3. bölüm · Kader Bağı
2. Bölüm
Çorba dinlenip ılıyana kadar acil servise geçtim; orada elimden gelen yardımı yaptıktan sonra yeniden odaya döndüm.
Koridorun kuytu köşesinde bekleyen iki direnişçiyi fark ettiğimde hiç şaşırmadan içeri adımladım. Uyuyordu.
Yüzünü bu kez siyah bir kefiye değil, sadece gözlerini ve ağzını açıkta bırakan siyah bir kar maskesi örtüyordu
Mümkün olduğunca sessiz hareket ederek abdest aldım ve namaz kıldım; seccadeyi toplayıp tam masaya oturacakken uyandığını fark ettim.
Benzersiz gözlerinin üzerime dikilen bakışı, içimde derin bir huzursuzluk uyandırdı. Bu histen kaçmak için hemen bitki çorbasına yönelip tek kaseme doldurdum.
Kaç bakalım, nereye kadar kaçacaksın, Tanla?
Huzursuzluğun nedenini deşmeyecektim. İçimden bir ses, sebebi öğrenmeyi hiç istemeyeceğimi fısıldıyordu ve ben o sese güveniyordum. En azından, artık güveniyordum demek çok daha doğruydu.
Keşke yıllar önce, Kenan’ın soğuk, narsist gülüşünün ardındaki karanlığı sezerken de bu sese güvenseydim, kulak tıkamasaydım ona. Eğer o zaman kendimi dinleseydim, bir adamın beni korkularımla, sessizlikle, kendi cinsel yetersizliğinin getirdiği sapkınlıkla cezalandırmasına izin vermezdim. Ruhu böylesine zedelenmiş, hırpalanmış bir kadına dönüşmezdim.
Zihnimdeki karanlık odaları kapatıp elimdeki tek kaşıkla birlikte kaseyi ona doğru uzattım. Hâlâ titreyen ellerini kaseye doğru uzatınca, çorbanın döküleceği endişesiyle hemen yanı başına oturdum. Aramızdaki mesafe bir nefes boyuna inmişti.
"Ben içiririm," dedim şefkatle.
Fakat o, boyun eğmeyen iradesiyle, parmaklarıma neredeyse hiç temas etmeden, büyük bir incelikle elimdeki kaşığa uzandı. Kaşığı parmaklarımın arasından çekip aldı.
Ağır bir Arapçayla, "Ben içerim," dedi.
Fakat kaşık şiddetle titriyor, çorba metalin üzerinde bir saniye bile duramadan kaseye dökülüyordu. Israrla denemeye devam ederken dayanamadım. Öne doğru uzanıp kaşığı kavrayan elinin üzerine elimi kapattım. Teninin sıcaklığı avucuma vurdu. Sert, büyük ve nasırlı bir eldi. Bir kadının parmaklarını sarmak için değil, tüfeğin kabzasını kavramak, vatanı uğruna toprak kazmak ve direnişi omuzlamak için sertleşmiş asil bir eserin ta kendisiydi.
"Bana bırak," dedim, sesime yansıyan net ve tavizsiz tonla.
Gözlerimin içine baktı. Zaman, odadaa birkaç saniyeliğine durdu. Aramızdaki sessiz irade savaşında bir süre tereddüt ettikten sonra, parmaklarını gevşetti ve elini usulca geri çekti. Kaşığı kasenin içinden yavaşça kaldırıp dudaklarına doğru yaklaştırdım. Bu teslimiyet onu zorlamış gibiydi ama itiraz etmeden çorbayı içti.
Birkaç kaşıktan sonra aramızdaki sessizliği bölerek, "Teşekkür ederim," dedi.
Hafifçe gülümsedim, "Önemli değil. Burada genelde hemşirelik yapıyorum zaten, alıştım."
Kendisine uzattığım sonraki kaşığı da içtikten sonra, "Daha fazlasını yaptığını duydum, kendini küçük görme," dedi.
Kaşığı yeniden kaseden doldurup ona uzatırken cevap verdim: "Kendimi asla küçük görmüyorum. Fakat yaptığım şey, cephede düşmanla göğüs göğse çarpışmak kadar büyük değil."
Derin bir düşünceyle kehribar gözleri hafifçe kısıldı. "Sen, yapabildiğini yapıyorsun."
Ah, buyursunlar! Beyefendi seni küçümsedi sanki. 'Sen tarihçisin, kadınsın, otur oturduğun yerde çorba kaynat, şifa dağıt' demeye getiriyor kibarca.
Kışkırtma beni! Sivri dilimi çıkarıp efsane komutanla ters düşmek istemiyorum.
Yinede altta kalamazdım.
"Savaşamayacağımdan bu kadar emin olmanı tavsiye etmem. Her Türk asker doğar. Üstelik benim gibi tarihin en kanlı savaş stratejilerini, taktiklerini ve detaylarını ince ince analiz eden biri, kesinlikle nasıl savaşılacağını da bilir," dedim sakince.
Ona binbaşı babamdan küçücük bir kız çocuğuyken tabanca eğitimi aldığımı söylemedim elbette. Babam şehit düştükten sonra bu durumu bir takıntıya dönüştürdüğümü, eski bir rütbeli özel harekatçıdan yıllarca eğitim aldığımı da içimde sakladım. Her ne kadar şu an onun hayatını kurtarıyor, yaralarını sarıyor olsam da, onun zihnindeki katı "şüpheli listesinin" en başında olduğumu biliyordum. Gözlerini bir an bile kırpmadan her mimiğimi, ağzımdan çıkan her heceyi dikkatle irdelemesinden güvensizliği açıkça okunuyordu.
Söylediklerimle birlikte düşünceli bakışları daha da derinleşti. Ona doğru uzattığım kaşığı, başını hafifçe geriye çekerek kesin bir tavırla reddetti.
"Yeter, gerçekten kötü," dedi.
Kaşlarımı hafifçe çattım. "Doğal ilaçların istisnasız kuralıdır bu; tadı ya da kokusu mutlaka kötü olur. İyileşmek istiyorsan bunu içmek zorundasın. Bağışıklığını güçlendirecek ve vücudundaki zehri atmana yardımcı olacak."
Maskenin ardındaki adam, bir anlığına silahını teslim etmiş bir asker gibi çaresizce yüzüme baktı, ardından uzattığım kaşığı da yuttu.
Kasenin sonu geldiğinde, titreme şimdiden hafiflemeye başlamıştı. Parmaklarımı alnına koyarak ateşini bir kez daha kontrol ettim; şükür ki artık tehlikeli sınırda değildi. Ben yanından kalkarken, o da geriye doğru uzandı. Kaseyi ve kaşığı yıkayıp yerine bıraktım. Ardından masanın üzerindeki kitabımı alarak yere, battaniyemin bir ucuna oturdum.
Sessizliği bölen, derinden gelen yavaş sesi oldu. "Ne okuyorsun?"
Dudaklarımı çocuksu bir çaresizlikle büktüm. "Şu an sahip olduğum üç kitaptan biri olan 'Aşkın Celladı'nı okuyorum. Bir psikiyatristin seans anılarından derleme. Sanırım bu, on birinci okuyuşum oluyor. Gazze'de bulabildiğim kitapların hepsi Arapça maalesef. Gerçek bir kitap bağımlısı olarak ciddi anlamda kitap yoksunluğunu çekiyorum."
Kar maskesinin açıkta bıraktığı dudakları, sitemime karşılık verir gibi hafifçe, neredeyse belirsiz bir şekilde kıvrıldı. Göğsümün tam ortasında, kalbimin ritminde küçük ama ani bir zelzele koptuğunu hissettiğimde panikle başımı öne eğdim, gözlerimi hızla kitabın sayfalarına gömdüm.
Burnu havada Tanla, bir tebessüme teslim mi oluyor yoksa? Sonunda travmalarına meydan okumaya karar mı verdin?
Hayır!
Hayat böyle geçmez kızım, bunu sende biliyorsun.
Sana ne!
Bu ani ritim artışının, göğüs kafesimdeki tuhaf sızının sebebini düşünmeyi şiddetle reddettim. Saçmalık! Gerçekten tam bir saçmalık! Belki de sadece kitapların değil, ruhumu besleyecek başka şeylerin de yoksunluğunu çekiyorumdur.
Çok ilginç; Kenan’ın narsist, sapkın hayatından kendimi kurtarıp boşandığım günden beri erkeklere dair içimdeki tüm pencereleri kapatmış, hepsini tarihin mahzenlerine gömmüştüm. Herhangi bir erkeğin bana yaklaşması, bakması, ilgi göstermesi, hatta sadece varlığı bile midemi bulandırmaya yeterken, şimdi yüzü maskeli bir direnişçinin yanında neden içimdeki ölü toprak kımıldıyordu? Ne değişti?
"Sesli okur musun? İçimdeki yangından ... ... iyi olur," dedi.
Telaffuzunu kavramakta zorlandım. Gözlerimi kırpıştırarak ona baktığımı fark ettiğinde bakışları yumuşadı. Karşımdaki ketum komutan, bir dil öğretmeni sabrıyla aynı cümleyi benim için çok daha yavaş, oldukça vurgulu tekrarladı. Anlamayı başardım. Damarlarındaki zehir dışarı atılmaya çalışırken canı fena halde yanıyor olmalıydı. Dikkatini fiziksel acıdan uzaklaştırmak için sesli okumamı istiyordu. Başımla hafifçe onaylayıp yavaş bir ritimle okumaya başladım. Gözlerini kapatıp sessizce beni dinledi.
Bir süre sonra kitaptaki ağır bir cümlenin üzerinde duraksadım, derin bir düşünceyle sustum. Günahkar ve hatalarla dolu hissettiğim geçmişim zihnimi tamamen işgal etti.
"Ne oldu?" diye sordu.
Geçmişin boğucu anılarından kendimi güçlükle sıyırırken başımı iki yana salladım. "Hiç," dedim geçiştirerek, "Sadece düşünüyordum."
Beni baştan aşağı inceleyen keskin bakışları gerçekten rahatsız ediciydi; adeta ruhumun en ücra derinliklerini okumaya çalışıyordu. Aslında kapalı kutu, gizemli veya kendini saklayan biri değildim. Hayatım boyunca, Kenan’ın üstümde kurduğu hakimiyet, yaşattığı ağır cinsel travma ve utanç dışında kimseden hiçbir şeyi saklama gereği duymamıştım. O halde neden bu adamın bakışları tenimi bir alev gibi yakıyor, beni bu denli huzursuz ediyordu?
Ekranda gördüğün, hayranlık duyduğun adamın karşında olmasından etkileniyor olabilir misin?
Olabilir. Sonuçta o bir ideole dönüşmüştü.
"Mutsuz bir evlilik yapmaktan korkuyor musun?" diye sordu aniden.
Kitapta okuduğum kadın mutsuzdu ve bu mutsuzluğun getirdiği boşlukla başka bir adama âşık olduğunu sanarak kocasını aldatmıştı.
Boğazımı hafifçe temizleyip gözlerimi kitaptan ayırmadan cevap verdim.
"Ben mutsuz bir evlilik yaptım zaten... İkinci bir defa asla ama asla bu riski almam."
Sözlerim üzerine hafifçe doğruldu. Daha önce evlenip boşanmış olmama dair en ufak bir şaşkınlık belirtisi göstermedi. İnternetten adımı ve geçmişimi çoktan satır satır arattığına emin oldum.
Gözlerindeki irdeleme, yerini tuhaf bir acıya, adeta hüzünlü bir bakışa bıraktı. Gözlerindeki ifadeyi görür görmez içimdeki kibirli saraylı anında şaha kalktı. Ben kendi kendime acıyabilirdim, gecelerce battaniyenin altında geçmişim için gözyaşı dökebilirdim; fakat bu dünyadaki hiçbir insanın, hele ki vatanı için canını ortaya koymuş bu komutanın bana "zavallı bir kurbanmışım" gibi acıyan gözlerle bakmasına asla ama asla tahammülüm yoktu!
"Neden mutsuzdun?" diye sordu.
Ona cevap vermeyi net bir tavırla reddederek inatla kitaba döndüm. Esasen bu konuları açmaktan, yaramı deşmekten çekinen biri değildim. Sadece geçmişte bu mevzular üzerine o kadar çok konuşmuş, terapist koltuklarında o kadar çok dil dökmüş ve günün sonunda hiçbirinin ruhumdaki yırtığı dikmeye yetmediğini görmüştüm ki, artık anlatmaktan fena halde yorulmuştum.
Artık arkada bıraktığım geçmiş hakkında konuşmanın hiçbir anlamı yoktu. Ben gelecek hakkında konuşmak, oraya sığınmak istiyordum; çünkü orada bir yerlerde hâlâ umut vardı. Bulmam, sımsıkı sarılmam gereken kayıp umut... Şimdilik ufukta en ufak bir zerresi dahi görünmeyen umut.
Sayfaları çevirip okumaya devam ettikçe ve onun meraklı bakışlarını üzerimde hissettikçe, içimde anlatma arzusu da çığ gibi büyümeye başladı. Arapçam yetersiz olduğu için aylardır bu şehirde hiç kimseyle derin bir sohbet kuramamıştım. En sonunda başımı kitaptan kaldırıp sorgulayan gözlerine diktim bakışlarımı.
"Yanlış bir evlilik yaptım," dedim, içimdeki bentleri serbest bırakarak. "Birbirimize hiçbir yönden uygun değildik. Aynı çatının altında yaşayan iki sessiz yabancıydık sadece. O, o boğucu sessizlikten son derece memnundu ama suskunluk benim için tam bir azaptı. Kendimi küçük bir saksıda, ait olmadığı bir toprağa hapsedilmiş; ışığı sönmüş, havası kesilmiş bir evde usulca solan bir çiçek gibi hissediyordum. Oysa ben alabildiğine geniş bir toprağa kök salmak, çiçeklerimi çoğaltıp doğaya yayılmak istiyordum. Öğrenmek, keşfetmek, biriktirdiklerimi başka ruhlara aktarmak ve insanların hayatına dokunup onları iyileştirmek isterken; benimle iki kelimelik bir sohbet bile edemeyen, yaşamanın ağır sorumluluğunu kavrayamamış, başkalarının acısını zerre umursamayan ve 'bana dokunmayan yılan bin yaşasın' mantığıyla yaşayan bir adamla aynı eve mahkûm edilmiştim. O prangalardan bir kez kurtulunca, bir daha asla öyle bir hayata mahkûm olmayacağıma dair kendime büyük bir yemin ettim."
Ve aynı zamanda o adam, yataktaki aşağılık yetersizliğinin hırsını her gece benden yapay yollarla çıkaran, dış dünyaya karşı kusursuz bir beyefendiyken ev kapandığında maskesini düşürüp manyak bir sadiste dönüşen, itaat etmediğim an beni korkularımla cezalandıran ve şu an tepemizden bombalar yağdıran işgalci ordunun soykırımına el altından milyon dolarlık finansal destek sağlayan lanet bir siyonist işbirlikçisiydi!
Elbette bunların hiçbirini dile getiremezdim. Özgürlüğümü satın almak adına boşanırken ağır bir gizlilik sözleşmesi imzalamıştım.
Adama hayatının sefalet destanını döktün ortaya. Kısa konuşma yeteneği dağıtılırken sen kesin yine kütüphanede tarihin dipnotlarını okuyordun kızım.
Az kelimeyle çok şey anlatabilmek gerçekten muazzam bir yetenekti ve bende bulunmasını en çok arzuladığım şey.
Acaba uzun Türkçe cümlelerin ne kadarını anlamıştı?
Derin bir düşünceyle, "Bu yüzden buradasın. Olmak istediğin hayatın gerektirdiği sorumlu insan olabilmek için," dedi yavaşça.
Vay be, döktüğüm upuzun cümleleri anlamıştı. Muhtemelen tahmin ettiğimden çok daha iyi Türkçe biliyordu. Onu başımla onayladım
"Çok zorlanıyor olmalısın," diye ekledi.
Kelimelerini zihnimde tartarak biraz düşündüm. Doğruydu; hayatım boyunca İstanbul’un seçkin semtlerinde, lüks ve refah içinde büyümüş biri olarak hiç bu kadar büyük bir yoklukla, sefaletle ve her gün sedyelerden sızan kan dondurucu dehşet manzaralarıyla karşılaşmamıştım.
"Evet, zorlanıyorum," dedim dürüstçe. "Ama bir o kadar da huzurluyum. Hayatımda kendimi hiç bu kadar huzurlu ve gerçekten işe yarar hissetmemiştim. İçimde 'Acaba doğru mu yapıyorum?' kararsızlığını yaşamadan, yürüdüğüm yolun doğru olduğunu bilmenin getirdiği tarifsiz bir gönül rahatlığı var."
Şişeye uzanıp sudan yavaşça birkaç yudum içti. İçimdeki lanet olası, çocukluktan kalma onaylanma açlığı aniden hortladı.
"Yanlış bir karar verdiğimi mi düşünüyorsun? Sen de tıpkı annem gibi, sadece 'bu kadarcık sebep için' boşanılır mı diye mi bakıyorsun olaya?"
Neden sordun şimdi bunu kızım? Adamla ne alakası var senin annenin, evliliğinin?! Adamın tepesinde füzeler uçuyor, sen adama 'boşanmam haklı mı' diye onaylatmaya çalışıyorsun.
Ee, ne yapayım, kendisi kaşıdı konuyu!
Bakışlarındaki ölçülü mesafe sanki bir parça şefkatle gölgelendi. "Hayır. Anlattıklarından çok daha derin, çok daha fazla sorun yaşadığını görebiliyorum. Detayını tam olarak bilmediğin bir hayatı yargılamak doğru değildir. Ben de seni yargılamadım."
Şu Arapça neden bu kadar zor olmak zorundaydı ki? Konuşurken anlayamadığım yabancı kelimelerin yarattığı boşluğu doldurabilmek için adeta beynimi yakıyordum. Yine de cümlesinden anladıklarımla içimdeki gergin yay biraz olsun gevşedi, rahatladım
Geçmişte o kadar çok, o kadar acımasızca yargılanmıştım ki, bir süre sonra kendi vicdanım bile benim değil, beni suçlayanların tarafını tutmaya başlamıştı; zihnimi bulandıran suçluluk psikolojisi de lanet evliliğin gereksiz yere uzamasına neden olmuştu. Ama bitti. Hepsinin canı cehenneme, ben artık özgürüm! Özgürüm ve ne pahasına olursa olsun asla bu özgürlüğümden vazgeçmeyeceğim. Hiç kimsenin, hiçbir gücün beni yeniden evlilik denilen kafese kapatmasına izin vermeyeceğim. Her ne kadar annem beni yeniden "münasip" bir kafese -tercihen Kenan’ın- sokmak için arkamdan ciddi bir çaba harcıyor olsa da. Neymiş; çok pişmanmış, bu sefer her şey farklı olacakmış, mış mış mış...
"Uyu biraz," dedim sesimi toparlayarak, yerimden ayaklanırken. "Ben de yukarıya, acil servise çıkayım; bakayım orada yardım edebileceğim ne var." Dağılan kumral saçlarımı parmaklarımla hızla arkaya tarayıp sıkıca topuz yaptım. Ben odanın kapısına doğru adımlarken, o da arkasına yaslanıp gözlerini çoktan kapamıştı.
Odaya geri döndüğümde, yeşil gözlü direnişçiyle baş başa vermiş, onun elindeki bir kâğıda bakarak hararetle konuşuyorlardı. Benim içeri girmemle birlikte seslerini neredeyse tamamen kısıp fısıltılı, çok daha hızlı bir Arapçayla konuşmaya başladılar. Aralarındaki mahremiyeti bozmamak için odadan çıksam mı diye düşündüm bir an. Sonra hemen vazgeçtim; burası nihayetinde benim odamdı, misafir olan onlardı.
Yukarıdaki mahşer yerinde dirseklerime kadar kan içinde kalmış ellerimi ve kollarımı lavaboda titizlikle yıkayıp el çantamdan temiz kıyafetler çıkardım. Neyse ki odada hastane paravanlarından biri duruyordu; onu hızla açıp arkasına geçerek üzerimi değiştirdim.
Paravanın arkasından çıktığımda yeşil gözlü direnişçi ayağa kalkmıştı. Pürüzlü ama kusursuz Türkçesiyle, "Bir şeye ihtiyacınız var mı?" diye sordu saygıyla.
Başımı olumsuz anlamda sallayarak, "Teşekkür ederim," dedim.
Cevabımla birlikte sessizce odadan çıktı.
Odada baş başa kaldığımızda, komutana çevirdim bakışlarımı. "Daha iyi görünüyorsun," dedim.
"Bazen hâlâ şiddetli hararet ve titreme nöbeti geliyor, ama çok daha iyiyim," diye karşılık verdi.
Onu başımla onayladım. Aramızdaki sessiz konuşma isteğini, kelimelerin cazibesini bastırmak için masaya doğru birkaç adım attım. Yeşil gözlü direnişçinin getirdiği poşete yönelip içindeki meyvelerden aldım.
Meyveleri dilimlediğim sırada sessizliği bölerek, "Silahı nereden buldun?" diye sordu aniden.
Zihnimde sert bir fren yaptım ama dışarıya en ufak bir açık vermedim.
Şaşırmamalıydım. İlk geldiklerinde çantamı tepeden tırnağa aradıklarında silahı görmemiş olmaları zaten imkânsızdı. Zihninde hâlâ bir hain olup olmadığıma dair şüpheler mi dönüp duruyordu? Eğer benden gerçekten şüpheleniyor olsaydı, benimle bu odada tek başına kalmazdı herhalde.
Gözlerimi meyveden ayırmadan, "Beni Gazze'ye getiren Cenin direnişçisinden satın aldım," dedim düz bir tonda.
Yere, battaniyemin üzerine oturup meyve tabağını ikimizin ortasına bıraktım. Ardından bulduğum kumaş parçalarından elde dikmeye başladığım yeleği elime aldım. Annem, ünlü bir modacının yanında terzi şefi olarak çalışırdı. Çocukluğum; onun nizami dikişlerini, kumaşları usta hamlelerle biçmesini izleyerek ve terzilik oyunları oynayarak geçmişti. On yaşıma bastıktan sonra kendi tasarladığım sıra dışı kıyafetleri diker, arkadaşlarıma hava atardım. Sonraları resim kurslarına gittim, yaz tatillerinde annemin çalıştığı modaevinde çalıştım. Eğer babam şehit düşüp içimdeki dünyayı paramparça etmeseydi, ben bugün üniversite kürsülerinde tarihin tozlu sayfalarını analiz eden bir doçent değil, podyumlarda kumaşlara yön veren ünlü bir modacı olacaktım. Kader işte; insan rotasını çiziyordu ama kader menzilini çoktan tayin etmişti.
"Neden?"
Ona doğrudan, 'Gerçekten ciddi misin?' der gibi tepeden bakan bir bakış fırlattım.
Anladığını sanmıyorum.
"Savaşın tam ortasına tamamen savunmasız bir halde mi gelmeliydim?" diye sordum.
Bakışlarındaki askeri şüphe yeniden canlandı. "Kullanmasını bilmediğin bir silaha neden sahip olasın?" diye sordu, beni köşeye sıkıştırmak, kışkırtmak ister gibi.
Karşısında İstanbul burjuvazisinden kopup gelmiş çıtkırıldım bir kadın yazardan fazlası olduğunu sezmişti; soğuk namlunun arkasında duran parmakların ne kadar profesyonel olabileceğini sınamak istiyordu.
"Beni ikinci kez hafife alıyorsun, bunu bir daha yapmanı pek tavsiye etmem," dedim net bir sesle.
Hayatım boyunca hafife alınmaktan nefret etmiştim. Bir işe elimi atıyorsam onu mutlaka en kusursuz şekilde nihayete erdirmeliydim. Annemin saray disiplininin ruhuma kazıdığı hastalıklı mükemmeliyetçiliğin esiriydim. Tabii, İslami iman ve teslimiyet konusu hariç. Tamamen seküler kodlarla büyütülmüş zihnim, dinin katı yasaklarını ve manevi kurallarını kavramakta çok zorlanıyordu.
Maskesinin ardındaki hatların gerildiğini, sesine cepheleri yöneten komutan ciddiyetinin çöktüğünü hissettim. "Kullanmasını gerçekten biliyor musun? Nereden öğrendin?"
Hiç şüphe yok, benden fena halde kuşkulanıyordu.
İğnenin deliğinden ipliği sakin bir hamleyle geçirirken, "Babam askerdi, küçükken o öğretmişti."
Babasının dizinin dibinde silah temizleyen küçük kız çocuğunun ötesine geçtiğimi, o şehit düştükten sonra bu durumu bir takıntı haline getirip eski bir rütbeli özel harekatçıdan yıllarca yakın savunma, ileri atıcılık ve taktik baskın eğitimleri aldığımı elbette ona söyleyemedim. Bunu itiraf etmek, beni şüpheli listesinde çok daha tehlikeli bir zan altında bırakmaktan başka bir işe yaramazdı.
Tabağın içinden bir elma dilimi alıp sessiz sorgusuna devam etti. Meyvesini ağır ağır çiğnerken, insanı çırılçıplak bırakan irdeleyen bakışları bir gölge gibi yine üzerimde dolanıyordu.
Bakışlarımı kaçırıp tüm dikkatimi elimdeki dikişe vermeye zorladım kendimi ama düşüncelerim çoktan geçmişe kaçmıştı. Üniversitede tarih okuduğum yıllarda, genlerimde uyuyan milliyetçi damar iyice kabarmış, şuurumu ele geçirmişti. 'Her Türk asker doğar' sözü zihnime bir mühür gibi saplanmış, beni sivil bir hayatta askeri bir disiplinle yaşamaya zorlamıştı. Belki de toprağa düşen babama kendimi daha yakın hissettiğim için sığınmıştım bu eğitime. Zaten akademik kariyerim için tarih bölümünü seçmemin yegane sebebi de babamın ayak izlerini takip etmek istememdi. Annem bunu öğrendiğinde tam anlamıyla şoke olmuştu. Çevresindeki sosyetik dostlarına onca yıl boyunca 'Kızım çok büyük bir modacı olacak' diye böbürlendikten sonra bu kararımı hazmedememiş, beni yolumdan döndürmek için her yolu denemiş ama başaramamıştı. Bu, annemin istediğini yapmadığım ilk seferdi, uzun bir süre için sondu.
"Göründüğünden çok daha fazlasına sahipsin, değil mi?"
Maskesinin açıkta bıraktığı toprak gözleriyle ruhumun en derin katmanlarını kazıyordu sanki. Karşısında sadece yaraları saran çıtkırıldım bir yazar değil, namlunun arkasına geçtiğinde gözünü kırpmayacak bir asker kumaşı olduğunu seziyor, belki ilgisini çekiyor, belki nasıl bu kadar zıtlıklar barındırdığımı merak ediyordu.
Onun hakkımda ne düşündüğünü bilmek için psikiyatristimin soru sorma taktiğini kullandım. "Ne demek istiyorsun?"
Sözüme karşılık bana doğru bir elma dilimi uzattı, parmaklarının arasından aldım. Aslında çok açtım ama bu kemirici duyguyla tanışalı ve ona alışalı çok uzun zaman olmuştu.
Eskiden canım ne zaman bir şey çekse, gecenin kaçı olursa olsun hemen gidip bulur ve yerdim. Benim nezdimde yemek yapmak apayrı bir sanattı; ne yazık ki bende o sanata dair en ufak bir beceri ya da yatkınlık yoktu.
"Çok kırılgan, naif bir duruşun var ama aslında içten içe son derece güçlü ve cesursun..." Sesi, bu defa bir sorgu subayının soğukluğundan uzak, insani bir hayranlıkla tınlamıştı sanki. "Kudüs'te küçük çocuk için işgal askerinin karşısına dikildiğin anki vakur duruşun ve verdiğin gözü kara cevaplar zaten bunu kanıtlıyordu. Fakat şimdi, seni burada izlerken bunu çok daha iyi görebiliyorum."
Onun bu övgüsüyle birlikte, zihnimdeki karanlık odanın kapısı aralandı ve hayatım boyunca zerre kadar cesur olamadığım, Kenan’ın narsist baskıları altında bir köle gibi sindiğim lanet olası korkaklık yıllarım bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçti. Ona hiçbir cevap vermeyip sessizce kucağımdaki dikişime geri döndüm.
Sahi, cesaret tam olarak ne demekti? Ölümün soğuk nefesinden korkmamak ya da sokak ortasında hakkı yenen küçük bir çocuğun savunuculuğunu üstlenmek miydi? Yoksa içine tıkıldığın kafesi parça parça edip kaçmak, geleneksel kurallara ve sapkınlığa 'yeter' diyerek sonu meçhul bir bilinmezliğe doğru gözü kapalı adım atmak mıydı? Bu son iki hamleyi her ne kadar çok geç de olsa en nihayetinde başarmış olsam da, bunu vaktinde yapamadığım için yıllarımı ziyan etmiştim. Korkaklığım, onaylanma ihtiyacım yüzünden boşa kaybettiğim; eğer birazcık cesur olabilseydim tırnaklarımla kazanacağım heba olan kayıp yıllar...
Adam sana 'cesursun' diyerek iltifat ediyor, sen içeride kendi geçmişinin mahkemesinde kendini kırbaçlıyorsun. Geçmişi geçmişte bırak artık!
Çok kolaydı! Kendimi tanıyamıyorum diyorum, hiç tanıdım mı onu da bilmiyorum.
İçimde büyüyen konuşma ve tarihin içinden haykırma ihtiyacına daha fazla direnemedim. "İçinde bulunduğumuz şu yozlaşmış çağda bu sıradan diklenişler büyük bir cesaret örneği gibi pazarlanıyor olabilir," dedim, iğneyi kumaşa sertçe saplayarak. "Fakat eskiden, mesela Osmanlı asırlarında; bir zalime karşı durmak, bir mazlumun elinden tutmak cesaret gösterisi değil, ahlakımızın ve insanlığımızın sıradan, nefes almak kadar doğal bir gerekliliğiydi. O devirlerde cesaret, arkası sağlam güçlü zalimleri, haksız imparatorlukları yerle bir edebilme kudretine denirdi. Seni hapsetmeye, seni bir kafese tıkmaya çalıştıkları yapay sınırları kökünden yıkıp adaletle hükmetmeye, kendi bendini aşarak bir sel gibi taşmaya denirdi cesaret."
"Gazze'ye gelmeyi başararak ve burada yaptıklarınla sen de ... aşmış görünüyorsun."
Arapça cümlenin içinde tam olarak seçemediğim yabancı kelimeyi, tekrarladım. Tam o anda beni derin bir hayrete düşürerek kelimeyi doğrudan Türkçe telaffuz etti. "Bendini..." derken sergilediği aksan neredeyse kusursuzdu.
Artık Türkçeyi sadece anlamakla kalmayıp, konuşacak kadar hakim olduğuna emin olmuştum.
Onun bu büyük itiraf niteliğindeki hamlesine karşı hiçbir yorum yapmadım, gizemli kalması gerektiğine saygı duydum.
"Belki... Sadece deniyorum," dedim sakince.
İkimiz de derin bir sessizliğe gömüldük. Sağır edici sessizliği alelacele konuşarak doldurma ihtiyacı hissettim ama alt dudağımı ısırarak bu zayıflığa direndim. Bir süre sonra başımı kaldırıp ona baktığımda kötüleştiğini fark ettim.
Kucağımdaki dikişi hızla kenara bırakıp yanına sokuldum, elimi alnına koyarak ateşini kontrol ettim. Teninin dışı buz gibiydi; fakat tecrübelerim tüm belirtilerin bir iç ateşten kaynaklandığını fısıldıyordu.
"Yüzüstü uzan. İki kupa hacamat seni biraz olsun rahatlatır."
Ağırlaşan bedenini zorlukla döndürüp dediğimi yaptığında, iki kupayı çoktan hazır etmiştim. Atletini usulca omuzlarına doğru sıyırıp kupaları vakumladım. Bir dakika bekleyip yüzeysel kesikler açıp tekrar vakumladım.
Kupalarda biriken koyu renkli kanı titizlikle sildikten sonra, yaraları onaran kantaron yağını avucuma döküp sırtına sürdüm. Aylardır savaşmaktan dolayı kasları fena halde gerilmiş ve sertleşmişti. Zihnimi her türlü günahkar, insani düşünceden fersah fersah uzak tutarak, sadece rahatlamasına odaklanıp sırtına hafifçe masaj yaptım.
Tek amacım, Allah'ın kutsal davası uğruna, canı pahasına vatanını savunan bu yiğit direnişçiyi bir parça olsun iyi hissettirmekti.
Çok düşüncelisin kızım! Adamın sırtındaki kas düğümlerini çözerken kendi kalbinin düğümlerini gevşetiyorsun sanki, farkında mısın?
Annemin tarafını mı tutmaya başladın? Tıpkı onun gibi bir kadının erkeksiz yaşayamayacağını düşünüyorsun sanki.
Asla! Sadece kendinden kaçmana engel olmaya çalışıyorum şurada. Sana da iyilik yaramıyor kızım.
Aklımı karıştıran, beni kendimden şüpheye düşüren iyilikler yapma!
İşim tamamen bittiğinde kupaları ve neşteri lavaboda sirkeli suyla yıkadım. Başına geri döndüğümde, nöbetin sarsıntısından kurtulmuş bir halde, rahatça uykuya daldığını gördüm. Çarşafı alıp üzerini şefkatle örttüm. Adımlarımın fısıltısını bile sakınarak odanın ağır ahşap kapısını araladım; kapıdaki iki direnişçi gölgesinin arasından süzülüp hastane’nin dinmeyen feryat figan acil servisin kan kokan koridorlarına doğru adımladım.
Eğer yarım saat uyumazsam kesinlikle bir köşeye yığılıp kalacaktım. Odaya adım attığımda hâlâ derin bir uykunun kollarındaydı. Sessizce kanlı kıyafetlerimi üzerimden çıkarıp ellerimi ve yüzümü buz gibi suyla yıkadım ama gözyaşlarım durmadan akmaya devam etti. Az önce yukarıda, çığlık kıyamet hengamenin ortasında tam iki kol ve bir bacak dikmiştim; üstelik hastanede tıbbi malzeme tükenmek üzere olduğu için en ufak bir anestezi, tek bir narkoz damlası dahi kullanamadan! O küçük, masum çocuğun acıyla, kemikleri sızlatarak göğe yükselen feryat dolu haykırışı hâlâ kulaklarımın içinde bir balyoz gibi çınlıyordu.
Gazze göz göre göre ölüyordu ve bütün dünya bu katliamı sadece izliyordu! Akıl alır gibi değildi; bu toprakta, bu abluka altında yaşanan vahşet, insan aklının ve vicdanının tüm sınırlarını havaya uçuracak kadar ağırdır.
Ruhumun sızısını bastırmak için temiz giysilerimi giydim. Kendi kirli kıyafetlerimle birlikte, komutanında hacamattan kalan kanlı iki atletini de yıkayıp odadaki uygun yerlere astım.
Battaniyemin üzerine oturup gözlerimi kapattım fakat az önce şahit olduğum dehşet sahneleri uyumama asla izin vermiyordu.
Masadan siyah, deri ciltli resim defterimi elime aldım. Bugünün kan donduran anılarını, karalama tekniğiyle kağıda döktüm. Ruhumdaki ağır yükü çizgilere aktararak kendimi bir nebze olsun rahatlatabildikten sonra ancak uykuya dalabildim.
Bölük pörçük, huzursuz uykumdan aniden uyandığımda direnişçinin de fena halde huzursuz olduğunu fark ettim. Derinden inler gibi sesler çıkarıyor, kesik kesik sayıklıyordu. Ne dediğini tam olarak anlamam mümkün olmasa da çok ağır bir acı çektiği aşikardı.
Ani bir refleksle elimi başına koydum, şefkatle okşadım. "Şşt, geçecek... Söz veriyorum, yakında hepsi geçecek," diye fısıldadım.
Göz kapakları sıcak dokunuşla birlikte hafifçe aralandı. Gözlerime saniyelik bakıp bitkinlikle kapandı.
"Çok soğuk..." diye mırıldandı.
Doğrudan Türkçe olarak! Üstelik tek bir pürüz dahi barındırmayan, mükemmel bir aksanla. Bizim dilimizi bu denli kusursuzca telaffuz edebilmesi için hayatı boyunca Türkçe ile iç içe yaşamış, sık sık bu dili konuşmuş olması gerekirdi.
Üzerindeki battaniyeyi daha da sıkıca örttüm fakat gövdesi şiddetle sarsılmaya, titremeye devam ediyordu. Çaresizce ne yapacağımı düşündüm; hızla kalkıp ocakta sıcak su kaynattım.
Kaynayan suyu boş bir şişeye doldurup tenini yakmasın diye etrafını temiz bir havluyla sıkıca sardım. Battaniyeyi aralayıp şişeyi tam göğsünün üzerine yerleştirdim. Hemen yanına oturarak, battaniyenin üzerinden ellerimle kollarını sertçe ovalamaya, onu ısıtmaya çalıştım.
"Geçecek... Sen çok güçlü bir adamsın, buna da dayanabilirsin. Geçecek," dedim, sesimdeki derin çaresizliği gizleyemeyerek.
Eritilmiş bir kehribarı, Filistin'in topraklarını ve zeytinini andıran benzersiz gözleri, bir kez daha ağır ağır aralandı. Bana, titreyen ellerime ve yüzüme baktı; bakışlarında bu defa mesafe ve kuşku değil, teslimiyet ve minnet vardı. Gözleri saniyeler sonra yeniden kapandı. Yaklaşık yarım saat boyunca, onu ısıtmak için parmaklarım aşınana kadar mücadele ettim. Sonunda bedeni gevşedi ve uykusuna geri dönebildi. Onun sakinleşmesiyle ben de rahatlayıp kendi köşeme çekildim. İçimde ona dair bir şeyler yazma, gözlerinde ki renklerin dansını çizme ihtiyacı duyuyordum. Elbette böyle bir delilik yapmadım; çünkü kazara görecek olursa, zihnindeki ajan veya hain olabileceğim şüphesini beslemekten başka bir işe yaramazdı.
Elde dikişini nihayet bitirdiğim yeleğin sırt kısmını ahşap kasnağa geçirdim. Zihnimde daha önce tasarladığım motifi nakışlamaya başladım.
Ben, çocukluğumdan beri son derece çabuk sıkılan, tek bir noktada sabit kalamayan bir karaktere sahip olduğum için hayatım boyunca çok sık hobi değiştirmiştim. Fakat bu durumun bana kazandırdığı iyi bir yan da vardı; kendi kullanacağım eşyaları bizzat kendi ellerimle tasarlayıp üretmeyi bir varoluş meselesi haline getirdiğim için pek çok el becerisi öğrenmiştim.
Psikiyatristim, odaklanma sorunum olduğunu iddia etmişti. Kısacası, bana DEHB teşhisi koymuştu.
Eğer bir işe kendimi kaptırırsam, hiperfokus dalgasıyla günlerce yemeden içmeden, dünyayı unutarak sadece o işe gömülürdüm; ama bir kez büyü bozulup odağımı kaybettim mi, o işe bir daha dünyaları verseler geri dönemezdim. Bu sorunla dokuz yıl okuyup Doçent unvanı alabilmiş olmam tam anlamıyla bir mucize olmalıydı. Belki babamı gururlandırma arzumun çok baskın olmasıydı.
Gecenin geri kalan saatleri, sessizliğin azabı ve kasveti üzerime bir kabus gibi çökerek ama sorunsuz geçti. Şafak sökmeden önce bitki çorbasını hazırlayıp sabah namazına durdum. Selam verip duamı bitirdiğimde, onun da uyanmış olduğunu fark ettim.
Sıcak çorbayı kaseye doldurduğum sırada, "Gece... Sana bir sıkıntı çıkardım mı?" diye sordu Arapça.
Acaba gecenin ne kadarını hatırlıyordu? Söylediği kusursuz Türkçe kelimelerle, 'çok soğuk' diyerek çocuk gibi bana sığınışını hatırlıyor mu?
Açık verme Tanla, sakın bozma adamın falsosunu.
Haklısın, bildiğimi bilirse huzursuz olur.
Gözlerimi kaseden ayırmadım, "Hayır. Sadece vücudundaki zehrin yan etkisi olan üşüme kısmına geçtin. Bu iyiye işaret, son evreye girdin"
Masadan tek kaşığımı da alıp yanına oturdum.
Yatakta hafifçe doğrulurken, "Allah senden razı olsun, benimle sabırla ilgilendin, teşekkür ederim," dedi.
Yüzüme muzip bir tebessüm yerleştirerek, "Kuru kuruya teşekkür olmaz. Eğer bu kaseyi tamamen bitirirsen, teşekkürünü o zaman kabul ederim," dedim, sesimdeki neşeli tınıyı gizlemeyerek.
Sözlerim biter bitmez, bana doğru fırlattığı bakış görülmeye değerdi; adıyla bile düşmanı korkutan titreten koskoca komutan değil de, annesinin tavizsizliği karşısında memnuniyetsiz bir çocuk vardı karşımda. Onun çelikten iradesinin benim kurallarıma çarpıp bükülüşüne içimden sessizce güldüm. Her erkek, biraz çocuktur, .
Tek bir kelime dahi etmeden, ona doğru uzattığım acı bitki çorbasını içmeye başladı. Maskenin altında yüzünü fena halde buruşturduğuna kalıbımı basabilirdim ama bunu ispatlamam imkânsızdı.
Kazandığım küçük zaferden son derece memnun bir edayla, çorba dolu kaşıkları ardı ardına dudaklarına doğru uzattım. Gözlerindeki keyifsiz, sitemkâr bakışları ise gülme isteğimi tutatark tamamen görmezden geldim.
Kaseden bir kaşık daha aldı, "Yemek yapmayı bilmiyorsun, değil mi? Yoksa bir yiyeceğin tadının bu kadar kötü olması mümkün değil."
Sesine gizlenmiş hafif bir eğlence vardı bu defa.
Kendimi tutamayarak güldüm. "Sana daha önce doğal ilaçların tadının her zaman kötü olduğunu söylemiştim. Bu değişmez bir kuralıdır. Ama sorduğun soruya gelirsek; evet, ben gerçekten yemek yapamıyorum." Son kaşığı da dudaklarına ulaştırıp muzipçe gülümsedim. "Aferin, tam bir uslu çocuk gibi bitirdin. Bu yüzden teşekkürünü kabul ediyorum."
Takılmama karşılık, göğsünden gelen boğuk, hafif bir gülüş yükseldi odada.
Ay, adamın boğuk, erkeksi gülüşünün sesi kulağa ne kadar güzel geliyor kızım ya.
Bana ne! Allah sahibine bağışlasın.
İç sesimin tehlikeli sularda yüzen fısıltısını hızla zihnimin dışına atarak telaşla ayağa kalktım. Boş kaseyi ve metal kaşığı yıkamak için köşedeki lavaboya yöneldim. İşimi bitirip ellerimi kuruladıktan sonra masamın başına geçtim, ahşap sandalyeme kuruldum. Bilgisayarımın açılan ekranını beklerken, masadaki kalemlerden birini parmaklarımın arasında dalgınca çevirmeye başladım.
"Ne kadar evli kaldın?" diye sordu, merakını gizlemeyen bakışlarıyla.
Gözlerine baktım. "Dünyevi zaman açısından iki yıl," dedim, sesime çöken soğuklukla.
Bir sonraki sorusu hızla geldi. "Peki, iç dünyanda ne kadardı?"
Göğsümdeki sızıyı dışarı üflemek ister gibi nefes verdim. "Yirmi yıl, belki kırk, belki de koca bir yüz yıl... Emin değilim." Gözlerimi elimdeki kaleme indirdim. "Emin olduğum tek bir gerçek var; o da artık ruhumu zerre kadar genç hissetmiyor oluşum. Çok yorgunum. Hiçbir insani varlığın bulunmadığı bir köşede inzivaya çekilmek istiyorum. Ama bir yanım da... Sanki zaman hiç akmamış, evlenmeden önceki yıllarıma takılı kalmış gibi hâlâ son derece genç, neşeli, umut dolu, hayata karşı heyecanlı ve tutkulu hissediyor. İçimdeki bu iki zıt his her gün çok sıkı bir rekabet halinde; hangisinin üstün geldiği ise anbean değişiyor."
Savaş ortamında şımarıklığa varan sözlerimle beni yargılayıp yargılamadığını merak ederek gözlerine baktım. Bulduğum sadece anlayıştı.
"Güzel bir ruh tanımlaması," dedi yavaşça. "Genç ama bilge... Bu duruş sana uyuyor."
Şaşkınlıkla kaşlarımı kaldırdım. "Bilge mi? Bunu da nereden çıkardın şimdi?" diye sordum.
Sesine komutan ağırlığını çökerterek ciddiyetle cevapladı. "Bu yangının ortasında yaptıklarının bilgeliği zaten gayet açık. Yazdığın akademik makaleleri ve sosyal medyadaki sarsıcı paylaşımlarını gördüm. Uyanık ve diri olan zihninin derin bilgeliğini dünyaya çok iyi gösteriyorsun."
Cümlenin arasındaki birkaç kelimeyi tam çözememiş olsam da genel olarak bana yüksek bir değer atfettiğini anlayıp asil iltifatını başımla kibarca kabul ettim.
Masanın üzerindeki fotoğraf makinemi kabloyla bilgisayara bağladım; bugün yukarıdaki insan mahşerinde çektiğim fotoğrafları hafızaya aktarıp tek tek gözden geçirmeye başladım.
Fotoğraf makinamı Kudüs turuna katılmadan hemen önce almıştım. Özelliklerini yeni öğreniyor, bazen gazetecilerden destek alıyordum. Fotoğraflara bakınca her geçen gün bu konuda daha iyiye gittiğimi görerek mutlu oldum.
Twitter hesabımı açtım. Bugün acilde çektiğim en can yakıcı kare; hastane yatağında bilinci kapalı yatan annesine vermek için küçücük elleriyle bir dal çiçek tutan masum kız çocuğunun fotoğrafını seçtim. Ekranın altındaki boşluğa şu satırları yazdım: 'Annesinin uyanması için dua ederek sedyenin başında bekleyen bu küçük kızın elindeki cılız çiçek kadar bile Gazze'ye umut olamadı koca bir insanlık!'
Bilgisayarın kapağını usulca kapatıp meyve tabağı hazırladım. Zehir yüzünden zayıflayan bağışıklığını güçlü tutması gerekiyordu. Yere oturup hazırladığım tabağı ikimizin ortasına bıraktım.
Bana ardı ardına sorduğu onca sorudan sonra, nihayet benim de soru sorma hakkım doğmuştu; fakat yine de sormaya çekindim. Sonuçta onun saklı kalmak için çok geçerli sebepleri vardı. Yine de içimi kemiren kadınsı merakıma yenilip şansımı denemek istedim.
“Sen evli misin?” diye sordum.
Tabağın içinden bir dilim portakal alırken bana asla cevap vermeyeceğini düşünüyordum. Fakat beni şaşırtarak cevap verdi.
“Hayır,” dedi. Kısa bir duraksamanın ardından, “Boşandım,” diye ekledi. Duyduklarımla şaşkınlığımın yüzüme yansımasına son anda engel oldum. Karşımda duran bu dağ gibi adam, hayat arkadaşını öylece yarı yolda bırakacak ya da yuvasını yıkacak bir karaktere hiç benzemiyordu. Bir sıkıntısı varsa sonuna kadar katlanır, o yükü omuzlar gibi geliyordu bana.
Ben sahipsiz olduğu kısımda kaldım kızım.
Sana ne!
"Neden?"
Bu defa meraklı soruları sorma sırası bende, sıkıntıyla iç çekme sırası ise ondaydı.
Ödeştik, biraz da o dökülsün.
"Anlaşamadık," dedi sadece.
Kar maskesinin açıkta kalan dudaklarını sıkıca kapatışından, bu mevzu üzerine daha fazla açıklama yapmayacağını anladım. Durmam gerekiyordu, dilimi ısırıp susmalıydım ama içimdeki dürtüye yine engel olamadım.
"Neden?" diye üsteledim tekrar.
Gözlerini doğrudan gözlerime diktiğinde kalbim sebebini anlayamadığım bir hüzünle titredi. Keşke üstüne gitmeseydim.
"Mutlu edemedim," diye fısıldadı kadife sesiyle.
Söyledikleriyle birlikte kaşlarım hayretle çatıldı. Onun geçmişine, o kadına dair sözlerini inkâr edecek hiçbir şey bilmiyordum; fakat içimde ona karşı çıkmak için dayanılmaz bir istek duydum.
Gözlerinde bu denli derin bir huzuru, sarsılmaz bir güveni ve insanı saran muazzam anlayışı taşıyan bir adam, bu dünyada nasıl olur da bir kadını mutsuz edebilirdi ki?
Saçmalıyordum! Bu işlerin sanatçı ruhun romantikliğiyle yürümediğini en acı şekilde tecrübe etmiş kadınlardan biri bendim oysa. İnsanların dışarıya gösterdikleri kusursuz maskelerin ardında, çok daha karanlık yüzler taşıdığını en iyi benim bilmem gerekirdi.
Bence sen gerçekten akıllanmazsın Tanla!
"Terapistim bana; eğer mutlu değilsen yanlış seçimler yapmış, yanlış bir zamanda ve yanlış bir insanla yan yana gelmişsin demektir ama bu, başka bir insan ya da başka bir yer ve zaman için geçerli değildir, demişti. Yani ben mutsuzsam, birlikte olduğum insan benim için yanlış kişidir ama bir başkası doğru insan olabilir ve ben yeniden mutlu olabilirmişim. Sorun illa ki iki taraftan birinde olmak, birini mutlaka suçlu ilan etmek zorunda değildir. Bütün mesele senin için doğru olanı, ruhuna uygun olanı bulabilmektir, derdi."
Şu hayatta az kelimeyle, kısa ve öz konuşma becerisine sahip olmayı ne kadar çok isterdim. Çok mu şey istiyordum sanki?
Beni tepeden tırnağa irdeleyen keskin bakışlarından kaçabilmek için meyve tabağından portakal parçası alıp parmaklarımın arasında çevirmeye başladım.
"Mantıklı bir yaklaşım ama senin 'Bir daha asla o prangaya mahkûm olmam!' şeklindeki katı anlayışını pek değiştirememiş görünüyor."
Wuu, adam seni kendi tezlerinle mat etti kızım.
Zekice hamlesine karşı koyamayıp hafifçe güldüm. Elimdeki portakalın küçük çekirdeğini şakayla koluna fırlattım; o da bu hamleme karşılık duraksadı ve ardından göğsünden gelen boğuk, hafif bir gülüşle karşılık verdi bana.
"Birincisi; ben o pranga parmağımdayken gidiyordum terapiye. Boşandıktan sonra bir daha asla gitmedim. İkincisi; terapistimin sözlerindeki doğruluğa ben de inanıyorum ama bu benim kendi şahsi kararım. Hem biz Türklerde çok meşhur bir söz vardır; 'İmamın söylediğini yap, yaptığını yapma' derler. Bence şu anki duruma gayet uygun."
Sözlerim üzerine ikimiz de bir süre sessizce güldük. Öyle güzel, öyle duru bir andı ki... Ne yazık ki çok yakında sadece hafızamda sızlayacak bir anı olarak kalacaktı. Bugün, ilk geldiği güne kıyasla gayet iyi ve dinç görünüyordu. Vücudundaki zehir ya tamamen dışarı atılmıştı ya da damarlarında kalan azıcık miktar, güçlü gövdesine artık etki yapamayacak kadar zayıflamıştı.
Bu da demek oluyordu ki, çok yakında, penceresiz küçük odada yeniden bir başıma kalacaktım. Sessizlikle baş edebilmek için kendi kendime konuşacak, şarkılar mırıldanacak, zihnimde ki sese yüksek sesle karşılık verecektim yine. Boğazıma oturan düğümü hissettiğimde hızla başımı eğdim ve sızıyı yutkunarak aşağıya itmeye çalıştım.
Şunun şurasında sadece iki gündür tanıdığım bir adamın varlığına bu denli çabuk alışmış olamam. Kendine gel.
Yaşadığın duygusal hezeyan hiç normal değil kızım!
Kan gölüne dönen Gazze'de insanlar koca bir ömrü birlikte geçirdikleri canlarını, evlatlarını, eşlerini saniyeler içinde toprağa veriyor da tek bir isyan hecesi etmeden Rabbine teslim oluyor. Ben, iki gündür konuştuğum insan gidecek diye çocuk gibi ağlayacak değilim!
"Ne düşünüyorsun?" diye sordu.
Kendimi hızla toparlayıp hafifçe gülümsedim. "İyileştiğini düşünüyoruım. Eğer bu geceyi de sorunsuz atlatırsan, güvenle geri dönebilirsin."
Göz kapaklarını bir hedefi nişan alır gibi hafifçe kıstı, bakışlarını doğrudan ruhumun dehlizlerine dikti. "Neyden korkuyorsun, Tanla?"
Kalbimin ritmi aniden kontrolden çıktı. Bana ilk kez adımla hitap etmişti. Arapça aksanı, adıma etkileyici ve bambaşka bir tını katmıştı.
Hayatım boyunca yalan söylemek hiçbir zaman ilk tercihim olmadığı ve şu an mecburi bir durum da bulunmadığı için ona dürüstçe cevap verdim. "Sessizlikten... Ben sessizlikten çok korkarım."
Derin bir düşünceyle gözlerini yüzümün hatlarında gezdirdi. "Ben buradan gittiğimde, oda sessizliğe gömüleceği için mi korkuyorsun?" diye sordu.
İçimdeki zavallı kadını gizlemek için yüzüme sahte bir gülümseme yerleştirdim.
Bak bak, yine maskeli baloya başladın kızım! Bu da bir nevi yalan söylemek değil mi sence?
Kes sesini! Ne yapayım yani, adama 'sen gidiyorsun diye içim buz tutuyor' mu diyeyim? Hem ben ermiş falan değilim, insanım en nihayetinde, olsun o kadar!
"Endişelenme," dedim sesimi dik tutarak. "Unuttun mu, ben çok cesur bir kadınım." Sonra içimdeki kasveti dağıtmak için gerçekten gülüp ekledim, "Hem senin benim hakkımda henüz bilmediğin bir gerçek var; ben biraz deliyimdir. Kendi kendime çok konuşurum."
Fakat o hiç gülmedi. Asil duruşu hâlâ bir halkın sarsılmaz koruyucu kalkanı kadar ciddi, katı ve vakurdu.
"Sessizlikle mücadele etmek için kendi sesine sığınıyorsun; bu seni asla deli yapmaz," dedi net bir tonla.
Onun insanı tüm zayıflıklarıyla kabul eden anlayışlı ciddiyeti karşısında benim de sahte maskem yüzümden düştü, ciddileştim. Fakat artık ikimizin de birbirine söyleyecek tek bir kelimesi kalmamıştı.
Aramızda uyanacak tekinsiz duygulardan, yeniden derin sulara girmekten çekindiğim için hemen masanın üzerindeki kitabı elime aldım. "Buradan gitmeden önce, yarım kalan Thelma'nın hikayesini bitirelim mi?" diye sordum.
Beni başıyla sessizce onayladı.
Ben satırları sesli bir şekilde okurken, genel olarak sessizlikle beni dinledi. Psikiyatrik tahliller içeren bazı vurucu cümleleri tekrar okumamı rica etti, bir tarihçi olarak benim şahsi düşüncelerimi sordu. Bazı paragraflarda ben de onun tasavvufi, ölümle burun buruna yaşayan bir direnişçinin gözünden dünyayı nasıl gördüğünü merak ederek onun düşüncelerini sordum.
Verdiği derin cevaplar, onun saklı dünyası hakkında birkaç önemli ipucunu açıkça ele veriyordu. Tıpkı benim gibi, her ne kadar az önce bana evlilik prangası üzerinden sataşmış olsa da, kendisinin de yeniden evlenmeye niyeti yoktu. O, hayatını tamamen direnişe, Allah'ın davasına adamıştı, kalbinde fani aşklara yer yoktu artık.
Kitaptaki bazı radikal kısımlarda fikirsel olarak tatlıca çatıştık; evrensel doğrular üzerine kısaca tartıştıktan sonra yeniden kitabın ana konusuna geri döndük. Benim için kelimenin tam anlamıyla unutulmaz, manevi bir geceydi. Muhtemelen o buradan gittikten sonra, bu anları onlarca kez zihnimin sinemasında yeniden oynatıp duracaktım. Uzun süre yalnız kalmak, insanda böyle bir yan etki yaratıyordu.
Oysa bir zamanlar hiç yalnız kalmazdım. Bir zamanlar etrafımı saran çok renkli, son derece hareketli ama içi tamamen çürümüş, sahte bir hayatın tam göbeğindeydim. Arkadaşlar, partiler, tatiller, içkiler, sevgililer... Sonra ne mi oldu? Evlendim!
Hayatımın en büyük, en kahredici hatası olan evlilik, aslında benim tüm sahte varoluşumu, o güne kadar doğru sandığım tüm hayatımı kökünden sorgulamama vesile olan bir şamar oldu ruhuma. Neden doğdum? Neden yaşıyorum? Ben kimim? Kim olmak istiyorum? Bu can yakıcı sorular zihnimde durmaksızın dönüp duruyordu.
İçsel buhran beni, daha önce elit dünyamda ilgimi çekmeyen konularda derin araştırmalar yapmaya itiyor ve beni içten içe, sessizce değiştiriyordu. Ve bugün, kim olmak istediğimi çok net biliyordum: Ben sadece 'insan' olmak istiyordum!
Ama kastettiğim şey; günümüz modern dünyasının, medeniyet dedikleri tek dişi kalmış canavarın içi tamamen boşaltılmış, bencil ve sahte insan anlamı değildi asla. Ben, asil yaratılış gayesinin, eşref-i mahlûkat denilen hakiki anlamın insanı olmak istiyordum.
Şu an tepemizden füzeler geçerken bile 'Elhamdülillah' diyerek ekmeğini paylaşan Filistinliler, bu kutsal anlamı, bu inanılmaz iman teslimiyetini çok iyi biliyor ve her gün canlarıyla, evlatlarının şehadetleriyle bu dünyada yaşıyorlardı. Ne yazık ki ben, ne kadar çabalarsam çabalayayım, zihnimdeki seküler prangalar yüzünden henüz onlar gibi o derinliği, o muazzam teslimiyeti tam anlamıyla kavrayamamıştım. En azından, henüz...
Gece yarısı acil servise geçip orada elimden gelen yardımı yaptıktan sonra odaya döndüğümde, not defterimi incelerken buldum onu. Çalışma notlarımı daima eski Türkçe, yani rika hattıyla Osmanlıca tuttuğum için anlamış olması imkânsızdı.
Girişimi fark edince bana döndü, gözlerinde mahcubiyet vardı. “Affedersin. Kalemine, tasfir gücüne hayran olduğum yazarın nasıl çalıştığını merak ettim sadece.”
Yaşadığım derin şaşkınlıkla, “Sen kitaplarımı okumuş muydun?” diye sordum.
Beni başıyla, takdir dolu bir hareketle onayladı. “Son derece akıcı ve insanı içine çeken etkileyici bir üslubun var. Türklerin muazzam tarihsel serüvenini Osmanlı’nın çöküş döneminin eşiğine kadar yazdın. Peki, sonrasını da kaleme almayı planlıyor musun?”
Sorduğu bu soru kalbimin tam ortasındaki arayışı tetikledi. Zira benim her şeyi geride bırakıp Kudüs’e yolculuk yapma sebeplerimden biri tam olarak buydu. Hatta Kenan’la evliliğimi bitiren son nokta da bu konuydu.
Aman, oralara sakın girme şimdi kızım; bir giriyorsun, bir daha çıkamıyoruz.
Sandalyemi usulca geriye doğru çekip oturdum.
“Osmanlı İmparatorluğu'nun can damarlarından biri olan Filistin-Gazze cephesinin tam olarak neden ve nasıl düştüğü aydınlatılmadan, çöküş dönemini yazmak akademik olarak mümkün değil,” dedim.
“Yazılan tarihe inanmıyor musun?” diye sordu merakla.
Masadaki kıymetli dolma kalemimin metal kapağıyla dalgınca oynamaya başladım.
“Sadece inanmamak değil, mevcut basmakalıp anlatıları fena halde yetersiz ve tutarsız buluyorum” dedim. “Çok üstünkörü, kendi içinde devasa mantık hatalarıyla dolu bir anlatım var. Tarihsel vesikalara baktığımızda Osmanlı, Filistin topraklarına her dönem hayati bir önem verdi; bölge için stratejik önlemler aldı, silahlandırdı ve oldukça cömert bir askerî yığınak yaptı. Hâl böyleyken, bunca hazırlığın ardından sonucun böylesine ani ve kesin bir mağlubiyet olması çok garip. Belki de fısıldandığı gibi içeride, ingilizlere çalışan üst düzey bir hain vardı; bu ihtimal askeri açıdan çok daha mantıklı duruyor. Ama elimde somut bir arşiv belgesi, güçlü bir kanıt olmadan bir tarihçi olarak böyle ağır bir şeyi asla yazamam. Çünkü delilsiz iddialar ve afaki varsayımlarla hakiki tarih yazılamaz.”
Zaten sırf popüler olmak adına belgesiz iddialarla sahte tarih yazan şarlatan meslektaşlarıma içten içe çok fena gıcık oluyordum.
Bakışlarını yeniden Osmanlıca tuttuğum not defterime indirdi, iri parmaklarıyla sararmış sayfalara büyük bir özenle dokundu. “Belki aradığın kanıtı günün birinde sen bulursun, belki de kanıt kendiliğinden sana gelir,” dedi gizemli bir tonla.
İçimdeki tarihçi dürtüsüyle şüpheyle gözlerim kısıldı. “Sen... Bu konuda bir şey mi biliyorsun?” diye sordum.
“Gazze'nin hafızası çok güçlüdür, bizler tarihimizi de bize ait olanı da çok iyi koruruz,” dedi. Gizemli sözlerinin üstüne daha fazla gitmeme fırsat tanımadan, defterde çizdiğim Filistin haritasının olduğu sayfayı işaret etti. “Kırmızıyla işaretlediklerin Osmanlı ordusunun savaştığı alanlar, turuncular geri çekiliş hattı, yeşiller ise tarihi yapılar... Peki, sarıyla işaretlediğin noktalar ne anlama geliyor?” diye sordu.
Karşımdaki adam bu toprakların sarsılmaz muhafızı olan efsanevi bir direnişçiydi; burası onun canı pahasına koruduğu kendi öz vatanıydı, bu yüzden sakladığım tahmini ona söylememde hiçbir sakınca yoktu.
“O dönem cepheden çekilen Osmanlı askerlerinin, geri gelme umuduyla ağır silahları, mühimmatları ve topları yer altına sakladıkları muhtemel yerler,” dedim. Başını yavaşça değil, büyük bir refleks hızla kaldırıp doğrudan gözlerimin içine baktı. Onu bu kadar heyecanlandıranın ne olduğuna anlam veremeyerek devam ettim. "Silahlar dışında belki o dönemi aydınlatacak bir hatırat, mektup veya şahsi bir şey bırakmış olabilirler diye düşünüyorum.”
“Tam olarak bu sarı noktalarda saklandığını nereden biliyorsun?” diye sordu.
Sorusuyla, üç yıl önce sınırı gizlice geçerek Suriye topraklarına geçtiğim ve oradaki kadim bir Türkmen aşiretinden binbir güçlükle teslim aldığım eski hatırat geldi aklıma.
Dehşet ve kâbus dolu bir üç gündü. Baştaki diktatör rejimin kendi silahsız halkına neler yaptığını görmüş, ölümün kıyısından kıl payı kurtulmuştum. Beni katliamın ortasından çekip çıkaran, hayatımı kurtaran o yiğit adam kim bilir şimdi neredeydi?
“O dönem Osmanlı ordusunda er olarak görev almış bir askerin hatıratından yola çıkarak tahmini yerleri işaretledim. Yüzde yüz bir kesinliği yok,” dedim sakince.
Aslında tamamen farklı, çok daha sarsıcı bir sebeple eski hatıratın peşine düşmüştüm. Sultan II. Abdülhamid Han'ın, ikizlerinden birinin öldüğü ilan edilen ama aslen dünyadan saklandığı söylenen kayıp şehzadenin izini arıyordum. (Bu kısım tamamen benim uydurma kurgumdur. İlerleyen süreçte kurguyu geliştirmek için yazdığım bir senaryodur.)
Eğer bu iddialar doğruysa tarihe damga vuracaktı; ama bu damganın iyi yönde mi yoksa kötü yönde mi olacağını kestiremiyordum. Bir Sultan neden öz oğlunu dünyadan saklar ve onu en kanlı savaşın tam göbeğine gönderirdi ki? Eğer oğlunu korumak isteseydi, neden Avrupa’nın güvenli bir batı şehrine göndermemişti? Neden diğer şehzadelerine değil de sadece ona bunu yapmıştı?
Yine başladın bitmek bilmeyen tarih teorilerine kızım! Karşındaki adamın gözleri radara bağlamış, sarı noktaların koordinatını çıkarıyor sanki, sen içeride saray entrikalarını çözüyorsun.
Ne yapayım, kendime engel olamıyorum.
Gözleri derin bir düşünceyle haritada işaretlediğim sarı bölgelerinde geziniyordu. “O dönemin toplarında ne kadar patlayıcı madde vardı?” diye sordu aniden.
Yani bugüne kadar Gazze'de yer altı tünelleri kazarken ya da binalar inşa ederken bu mühimmatlara hiç mi denk gelmemişlerdi? İçimdeki tarihçi derin bir rahatlama yaşadı. Eğer yer altında saklanan başka asırlık emanetler varsa, demek ki hâlâ güvenle açılmayı bekliyorlardı. Bir gün onları bizzat bulabilmeyi tüm kalbimle umut ettim.
“Kovan+mermi dahil olmak üzere, yaklaşık altı yüz ila altı yüz elli gram patlayıcı bulunuyordu. Tabii bu söylediğim miktar, o dönemin en yüksek tahrip gücüne sahip sahra ve dağ topları için geçerli. Diğer hafif mühimmatlar çok daha az miktar içeriyor.”
Bir süre daha haritaya bakarak sessiz kaldı. Ardından, “Anladım,” dedi. Not defterimi bana doğru uzattı, elinden aldım. “El yazın çok güzelmiş. Arapçaya yatkın görünüyor,” diye ekledi.
Esasen Arapça öğrenmek hiç de zor sayılmazdı; konuştukları neredeyse her şeyi anlayabiliyordum. Benim için asıl zorluk kelimeleri telaffuz etmeye çalışmaktı.
Kalkıp ona son kez bitki çorbasından hazırladım, bu sefer kendisi içti.
Sabah namazını kıldıktan sonra acil servisin bitmek bilmeyen hengamesine çıkmıştım. Geri döndüğümde, odanın ahşap kapısını açar açmaz göğsüme buz gibi bir soğukluk oturdu. Yer yatağım tamamen boşaltılmış, üzerindeki battaniye intizamla düzeltilmişti ve o... Üç gündür varlığıyla bu odayı dolduran efsane komutan, arkasında tek bir gölge bile bırakmadan gitmişti.
Boğazımın tam ortasına devasa bir beton blok oturmuş gibi nefesim kesildi. İçimde tarifi imkânsız bir sızı dalgalandı. Üç gündür tanıdığım... Hatta tanıdığımı bile iddia edemeyeceğim birinin yokluğunun bu kadar ağır hissedilebiliyor olması normal miydi?
Sen kendin ne kadar normalsin ki kızım? Bu dünyada hangi insan lüks, konforlu hayatını öylece elinin tersiyle itip savaşın kanlı cehennemine gelir?
O hayatın anlamsızlığını, değersizliğini gören biri!
Masanın üzerinde, bilgisayarımın hemen yanında duran bir kâğıt parçası gözüme çarptı, masaya yaklaştım. Kâğıdın üzerinde, bir parça ezilmiş sarı metalden bir mermi çekirdeği duruyordu. Altındaki not ise Arapça ile yazılmıştı.
Telefonumun kilidini açıp çeviri uygulamasını açtım.
'Her şey için teşekkür ederim. Sana dâimâ minnettar kalacak ve sohbetlerimizi hatırlayacağım. Yollarımızın kesişmesine neden olan mermi, bu mermidir. Bunu sana; ufukta en ufak bir umut ışığını göremediğin anlarda bile, şer saydığın ağır imtihanların seni engellediğini düşünsen de asla pes etmeden, inançla ilerlemen gerektiğini hatırlaman için bırakıyorum. Çünkü ölümüme yol açabilecek olan bu şerli mermi, beni sana getirdi, senin ellerinde şifayı bulmama sebep oldu. Ve bilmeni isterim ki; burada iyileşen sadece bedenim değil, aynı zamanda ruhumda açılmış olan bazı derin yaralara da şifa olup hayırla sonuçlandı.
Seni, merhameti, adaleti ve kudreti sonsuz olan yüce Allah'a emanet ediyorum.'
Kâğıdın üzerine gözümden süzülen sıcak bir damla yaş düştü. Hıçkırığımı göğsümde eriterek, odanın ağır sessizliğine karşı kalbimin en derin köşesinden fısıldadım. "Ben de seni, merhameti ve kudreti sonsuz olan Allah'a emanet ediyorum Ebu Huzeyfe."
