20. bölüm · Kaçış yok
19. Bölüm Acı
Koridor yavaş yavaş boşalıyordu.
Sesler çekildi, adımlar uzaklaştı ama onların etrafındaki hava hâlâ ağırdı.
Sanki zaman, Nera “buradayım” dediği yerde durmayı seçmişti.
Arven kollarını gevşetmedi.
Ama artık sıkmıyordu da.
Bu bir tutunma değildi.
Bu, kalmaya karar vermekti.
Nera başını biraz geri çekti.
Arven’e baktı.
Gözlerinin içine.
Kaçacak bir yer aramadan.
“Biliyor musun,” dedi fısıltıyla,
“ben hep gitmem gereken yerleri düşündüm.
Ama hiç kalabileceğim birini düşünmedim.”
Arven yutkundu.
Gözleri bir anlığına karardı.
“Kalmayı bilen insan azdır,” dedi.
“Çoğu… sadece bekler.”
Nera başını salladı.
“Ben beklemiyorum,” dedi.
“Ben seçiyorum.”
Bu kelime Arven’in içine oturdu.
Seçilmek…
Ama mecburiyetten değil.
Acıdan değil.
Bilerek.
O sırada birkaç adım ötede biri durdu.
Diyar.
Uzaktan bakıyordu.
Yaklaşmıyordu.
Artık yaklaşamazdı.
Nera onu fark etti.
Bakışları kısa bir anlığına Diyar’la kesişti.
Ne öfke vardı yüzünde.
Ne savunma.
Sadece netlik.
Bu, Diyar’ın en zorlandığı şeydi.
Arven bunu hissetti.
Nera’nın bedenindeki o minik gerilimi.
“Buradayım,” dedi tekrar Nera.
Bu kez sadece Arven’e değil.
Herkese.
“Kaçmıyorum.”
Diyar’ın omuzları düştü.
Bir şey söylemedi.
Söylese bile geç kalmıştı.
Bazı cümleler vardır,
yanlış kişiye geç söylenir.
Ve bir daha anlamı olmaz.
Diyar arkasını döndü.
Bu kez gerçekten.
Sessizce.
Kırılarak.
Ama kabul ederek.
Arven Nera’ya baktı.
“Zor olacak,” dedi.
Sesindeki dürüstlük neredeyse acıtıyordu.
Nera hafifçe gülümsedi.
“Biliyorum,” dedi.
“Kolay olsaydı, ben olmazdı.”
Arven ilk kez güldü.
Kısa.
Gerçek.
“Eve dönelim,” dedi.
Nera başını onun omzuna yasladı.
Bu bir kaçış değildi.
Bir varıştı.
Ve o an ikisi de biliyordu:
Bu hikâye artık kovalamaca değildi.
Bu… yüzleşmeydi.
Ve kaçış yoktu.
Koridorun ucunda kapı kapandı.
Diyar gitmişti.
Ama bazı insanlar giderken kapıyı çarpmaz.
İçinde bir şey bırakır.
İşte o, hâlâ oradaydı.
Nera Arven’in omzundan ayrılmadı hemen.
Sanki ayrılırsa, az önce kurduğu denge bozulacaktı.
“Bitti mi?” diye sordu fısıltıyla.
Arven cevap vermeden önce nefes aldı.
Bu nefes… uzun zamandır tuttuğu bir şeyin bırakılışıydı.
“Hayır,” dedi.
“Ama artık yönü belli.”
Nera başını kaldırdı.
“Yönümüz mü?”
Arven hafifçe gülümsedi.
“Bizimkisi.”
Bu kelime Nera’nın içinde yankılandı.
Biz.
Alışık değildi.
Yanında birini taşımaya değil,
birinin yanında durmaya.
Adım attılar.
Okuldan çıktılar.
Hava serindi ama boğucu değildi artık.
Sokak lambaları yanmıştı.
Her şey normaldi.
Ama onların içi… hiç olmadığı kadar açıktı.
Bir süre konuşmadılar.
Sonra Nera durdu.
“Arven,” dedi.
“Ben bugün bir şey fark ettim.”
Arven durdu. Döndü.
“Ne?”
“Ben artık korkudan susmuyorum,” dedi.
“Susuyorsam… seçtiğim için.”
Bu cümle Arven’i vurdu.
Ama incitmedi.
Güçlendirdi.
“Ben de,” dedi.
“Artık seni kaybetme korkusuyla sert değilim.”
Nera kaşlarını çattı.
“Peki neylesin o korku?”
Arven bir adım yaklaştı.
“Beni uyanık tutsun,” dedi.
“Ama yönlendirmesin.”
Nera gülümsedi.
Gerçekten.
Ve o an…
Bir sokak lambasının altındaydılar.
Işık tam üstlerine düşüyordu.
Uzaktan biri onları izliyordu.
Neva.
Sessizdi.
Yaklaşmadı.
Kaçmadı da.
Gördü.
Nera’nın duruşunu.
Arven’in bakışını.
Aralarındaki o görünmez ama çok net bağı.
Ve işte o an anladı.
Bu bir savaş değildi artık.
Bu bir tercih değildi bile.
Bu… bir varlıktı.
Neva’nın gözleri doldu.
Ama ağlamadı.
Bazı kabullenişler sessiz olur.
Ve en yıkıcı olanlar da onlardır.
Geri döndü.
Adımlarını hızlandırmadı.
Yavaşlamadı da.
Sadece gitti.
Arven Nera’ya baktı.
“Üşüyor musun?” diye sordu.
Nera başını iki yana salladı.
“Hayır,” dedi.
“İlk kez… değil.”
Arven ceketini onun omuzlarına bıraktı.
“Artık kaçış yok,” dedi tekrar.
Nera onun elini tuttu.
Bu kez saklanmak için değil.
“Zaten,” dedi,
“gitmek istediğim bir yer kalmadı.”
Ve o an ikisi de bilmiyordu
önlerinde ne olacağını.
Ama şundan emindiler:
Bu hikâye artık kaçanların değil,
kalanların hikâyesiydi.
