı kız, kaybettiği kızıyla aynı kişi değil. Bedenen ve ruhen ağır yaralı.”
Annesiyle bu denli benzerliğimiz, onun benden daha ağır cinsel saldırıya uğramış olması… Gözlerimden bir damla yaş düştü.
“Dayım; duyduğu her sese sıçrayarak ağlar, uyuyamaz, uyuduğunda çığlık çığlığa uyanır, kimsenin ona dokunmasına izin vermezdi, diye anlattı o günleri. Dedem çareyi ülkesini terk etmekte görüp Mısıra taşınmakta bulmuş. Ama oranın yönetiminden memnun değildi ve İslami direnişe uzak kalmak istemeyerek Gazze’ye geçmişler. Annem biraz iyi olmuş, artık çığlık atmıyormuş, fakat hâlâ kimsenin ona dokunmasına izin vermiyormuş. Bu yüzden okula gitmeyip dışarıdan okudu. Yanında dedem veya dayım yokken ve mecbur değilse hiç evden çıkmadı. On beş yaşına geldiğinde istemeye gelmek isteyenler olmuş, hepsi kapıdan çevrilmişti. Belki annem daha iyi olur, bir gün evlenebilir, dile düşmesin diye kimseye durumundan bahsetmemişler. Annem on beş yaşındayken dedem ve dayımla çarşıya çıkıyor, o sırada direnişin mitingi var, katılalım diyorlar. Annem ikisinin ortasında diğer insanlara temas etmeden duruyor. Dedem o zamanlar bir yıldır Filistinde olduğu için direniş nezdinde yarı güvene sahip. Mitingde konuşma yapmak için babam geliyor ve annemi ilk kez orada görüyor, göz göze geldiklerinde anneme gönül düşürüyor.” Gülümseyerek devam etti, “O günden sonra kaleyi içten fethetmek, onları tanımak amacıyla dedeme ve dayıma yaklaşıyor babam. Zamanla annemin ailesi direnişin içine daha çok giriyor, dedem direniş için sınırdan malzeme geçiriyor. Bu sırada annemin talipleri artıyor, babam yaklaşık altı ay sonra onu görme isteğine yenilip evlerine davetsiz gidiyor, o günden sonrada gitmeye devam ediyor. Tabii aynı zamanda babaannemde babama gelin bakıyor. Fakat babam, annesine annemden bahsedemiyor, çünkü babaannem Türkmen bir kız istiyor.” Güldü, “Allah affetsin babaannem, senin bir zamanlar olduğundan daha ırkçı biriydi. Halaskar soyunu saf Türk tutmakta inatçıydı. Bu sebeple de anneme az çektirmemiş. Babamda anneme kadar Türkmen bir kızla evleneceğini düşünüyormuş. Neyse. Dayım der ki; baban geldikçe bir süre sonra fark ettim ki kız kardeşim Hamza’ya kapı arasından, perde arkasından bakıyor. Kardeşimin bu genç yiğit komutana gönül düşürdüğünü anlayarak sevindim, ama olmayacak iş olduğu için onun için üzüldüm. Kardeşim hâlâ ona dokunulduğunda deliye dönüyor, banyoya girerek saatlerce derisini soyarcasına keseliyordu kendini. Hemde herkes Nurhan Halaskar'ın Türk gelin aradığını bilirdi, biz ise saf araptık. Annem on altı yaşına geldiğinde babam ona açılmaya karar vermiş. Görücülerden birine evet diyecek diye korkarmış. Ona yazdığı bir şiiri kahve fincanının altına gizlice koymuş.”
İstemeden sözünü kestim, “Şairliğinde babandan geliyor yani.”
“Babamla boy ölçüşemem. Bir gün sana anneme yazdıklarını okuturum. Türklük üzerine yazdıklarına da hayran olursun.”
“Çok isterim. Devam et lütfen.”
“Annem, istemeden de olsa kalbini heyecanlandıran adamın ilgisinden mutlu olmuş ama hem mümkün olmayacağı hem kendini ona layık görmediği, kirli olduğunu düşündüğü için şiirine karşılık vermemiş.”
Tıpkı benim kendimi Talas’a layik görmemem gibi. Fakat yaşadıkları o kızcağızın kendi seçimi değildi.
“Babam yazmaya devam etmiş, her cevap alamadığında umutsuzluğa düşmüş, kalbi vazgeçmesine izin vermemiş. Bir gün annemle damda yalnız kalmışlar, babam evlenme isteğini annemin yüzüne söylemiş. Bu sırada dama çıkan dayım duymuş, bir köşeden onları dinlemiş. Annem, bunun mümkün olmadığını, kendisine layik birini bulması gerektiğini söylemiş. Babam anlamamış. Dayım, babamın kardeşine ilgisinin daha sonrada devam ettiğini görünce, kız kardeşi karşılık veremediği aşkıyla üzülmesin diye babama annemin durumunu anlatmış, vazgeçmesini söylemiş. Yaşadıklarından değil ama hâlâ devam eden travması için babam vazgeçmek istemiş. Çünkü soyunu devam ettirecek tek erkek kendisiydi. Fakat kalbi yine izin vermemiş. Benim gibi istihare rüyasına yatıp kaderinin annem olduğunu görmüş. Halaskar soyu kendisiyle son bulacak olsada annemden vazgeçmemiş. Anneme mektuplar yazmaya başlamış, durumu bildiğini ve sorun olmadığını, onunla evlenmek istediğini yazmış. Bir yıl annemi ikna etmeye çalışmış, her yalnız kaldıklarında konuşmuş. Bir gün babam uğradığı bir suikastle ölümün eşiğine geldiğinde annem kabul etmiş. Evlenmişler, aynı odada ayrı yataklarda yatmışlar, kimseye bir şey söylememişler. Tabii yaşlı kurt babaannemin gözünden kaçmamış durumları. Çocuk lafını dillendirerek annemi üzmüş. Annem, babama üstüne kuma getirmesine izin vermiş, hatta bunun için yalvarmış. Babam, başka bir kadını içi almayacağı, başka bir kadına ‘karım’ diyemeyeceği ve anneme böyle bir şey yaşatamayacağı için yapmamış.”
Sustu. Devamını getirmesini bekledim, getirmedi.
“Peki annen iki yıl sonra travmasını nasıl aşmış?”
Gülümsedi, “Sence?”
Omzumu kaldırdım, “Bilmiyorum. Tedavi falan mı olmuş?”
“Hayır, babamın sabrı, anlayışı, aşkı onu iyileştirmiş. Yengem bir ara, bir olay üzerine, ‘Böyle şeyler yavaş yavaş yakınlaşarak düzelir, zamanla alışır kadın, annen gibi’ demişti.”
Yengesinin bunu hangi olay üzerine söylediğini daha çok merak ettim.
“Sende benim annen gibi zamanla iyileşeceğimi mi düşünüyorsun?”
“Bu konu hakkında düşünmüyorum veya bir beklentim yok, Tanla. Anlattıklarımdan sadece bunu anladığını söyleme bana.”
“Bir çok şey anladım, anlatma amacın gibi. Baban sadece arzularını veya ihtiyaçlarını değil, aynı zamanda ailesinin soyundan da vazgeçecek kadar çok aşıkmış annene. Sadece merak ettim, ben annene bu kadar benziyorsam, sen babana benziyorsan, sonumuzun aynı olacağını düşünmüş olabilirsin.”
Dirseklerini dizlerine dayayarak bana doğru eğildi.
“Aşk, böyle hesaplarla yürümez, mucizem.”
Bende dirseklerimi dizlerime dayayıp ona doğru eğildim.
“Babanın annene duyduğu, senin bana duyduğun aşka hayran oldum. Aşk algılarımı yıktınız.”
Muzipçe, “O halde karım olduğunu kabul ediyor musun?” diye sordu.
Kabul edersen, tüm motivasyonun biter!
Bu sefer sana yüzde yüz katılıyorum.
“Hayır.” Beni ikna etmek için dudakları aralandı, işaret parmağımı dudağına bastırarak susturdum. “Kabul etmek istemiyorum, kabul edersem travmamla savaşamam. Savaşmak istiyorum; kendim için, senin için, bizim için, gelecekte ki çocuklarımız için.”
Dudağına dayadığım parmağımı öptü.
“Bunu gerçekten istiyorsan, daha iyi olacaksan, kararlıysan, tamam. Fakat seni yalnız bırakmam, birlikte savaşalım. Bana ne yapmam gerektiğini söyle.”
Dudak büzdüm, “Nasıl olacağını bilmiyorum ki. Bir önerin var mı?”
Bir süre düşündü, başını iki yana salladı. Belki, önce birlikte olduğumuzu hayal ederek başlamalıyım. Hayallerimde panik atağımı kontrol altına alıp alışırsam yavaş yavaş eyleme geçerim.
Mantıklı. Bu adamın hayali bile…
Susar mısın? Şimdi başlarsam panik atağımı görüp beni vazgeçirir.
Ayy evet, kendinden çok seni düşünen biri. Canım yaa, tam babasının oğlu.
Güldüm, “Bunu da zamana bırakıyoruz o zaman.”
Eğilip ellerimi öptü, gözlerime baktı. “Acelemiz yok.”
İnşallah. İnşallah, birlikte uzun ömrümüz vardır.
Ayağa kalktı, “Hadi kalk namaza, hanım.”
“Namazdan sonra bir kahve daha içer miyiz?”
“İçeriz, mucizem.”